hakkında

                        

Fethullah Gülen, Erzurum ili, Hasankale ilçesinin Korucuk köyünde dünyaya geldi. Hem anne hem baba yönünden oldukça dindar, zeki, hisleri itibariyle son derece gelişmiş bir evde neşet eden Gülen’in şuuraltı, bilhassa babaannesi Munise hanımın, daha sonra babası, annesi ve büyükbabasının, aile dışında Alvarlı Muhammed Lütfi efendinin derin tesirleri altında oluştu. Bu şuuraltını besleyen ve bilâhare Gülen’in şahsiyetinin en belirgin vasıfları olarak gelişecek üç unsur bilhassa öne çıktı. Bunlardan birincisi, bütün ailede görülen çok derin ve kalbî dinî bağlılık ve yaşayış; ikincisi, Peygamber ve Sahâbe sevgisi başta olmak üzere, aile içinde ve bütün varlığa karşı duyulan derin bir sevgi ve alâka; üçüncüsü ise, gerek ailenin fakirliğinden, gerekse özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında ve daha sonra çektiği çileler ve maruz kaldığı mağduriyetlerden ve Gülen’in çocukluğunda bir saat arayla büyük baba ile büyük annenin, ayrıca birkaç kardeşin ve Muhammed Lutfi efendinin vefatlarından kaynaklanan, daha sonra ise, İslâm’ın garipliği, Müslümanların ve Türk insanının son asırlarda üst üste uğradığı felâketler ve daha başka acılarla beslenen çile, ızdırap ve gözyaşıdır.

Fethullah Gülen’in şahsiyetindeki sözünü ettiğimiz üç unsura geçmeden önce, onda bu üç unsurun oluşmasında aile ve ilk yakın çevresinin tesirine çok kısa olarak da olsa bakmakta fayda var:

Gülen’in ailesi içindeki bağlar çok kuvvetlidir. Eşi hakkında, “ya Rabbi, beni onsuz yaşatma” diye dua eden babaannesi Munise hanımla büyükbabası Şamil ağa, aynı gece bir saat arayla vefat eder. Gülen, ilk görev yeri olan Edirne’ye gidince, ikinci küçük kardeşi Mesih Gülen, ağabeyi 4 yıl sonra askerlik görevi esnasında aldığı hava değişimi münasebetiyle Erzurum’a dönünceye kadar âdeta kimseyle konuşmama ‘orucu’na girer. Bizzat Gülen, büyükbabası ve büyükannesinin vefatı üzerine, uzun bir süre gece-gündüz, “ya Rabbi, ne olur, benim de canımı al da, dedeme ve nineme kavuşayım” diye dua dua yalvarır. Çok küçük yaşta vefat eden bir kardeşinin kabri başında senelerce gözyaşı döker.

Fethullah Gülen, eski Müslüman-Türk aile ve cemiyetine hakim olan bu sevgi hâlesini şu sözlerle resmetmektedir: “Biz, gözlerimizde sevginin zaferleri, kulaklarımızda onun davulunun, kösünün sesi bir atmosferde yetiştik. Gönüllerimiz hep onun bayrağının dalgalanma heyecanıyla attı. Sevgiyle o kadar içli-dışlı olduk ki, neticede hayatımızı bütün bütün ona bağlayıp ruhumuzu da ona adadık. Artık biz yaşarsak sevgiyle yaşar, ölürsek sevgiyle ölürüz.” (Sızıntı, Eylül 1999)

Vatikan İstanbul Temsilcisi Monsenyör Georges Marovitch, Gülen’in ruhundaki sevgiyi keşfetmiş bir insan olarak, bir bayramlaşma merasiminde şöyle diyordu: “Gülen, inançlar ve kültürler arası diyaloga hizmet eden, barış ve sevgi insanıdır. O, bütün dinlere açık bir şahsiyettir… Sevgi ve hoşgörü esaslarına dayalı gerçek İslâmiyet’i onun sayesinde tanıdık… Etrafıma bakıyorum, toplumun her kesiminden insanları burada görüyorum ve soruyorum: Nedir bizleri buraya çeken? Hıristiyan, Müslüman, Yahudi kardeşlerimizi burada toplayan nedir? Nasıl ki Mevlâna, Konya’ya yüz milyonları çekti. Bir zat var burada, sevgiyle konuşuyor ve hepimizi kendisine çekiyor. Bu muhterem zat, bizlere sevgiden bahsediyor. Bu sevgidir bizi buraya getiren. Onun için bu zata dua ediyorum, hepimizin duasına ihtiyacı var. Dünyamıza büyük bir örnektir bu zat. Bazıları diyor ki, ne var bu zatın arkasında? Onun tek silahı var, o da Allah sevgisidir.” (Ergün, 270)

Gülen, kendisine karşı medya vasıtasıyla girişilen kasetli linç operasyonundan sonra Türkiye’de diyalog köprülerinin yıkılıp, toplumun ve devletin tam bir kaosa itilmesi karşısında duyduğu iç ızdırap ve infiali, yine sevgi çağrısıyla bastırıyor ve yine kendisi olarak konuşuyordu:

Öyleyse gelin, bütün varlık ve eşya, varlık ve eşyanın arkasındaki ruhanîler ve melekler gibi biz de, el ele, gönül gönüle birbirimizi candan kucaklayalım ve iradelerimizin hakkını eda etme azmiyle, içimizdeki kin, nefret, ihtiras, düşmanlık, şehvet… gibi hayvanî hisleri söküp atarak, ruhanîlerin o tertemiz havasına dem tutmaya çalışalım; kalbî ve ruhî hayat ufkuna otağlar kurarak hak yakınlığına açık duralım ve içlerimize akan arz u semanın güzelliklerinden, lâhut âleminin o el değmemiş güllerinden, çiçeklerinden hazırladığımız buketlerle sevgiye ve güzelliğe aç gönüllere bayram şölenleri yaşatalım..

Gel, gel aramıza katıl; biz Hakk’a gönül vermiş aşk insanlarıyız. Gel, gel bize katıl da sevgi kapısından içeriye giriver, giriver ve evimizde bizimle beraber otur… Gel, birbirimizle içten konuşalım; (gönüllerimizle sarmaş dolaş olalım da), kulaklardan, gözlerden gizli konuşalım. Güller gibi dudaksız ve sessiz gülüşelim; tıpkı düşünce gibi, dudaksız-dilsiz görüşelim… Madem ki hepimiz biriz, birbirimize dilsiz-dudaksız seslenelim. Madem ki ellerimiz kenetli, gel bu halden bahisler açalım; el-ayak, gönül hareketlerini daha iyi anlar, öyle ise gel dilimizi tutalım, titreyen gönüllerimizle konuşalım. (Sızıntı, Eylül 1999)

Allah’a Kullukta Ölçü: Kendini Varlıklar İçinde En Hakir Görme

Fethullah Gülen için Allah’a kulluk, her şeyin önünde gelir. Bu kulluğun son ve son olduğu için de en mükemmel nizamnamesi İslâm’dır; dolayısıyla o, şüphesiz İslâm’ın üzerine titrer. Çok küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i okumayı öğrenip, onu ilk defa hatmetmesine, yani baştan sona okumuş olmasına ve o günden bu yana belki tek bir namazı kazaya kalmamış bulunmasına, geceleri de hiçbir zaman teheccüd namazından mahrum olmamasına rağmen o, Allah’a gerektiği gibi kulluk vazifesini asla yapamadığına inanır. Kişide Allah marifetinin artmasına paralel, kendini insanların en küçüğü, en günahkârı olarak görme duygusu da artar. Bu bakımdan, kendisini bütün insanların en hakiri, varlık içinde en günahkârı olarak gören Fethullah Gülen, Allah’a münacatlarını zaman zaman şiirle de dile getirir:

Yâreli dilim zahmine rahmeyle İlâhî!
Aç kapını lûtfet bu günahkâre İlâhî!

Yüzüm süreyim eşiğine kovma ne olur;
Yeter artık dolaştığım âvâre İlâhî!

Yıllarca bâb-ı kereminde inleyip durdum;
Ah u efgânım hicrâna emâre İlâhî!

Gerçi isyanla âlûde yaşadım her zaman;
Yine de keremler kıl bu nâçâre İlâhî!

Yakma nâr-ı ağyâre, yanayım ocağında;
Püryân-ı aşk olup, erem şikâre İlâhî!

Dağlar kadar isyanımla nihayet kapına,
Döndüm tasmalı boynumla, bîçâre İlâhî!

Kıtmîre lûtfet dursun artık efgân u zârı;
Varam her cilvesi bin-şevk Settâr’e İlâhî!.. (Kırık Mızrap 1-2, 98–99)

Peygamber ve Sahâbe Sevgisi

Fethullah Gülen’de bu Allah marifet ve aşkı, O’nun karşısında kendini bütün yaratıkların en günahkârı olarak görmenin yanısıra, Peygamber ve sonra Sahâbe sevgisi, onun şahsiyet ve karakterinin en önemli özelliğidir. Tam bir Peygamber ve Sahâbe âşıkı olan Fethullah Gülen’in, Allah Rasûlü’ne olan aşk, hasret ve yalvarışlarını da şiire döktüğü olur:

Sen’i seven her ruh uludur ya Rasûlellah!
Gönlü-gözü onun doludur ya Rasûlellah!

Cemâlin pertevinden zerre şevk alan billâh,
Kapının ayrılmaz kuludur ya Rasûlellâh!

Beklemez bir başka iltifat Sana erenler,
Semtin iltifat buğuludur ya Rasûlellâh!

Gönül gözleriyle bir kere seni görenler:
Onlar, ruhların bir koludur ya Rasûlellâh!

Uçuşur ikliminde altın kanatlı kuşlar;
İklimin, kuşların yoludur ya Rasûlellâh!

Cennet yamaçları gibidir orda ufuklar;
Cemâlin bu ufkun tülüdür ya Rasûlellâh!

Sana ermek imanlı gönüllerin rüyası;
Seni bilmeyenler ölüdür ya Rasûlellâh!

Vuslatın, bu garip kıtmîrin her dem hülyası,
Bu, benim gönlümün gülüdür ya Rasûlellâh! (Kırık Mızrap 1-2, 90–91)

Geçmişin Hicranı, Hâlin Izdırabı ve Geleceğin Ümitleri

Fethullah Gülen, şüphesiz eleştirilere kapalı bir insan değildir. Fakat şu da bir gerçektir ki, Gülen, niyeti ile sorgulanamaz. Sohbetinde oturmuş, az da olsa yanında kalmış olmasa da, 22 yıldır yazdığı yazılara şöyle bir bakan, aradaki bazı fasılalara rağmen 15 yaşından 50 küsur yaşına kadar verdiği vaazların bir veya ikisini dinlemiş olan biri bile, ondaki dinî hassasiyeti hemen takdir edecektir. Gülen, hayatını, Allah’a kulluk çizgisinde Allah’ın İsmi’nin yüceltilmesine, dolayısıyla, mümkün olsa ve İlâhî Hikmet ve Meşiet izin verse, herkesin hidayetle şereflenmesine, yani bir manâda insanlara hizmete adamış bir insandır. Onun bu konudaki niyeti ve samimiyetinin üzerine tek bir zerre şüphe toprağı saçılamaz.

Kur’ân-ı Kerim, birkaç yerde Peygamber Efendimiz’i, “insanlar, getirdiğin bu mesaja inansınlar diye, onların peşlerinden koşturup duruyorsun; bu mesaja neden inanmazlar, nasıl inanmazlar diye peşlerinde kendini helâk edeceksin!” (Kehf/18: 6) şeklinde şefkatle uyarır. Çünkü, insanları İslâm’a ulaştırmak onun elinde değildi; onun vazifesi tebliğ etmek, yani Allah’ın mesajını insanlara tam olarak duyurmak, vicdanlarında “evet” deyip, akılları ve kalpleriyle de tasdik edinceye veya nefisleriyle reddedinceye kadar nasıl anlatmak gerekiyorsa o şekilde anlatmaktı. İşte Fethullah Gülen’i, aynı ızdırap ve sancıyı, aynı çile ve sızıyı, hiç şüphesiz bir peygamber seviyesinde olmasa da, kendi çapında duyan bir insan olarak, bu noktada tanımaya çalışmak gerekir. O, karşısındaki bir insana, “Sizin hidayetiniz ve bu hidayet üzerinde sebatınız için günde 100 kere ölüp tekrar dirilip, dirilip tekrar ölmeye razıyım” diyecek derecede, insanların Allah’a giden yolu bulup, bu yolda sebat ederek Âhiret’e göçmesi ve ebedî hayatlarını kurtarmasına kendini adamış bir insandır. Bu, Allah marifet ve aşkının onun gönlünde köpürttüğü duygular kadar, insanlar için, ya sonsuz bir mutluluk, ya da dayanılmaz azap çukurlarında geçecek ebedî hayatın önemi ve Allah’tan dolayı, O’nun yarattıklarına duyduğu sevgi sebebiyledir.

Her insan, yaratılışı gereği, önce çevresine, sonra da derece derece daha geniş çevreye, derken ülkesine ve milletine karşı öncelikli bir alâka duyar. Bu noktada denebilir ki, Gülen’in en yakın çevresi Türkiye ve Türk insanı, ikinci çevresi Türk dünyası, İslâm dünyası ve bütün insanlıktır. Kur’an-ı Kerim, Hz. İbrahim (as) hakkında, “İbrahim, tek başına bir ümmetti” (Nahl/16: 120) buyurur. Yani Hz. İbrahim, hiçbir zaman kendini düşünen değil, bütünüyle milletini düşünen, peygamber olarak gönderildiği toplumu düşünen, bütün varlığını onlara, daha sonra da insanlığın geleceğine adamış bir insandı. Bundandır ki, kendisinden sonra gelen hemen bütün peygamberler onun neslinden geldi. Bu âyeti izah sadedinde bir mütefekkir, “Kimin himmeti (bütün düşüncesi ve gayreti) milleti ise, o, tek başına bir millettir” der. Allah marifetini kazanmış ve İslâm’a gerçekten gönül vermiş zatlar, Gülen’in yazılarının pek çoğunda görülebileceği gibi, kendilerini değil, Allah sebebiyle O’nun yarattıklarını düşünürler. Peygamber Efendimiz (sav) hakkında, “Seni başka bir şey için değil, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ/21: 107) âyetinde de ifade buyurulduğu üzere, kendilerini, Allah’ın rahmeti, Allah’a iman, Allah marifet ve aşkından dolayı O’nun yarattıklarına adamış olan bu zatlar, Allah’ın rahmetinin tecelli merkezi, O’nun rahmetinin diğer varlıklara aksetmesinde birer ayna gibidirler. Onlar, başka bir şey için yaşamaz; kalpleri ancak Allah ve dolayısıyla O’nun yarattığı varlıkların O’na ulaşması, O’na imanla ebedî hayatlarını kurtarmaları hedefi istikametinde atar; düşünceleri bu hedef üzerinde yoğunlaşır. İşte Fethullah Gülen, şüphesiz o kendisine hiçbir makam ve misyon biçmese ve kendisini bütün varlıklardan daha aşağı da görse – ki, Ezurumlu İbrahim Hakkı hazretleri, “kendisini bütün varlıkların dûnunda (aşağısında) görmeyene irşad vazifesi verilmez” der; çünkü onlar, omuzlarını diğer insanların ayaklarının altına koyacaklardır – bütün hayatını, varlığını bu hedefe adamış biri olarak, tabiatıyla önce Türk insanının, sonra da bütün insanlığın aynı hedefe yönelmesini arzular. O, Allah’a teslim olmuş bir Müslüman olarak, Türk Milleti’nin ve dünyasının, sonra bütün insanlığın dünyadaki gerçek kurtuluşunda da Allah’a imanı, O’nu marifet ve aşkını kazanmayı ve hayatın da, karakterin de bu temel üzerinde örgülenmesini en önemli unsur olarak görür. Onun kendisiyle yaptığı bir muhasebede, bu hususu bütün derinliğiyle görmek mümkündür:

Ey nefis!

Herkesin derdini vicdanında öyle derince duyup yaşamalısın ki, artık bu konuda kimsenin senden hiçbir beklentisi kalmasın; onların acılarını öylesine içten hissedip ağlamalısın ki, ağlamaya durmuş bütün gözlerin yaşları kurusun; onlar için öyle yanıp yakınmalısın ki, ızdıraptan ciğeri kebap olmuş böyle biri karşısında, bütün muzdaripler acılarını unutsun.

Ey nefis!

Mumlar gibi yan, eri, başkalarını aydınlat, ama kat’iyen bu büyük fedakârlığı kendi çıkarlarına bağlama! Dolaplar gibi dön ve inle, bütün yanan yüreklerin ateşini söndür, ama kendini hiç düşünme! Bir buhurdanlık gibi için için hep kavrul, çevrene güzel kokular neşret, ama halinden asla şikâyet etme! (Sızıntı, Ocak 2000)

Fethullah Gülen’in maddî-manevî bütün varlığında bu gayenin çilesi, ızdırabı apaçık görülebilir. Bu çile ve ızdırap, onun yazılarında ve sohbetlerinde hemen ilk göze çarpan husustur. Ayrıca, şanlı, fakat tali’siz bir devlet ve muhteşem bir medeniyetin çöküşünün hicranı, Türkiye’nin ve Türk insanının halâ kendine gelememiş olmasının derdi ve her şeye rağmen gelecek adına beklenen ümitler, bu çile ve ızdırabın ayrılmaz boyutlarıdır. Denebilir ki, Gülen’ın hayatının her karesini, Allah’a iman, Allah marifet ve aşkı tezgâhında geçmişin hicranı, hâlin ızdırabı ve geleceğin ümitleri dokur. Bunu, düz yazıları kadar, pek çok şiirlerinde de görmek mümkündür:

Yine hicran dolu günleri andım,
Yıllar gözyaşına karışıp gitmiş.
Ürperdim ve yerimde kalakaldım,
Dostlar düşmanlarla barışıp gitmiş.

Yüzerken millet derin uykularda,
Kaybolup gitti değerler ardarda…

Kan-ter var mazinin şakaklarında,
Demir bukağılar ayaklarında,
Acı bir tebessüm dudaklarında,
Ne kızıl bir ruhla çarpışıp gitmiş…

Hâlâ ufukta yer yer karanlıklar;
Gecenin arkasında gündüzler var… (Kırık Mızrap 1-2, 171–172)

Fethullah Gülen, bir hicran, hasret, ızdırap ve ümit insanı olarak, son derece ince bir gönüle sahip olmakla, gözyaşı onda çok defa bir boşalma ameliyesidir. Bizzat kendisi gözyaşını saf şiire benzettiği için, çok rahatlıkla diyebiliriz ki, onun şiirleri de, hicran, hasret, ızdırap ve ümit damlalarından oluşan gözyaşlarıdır:

Bir akşam üstüydü geçmişteki bahçelerde,
Veda ediyordu hasretle güller hayata..
Küskündü çemenler ve çemenzar kâinata;
Kapanıyordu her yandan akşam perde perde..
Ve serin bir poyraz esiyordu bahçelerde…

Acı acı uğulduyordu her yanda rüzgâr,
Hazanla buruktu papatyalar, karanfiller..
İrem bağlarına denk o sihirli bahçeler;
Kalmamıştı bahçelerde tılsımlı lâleler,
Hep kabus gibi esiyordu esince rüzgâr…

Geceler başıboş ve derinleşen saatler,
Çılgıncaydı o esnada karanlığın hızı,
Bitevî yarasaların keyfi gül kırmızı..
Ve derin hicranlarla kıvranıyordum yer yer,
Aczimize göklerin açıldığı saatler.

Derken sabâ esmeye başladı bir aralık,
Diriliş kokusu geliyordu ötelerden:
Bir zaman güneşlerin kol gezdiği yerlerden;
Yırtılıyordu artık perde perde karanlık..
Ve gök kapılarında mübarek bir aralık..

… (Kırık Mızrap 1-2, 144–146)

Fethullah Gülen, dert, ızdırap ve gözyaşını, ilk insandan bu yana bütün problemlerin çözümünde ve bütün peygamberlerin kullandığı en büyük anahtar olarak görür ve öyle takdim eder:

Dertli Nebi, tufan Peygamberi, gözyaşları ile âlemi sele vermedi mi? Yaratılış esrarına ilk dokunan Mevlâ’nın Halil’i, “Hasbî, Hasbî” diyerek gözyaşlarıyla ateşi berd ü selâm (serin ve emniyetli) etmedi mi?

O incelerden ince, Hak esrarının merkezleştiği, Faraklit müjdecisi Ruhullah’ın hali hep ağlamak değil miydi?

Ve son durakta, en doğru yolun başında, büyük muammanın keşşafı, yaratılışın özü aziz Ruh, kördüğümü çözer gibi bu esrarı gözyaşlarıyla çözmedi mi? Ta ana kucağında bin niyaz ile “Ümmetî, Ümmetî…” dediği andan, ba’sü badelmevt’e ve ötesine kadar hep aynı şey için inlemedi mi? (Sızıntı, Eylül 1979)

Fethullah Gülen’i az yakından olmasa bile, sadece yazılarından tanıyan biri bile, onun doğduğu veya kendini bildiği andan itibaren bir şeb-i yelda, kabuslar ve bazen de “tatlı rüyalar”la dolu bitmez bir kış gecesi yaşadığına hemen hükmedecektir. Gerçi o, şiirinde uzun kış gecelerini tasvir etse de, onun hayatının romanı, sergüzeşti ‘kış geceleri’dir:

Kış gecelerinde oturmuş düşünüyorum,
Art arda inanç ve ümit, sarsıntı ve kaos.
Kış gecelerinde terliyor ve üşüyorum,
Hülyalarda sallantı ve rüyalarda kabus…

Bülbüllerde sessizlik, çiçeklerde bekleyiş;
Sevinç-hüzün iç içe, gönlümün itiyadı…
Ekseriya tekdüze, ara-sıra tekleyiş;
Bahar nâraları yanında hazan feryadı.

Bazen musikî gibi tatlı esiyor rüzgâr,
Fıkırdıyor her şey: kuş, böcek, ağaç ve yaprak;
Bazen serin bir poyrazla sarsılıyor bahar,
Yeisle geriniyor dere, tepe, taş, toprak…

Soluyor gül çehrelerinde güzellik renk renk,
Azmin şakaklarında eski günlerin teri;
Gurbet tütüyor her yanda, sarsılıyor âhenk,
Bir ürperten belirsizlik kaplıyor her yeri! (Kırık Mızrap 1-2, 167–16 8)

Ali Ünal, Bir Portre Denemesi, Nil Yayınları, İstanbul, 2002

http://tr.fgulen.com/a.page/hayati/bir.insan.olarak.fethullah.gulen/a12349.html[/color]

[color=navy]Tarihî Arka Zemin Temelinde Aile ve İlk Tahsil Hâlesi İçinde Fethullah Gülen
[img]http://drmavi.sitemynet.com/mynet_resimlerim/49.jpg[/img]
Belki bir biyografi çalışması çerçevesinde yeterinden fazla ayrıntıya girdiğimiz bu tarihî tahlil, Türkiye’de 20’nci asrın başlarından itibaren olup bitenleri, ülkedeki devlet-millet ayrışmasını, toplum katmanlarındaki bölünmeleri, önce CHP-DP olarak başlayan ve daha sonra CHP-AP, CHP-Milliyetci Cephe olarak devam siyasî uzlaşmazlıkları, bir dönem sağ-sol, daha sonra İslâmcı-lâik kutuplaşmalarını, 1960’li ve 70’leri yılları içine alan anarşi ile 1984-2000 yıllarını kapsayan korkunç terörü, Türk toplum ve siyaset yapısını anlamak kadar, Fethullah Gülen’i de tanıma ve tahlilde bir hayli önemlidir.

Fethullah Gülen, Osmanlı modernizminin bıraktığı enkaz üzerinde kurulan, fakat, en azından henüz bu enkazın kaldırılamadığı, kaldırılamamış olmasının yanısıra, modernizm öncesi “İleri Osmanlı Toplumu”nun ana dinamiklerinin büyük ölçüde reddedildiği bir dünyaya gözlerini açtı. Onun, denebilir ki, “kökü maziye bağlı bir âtî” olarak yetişmesinde en önemli tesirlerden birini icra eden ve Erzurum ilinin Hasankale (Pasinler) ilçesinin 50-60 haneli Korucuk köyünden başlayıp, Erzurum’un içine uzanan bu dekorun merkezinde, İslâm ruhunun çok canlı olduğu baba ocağı bulunuyordu. Bu ocakta, kendi değerlendirme ve ifadeleriyle, bir ciddiyet, temkin, vakar ve dinî salâbet timsali olan büyükbaba Şamil Ağa, torunuyla kimsenin farketmediği bir gönül alışverişi içinde idi. Baba Ramiz Efendi, Türkiye’nin maddî-manevî yokluk, kıtlık ve kuraklık dönemlerinde ve küçük bir köyde yetişmiş olmasına rağmen, “Enderun terbiyesi almışçasına” asil, ilim âşığı, vaktini asla boşa geçirmez, kıvrak bir zekânın göstergesi olarak nüktedan ve dinine gönülden bağlı kerim bir zattı. Babaanne Mûnise Hanım, sessiz, durgun deryalar gibi derin ve engin, inanmayı ve Allah ile irtibatı her hal ve hareketiyle ortaya koyan örnek bir hanımefendi; bir paşa ailesinden gelen anneanne Hatice Hanım ise, her yanı ile bir nezahet âbidesi, kızı ve Fethullah Gülen’in annesi Rafia Hanım da, aynı şekilde, köyün bütün kadınlarına Kur’ân öğreten bir şefkat ve deruniyet timsaliydi. Böyle bir ocakta neşet eden Fethullah Gülen, daha 4 yaşında iken annesinden Kur’ân okumayı öğrenir ve bir ay içinde Kur’ân’ı hatmeder. O yıllarda, Türkiye’de açıktan Kur’ân okutmak bir hayli zordur. Bu sebeple, anne Rafia Hanım, gece kalkar, oğlunu kaldırır ve ona öyle Kur’ân öğretirdi.

Bu ocak, civardaki bütün tanınmış ilim ve manâ insanlarının gelip konduğu, konup göçtüğü bir misafirhane gibiydi de âdeta. Âlimleri çok seven baba Ramiz Efendi, her gün evde hiç olmazsa bir misafirin bulunmasını arzuladığı için, yaşıtlarından çok büyüklerle oturup kalkmayı seven çocuk Fethullah efendi, kendisini neredeyse doğumundan itibaren bir ilim ve maneviyat halkası içinde bulmuştu. Kısaca, şuuraltını oluşturacak ilk tesirleri aldığı, dolayısıyla ruhunun tekevvününde ilk mayalanmayı yaşadığı ve merkezinde bu ocağın bulunup, en önemli özelliğini, Yahya Kemal’in

“Âhiret öyle yakın seyredilen manzarada,
O kadar komşu ki dünyaya, duvar yok arada;
Geçer insan bir adım atsa birinden birine,
Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.”

mısralarında ifadesini bulan dünya-Âhiret iç içeliğinin oluşturduğu bu dekoru, içindeki ilk tahsil ve izlenimleriyle birlikte bizzat Fethullah Gülen şöyle anlatmaktadır:

Benim ilk hocam, validemdir. (O’ndan Kur’ân okumayı öğrendim.)

Önceleri köyümüzde ilkokul yoktu; daha sonra açıldı. Okulda bir de Belma öğretmen vardı. Bana çok iltifat ederdi. “Bir gün Galata Köprüsü’nde genç bir teğmen dolaşacak ve ben onu şimdiden seyrediyorum” derdi.

Evin bütün ayak işleri bana düşerdi. Anneme de ev işlerinde yardım ettiğim gibi, ineklerimizi ve koyunlarımızı da ben güderdim. İşlerden boş vakit bulduğum zaman kitap okur veya Kur’ân ezberlerdim. Babam Alvar’da imam iken Hasankale’de Hacı Sıdkı Efendi’den tecvid okuyordum. Hasankale’de kalacak yerim olmadığından, aradaki 7-8 km.lik yolu yaya olarak gidip gelmek zorundaydım

İlk Arapça hocam babam oldu. Daha sonra, Muhammed Lütfi efendinin torunu Sadi efendiden okudum. Ailemin dışında, üzerimde Muhammed Lütfi efendinin tesiri çok büyüktür. O’nun ağzından çıkan her kelime, bana başka bir âlemden akıp gelen ilhamlar şeklinde görünürdü. O konuşurken, şimdiye kadar yere inmemiş bir takım semavî şeyler dinliyor gibi kulak kesilirdim. Onu idrak ettiğimi söyleyemem. Çünkü o, ötelere göç ettiği zaman, ben henüz 16’ncı yaşımın yamaçlarında dolaşıyordum. Buna rağmen, ilk şuur ve ilk ihsaslarıma seslenen bir ruh olması itibariyle, benim o idrake kapalı yaşım, başım ve istidatlarımdan ziyade, onu yine onun tenezzüllerinde yakalamaya çalıştığımı ve bugünkü seziş, duyuş ve hissedişlerimi o günkü ihsaslarıma borçlu olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

Erzurum’da ders görürken dedem ve ninemin ölüm haberi beni iyiden iyiye sarsan bir hadise oldu. Gece gündüz, “Ya Rabbi, ne olur, benim de canımı al da, dedeme ve nineme kavuşayım” diye dua ettim. Bu kadar sarsıntı geçirmem, biraz da aile fertleri olarak birbirimize çok ileri seviyede tutkun olmamızdan kaynaklanmaktaydı. Meselâ, ben Edirne’ye gittiğim günden itibaren kardeşim Mesih tek kelime konuşmamış ve bu, ben askerden izinli gelinceye dek sürmüş.

Yine çocukluğumda bir kardeşim vefat etti. Senelerce onun kabrinin başında da göz yaşı döktüm. Hayatımın en sarsıcı hadiselerinden biri de Alvarlı Muhammed Lütfi efendinin vefatı oldu. Onun ölümüyle dünya, yeri doldurulamayacak bir boşluk daha görecek ve bu ‘yaşlı ana’ bir defa daha inleyecekti.

Babam, Alvar köyünden ayrılmak zorunda kaldı. Bir ara, Artuzu köyünde vazife yaptıktan sonra Erzurum’a yerleşti.

Erzurum’da okurken bütün eşyam, kolumda taşıdığım bir sandık dolusu kadardı. Çok zor şartlar altında tahsilime devam ediyordum. Yemeğimizi, yattığımız aynı yerde kendimiz yapardık. Çok zaman soğuk kış günlerinde buz gibi su ile banyo yapmak zorunda kalırdık. Bir ara kaldığımız yerdeki oda çok dardı. Yatmak istediğimde baktım, ayağımı arkadaşlardan birine doğru uzatmam gerekiyor; saygısızlık olur düşüncesiyle uzatmadım. Diğer tarafta kitaplarımız vardı; onlara doğru da ayaklarımı uzatmam mümkün değildi. Beri taraf kıbleye denk geliyordu. Ayağımı uzatabileceğim tek yön de Korucuk köyünü gösterdiğinden, bu defa, babam köyde olabilir ve ona saygısızlık etmiş olurum endişesiyle, o tarafa da ayağımı uzatamadım. Birkaç gece bu şekilde hiç uyumadan oturdum. Hayatımda bir defa olsun babama doğru, yani onun doğduğu ve şu anda medfun bulunduğu Korucuk’a doğru ayağımı uzatıp yatmadım. Benim anne-babama karşı saygı anlayışım budur.

Dinî ilimleri alırken, başka kitaplar da okur ve tasavvufî ilimleri de ihmal etmezdim. Bende, dinî ilimlerle tasavvufun izleri hep aynı ritmi dokuyarak devam etmiştir.

Çok enerjik ve çok hareketliydim. Kültür-fizik yapmayı ihmal etmezdim. Gözüm karaydı. Buna aşırı cesaret de denebilirdi. Kurşunlu Camii’nin önündeki yüksek kavak ağacına göz açıp kapayıncaya kadar tırmanır ve etrafı oradan seyretmeyi severdim. Minare şerefesinin üzerinde yürümek ise çok hoşuma giderdi.

Giyimime çok dikkat ederdim. Tertemiz ve biraz da o güne göre lüks giyinirdim. Günlerdir aç kaldığım olurdu da, ütüsüz pantolon, boyasız ayakkabı giydiğim hiç görülmemiştir. Ütü bulamadığım zaman pantolonumu yatağın altına koyardım ve pantolon ütülenmiş gibi olurdu. (Küçük Dünyam)

İşte Fethullah Gülen, bu dekorun penceresinden geçmişe ve hâle şöyle bakar:

Bir zamanlar bizim dünyamız, kendine has renk ve ışıkları, güzellik ve derinlikleriyle müşahedesine doyum olmayan bir meşher ve başlı başına bir kültür; bir medeniyet ülkesiydi. Bu ülkede hayat o kadar sıcak ve yumuşak, o kadar cazip ve imrendirici idi ki, buraya, cihanın dört bir yanından hac kafileleri gibi kervanlar teşkil edilir ve onun yamaçlarında tenezzühe koşulurdu. Onu tanıyamamış olanlar, her bucakta ve her köşe başında ayrı bir sürprizle büyülenir gider; ona ait ihtişam ve güzellikleri tanıma fırsatını bulanlar da, bir daha bu cazibe ikliminden ayrılmak istemezlerdi.

Bu dünyada şehirler, köyler maddî ve manevî rabıtalarla sımsıkı birbirine bağlı ve bütün ülke köyü, kasabası ve şehirleriyle büyük bir kent gibiydi. Bu ideal sitedeki bütün insanlar, derin bir ahlâk saffeti, sağlam bir din şuuru ve sarsılmaz bir millî vahdete sahiptiler… Ve bu sayede de erişilmez bir huzur ve saadet içinde yüzüyorlardı. Hemen her yerde hayat, o kadar hadisesiz, o kadar nizasız ve o kadar tecavüzlere, cinayetlere kapalı sürer giderdi ki, insaflı seyyahlar burada her şeyin mucizevî cereyan ettiği zehabına kapılırdı.

Burada herkes, iyilik ve güzelliklerle dolar boşalır; herkes birbirinin hayırhahı olduğu şuuruyla hareket eder, herkes, umumun şeref, haysiyet ve namusunun muhafızı gibi davranır ve herkes toplumun mesut olması yolunda; içten gelen bir samimiyet, fevkalâde mürüvvetli ve fevkalâde duyarlı olmaya gayret gösterirdi… İmkânı olanlar imkânlarıyla devletin ve milletin emrine amade yaşar; imkânsızlar da, sağa sola yüzsuyu dökmeye mecbur edilmezlerdi. Evet, ikinciler bir şey isteme âdiliğine itilmez, birinciler de, verdiklerini duyurma bayağılığına düşmezlerdi.

Bu ülkede bütün iyilikler, güzellikler, hayırlar tamamen müesseseleşmişti.. ve ülke insanı da âdeta, Hakk’ın inayetini temsil ediyor gibi, hayatın her kesiminde düşkünü, muhtacı, kimsesizi kucaklıyor; alîle, yolda kalmışa ve perişana el uzatıyordu.

Bugün birçok kimse, o muhteşem medeniyetten arkada kalan her şeye ölmüş dağılmış bir cenazenin parçaları nazarıyla bakıyor. – Ölüp parçalanmayacaklar sevinsin! – Medeniyetler de, mezarlardaki insanlar gibi fânidirler: Bir bir gelir, bir bir varlığa erer, bir bir giderler. Bu geliş ve gidişte ne geleni engellemek, ne de gideni durdurmak mümkün değildir.

Keşke, o ihtişam dönemine ait ömürleri, ömürlerin bir mutluluk armonisi içinde göklere doğru akışını ve bir bir saadet içinde çağlayıp geçen mevsimleri, yılları; mevsimler ve yıllar içinde akıp giden rengârenk hayatı, kalbden kalbe, ruhtan ruha boşalan neşeyi, sevinci, itminanı ve bunlarla hususi bir ses, bir şive, bir terkip, bir tarz, bir üslûp haline gelen güzelliklerin kemalle kutuplaşmasını, olgunluğun mücerred güzellikler buuduna ulaşmasını günümüzün şu kadirnâşinaslarına da gösterebilseydik..!

Aslında, günümüzün takdir bilmezleri gibi bizler de muhteşem medeniyeti, üstüste zelzelelerle, enkaz yığını haline geldikten sonra idrak edebildik. Bizler ve onlar, bu harika dünyayı, onun sihirli nizamları ve baş döndüren intizamları hüküm sürerken, yani bağları henüz bozulmadan, çiçekleri solmadan, ormanları yanıp kül olmadan, toprakları erozyonla akıp akıp gitmeden, küheylanları çatlamadan, süvarileri mehlika sultana tutulmadan, gaziler sarhoş edilip mehter müzeye kaldırılmadan, gözler hakikata kapanmadan, güneşler batıp her yanı karanlıklar basmadan, akan çaylar kesilmeden, çeşmelere civa akıtılmadan, ilâhîler susmadan, ilâhîlik söndürülmeden, her yer mezar haline getirilmeden, mezarlar mezbeleliğe döndürülmeden… hasılı, her şey kıvamında iken görüp seyredemedik.

Dün milleti arkasına alıp zirvelerin zirvesinde gezdirenler, torunlarının başlarına gelecek şu üstüste felâketlerin en küçüğüne dahi ihtimal vermiyorlardı. İhtimal vermek şöyle dursun, onu rüyalarında görmeye dahi tahammülleri yoktu. Ama işte onlar ve işte acı-tatlı hatıraları..! Günü gelince herkes de gidecek! Koca dağların yerinden oynadığı bir dünyada, küçük tepelere ebedî saltanat vehmetmek aldanmışlıktır. Evet gelen herkes gidecek; ama, kimileri şanlı soyumuz gibi gönüllerimizde en tatlı hatıralar bırakıp öyle gidecek; kimileri de, milletin zihninde bir mülevves yâd olarak… (Sızıntı, Aralık 1989)

Öze Dönme, Sürekli Yenilenme ve Batı’ya Bakış

Açıktır ki Fethullah Gülen, geçmişe, tamamen ruhî, manevî ve ahlâkî dinamikleriyle, insanî, medenî ve kültürel dokusuyla, insan ruhunu dinlendiren tabiî ve ekolojik çehresiyle bağlıdır. Bunu, onun “Mutlu Yarınlar” (Sızıntı, Aralık 1987), “Mutlu Nesiller” (Sızıntı, Ocak 198 8) gibi ilgili diğer yazılarında da rahatlıkla görebiliriz. Bu yazılarında nasıl bir gelecek düşlediğini anlatan Fethullah Gülen, bu geleceğe dönmeyi, 20’inci asırda pek çok Müslüman düşünürün kullandığı bir ifade ile, “Öze Dönme” olarak adlandırır.

Öze dönmek, şahsın kendi karakter, kendi kültür ve kendi ruh köküne dönmesi demektir. Bu da ancak, fert ve toplumun kendi düşünce ve iradesiyle varolması, kendi ayakları üzerinde yürümesi, kendi elleriyle işlemesi, kendi temel kültür malzemesiyle beslenip gelişmesi, millî şahsiyetini hırpalayacak taklitlerden sakınması; örf-âdet ve millî hususiyetler gibi asırlardan beri kaynaya kaynaya benliğimizle bütünleşmiş şeylerin, fevkalâde hassasiyetle korunup kollanmasıyla mümkün olabilecektir.

Fethullah Gülen, “öze dönme”den ne anladığını bu şekilde kısaca ortaya koyduktan sonra, onun ne olmadığı üzerinde durur. Gülen’e göre “öze dönme”, ırkî bir tavır, kan bağıyla hareket etme, ya da dış dünyaya karşı bütün bütün fermuarını çekip kendi modeli içinde sıkışıp kalma manâsında anlaşılmamalıdır. O, ne zamanın dişleri arasında aşınıp giden ve maddî-manevî hiç bir değer ifade etmeyen şeylere gönül kaptırmışlık, ne de temelde bize ait olmadığı halde sonradan içimize sokulmuş yabancı değerlere, bâtıl inançlara, ruhî ve zihnî tekâmülümüzü engelleyen eskimiş şeylere bağlılıktır. Öze dönme, dünü bugünle, bugünü de yarınla bir arada görme ve asırların birikimi kültür menşuruyla, ayıklanacakları çıkarıp atma, geride kalanlara da sımsıkı sahip çıkma demektir.

“Öze dönme”nin ne olup ne olmadığı konusundaki düşüncelerini kısaca açıklayan Fethullah Gülen, bunun ardından, Türkiye’deki acı uygulamaları esefle dile getirir. Ona göre, yıllar yılı bu ülkede, kendinden kaçan bir kısım müstağripler (Batılılaşma heveslileri), hep başkalarının nefeslerini solukladı, hep suni teneffüsle yaşadı; bir kere olsun kendileri olarak tabiî teneffüste bulunamadı ve tabiîlikteki derin zevki duyamadılar. Dolayısıyla da, halkla kendileri arasında ortak idealler köprüsü kurulamadı; bu ideallere varış yolları belirlenemedi; yığınların donmuş, hareketsiz ruhlarına onları canlandıracak iman, şuur ve heyecan aşılanamadı. Böylece aydın(!) bir tarafta, halk yığınları diğer tarafta, herkes kendi anlayış ve düşüncesi veya kendi hezeyan ve isyanlarıyla çürüyüp gitti. Bunun neticesi olarak da, kalp, ruh, his ve düşünce dünyamızda kendimizi koruyup kollayamadığımız gibi, kendilerini taklit çizgisinde bulunduğumuz milletlerden de hiç mi hiç yararlanamadık.

Gülen, Batı ile temasa, ondan istifade etmeye karşı değildir. Onun karşı olduğu, Batı’ya bakış, onu değerlendirme ve onunla temastaki yanlışlıklardır. Aynı zamanda, körü körüne Batı düşmanlığı yapmayı da eleştirir. Ona göre, İslâm dünyasının maruz kaldığı felâketlerin önemli bir sebebi, Batı’yı gerektiği gibi anlayıp değerlendirememe ve onu yükselten faktörlerden faydalanamamadır. Gülen, her şeyin akıl, mantık ve muhakeme süzgecinden geçirilmesi, realitelerin kavranıp, ona göre ve Türk toplum dokusunun müsaade edeceği ölçüde hareket edilmesini savunmaktadır:

Bizde öteden beri alafranga bir zümre, herhangi bir kritiğe tâbi tutmadan her şeyiyle Batı’yı taklit ederken, diğer tarafta ayrı bir grup, hep onu suçlamayı deneyip durmuştur. Aslında her iki zümre de peşin hükümlülük içindeydi ve hata ediyordu. Batı, ne öyle taklit edilmeli, ne de böyle yerin dibine batırılmalıydı.

Bugüne kadar kayıtsız şartsız Batı’ya hayranlık duyanlar olsun, onu hakikî manâsıyla taklit edebilselerdi, kim bilir belki de belli bir seviyede batılı olabilirlerdi..! Ama, ne onlar, ne biz, ne de bağlı bulunduğumuz şu garipler dünyası, basitlerden basit bu meseleyi hiçbir zaman kavrayamadık; bundan dolayı da hasımlarımız tarafından tekrar tekrar nakavt edildik.

Fethullah Gülen, bu tesbitlerinin ardından, toplum hayatında, bir milletin kalkınmasında ilim, din, düşünce ve kültürle birlikte, bunların münasebetleri üzerinde de durur. Ona göre, kendi usûl ve prensiplerine göre öğretilip hayata mal edilmeyen ilim aydınlatıcı, yol gösterici olamayacağı gibi, aynı talihsizliğe uğramış din ve dinî kültür de, kendinden bekleneni asla veremeyecektir. Dinin fonksiyonunu tam eda edebilmesi için, düşünce ile arasındaki engellerin ortadan kaldırılmasına ve bu yöndeki tıkanıklıkların açılmasına ihtiyaç vardır. Bu yapılmadığı takdirde, zihin ruhla bütünleşemeyecek, kalp ve kafa arasında diyalog kurulamayacak, dolayısıyla da din fonksiyonunu tam olarak eda edemeyecek, bir kısım zavallılar da bunu dinin yetersizliğine verecektir.

“Öze dönme”, ülkenin kendisi olarak problemlerini çözüp kalkınabilmesi için dil meselesine de değinen Fethullah Gülen, “dil de, tarihî tekâmülü içindeki ağırlığıyla ele alınıp güçlendirilmeli ve dünya dilleri arasında iştiyakla yazılıp okunan bir lisan haline getirilmelidir” der ve şunları ekler: “Dil, insanın şahsiyetini temsil eden önemli unsurlardan biridir. Ondaki kusur ve eksiklik, kültür hayatını felce uğratır ve bir ölçüde toplumu da bedevîleştirir. Bir milletin dili, o milletin kültürüne bekçilik yapacak kadar gelişmiş ve güçlü değilse, o milletin başka kültürlerin işgaline uğraması ve zamanla da bütün özünü yitirmesi kaçınılmaz olur.”

Sağlıklı toplum yapısına sahip bir millet ve kalkınmış bir ülke olmanın en önemli şartlarını peş peşe sıralayan Fethullah Gülen, tarih şuuruna değinir ve “tarih şuuru, geçmişle geleceği bağlayan bir köprü mesabesindedir. Bu köprüyü kurup koruyamayan milletlerin, öbür sahilde gidip nereye aborde olacaklarını kestirmek oldukça zordur” der. O, daha sonra da, genel bir değerlendirme içinde kültür konusuyla birlikte, zamanı aşmadan da bahseder ve analizlerini şöyle bağlar:

Onun içindir ki topyekün millet; bir kıta sahanlığı prensibiyle milli ruh ve sahillerini, semalarını kimseye ihlal ettirmeme düşüncesiyle milli mefkûre atmosferini, aynı hassasiyetle milli kültür haremini koruyup kollamalı ve şartlar ne olursa olsun, göz ve gönüllerimiz mutlaka kendi ülkemiz üzerinde bulunmalı; bütün bunlarla beraber, bugünün nesilleri, hem “dün” hem de “yarın” olmasını bilmeli ve bu anlayışla geleceği, mazi kaneviçesine göre bir dantela zarafet ve inceliği içinde işlemelidir ki, bugüne kadar milletçe maruz kaldığımız içtimâî erozyonlara bir daha düşülmesin; kaybedilen şeyleri telâfiye çalışırken, yeni kayıplara sebebiyet verilecek fâsit dairelere girilmesin ve varolma kavgasının verildiği aynı noktada, çeşitli dejenerasyonlarla ölüme davetiye çıkarılmış olmasın…! (Sızıntı, Eylül 1985)

Esasen, “Eski hâl muhal, ya yeni hâl ya izmihlâl” anlayışındaki bir insanın, başka türlü düşünmesi de mümkün değildir. Hakan Yavuz’un da parmak bastığı gibi (Towards an Islamic Liberalism? The Middle East Journal, Sonbahar 1999, s:594–95), Gülen, geçmişin hatırlanarak millî benliğin restore edilmesi için bu benliği yeniden keşfetme (öze dönüş) çağrısında bulunurken, onun içinden çağdaş benliğin çıkarılıp inşa edilmesini istediği geçmiş, sadece bir ‘geçmiş’ değil, fakat halin geçmişidir.

Fethullah Gülen, Batı’ya ve Batı’nın bütün değerlerine körü körüne karşı ve düşman da değildir; hiçbir zaman böyle de olmamıştır. Şu kadar ki, tarih boyunca kendine has dinamikleri ve ana unsurları bulunan medeniyetler var olagelmiştir. Modern Batı medeniyeti de bunlardan biri olup, onu kendisi yapan aslî unsurları vardır. Bunların bir başka medeniyet veya kültür ailesi tarafından aynen alınıp uygulanması mümkün değildir. Medeniyetler, asla birbirine dönüşemez. Fakat, her medeniyetin diğerinden alacağı unsurlar vardır. Önemli olan, dünyadaki gelişmelere, başka kültür ve medeniyetlere kapalı kalmak değil, bunları bütün yönleriyle çok iyi tesbit edip, alıp özümsenebilecek yanlarını alıp özümsemektir. Bu, planı, maksadı belli; ayrı bir iklim ve coğrafyada, hususi bir estetik anlayışına dayalı bir binayı kurarken, ona ait gerekli bazı malzemeleri ithal etme gibidir. Fethullah Gülen, Batı’ya ve Batı’yla olan, olması gereken münasebetlerimize bu açıdan bakmakta ve dolayısıyla bilmeden şuursuzca Batı taklitçiliği gibi, Batı’ya düşmanca bir tavırla bütün bütün kapanmanın da müsbet bir tavır olmadığını vurgulamaktadır. Onun Türkiye’de modernleşmeye getirdiği eleştiriler de bu açılardandır.

Fethullah Gülen’in “öze dönüş” ve sürekli ayakta, canlı kalabilme hedefi adına teklif ettiği süreç ise sürekli yenilenme veya “kendini yenileme”dir. Fakat o, yenilenme fantezisi içinde ve başka diyarlarda dokunup, önümüze sürülen her “elbise”yi yeni diye üzerimize geçirme yanlısı bir yenilikçi değil, insanı insan, bir milleti kendisi yapan öz değerlere bağlılık içinde zamanın önünde yürüme yanlısı bir yenilikçidir.

Kendini yenilemeyi, devamlı varolabilmenin ilk şartı ve en mühim esası kabul eden Gülen’e göre, sırası geldikçe kendini yenileyemeyenler, güçlü de olsalar, er geç tükenip gitmeye mahkûmdurlar. Her şey, kendini yenileyerek canlı kalır ve varlığını sürdürür. Yenileme durunca da canı çekilmiş ceset gibi, çürümeye, heba olup dağılmaya terk edilmiş olur.

Yenileşmenin ‘tabiat’ta sürekli gözlenen bir vakıa olduğuna dikkat çeken Fethullah Gülen, bu yenileşmeyi şairane bir üslûpla şöyle tasvir eder: “Bahar mevsiminde yeryüzü, her şeyin kendini yenilediği ne muhteşem meşherdir! Otlar, ağaçlar ve tırnak kadar bir parçasında milyonlarca canlıya dâyelik yapan toprak… Çık da bir kere gez, baharın o formalarını takıp bin çığlık yenilenen ve gelişen canlıları arasında! Bak, nasıl ölü gibi camid şeyler, resm-i geçide hazırlanan ordular misillü, rengârenk nişanları ve değişik değişik silahlarıyla, bir baştan bir başa yeryüzünü şenlendirip cennetlere çeviriyorlar. Ve dünya çapında, umûmî yenilenmenin bir değil, binlerce, milyonlarca misâlini birden veriyorlar.”

Fethullah Gülen, daha sonra insanoğlunun kendini sürekli yenilemesi gerektiğine dikkat çeker. “Devletler, milletler duygu ve düşüncede, kalbî ve ruhî hayatta, kendilerini yenileyip gençleştikleri nisbette, dünya çapında mesuliyetler altına girip, cihanı fethetmeye hazırlanabilirler” diyen Gülen, bu fethi, “ilme aydınlık, tekniğe iman kazandırmak ve insanoğluna diriliş adına mesajlar sunmak suretiyle gerçekleşebilecek bir fetih” olarak tarif eder ve kendini yenileyemeyen kavim ve topluluklar, esaret içinde ezilip gitmekten kendilerini kurtaramayacaklardır” ikazında bulunur.

“Kendini yenileme”nin önem ve niteliğiyle ilgili analizlerinin ardından “kendini yenileme” ile “yenileşme fantezisi” arasındaki farka vurgu yapan Fethullah Gülen, “kendini yenileme, yenilik hayranlığı ve moda düşkünlüğü ile de karıştırılmamalıdır. Bunlardan biri her şeyiyle delik deşik olmuş yığınların yüzüne boya çalıp, yarıkları kapama ameliyesi ise, diğeri Hızır çeşmesinden getirilen “âb-ı hayât”la, topluma ölümsüzlük kazandırma aksiyonundan ibarettir” der. Ona göre gerçek yenilenme, kök ve çekirdekteki saffeti koruyarak, verâset yoluyla geçmişten süzülüp gelen bütün gerçek kıymetlerin, hâlihazırdaki düşünce ve irfan buğularıyla sentezleri yapılarak daha yeni, daha berrak tefekkür iklimlerine ulaşmaktır. Kendini yenilemek, tamamen metafizik çizgide cereyan eden bir hâdise ve ruh planında bir diriliştir. Ayrıca o, ilimlerin gelişip inkişaf etmesini, teknolojinin yeni yeni imkânlar hazırlayıp istifademize sunmasını en iyi şekilde değerlendirerek, kendimizi, ilmî ve ruhî terakki adına nerede olduğumuzu sürekli kontrol etmek, kanaat, düşünce ve tasavvurlarımızı yeni baştan bir defa daha, ardından bir defa daha yoklayarak, her lâhza birkaç defa bütün kâinatları hallaç edip, gönlümüzdeki irfan peteğine yeni yeni nektarlar ilâve etmektir. Zaten, başka türlüsüne diriliş de denmez. Yenilik ve eskiliği, sırta geçirilen bir cepken ve ferâcede, bir frak ve briyantinli saçta görmek, düpedüz bir aldanmışlık ve öyle göstermeye kalkışmak da bir illüzyonizm ve hokkabazlıktır.

Bu açıklamalarının ardından, Fethullah Gülen, yenilemeyip yok olup gitme ve yenileşme adına fantezilerle daha bir komaya girmeye tarihten örnekler verir ve şunları zikreder:

Ömer bin Abdülaziz’in yenilenme adına teklif ettiği düşünceleri, toplumun her kesimine maledemeyen Emevîler, kuvvetli rakipleri ve şiddetli fikir akımları karşısında kendilerini ölümden kurtaramadılar. Zillet içinde ve mülevvesin bağrında eriyip gittiler. Aynı şeyleri, ruhta ve gönülde yenilenme yerine, çeşitli yenilikler ve ruhu aşındıran paradokslara açık kapı siyaseti tatbik eden Abbasîler, Endülüs Emevîleri, hattâ 17’nci asır sonrası Osmanlı Türkleri için de düşünebiliriz. Aynı kader çizgisinde eriyip giden bu çok muhteşem ve şanlı devletler, hasımlarından yedikleri darbelerle sendeledikleri bir zamanda, kendilerini ruh planında yenileyeceklerine, gidip Grek düşüncesini ve Latin felsefesini imdada çağırdılar. Bu ise, onların ölümlerini hızlandırmadan başka bir işe yaramadı. Hele, Osmanlı münevverinin, yenilenme adına kendini maskaraya çevirecek bir kısım yenilikler yapmağa kalkması, Türk toplumunu bütün bütün kendine has çizgiden kaydırarak, bir ucube haline getirdi.

Evet, ne “Nizâm-ı Cedît” düşüncesi, ne “yeniçeri kıyım” hadisesi, ne de Gülhane’deki toy karbonarilerin “Hatt-ı Hümayûn”ları Osmanlı toplumuna kendini yenileme yolunu açamadı. Böyle bir yolu açmak şöyle dursun, aksine, bu hareketler, Türk toplumunun başına inmiş balyozlar gibi, onu cankeş edip komaya soktu. Bu arada bir kısım müsbet kıpırdanış ve gayretlerin bulunduğunu da inkâr etmemek gerekir. Ancak bu gayretlerin, hemen hepsi, mevziî (yerel) ve tedâfüî (savunmacı) mahiyette olduğundan beklenen “yenilenme”yi getiremedi. Hattâ, Türk toplumunun, açık seyreden rahatsızlıkları, bu hareketlerle sinsileşerek, daha da tehlikeli bir hal aldığı da söylenebilir. Evet, toplumun çeşit çeşit rahatsızlıklarına karşı yerinde olmayan bu türlü müdahaleler, tıpkı ihtilaçlar içinde kıvranan bir hastaya, müsekkin verip sesini kesmek veya fıtık üzerine yerleştirilen kasık bağı nevinden şeylerdi ki, hastayı muvakkaten teskin etmekten başka bir şeye yaramadı. (Sızıntı, Aralık 1982)

Ali Ünal, Bir Portre Denemesi, Nil Yayınları, İstanbul, 2002[/color]

[color=navy]Fethullah Gülen’in Aksiyonunda Ana Dinamikler [img]http://img71.imageshack.us/img71/9536/fg1mq5.jpg[/img]

Diğergâmlık

Fethullah Gülen’e göre, aksiyonun çok önemli bir unsuru, “yaşatma zevkiyle yaşamaktan vazgeçme” anlamına gelen diğergâmlıktır. Fedakârlık, hasbîlik ve diğergâmlık duyguları ile gönlü dopdolu olan fertler ve böyle fertlerden oluşan bir çoğunluk meydana gelmedikçe, bir toplumun ve milletin ciddî manâda dirilmesi mümkün değildir. Allah Rasûlü (sav) dünya malı adına geride bir şey bırakmadığı gibi, Hz. Ebu Bekir’in de, vefatında taksim edilecek mirası yoktu. Hz. Ömer ise, vefatına yol açan hançer darbesini aldığı zaman, “bakın bakalım, malım borcumu ödeyecek mi? Ödemezse Adiyy oğullarından, onlarda da yoksa Kureyş’ten borç alıp ödeyin” vasiyetinde bulunmuştu. (Fasıldan Fasıla 1, 65)

“Sadece kendini düşünen, ya hiç insan değildir veya eksik bir varlıktır. Gerçek insanlığa giden yol, başkalarını düşünürken gerektiğinde kendini ihmal etmekten geçer” diyen Gülen, diğergâmlığın, hepsi de aynı sonuca çıkan farklı boyutlarını şöyle ifade eder:

İnsan, kendi ayıpları karşısında savcı, başkalarının kusurları karşısında da, onlar hesabına avukat olmalıdır.

Olgun insan ve gerçek dost, Cehennem’den çıkışta ve Cennet’e girişte bile “buyurun” demesini bilendir.

Hakikî insan, şartlar ne olursa olsun, kendi kovasına süt sağarken, başkalarının kovasını da boş bırakmaz. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 121)

İnsanın Hakk katındaki yüceliği, himmetinin yüceliğiyle ölçülür. Himmet yüceliğinin en bariz emaresi ise, insanın, başkalarının mutluluğu adına şahsî haz ve zevklerinden fedakârlıkta bulunmasıdır. Bilmem ki, toplumun selâmeti uğruna, haysiyet ve şerefini ayaklar altına almak, hatta kükremesi gerekli olduğu yerlerde dahi öfkesini yutarak dayanmasını bilmek, şahsî saadetinin bahis mevzûu olduğu her yerde isteklerine hacir koymaktan daha büyük bir fedakârlık tasavvur edilebilir mi? (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 197)

Gülen, diğergâm ruhlar için, şu ifadeleri de kullanır: “İnsanları aydınlatma yolunda koşanlar, hep onların saadetleri için çırpınıp duranlar, hayatın çeşitli uçurumlarında onlara el uzatanlar, kendilerini idrak etmiş öyle yüce ruhlardır ki, bunlar, içinde yaşadıkları cemiyetin koruyucu melekleri gibi, toplumu saran musibetlerle pençeleşir, fırtınaları göğüsler, yangınların üzerine yürür ve muhtemel sarsıntılar karşısında daima tetikte bekler dururlar.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 20 8)

Sevgi, Ümit ve Merhamet

Fethullah Gülen’in aksiyonun ana malzemeleri içinde sevgi, merhamet ve ümidin aynı bir yeri vardır.

Fethullah Gülen’e göre sevgi, insanoğlunu varlığa uyaran ilk nağme ve içinde sallandığı ilk beşik olup, geleceğin aydınlık ve mesut dünyalarını ancak muhabbetle şahlanmış sevgi kahramanları kuracaktır: “dudaklarında muhabbetten tebessüm, gönülleri sevgiyle harman, bakışları insanî duygularla buğu buğu; herkese ve her şeye şefkatle gamze çakan; doğup-batan güneşlerden, yanıp-sönen yıldızlardan hep muhabbet mesajları alan sevgi kahramanları”. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 192)

Gülen için sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur. Sevgi, evvelâ bütünleşebildiği her ruhu yükseltir ve ötelere hazırlar. Sonra da bu ruhlar, sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hakim kılma yoluna girerler. Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken “sevgi” der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler.

Gülen, “sevmeyen ruhların olgunlaşıp insanî semalara yükselmelerine imkân yoktur” der. Ona göre, böyleleri yüzlerce sene yaşasalar dahi olgunluk adına bir çuvaldız boyu yol alamazlar. Sevgiden mahrum sineler, bir türlü egonun karanlık labirentlerinden kurtulamadıkları için, kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve varlığın sinesindeki muhabbetten habersiz olarak kahrolur giderler. (Yitirilmiş Cennet’e Doğru, 96)

Fethullah Gülen’e göre, sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en ayırt edici vasfıdır. Herkesten nefret ise, ya gönlü şeytana kaptırmışlık veya bir cinnet eseridir. O, “Sen insanı sev, insanlığa hayran ol” der. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 101)

Gülen, kâinatın mayası ve ona hakim sevginin tezahürleri konusunda şu renkli tasvirlerde bulunur:

Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır. Sular buhar buhar o sevgiye doğru yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla kanatlanır ve nâralar atarak başaşağı toprağın bağrına inerler. Güller, çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar. Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler çakar ve sevgiyle raksederler. Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar ve kuşcuklar sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler. Her varlık, kâinattaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını, parlak bir senfonizma ile seslendirmekde, iradî ve gayr-i iradî, varlığın sînesindeki derin aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır. Sevgi, insan ruhunda öyle derin izler bırakır ki, o uğurda yurt-yuva terkedilir, icabında ocaklar söner ve her vadide ayrı bir mecnun “Leylâ!” der inler. Ruhundaki sevgiyi kavrayamamış sığ gönüller ise bu işe delilik derler..! (Yitirilmiş Cennet’e Doğru, 96–7)

Fethullah Gülen, iman, düşünce ve aksiyon hayatında en çok önem verdiği hususlardan biri olan diğergamlığın, yani başkaları için yaşamanın kaynağı olarak da sevgiyi görür. İnsanlar arasında bu sevgiden en çok hisse alanlar en büyük kahramanlardır: içlerindeki kinleri, nefretleri söküp atmaya muvaffak olmuş en büyük kahramanlar… Ölüm bu kahramanların soluklarını kesemez. Hazan onların çiçeklerini solduramaz. Aslında her gün iç dünyalarında ayrı bir sevgi meşalesi tutuşturup, kalblerini sevginin, mürüvvetin fideliği ve bahçesi hâline getiren ve duygu dünyalarında açtıkları yollar ve tünellerle bütün gönüllere girmesini bilen bu çalımlı ruhlar, öyle yüksek bir divandan “ebed-müddet” yaşama hakkını almışlardır ki, değil ölüm ve fânilik, kıyametler dahi onların çiçeklerini solduramaz ve kadehlerini deviremez. (Yitirilmiş Cennet’e Doğru, 96–7)

Gülen’in hem İslâm anlayışında, hem de aksiyonunda merhamet ve ümidin de çok önemli yeleri vardır. “Sonbaharda dalından bir yaprağın düştüğünü görsem, kolum kopmuş gibi acı duyarım” diyen, bunun için odasındaki çiçeklerin solmasına, kurumasına ve yapraklarını dökmesine asla tahammül edemeyip, odasında bu duruma gelmiş çiçek bulundurmayan, karınca gibi bir hayvanın bile ayak altında kalıp ölmesine tahammül edemeyen Fethullah Gülen’e göre, gökler ötesinden gelen merhamet mesajlarıyla yer düzene kavuşmuş, sema tesviye görmüştür. Makro-âlemden mikroâleme kadar her şey, hayranlık uyaran bu âhenge ve çelik çavak işleyişe merhamet sayesinde ermiştir. Bu hareket ve işleyişte her şeyin, ebedî var oluşta kazanacağı hâl ve alacağı durumun provası yapılmaktadır. Ve bütün varlıklar, bu istikamette bir çırpınış içindedir. Her çırpınışta nizam ve intizam nümayan (görünmekte), her sıçrayışta merhamet şûle-feşândır (parlamaktadır).

Bu âlemde her şey, ama her şey, merhamet düşünür, merhamet konuşur ve merhamet vadeder. Bu itibarladır ki, kâinata, bir merhamet senfonizması nazarıyla bakılabilir. Ayrı ayrı ses ve soluklar, tek ve çift bütün nağmeler, öyle bir ritim içinde akıp akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak kabil değildir.

Gülen, bunları söyledikten sonra, kâinattaki bütün merhamet ve şefkatlerin oluşturduğu esrarlı koroya hükmeden, her şeyi çepeçevre sarmış en geniş ve nihayetsiz rahmeti, yani Hakk’ın rahmetini sezip hissedemeyenleri talihsiz ruhlar olarak niteler ve şöyle der:

Bütün bu olup bitenler karşısında insan, şuur ve iradesiyle, idrak ve düşüncesiyle “konsantre” olarak bu engin rahmeti kavrama ve soluklarıyla ona kendi nağmesini katma sorumluluğu altındadır. İçinde yaşadığı topluma, insanlığa, hattâ bütün canlılara, bir insanlık borcu olarak merhamet etme mükellefiyetindedir. O, bu yolda merhamet ettiği nisbette yücelir; gadre, zulme, insafsızlığa düştüğü ölçüde de horlaşır, hakirleşir ve insanlığın yüzkarası olur. Bir bâğiye (kötü yola düşmüş kadın), susuzluktan kıvranan zavallı bir köpeğe merhamet edip su içirdiği için cennetlere yükseldiğini ve evindeki kediyi, aç bırakıp, ölümüne sebebiyet veren bir başkasının ise, yıkılıp Tamu’ya gittiğini, en doğru sözlüden işitiyoruz. (Sızıntı, Kasım 1980)

Gülen için ümit ise, her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nisbetindedir. Bu itibarladır ki, sağlam inanç mahsulü çok şeyler, bazılarınca harika zannedilmektedir. Aslında ümit, azim ve kararlılık, iman dolu bir kalbe girince, beşerî normaller aşılmış olur. Bu seviyede gönül hayatına sahip olamayanlar ise, bunu fevkalâdeden sayarlar. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikden asla söz edilemez.

Fethullah Gülen’e göre ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettdir. Bu sezişle insan, kâinatlar ötesi Kudreti Sonsuz’la münasebete geçer ve onunla her şeye yetebilecek bir güç ve kuvvete ulaşır. Bu sayede zerre güneş, damla derya, parça bütün ve ruh kâinatın bir soluğu haline gelir. ‘Solmayan renge, sönmeyen ışığa, batmayan güneşe’ dilbeste olan bir ruhtur ki, gecesi sabah aydınlığında, gündüzü Cennet bahçeleri gibi rengârenktir. Böylelerinin karanlık bilmeyen ufuklarında güneşler kol gezer ve değişen mevsimler, farklı manzaraların büyüleyici meşherleri gibi birbirini takip eder durur. Veyahut her biri bir ulu ağaç gibi, semaya doğru ser çekmiş ve kök kök üstüne zeminin derinliklerine inmiştir ki, ne karın, dolunun şiddeti, ne de tipinin, boranın yakıp kavuruculuğu onları müteessir etmez. Sonsuza bağlanmış ve ümitle dolu bu gönüller, bahar demez yaz demez; hazan demez, kış demez, kucak kucak meyvelerle gelir ve o görkemli kametten bekleneni yerine getirirler (Çağ ve Nesil, 1-3).

Hoşgörü ve Af

“İyileri iyilikleriyle alkışlama, inanmış gönüllere mürüvvetli olma, inkârcılara yumuşak yaklaşıp, kinlerini ve nefretlerini eritme ve Mesih gibi diriltici soluklara sahip olma” manâsında hoşgörü ve müsamaha, Gülen’in terminolojisinde ayrı bir derinliğe sahiptir. Ayrıca, kötülükleri iyilikle savma, görgüsüzce muamelelere aldırış etmeme, töre-bilmezlere karşı âlicenap olma da, müsamaha veya hoşgörünün diğer şartları veya boyutlarıdır (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 101).

Gülen, aksiyon insanının müsamaha veya hoşgörüsünü anlatırken, şu çok çarpıcı ifadeleri kullanır:

1) Aç herkese, açabildiğin kadar sineni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül..!

2) İyileri iyilikleriyle alkışla; inanmış gönüllere mürüvvetli ol; münkirlere öyle yumuşak yanaş ki, kinleri, nefretleri eriyip gitsin ve sen, soluklarında daima Mesih ol..!

3) Yolların en renklisinde ve beyanların en çarpıcısıyla, göklerle alışverişinde bir Yüce Rehber’in arkasında olduğunu unutma! Unutma ve bu hususların bir tekine bile sahip bulunmayanları düşünüp insaflı ol.!

4) Kötülükleri iyilikle sav; görgüsüzce muamelelere aldırış etme! Herkes, davranışlarıyla karakterini aksettirir. Sen, müsamaha yolunu seç ve töre-bilmezlere karşı âlicenap ol..!

5) Sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en mümeyyiz (ayırt edici) vasfıdır. Herkesten nefret ise, ya gönlü şeytana kaptırmışlık veya bir cinnet eseridir. Sen insanı sev; insanlığa hayran ol..!

6) Sakınıp bir kere dahi olsa, nefsin hakemliğine düşmemelisin; zira ona göre, senden başka herkes mücrim, her fert de talihsizdir. Bu ise, en doğru sözlünün beyanında şahsın helâki demektir. Sen, nefsine karşı oldukça sert, başkalarına karşı da yumuşaklardan yumuşak ol..!

7) Hakk’ın sana karşı muamelesini ölçü kabul edip, halka karşı öyle davranmalısın. O zaman, halk içinde Hakk’la beraber olur, her iki yalnızlığın vahşetlerinden de kurtulursun…

8) Yaratıcı’nın nazarında ne olduğunu, gönlünde O’na ayırdığın yer ile, halk katındaki mevkiini de, onlara karşı olan tavırlarınla tartıp değerlendirebilirsin. Hakk’dan bir lâhza gafil olma! Ve, “insanlar içinde insanlardan bir insan ol..!”

9) Hasılı, insanlar içinde sevgi ve itibarını korumak için, Hakk için sev! Hakk için nefret et! Ve, gönlü Hakk’a açık bir insan ol..! (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 101-102)

Gülen, her zaman düşüp günaha girme istidadındaki insanın en büyk arzu ve beklentisinin af ve hoşgörü olduğunu söyler. Ona göre, af dileme, af bekleme ve kaçırılan fırsatlar için inleme, bir idrak ve şuur işi olması itibariyle nasıl kıymetli ise, affetme de o kadar, hattâ ondan da ileri bir yücelik ve fazilet işidir. Affediliş, bir tamir, bir öze dönüş ve yeniden kendini buluş demektir. Bundan ötürüdür ki, Rahmeti Sonsuz’un katında en sevimli davranış, bu dönüş ve arayış hafakanları içinde sürdürülmüş olandır.

Affedenler, affa mazhar olur. Bağışlamasını bilmeyen bağışlanmaz. İnsanlara karşı müsamaha yolunu tıkayanlar, insanlığını yitirmiş canavarlardır. Bir kere olsun, kendi günahının muhasebesiyle iki büklüm olmamış bu hoyratlar, hiçbir zaman affedicilikteki yüce zevki idrak edemeyeceklerdir. Hz. Mesih (as), taşlanmaya götürülen bir mücrim karşısında, eli taşlı kalabalıklara şöyle seslenmişti: “İlk taşı, hiç günahı olmayan birisi atsın!” Bu bağlayıcı ifadedeki inceliği anlayan hangi fert, taşlanacak başı varken, başkasını taşlamaya yeltenir? Keşke, hayatını başkalarının hayat muhasebesinde tüketen günümüzün talihsizleri bunu anlayabilselerdi..! (Sızıntı, Mart 1980)

Sabır ve Sebat

Gülen’in düşüncesinde aksiyonun olmazsa olmaz bir diğer boyutu, sabır ve sebattır. Onun için, gerçeği bulma ve ona gönül verme ne kadar ehemmiyetli ise, bulduktan sonra vefalı olup o yolda sebat göstermek de, o kadar önemli ve üzerinde titizlikle durulmaya değer bir husustur. Sık sık ahd ü peymanını bozarak kararsızlığa düşenler, gün gelir kendilerine karşı da güven hissini kaybederek yavaş yavaş başkalarının tesirine girerler. Zamanla bütün bütün şahsiyetlerini de yitiren bu meflûç ruhların, artık ne kendilerine ne de cemiyete herhangi bir yararı olabilir (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 203).

Gülen’in sabır anlayışının, Allah’ın emirlerini yerine getirmede gösterilmesi gereken sabır; günahlara karşı direnme ve Allah’ın yasaklarından kaçınmada gösterilmesi gereken sabır; aceleci olmama ve zamanın, şartların getirdiği olumsuzluklar karşısında ümitsizliğe düşmeme manâsında sabır; Hakk’ın kaza ve kaderine rıza gösterme, dolayısıyla başa gelen musibetlere hiç şikâyetsiz dayanma manâsında sabır ve dünyanın çekiciliklerine kapılmama anlamında sabır olarak, bir takım boyutları vardır (Kalbin Zümrüt Tepeleri, 142–43).

Fethullah Gülen, sebat ve dayanma konusunda, onun gerek İslâm ve insanlık anlayışını, gerekse aksiyonunu tanımamıza yardımcı olacak daha başka farklı ve çoklarında görülmeyen mütalâalarda da bulunur. Ona göre, Hakk’a gönül vermiş bir insan, Âhiret yolundaki hizmetlerin mükâfatını dünyada isteme ve halkın teveccühünü büyüklük emaresi sayıp da, kendisini büyük görme gibi görgüsüzlüklere düşmemelidir. Ayrıca, kimseden hürmet beklememeli; milletine karşı verdiği hizmetleri, başkalarına yaptığı iyilikleri, onların yüzüne çarpma gibi küçüklüklere girmemelidir; çünkü yapılan bir görevdir ve her insan, bu görevi yerine getirme sorumluluğu altındadır.

Gülen’e göre, aksiyon sürecinde insan, bir takım güzelliklerle karşılaşabileceği gibi, bir takım olumsuzluklarla da karşı karşıya gelebilir. İstemeden kendisine mükâfatlar da verilebilir; ceza, tevbih ve kınama da görebilir. Gerçek aksiyon insanı, mükâfatı da, cezayı da, bu sahada Allah’ın lütfunu da kahrını da bir bilmelidir. Ayrıca, yaptığı hizmetleri asla anlatmamalı, bu hizmetler sonucunda bir takım müsbet sonuçlar ortaya çıkarsa, bunları Allah’a vermeli, arkadaşlarının gayretlerine terettüp etmiş İlâhî birer lütuf olarak görmelidir. Gülen, bu mütalâalarını son olarak, şöyle bağlar:

İlmim, izzetim, onurum deyip nefis türküleriyle düşmanlarını memnun, dostlarını da dilgîr etme! Varsa meziyetin, bırak öbür âlem için sümbül versin, başak bağlasın! Ve senin hayatının destanları, meleklerin ebedî nağmeleri olarak kalıp gitsin. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 200-201)

Gülen, “Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin” (Bakara/2: 153) âyetinden hareketle, sabır ve namazın aksiyoner için iki yardım kaynağı olduğunu belirtir ve şöyle der:

Sabırla namaz, birbirinden ayrılmaz iki parça gibidir. Çünkü namaz, Allah’a imandan sonra kulluk adına yapılabilecek en büyük iştir. Evet namaz; malî, bedenî bütün ibadetleri câmî (içine alan) bir ibadettir. Hac, oruç ve zekât gibi ibadetlerin nüvelerini de onda görmek mümkündür. Yalnız bu, kâmil manâda eda edilen namaz için geçerlidir. Dolayısıyla her insan namazını kılarken, onu kâmil manâda eda etmeye çalışmalıdır.

Muvaffakiyetlerin kaderi sabır taşı altında planlanır.. iyi yolun kötü yoldan ayrılma noktası sabır levhasıyla belirlenir.. Hakk’a kulluğun ağır eforları, sabır dopingiyle gerçekleştirilebilir.. iman, islâm, ihsan hakikatine sabır helezonuyla yükselinir.. ve insanın, ömür boyu, imandan marifete, marifetten muhabbete, mehafete, ruhani zevklere, hakiki vuslata ermek gibi bir gayesi ve derdi varsa, sabır onun zâdı, zahîresi (gıdası ve malzemesi), güç kaynağı gibi, hep mevcudiyetini hissettirir şekilde onun yanında olmalıdır.

Sabır, kendi içindeki çeşitleriyle düşünüldüğünde, insanoğlunun terakkisi adına sunulan reçetenin bu birinci maddesinin önemi kendi kendine ortaya çıkar. Esasen, böyle bir inayet yolunda, birinci esas olarak arz ettiğimiz namaz için de, maddî sebepler dünyasında koşmak için de hep sabra ihtiyaç vardır.

İçinde sabır temrini de ihtiva eden namaz, imanın istikrarı, ruhun tasaffisi (saflaşması), ruhî, bedenî sıhhatin en önemli esas ve vesilesi, içtimaî anlaşma, uzlaşma ve kaynaşmanın en sıcak, en müessir zemini ve toplum olmanın en açık tezahürüdür. Namaz, bütün ibadetlerin piri ve din gemisinin rotası ve kalpte miraca ulaşmanın da ışıktan merdivenidir. Namazla, imanını tabiatının bir yanı haline getiren, onunla ruhunu saflaştırabilen, yine onunla kalbî hayatın enginliklerine açılabilen ve onun o yumuşaklardan yumuşak sıcak ikliminde bünyan-ı marsus (kurşunla perçinlenmiş bina) gibi bir ümmet olduğunu duyan herkes, kulluk yolunun sıkıntılarını rahatlıkla aşabilir ve hedefine ulaşabilir. (Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar 1, 80-81; Prizma 2, 152–53)

Vefa ve Sadakat

Fethullah Gülen’in düşüncesinde vefa ve sadakat, sıhhatli bir aksiyon adına olmazsa olmaz şartlardan, bu aksiyonun en önemli dinamik ve malzemelerindendir. Vefa ve sadakatın, Allah’a karşı kullukta ısrar, O’nun kapısından bir an bile ayrılmama, sürekli O’nun rızasını ve hoşnutluğunu kollama ve bir de, insanın gönül verdiği hedefe doğru yolda sapmadan yürüme şeklinde iki boyutu vardır.

Gülen, “vefayı, insanın gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de olmuştur” der ve kalbî, ruhî hayatı olmayanlardan vefa ve sadakat beklenemeyeceğini belirtir. Çünkü, ona göre, kin, nefret ve kıskançlık gibi duygular vefayı öldüren birer zehir olduğu gibi, konuşurken doğru beyanda bulunma, verilen sözlerde, edilen yeminlerde durma, vadi ve ahdi yerine getirme, ancak gönül hayatına bağlıdır. “Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan, her an verdiği söz ve yeminlere muhalif hareket eden ve bir türlü yüklendiği mesuliyetlerin ağırlığını hissetmeyen iki yüzlü ve müraî tiplerin gönül hayatları olabileceğine ihtimal vermek, sadece bir aldanmışlıktır. Böylelerinden vefa beklemek ise, bütün bütün gaflet ve safderûnluk ifâdesidir.” Gülen, vefanın önemi konusunda şunları da ilâve eder:

Fert, vefa duygusuyla itimada şayan olur, yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise devam eder ve canlı kalır. Millet, bu yüce duygu ile faziletlere erer. Devlet, kendi vatandaşına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. Vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertten, ne emniyet vadeden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir devletten bahsetmek mümkündür. Böyle bir ülkede fertler birbirlerine karşı kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet vatandaşa karşı uğursuzlardan uğursuz ve her şey birbirine karşı yabancıdır.

Gönül hayatını öldüren, dolayısıyla vefa ve sadakat duygularını çökerten, içte değişikliğe uğramadır. İçte değişikliğe uğramanın önemli bir emaresi de, evrâd ü ezkârı, yani kişinin günlük okuduğu dua, zikir ve münacatları terketmesidir. Bu bakımdan, içte değişikliğe uğramamak ve dolayısıyla vefa ve sadakati korumak için evrâd ü ezkâra devam etmek, Rabb’le münasebeti güçlü tutmak, zihinleri sürekli ilim ve hikmetle, gönülleri de yakîn ve doygunlukla beslemek gerekir. (Fasıldan Fasıla 1, 114–15; c: 2, 114–15.)

Kendini Yenileme

Birinci bölümde de üzerinde durulduğu üzere, kendini yenileme, Fethullah Gülen’in hem düşüncesinde, hem de aksiyonunda ayrı bir yere sahiptir. O, kendini yenilemeyi, devamlı var olabilmenin ilk şartı ve en mühim esası olarak görür. Ona göre, sırası geldikçe kendilerini yenileyemeyenler, güçlü de olsalar, er geç tükenip gitmeye mahkûmdurlar. Her şey, kendini yenileyerek canlı kalır ve varlığını sürdürür. Yenilenme durunca da canı çekilmiş ceset gibi, çürümeye, heba olup dağılmaya terk edilmiş olur.

Gülen, “kendini yenileme, yenilik hayranlığı ve moda düşkünlüğü ile de karıştırılmamalıdır” der ve şöyle devam eder: “Bunlardan biri, yani yenilik hayranlığı ve moda düşkünlüğü, her şeyiyle delik deşik olmuş yığınların yüzüne boya çalıp, yarıkları kapama ameliyesi ise, diğeri, yani gerçek yenilenme, Hızır çeşmesinden getirilen ‘âb-ı hayât’la, topluma ölümsüzlük kazandırma aksiyonundan ibarettir. Gerçek yenilenme, kök ve çekirdekteki saffeti koruyarak ve veraset yoluyla geçmişten süzülüp gelen bütün kıymetlerin, hâlihazırdaki düşünce ve irfan buğularıyla sentezleri yapılarak daha yeni, daha berrak tefekkür iklimlerine ulaşmaktır. Yoksa, yenilik ve eskiliği, sırta geçirilen bir cepken ve feracede, bir frak ve briyantinli saçta görmek, düpedüz bir aldanmışlık ve öyle göstermeye kalkışmak da bir illüzyonizm ve hokkabazlıktır. İlimlerin gelişip inkişaf etmesini, teknolojinin yeni yeni imkânlar hazırlayıp istifademize sunmasını en iyi şekilde değerlendirerek, elimizdeki menşûru (mercek) sık sık kalbimize çevirip, yeni baştan kanaat, düşünce ve tasavvurlarımızı yoklamak, gönlümüzdeki irfan peteğine her gün başka başka şeyler ilave etmek ve her lâhza birkaç defa, bütün kâinatları ruh prizmasından geçirerek dimağlara “efor” yaptırtmak, işte gerçek yenilenme budur.” (Sızıntı, Nisan 1982)

Çile ve Izdırap

Denebilir ki, Fethullah Gülen’in aksiyonunda en önemli dinamiği çile ve ızdırap oluşturur. Çile ve ızdırap, bir bakıma onun varlığının mayası gibidir. Fethullah Gülen’i bazıları, bir takım düşünceleri ve tavır alışlarıyla eleştirebilir. Zaten, ne Gülen kendisini hatasız görmekte, ne de çevresindekiler ona böyle bakmaktadır. Fakat şu da bir gerçektir ki, kendisini Allah’a kulluğa ve O’nun rızasına, dolayısıyla bu çerçevede O’nun adını herkese duyurup, mümkün ve İlâhî Meşiet’in izni olsa, bütün insanların iman edip, ebedî Cehennem azabından kurtularak, Cennet’e gitmesine, ayrıca, önce Türkiye ve Türk insanı olmak üzere, daha sonra bütün insanlık çapında “yitirilmiş cennet”in, altın bir çağın beşerin ferdî ve sosyal hayatının ufuklarında tulûuyla, herkesin faziletlerle bezeli mutlu bir hayat yaşamasına adamış bir insan olarak Fethullah Gülen, çok rahat söyleyebiliriz ki, bütün varlığı çile ve ızdırapla yoğrulmuş tam bir çile ve ızdırap insanıdır. Buna, onu az da olsa yakından tanıyanlar şahit olduğu gibi, yazılarına az göz atıp, sohbetlerine az kulak verenler, çile ve ızdırabın onun hayatında nasıl bir yer tuttuğunu görebileceklerdir.

Çile, Gülen’e göre, yüce hedeflere varmanın ve yüksek neticeler elde etmenin tek yoludur. Hakikat yolcusu, çile ile günahlardan arınır; onunla saflaşır ve onunla özüne erer. Çilenin olmadığı yerde ne olgunlaşmadan, ne de ruhla bütünleşmeden bahsetmek mümkündür. Ruh, çile ile kemale erer. Gönül, çile ile inkişaf eder. Çile görmemiş ruhlar ham, gönüller de kolu kanadı kırık ve ölgündür. Çile, çalışmaya ve o yolla elde edilen şeylere kat kat değer kazandırır. Çilesiz elde edilenler ise, mirastan gelen mal gibidir. Gelişi emeksiz, gidişi de üzüntüsüz olur. Ancak binbir ızdırapla kazanılan şeylerdir ki, muhafazası uğrunda canlar feda edilir… Bir millet ve bir medeniyet büyük muzdarip ve çilekeşlerin öncülüğünde kurulmuş ise sıhhatli, istikrarlı ve gelecek adına ümit vericidir. Aksine, hayatında bir kere olsun ağlamamış, inlememiş ve sancı çekmemişlerin elinin altında doğmuş ve gelişmişse, zayi olmaya namzet ve talihsizdir. Bir kere olsun, sahip olduğu şeyler uğrunda aç-susuz kalmayan, yurdunu, yuvasını terk etmeyen, belli bir dönemin zarurî sarsıntılarına, sıkıntılarına maruz kalmayan ızdırapsızlardan, hayatlarını, madde ve konforun levsiyatı içinde geçiren ham ruhlardan hiçbir fedakârlık beklenemez. Fedakârlığın olmadığı yerde de sıhhatli bir aksiyondan bahsedilemez (Buhranlar Anaforunda İnsan, 7-10).

Çile ve ızdırap, Fethullah Gülen’in hayat ve karakterinin en önemli bir boyutu olduğu gibi, onun aksiyon düşencesinde en derin yeri tutar. Bu konuda o, yine şöyle der:

Kendisine peygamberlik gelmeden önce de geldikten sonra da Efendimiz (sav), insanlığın içinde bulunduğu maddî-manevî sefalet ve dalâlet tabloları karşısında hep ızdıraptan iki büklüm olmuştur. O kadar ki, zaman zaman inzivaya çekildiğini, tek başına kaldığını siyer kitapları kaydediyor. Peygamberlikten sonraki ızdırabına ise, Kur’ân-ı Kerim, iki yerde açık, bir yerde işareten temas eder ki, bunlardan, “Herhalde sen, onlar bu söze inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helak edeceksin” ayeti, bana çok manidar ve ürpertici gelir. Izdırapsızlık, bizim en büyük eksikliğimizdir. Eğer iman ve Kur’ân hakikatlerinin neşv u neması ve maşeri vicdanda makes bulması hususunda ızdıraptan haftada birkaç gün uykumuz kaçmıyorsa, ileride uykumuzu kaçıracak şeyler olacak demektir. İşin doğrusu, dertten çatlamayanlar karşısında bazen insanın çatlayası geliyor… (Fasıldan Fasıla 1, 84–5)

Gülen’in bilhassa şiirlerinde ızdırap temasının çok işlendiğini görürüz:

Izdırap, gece yarısında vuran gong gibi,
(Tın tın) ötüp yüreğimi hoplatır âniden…
Eski hülyalarım ki, yok hiçbirinin dibi,
Bağı kopmuş inciler gibi dökülür birden…

Izdırap, yalnız kaldığım anlardaki dostum;
Ruhumu saran hafakan, kafamda yanan kor.
İnleyeyim derim.. inleyemez, yutkunurum;
Yanıp da dışa sızdırmamak, doğrusu çok zor…

Gecede bir sürü ilham, bir sürü de azap,
Ve, düşünce kuşağında hep doğum sancısı..
Azapsız dimağların görecekleri serap;
Sancılar değil, sancı çekmemek en acısı…

Ey ızdırap; anladım ki her şey senin ile!
Sen Hakk’a giden yollarda vuslata vesile… (Kırık Mızrap 1-2, 64–5 )

İstiğfar ve Gözyaşı

İslâm’a,bütün derinliğiyle Allah’ın gönderdiği bir din olarak inanıp bağlanan ve onu öncelikle kalp ve ruh seviyesinde yaşamaya çalışan bir insan olarak Fethullah Gülen’in, hem hayatında, hem de aksiyonunda istiğfar (Allah’tan günahların bağışlanmasını dileme) ve gözyaşı apayrı bir öneme sahiptir. Çile ve ızdırapla beraber gözyaşı, bir de istiğfar ve dua, onun için sorumlu bir mü’minin hayatını özetleyebilecek birkaç önemli ve sırlı kelimedir. İmanının, insanlığının, hayatın anlamının ve sorumluluğunun şuurunda bir mü’min, hayatını bu kelimeler, onların manâ ve muhtevası üzerinde örgüler ve denebilir ki o, bir çile olur, ızdırap olur, istiğfar olur, gözyaşı olur, dua olur. Fethullah Gülen, İslâm’a da insana da, İslâm’ın ve insanlığın manâsına da bu pencerelerden bakar.

Onun için gözyaşı, Hakk rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır; dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde birer jaledir; ihlâs ve samimiyet sahibi, bağrı yanık ve ciğeri kebap insanlar için bir boşalma eylemidir; dünyada, dayanılmaz hale gelen aşk ateşinin ızdırabını bir nebze dindirirken, Âhiret’te de Cehennem’in alevlerini söndürecek tek iksirdir. Onun içindir ki, Allah Rasûlü (sav), “Mahşer’de, Cehennem kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengâmda, Cebrail Aleyhisselâm elinde bir bardak suyla görünür. Ona, “Bu ne?” diye sorarım ve bana şöyle cevap verir: “Bu, mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp gözlerinden döktükleri gözyaşlarıdır ve şu korkunç kıvılcımları söndürecek tek şeydir.” buyurmuştur. Yine onun içindir ki, Cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlalarının yanında toprak kadar aşağı ve değersiz kalır..! (Çağ ve Nesil, 39; Fasıldan Fasıla 2, 29-30)

Gülen, gözyaşı için aksiyon açısından ise şunları söyler ve insanları şu sözlerle ağlamaya çağırır:

Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına..! Onu, bu memleketin taşına, toprağına, evine, mabedine sormalı. Sormalı şu dağlara, taşlara ve üzerinde uçuşan kuşlara… Ve bütün bir maziye sormalı, bağrına kaç damla gözyaşı düştüğünü. Sonra mabetlerdeki sütunlara, geniş kubbelere ve çevredeki duvarlara da sormalı, ne zamandan beri hıçkırığa hasret olduklarını. Seccadelere de sormalı, kaç defa gözyaşlarıyla ıslandıklarını.

Şimdi sizler, ey bütün bir tarih boyunca ağlamayı unutmuşlar! Gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hallerine gülenler! Gelin, şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım! Cehaletimize ağlayalım! Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım! Kusurdan bir heykel haline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım! Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevc fevc geçecek olan mazinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım! Daldan kopan bir meyve gibi yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüda kalışımıza ağlayalım..! Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım ve çok yükseklerde öyle bir “âh” edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete getirsin. Sonra ateşimizi söndürecek o damlalar, yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin ve ateşimizi söndürsün! Kin ve nefret ateşini. Bütün dünya ve ukba ateşini…

Allah’ım! Sen’den diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat! Merhamet etmen için, Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat! Gönlün şak şak oluşuna, ağyar ateşine yanışına, öyle ağlat ki, sineler kebap olsun; ondan bir bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin. Beni de ağlat; gece kadar karanlık ruhuma şefkat et de ağlat! Ağlamalarıma dahi ağlamam lâzım geldiği için ağlat! Bükülmüş şu kaddime, solgun ve ölgün rengime, burulmuş boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat! Şu en sakin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara gönlümle değil, Sen’den başkasına secde etmeyen başımla sana dönüyor, titreyen dudaklarımla ağlatmanı diliyorum.

Heyhat ki, “merhamet merhamet” diyeceğim an, bir hâil (perde) gibi günahlarım karşıma dikiliyor ve içimde yığın yığın burkuntu meydana getiriyor. Allah’ım! Benim uzaklığım itibarıyla değil, Senin yakınlığın hürmetine kalbime rikkat ver ve öyle ağlat ki, kendimi kaybedeyim, yolunda ar ve haysiyetten geçeyim, tâ, “bu delidir” desinler…

“Gidip boynumda zincir ile ol Ravza-ı Pâk’e / O denlü ağlayayım ben ki, görenler hep beni dîvâne sansın.”

Ola ki, düşen damlalardan bir tanesi aşkına düşmüş olur; işte o, benim için ummanlara bedeldir. Şehid kanı kadar aziz gözyaşları içinde nefesim kesilirken, varlık sırrını bana duyur! Şu kararsız gönlümü doyur! Hicabımdan yüzümü saklamaya çalışayım. Habibine görünmek istemeyeyim. Pişdarım ve âli Rehberimden kaçayım. Sonra bir âli divan kurulsun. Ben zülüfleri dağınık, hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yüzü karaların uğramadığı o divana çağrılayım “Lâ tüâhiznâ (Bizi sorguya çekme!)” kalkanıyla huzura varayım. Kirlerime göz yumup, “Bu da bizdendi” desinler; dilenciye bir mülk bağışlasınlar! Çöl yolcusunu sevindirip bir bulut ve bir meltemle imdadıma yetişsinler! Sevincimden orada yığılıp kalayım! Gözyaşlarım içinde boğulayım…! (Sızıntı, Eylül 1979)

Gülen, bazı âyetleri misal vererek, gözyaşının Kur’ân’da da takdir edilip övüldüğünü anlatır: Mü’minleri överken, “Onlar Allah’ın âyetlerini duydukları zaman çeneleri üstü yere kapanırlar” (İsra/17: 107) diyen Kur’ân, günahları kendilerini kuşatmış olanlara ise, “Az gülsünler, çok ağlasınlar” (Tevbe/9: 82) ihtarında bulunur. Peygamber Efendimiz de, “Ürpermeyen kalpten, yaşarmayan gözden Sana sığınırım Allahım” diye yalvarır. Samimi gözyaşları kalb inceliğinin ve hassasiyetin de ifadesidir. Kalpleri kaskatı olmuş, duyguları örümcek bağlamışlarda gözyaşı görülmez. (Fasıldan Fasıla 2, 30)

Ali Ünal, Bir Portre Denemesi, Nil Yayınları, İstanbul, 2002

http://tr.fgulen.com/a.page/hayati/fethullah.gulen.ve.aksiyon/a12323.html[/color]

Fethullah Gülen’in Aksiyonunda Temel İlkeler

Fethullah Gülen, aşağıda ayrı başlıklar halinde ele alınacağı gibi, ister eğitim alanında, ister hoşgörü-diyalog alanında, isterse zihnî ve kalbî eğitim alanında olsun, aksiyon adına bir takım temel ilkelerin üzerinde önemle durur. Bunları, belli başlıklar altında şu şekilde özetleyebiliriz:

Hedefe Sadece Allah’ın Rızasını Yerleştirme: İhlâs

“İnanan insanlar, her şeylerini Allah’ın rızasını kazanma etrafında bir dantela gibi işlemelidirler. Kaldı ki, zaten aksi düşünce, (haşa) Allah ile pazarlık manâsına gelir. Yani “ben bu şekilde çalışırsam, idarî sistem de böyle böyle olur ve olmalı..” gibi, kulluk anlayışına olabildiğince ters, yakışıksız şeyler içine girilir. Ve tabii ki, bir kere böyle bir fasid daireye giren insanın da artık ondan kurtulması çok zordur” (Prizma 1, 84–5) diyen Fethullah Gülen’e göre insan, yaptığı her işte Allah’ın rızasını kazanmayı hedef almalı; yani her yaptığını Allah için yapmalı, ondan dünya adına en küçük bir çıkar, tanınıp-bilinme, kendisinden bahsedilme gibi gayeler beklememelidir. Bunun adı, İslâmî literatürde ihlâstır. Eğer, özellikle din adına yapılan bir işte ihlâs yoksa, yani o işte sadece Allah’ın rızası gözetilmiyorsa, o işle beklenen gayeye ulaşılamayacağı gibi, o işte başarılı bile olma, kişiye âhireti adına hiçbir şey kazandırmayacaktır. Gülen, bu konuda şöyle der:

Hedefte Allah’ın rızasının olması, her mü’min için bir kemal meselesidir. Ve bu konuda ölçü şudur: İnsan, yaptığı her şeyi emredildiği için yapmalı, her işinde Allah’ın hoşnutluğunu hedeflemeli ve yapılan işlerin neticesini de burada değil, ötede beklemelidir. İşte halis kulluk!. Bütün mesele de bu kulluğu yakalamaktır. Böyle bir kulluk için halis niyet şarttır. Niyet, yani belli bir düşünceye programlanmak, bazen amelden de öte tesirli bir iksirdir. Mükemmel niyet, mükemmel insanların şiarı; avam için ise zorlardan da zor bir gaye. Elbet insan kendini zorlamalı.. olabildiğince zorlamalı ki, niyetle aynı çizgide, hattâ ondan da öte imana ermek ve bu imanla rıza makamını elde etmek mümkün olabilsin. Şahsî çıkarlardan arınmak, menfaat düşüncelerini kafadan çıkarıp atmak, tenperverlikten (rahat düşkünlüğü) sıyrılmak ve daima ruhu kanatlandırıcı ideallerle meşgul olmak.. ve bunlardan da önce, Allah’ı bilip tanımada her an ayrı bir marifet peteği örmekle meşgul oluyor gibi fikrî, ruhî ameliyede bulunmak, işte rızaya ulaştıracak vesilelerden sadece birkaçı.! Rıza, makamların en büyüğüdür ve Peygamberâne bir azim ister. Yani bütün mülahazaları kafadan çıkarıp atma ve hayatı Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğuna göre planlama, dizayn etme. İşte rıza ve işte rızadan gaye..! (Fasıldan Fasıla 2, 30-31)

Görevi Yapıp, Neticeyi Allah’a Bırakma

Fethullah Gülen, insana düşenin, neyi yapması gerekiyorsa hâlis niyetle onu yapması ve neticeyi Allah’a bırakması olduğu üzerinde de hassasiyetle durur. Ona göre, yapılan işlere şahsî kaprisler ve arzular karışmamalı, yapılması gereken ne ise ve nasıl yapılması gerekiyorsa, o iş o şekilde yapılmalıdır. Eğer insan, işe kendi arzu ve kaprislerini karıştırırsa, hataya düşebilir, niyetindeki duruluk bozulabilir ve neticede ortaya bir kaos çıkar.

İkinci olarak, başkalarına hidayet verme, onların düşünce, davranış, inanç ve yaşayışlarını değiştirme insanın elinde değildir. Kalpler, Allah’ın ‘Eli’ndedir; hidayet eden, insanları doğruya yönelten O’dur. Fakat burada insana düşen bir görev vardır ki, o, cihad ve tebliğ konusunda üzerinde durulduğu gibi, doğru olan mesajı başkalarına götürmek için meşru olan her yolu kullanmalıdır. Bundan sonrası Allah’a kalmıştır: O, dilerse, karşıdakilerin kabiliyeti varsa, mesajı onlara kabûl ettirir, dilemezse, karşıdakilerin kabiliyeti, o konuda bir iç yönelişi yoksa, kabûl ettirmez. Kur’ân-ı Kerim’de, bu konuda Peygamber Efendimiz’e bile, “Sen, sevdiğine hidayet veremez, onu doğruya iletemezsin; fakat Allah, dilediğine hidayet verir” (Kasas/28: 56) buyurulur. Gülen’e göre, nice peygamberler, mantık ve muhakeme, ilham ve vâridat (kalbe doğuş) insanları gelip-geçmiştir ki, arkalarından bir-iki kişi ya gitmiş ya da gitmemiştir; “zira iman, kulun kalbinde Allah’ın yaktığı bir ışıktır ve bunu yakmak da sadece ve sadece O’na aittir.. evet onu ancak O yakar. Kimse, başka türlü düşüncelerle, vehimlerle ve ileriye dönük beklentilerle bu işi bulandırmamalıdır.”

Evet, insan kendine düşeni yapmalı, Cenab-ı Hakk’ın işine karışmamalıdır. Toprağa tohum atmak insan görevi, ona güneşin ısı ve ışığını gönderme, ona neşv ü nema verme ise Cenab-ı Hakk’ın işidir. (Fasıldan Fasıla 1, 102).

Gaye ve Vasıtayı Çok İyi Belirleme

Fethullah Gülen, her işte ve hamlede, önce hedef ve maksadın çok iyi belirlenmesi gerektiğini belirtir. Yukarıda ifade edildiği gibi, her insanın hedefinde, öncelikle Yüce Yaratıcı ve O’nun hoşnutluğu olmalıdır. Yoksa, araya çeşitli putların girmesine, batılın hak görünmesine, heva ve hevesin fikir suretine bürünmesine ve gaza namıyla cinayetler işlenmesine gidilebilir…

Hakk’ın hoşnutluğu istikametinde yapılan işlerin zerresi güneş, katresi derya ve bir ânı ebedler kıymetindedir. Vesile ve vasıtaların kıymeti, maksada ulaştırıcılığı ve ulaştırmadaki arızasızlığı ölçüsündedir.

İslâm, gayeye giden her yolu meşru görmez; gaye meşru olduğu gibi, ona giden yol da meşru olmalıdır. Gayr-ı meşru yol, insanı hedefin aksine götürür. Dolayısıyla, bir Müslüman, hedefe varacağım diye her yolu deneyemez. Önemli olan, gerekeni gerektiği şekilde ve meşru çerçevede yapmaktır. Vasıta, meşru olmanın da ötesinde, hakka saygıyı ve hakikat düşüncesini geliştirici özellikte olmalıdır. Ayrıca, zamanla gayenin unutulup, vasıtalarda boğulma da söz konusu olabilir ki, bu, yolda yürüme adına büyük bir tehlikedir. Bir mimarî şaheseri olarak bir mabet yapılabilir; fakat bu, kubbesi altında bir araya gelen cemaatte sonsuzluk düşüncesini mayalamıyorsa, değeri ancak maddî yapısı ve malzemesi kadardır. Bir okul, öğrencilerini ümit ve inançla şahlandırmıyor, bilgi ile kanatlandırmıyorsa, o, ancak insanın yolunu kesen bir tuzak olabilir. Büyük küçük her müessese kurucusu, o müessesenin kuruluş gayesini, varoluş hikmetini sık sık hatırlamalıdır ki, iş hedefinden saptırılmasın ve semereli olsun. Hedef ve kuruluş gayesi unutulmuş mabetler, yuvalar, okullar, tıpkı yaratılış gayesini unutan bir insan gibi, kendi zararına ve ters bir çizgide işler durur.

Gülen’in üzerinde önemle durduğu bir diğer nokta, insan, düşünce tekelciliği ile, doğruyu yalnızca kendinde ve kendisiyle aynı düşüncede olanlarda görmemeli, başka düşüncelere de hayat hakkı tanıyıp, onları da mutlaka nazara almalıdır. Özellikle, aynı inanç, aynı duygu ve düşünceyi paylaşan insanlara karşı duyulan kin ve nefretler, hedef ve gaye düşüncesinden mahrumiyetten başka bir anlam ifade etmez. Kâinatın çarkının kendi bozuk hendesesine göre dönmesini düşünenler, nefsin âzat kabul etmez kölelerinden başka bir şey değildirler. (Ölçü ve Yoldaki Işıklar, 193–94)

Müsbet Hareket ve Reaksiyoner Değil, Aksiyoner Oma

Yukarıda da değinildiği gibi, Fethullah Gülen, reaksiyonerliğe, yani tepkiciliğe şiddetle karşıdır. Ona göre, reaksiyoner hareketler, karşı tarafın nefretiyle oturup-kalkmaya, buğz ve kinle hareket etmeye sebep olur. Bu hareketler, birer gayr-ı memnunlar hareketi olup, arkada ancak hasret, hicran ve enkaz bırakır.

Gülen, “bu milletin bugünü ve yarını adına ne yapılırsa yapılsın, tahrip hesabına olmamalıdır ve ne olursa olsun, bu ülkenin birlik ve dirliğine zarar vermemelidir. Yani yapalım derken, nesiller boyu tamir edilemeyecek yıkmaların içine girilmemelidir. Aksi takdirde, hem maksadımızın aksiyle tokat yer, hem gelecek nesillerin lânet ve nefretine uğrar, hem de ukba adına çok şeyleri kaybedebiliriz” uyarısında bulunur.

Reaksiyoner veya tepkici değil aksiyoner olmanın, bir başka ifade ile, yapılması gerekeni yapma, inşa ve tamir ile meşgul olup, asla tahriple uğraşmamanın adı “müsbet hareket”tir. İşte bu esas, Gülen’in aksiyonunun en önemli özelliklerinden biridir. O, sık sık, “Ey iman edenler! Size düşen, kendinize bakmanız, ne yaptığınızı, ne ile meşgul ve ne durumda olduğunuzu kontrol etmenizdir. Siz, doğru çizgide olduğunuz sürece, sapıp gidenlerin sapması size zarar vermez” anlamındaki Maide Suresi 105’inci âyeti okuyarak, müsbet davranışı hatırlatır ve “Önemli olan ve yapılması gereken, karanlığa sövmek değil, bir mum yakmaktır” der. (Prizma 1, 83–4; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, 33)

Kolektif Şuur ve Meşveret (Danışma)

Fethullah Gülen için, kolektif şuur ve meşveret (danışma), herhangi müsbet bir hareket için vazgeçilmez öneme sahiptir. O, kolektif şuuru, şahsî çıkarları yerine toplumun menfaatlerini düşünen, toplumun bugünü ve yarınıyla bütünleşmiş; ümit, vefa, ihlâs ve samimiyet üzere yürüyen; şöhret yerine mahviyet, tevazu ve hacaleti (kusurları ve yapamadıklarından dolayı sürekli utanç duyma) ve kendini düşünme yerine başkalarını düşünmeyi esas alan görev ve ideal insanlarının ortak aklı olarak değerlendirir. Bu akıl, her işinde Allah’a dayanmakla beraber, giriştiği her işte tedbir hatası yapmayan ve gerekli bütün sebepleri yerine getiren, çevresinde olup bitenler karşısında son derce duyarlı, ne dünyevî ne de âhiretle alâkalı işlerde duygusal davranmayan, hamle ve hareketlerini Allah’ın hoşnutluğu terazisinde tartan, eşya ve hadiselerle zıtlaşmayan, hayat ve kâinatla ilgili, bilimlerin konusu olan İlâhî kanunlara uygun hareket eden bir akıldır (Yeşeren Düşünceler, 99-102).

Meşvereti “en hayâtî bir vasıf, en esaslı bir kural” olarak gören Gülen’e göre danışma, herhangi bir hususta verilecek kararların isabetli olabilmesinin ilk şartıdır. “İyiden iyiye düşünülmeden, başkalarının fikir ve tenkitleri alınmadan fert ve toplumla alâkalı verilen kararlar, çok defa hüsran ve fiyasko ile neticelendiği görülmüştür” diyen Gülen, kendi düşüncelerine kapalı ve başkalarının fikirlerine de saygılı olmayan birinin, üstün bir fıtrat, seviyeli bir dimağ, hatta dâhi bile olsa, her düşüncesini meşverete sunan sıradan ve düz bir insana göre daha çok yanılmalara maruz kalacağı görüşündedir. O, en akıllı insanın, meşverete en çok saygılı ve başkalarının düşüncelerinden de en çok yararlanan insan olduğunu savunur. Gülen, daha da öte gider ve “iş ve planlarında kendi fikirleriyle yetinen, hattâ onları zorla diğer insanlara da kabul ettirmeye çalışanlar, önemli bir dinamizmi elden kaçırdıkları gibi, çevrelerinden de sürekli nefret ve istiskal görürler. Evet, bir insanın teşebbüs ettiği herhangi bir işinde en güzel neticelere ulaşmasının ilk şartı meşveret olduğu gibi; onun kendi gücünün kat kat üstünde önemli bir kuvvet kaynağına sahip olmasının yolu da başka değil yine meşverettir. Evet, herhangi bir işe teşebbüs etmeden evvel, her türlü danışma ve araştırma yapılmak sûretiyle, sebepler bazında ve tedbir planında kusur edilmemelidir ki, neticede kaderi tenkit ve çevreyi suçlama gibi, musîbeti ikileştiren zararlı davranışlara girilmesin” der (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 154–55; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, 38–9).

Bazıları, Fethullah Gülen’in çevresinde bir hiyerarşinin olduğunu ve bu hiyerarşide ferdî düşüncelere yer olmadığını iddia etmektedirler. Oysa bu, doğru değildir. Danışmayı sürekli vurgulayan Gülen, dönemin, ferdî dehalar değil, kolektif şuur dönemi olduğu üzerinde hassasiyetle durur. O, kendisiyle ilgili meselelerde bile, etrafına, bilgi ve samimiyetine güvendiği kişilere mutlaka danışır. Hiçbir şeyi, hiçbir işi empoze etmez; ancak kişilere mal olmuş, zihinlere ve kalplere yerleşmiş düşünce ve niyetlerin uygulanabileceğine inanır. Dolayısıyla, fikri olan herkes, onun karşısında fikrini söyleyebilir. Bu bakımdan, Gülen ve onun düşüncelerine yakınlık duyan insanlar arasında herhangi bir hiyerarşiden bahsetmek mümkün değildir. Nitekim, adı bu insanlarla birlikte anılan kurumlarda bazı bayan öğretmenlerle birebir görüşme ve röportaj yapan Elisabeth Özdalga da aynı sonuca varmaktadır:

“Gülen cemaati”nin bir parçası olmak, bireylerin otoriter bir liderliğin elinde pasif aletler olduğu anlamına gelmiyor. Gülen’e atfedilen yapı içinde totaliterliğe yer yok. Kendileriyle görüştüğüm Zeynep, Ayşe ve Hatice, bireysel inisiyatif ve otonomiye sahipler. Her biri, çalıştıkları kurumda, kendine güven içinde ve bağımsız bireyler gibi davranıyorlar. (Following in the footsteps of Fethullah Gülen: Three woman teachers tell their stories: Georgetown Üniversitesi’nde yapılan sempozyuma sunulan tebliğ.)

Bu tesbiti yapan Özdalga, sadece ahlâkî bir hiyerarşiden bahsediyor ki, bu da, yerinde bir tesbittir. İslâm, kişiler arasındaki üstünlüğü takvaya, yani bilgi, iman ve ahlâktaki mertebeye bağlar ve kişileri hayırlarda yarışmaya çağırır. Dolayısıyla bu prensip, İslâm toplumlarında, bilhassa Müslüman-Türk toplumunda aile ve toplum düzeninde olağanüstü güzellikte karşılıklı sevgi, saygı ve yardımlaşmayı doğurmuştur ki, eğer Gülen’in düşüncelerini şu veya bu şekilde ve ölçüde benimseyen insanlar arasında böyle bir sevgi, saygı görülüyor ve bu bir hiyerarşi olarak algılanıyorsa, hiç kuşkusuz bu, ahlâkî hiyerarşidir; yoksa, iddia edildiği gibi cemaat veya teşkilat hiyerarşisi değildir. Kaldı ki, Gülen’i en çok rahatsız eden hususlardan biri, hiyerarşi düşüncesi, kişilerin başkalarından üstün oldukları vehmi, “önde veya abi olma” duygusudur.

Bazıları bir hiyerarşiden söz ederken, Fethullah Gülen, kendisi ve düşüncelerine saygı ile, tavsiye ve teşviklerine önem veren insanlar hakkında ‘cemaat’ kelimesinin kullanılmasını bile kabul etmemektedir. Ona göre, benzer fikirler taşıyan, bilhassa aynı dine inanan insanların tabiî olarak bir araya gelmesi ve kanunlar çerçevesinde olmak kaydıyla, birlikte bir takım faaliyetlerde bulunması gayet tabiîdir. Meselâ, bayram namazı vacip bir namazdır ve ancak cemaatle kılınabildiğinden, Müslümanlar, bu namazı kılmak için camide kendiliklerinden bir araya gelir ve bir cemaat oluştururlar. Cuma namazı farzdır ve yine ancak cemaatle kılındığından, Müslümanlar Cuma günleri kendiliklerinden camide bu namazı eda ederler. Hacc’a gücü yetenler ve gitmek isteyenler, hiçbir teşkilat veya zorlama olmadan, Hacc’a gider ve milyonlarca Müslüman Hacc’da bir araya gelir. Hıristiyanlar pazar günü kilisede, Yahudiler ibadetleri için sinagogda toplanırlar. (Aksiyon, 6-12 Haziran 199 8)

Peygamberimiz (sav), bir hadis-i şeriflerinde, “Bir yolculukta üç kişi olduğunuz zaman, aranızdan birini imam seçin” buyuruyor. İmam, rehber demektir; İslâm’da cemaat halinde bulunmak ve namazları cemaatle kılmanın büyük değeri vardır. Bu bakımdan, Müslümanların bir arada olması, yine bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, bir vücudun organları şeklinde birbirlerine destek verip, birbirlerinin dertleriyle dertlenmeleri çok tabiî ve İslâm’ın özünden kaynaklanan bir olgu olup, kastedilen anlamda bir cemaat oluşumu demek değildir.

Doğru ve Güvenilir Olma

Fethullah Gülen, “doğruluk, peygamberliğin mihveridir” der. Peygamberlik, doğruluk yörüngesi üzerinde hareket eder. Peygamberler, gerçek dışı hiçbir söz söylemedikleri gibi, aldatma, kandırma gibi bayağı huy ve davranışlar da onların semtine uğramaz. Dolayısıyla, doğru olma, doğrularla beraber olma, aksiyonun en önemli ve aslî temellerinden biridir.

Doğruluk gibi, emanette emin ve emniyet insanı olma da, hem İslâmî-insanî bir haslet, hem de aksiyonda temel prensiplerden biri olarak, yine çok büyük öneme sahiptir. Fethullah Gülen’in düşüncesinde ve gerçekte mü’min, inanan ve emniyet telkin eden insan demektir. Kur’ân-ı Kerim, peygamberleri birer emniyet insanları olarak ön plana çıkarır ve onların emniyet insanı olmalarını birinci vasıfları olarak anar (Şuarâ/26: 107, 125, 143…) Bu bakımdan, mü’min, tam bir güven kaynağıdır. O, kimseyi çekiştirmez, eliyle ve diliyle kimseye zarar vermez; kimsenin gıybet ve dedikodusunu yapmaz; kimsenin malına, ırzına ve namusuna göz dikmez. Güvenilir olma, peygamberlerin en önemli sıfatı olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’e Peygamber Efendimiz’e getiren Hz. Cebrail’in de en önemli sıfatıdır. Gerçek bir aksiyon da, dolayısıyla emniyet üzerine kurulmalı, onda yalan ve aldatma, kısaca emniyeti suistimal edecek en küçük bir söz ve davranış yer almamalıdır. (Sonsuz Nur 1, 99-101; 174–76)

Fetanet

Fetanet, peygamberliğin en önemli sıfatlarından biri olduğu gibi, bir aksiyon için de vazgeçilmez sıfatlardandır. Fetanet, kuru akıl ve mantığa takılı kalmama, aklı vahyin ışığında kullanıp, kuru akıl ve mantığı vahye dayalı akılla aşma demektir. Bu akılda ruh, kalp, his ve bütün zihnî melekeler (fakülteler: mantık, muhakeme, tefekkür, düşünce vb.) bir arada ve bir bütünlük halindedir. Bu aklın en önemli bir boyutu hikmettir, daha doğrusu hikmet, yani eşya ve hadiselerin nedenini, niçinini kavrama, her durumda doğru düşünüp doğru karar verebilme gücü, bir bakıma bu akılla özdeştir veya onun bir başka adıdır.

Evet, fetanet, kuru akıl ve mantık olmadığı için, İslâm’ı kuru akıl ve mantığa hapsetme anlamında, “İslâm akıl dinidir” iddiası boş bir iddiadan ibarettir. İslâm, öncelikle vahye dayanır, fakat akla hitap eder ve kendisini, yukarıda sözünü ettiğimiz akla kabul ettirir. Onun bu akla ters gelen hiçbir kuralı, hiçbir hükmü yoktur. Fakat bu, her akıl, onu tam olarak anlayabilir ve onu yargılayabilir demek değildir. Aklı öncelikle yönlendiren, ona yol gösteren, ışık tutan ve onu kalp, his ve bütün zihnî melekelerle bütünlük içinde dinamik bir güç haline getiren İslâm’dır. İşte bu potada erimiş akıldır ki, İslâm’ı gerçek manâda anlayabilir ve ona itiraz edecek hiçbir nokta bulamaz. Yine eşya ve hadiseleri gerçek yörüngesinde değerlendirebilen, onlardaki manâları çıkarabilen, kâinatı gerçek mesajı okuyabilen de, ancak bu akıldır. İşte, ‘fetanet’ dediğimiz ve peygamberliğin de önemli bir sıfatı olan bu akıl, aksiyonun da en önemli temellerindendir. (Sonsuz Nur 1, 253–54)

Günahlardan Uzak Durma ve Tevbe

Fethullah Gülen, pek çok yazı ve sohbetlerinde günah ve tevbe, tevbenin ötesinde inabe ve evbeden söz eder. Tevbede duygu, düşünce ve davranışlarda, İlâhî emirlere muhalefetten onlara uymaya, onlara karşı durmadan onlara uygun hareket etmeye yöneliş söz konusu olmasına mukabil, inabede, insanın bu uyma ve uygun hareket etmesini bile sorgulaması, en iyi davranışlarında bile bir kusurun, ihlâssızlığın olabileceği endişesiyle burkuntu duyup Allah’a yönelmesi; evbede ise, günahların neticesinde ceza görme korkusuyla Allah’a sığınma, manevî makam ve dereceleri koruma gayretiyle Allah’ta fani olmanın ötesinde, Allah’tan başka her şeye, her mülâhazaya kapanma söz konusudur (Kalbin Zümrüt Tepeleri 1, 22).

“Günah bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıdlaşmadır. Günah, iradenin yüzüne atılmış bir tükrük ve rûha içirilmiş bir zakkumdur. Günah, insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren bir fırtına ve kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır” diyen Gülen, “günaha giren kimse, kendini, vicdânî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış bir talihsiz ve bütün rûhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir zavallı ve talihsizdir. Bir de o günahı işlemeye devam ederse, bütün bütün ipi elden kaçırır ve artık, ne bir irade, ne bir direnme, ne de kendini yenilemeye mecâli kalmaz” ikazında bulunur. İnsanın ebediyet yolculuğunda önünü adım başı kobra gibi günahların kesebileceğini belirten Fethullah Gülen, bir hadis-i şeriften hareketle, Yaratıcı’ya eş ve ortak koşmayı, haksız yere cana kıymayı, anne ve babanın hukukunu çiğnemeyi, yalan yere şahitlikte bulunmayı, cepheden kaçmayı, iffetlilerin iffetiyle oynamayı en büyük günahlar olarak sayar. Bununla birlikte o, vatanın sağa-sola peşkeş çekilmesini, ormanların ve bağların bozulup çöle çevrilmesini, Müslüman bir milletin kendi özünden uzaklaştırılıp, ruhuna yabancı düşüncelerle mihrabının yıkılması ve minberinin yerinin değiştirilmesini, nesilleri, inançtan, düşünceden, hak ölçüsünden ve istikametten mahrum hedefsiz, idealsiz birer yığını haline getirip, milletin nefsine, nesline, dinine ve malına saldırtmayı, sonra da bunları cezalandırma adına sehpalar kurmayı da, tarih karşısında ve Hakk Divanı’nda bağışlanmayacak günahlar arasında zikreder. Ardından da, “bütün bunlardan daha büyük bir günah vardır ki, o da, ortalığı yangına ve sele veren bu büyük mücrimlerin, edip eylediklerini günah bilmemeleridir. Evet, Allah ve tarih karşısında affı kabil olmayan tek günah varsa, işte o da budur: Günahın günah olduğunu bilmeme, günahtan ürpermeme günahı” der ve bu en büyük günah sezilip, muhasebenin demir pençesine teslim edileceği âna kadar, toplumun kendini yenilemesi, hattâ ayakta kalmasının zor olduğu ikazında bulunur. (Çağ ve Nesil, 125–2 8)

Fethullah Gülen, günahlar karşısında tevbe adına da şu şartlardan bahseder:

Gönülden pişmanlık duymak,

Eski hataları ürperti ile hatırlamak,

Haksızlıkları gidermek, hakkı tutup kaldırmak,

Sorumlulukları yeniden gözden geçirip, ihmal edilen mükellefiyetleri yerine getirmek,

Hata ve inhiraflarla ruhta meydana gelen boşlukları ibadet ü taat ve gecelerdeki yakarışlarla doldurmak,

Boşa geçen zamanlar için âh u enin edip ağlamak; duygu ve düşüncelere kasdî olarak Allah’tan başka gaye ve yönelişler bulaşmış olabileceği endişesiyle sarsılıp inlemek. (Kalbin Zümrüt Tepeleri 1, 20)

Aksiyonun Mayası Aşk

“Gönlünü Allah’a iman ve O’nun marifetiyle onarmış, donatmış bir insan, derecesine göre bütün insanlara, hattâ bütün varlığa karşı derin bir muhabbet ve engin bir aşk duyar; duyar da bütün ömrünü, topyekün varlığı kucaklayan aşkların, vecdlerin, cezbelerin, incizapların ve ruhanî zevklerin gel-gitleri arasında yaşar” diyen Gülen’e göre, aşk olmadan, neticesi itibariyle kalıcı hiçbir hamle ve hareketi gerçekleştirmek mümkün değildir. Özellikle ukba (âhiret) ve öteler boyutlu hareketler, mayasında aşk olmadan istenilen sonuca ulaşamaz. “Allah karşısında var eden ve var olan münasebetler içinde yerimizi belirlemek, varlığımız O’nun varlığının, ziyasının gölgesi olması itibariyle yaratılmış olmanın hazlarını duymak, O’nun hoşnutluğunu yaratılışın gayesi kabul edip, hep o hoşnutluğu avlamaya çalışmak çerçevesiyle sunacağımız İlâhî aşk, sınırsız ve sırlı bir güç kaynağıdır.” Aksiyon insanları bu kaynağı ihmal etmemeli, onu köpürte köpürte yaşamalıdırlar.

Gülen’e göre Batı, aşkı, maddede ve filozofların arkasında felsefenin sisli-dumanlı ikliminde tanımış, tatmış ve yol boyu şüphe ve tereddütler yaşamıştır. Oysa, varlığın kaynağına Kitap ve Sünnet adesesiyle bakarak, Yaratan’a karşı gönüllerde tutuşturulan sevgi, aşk ve humma, O’nun sevgisiyle bütün varlığı sevme, bütün varlığa alâka duyma manâsında metafizik bir olgudur. İnsan, bu aşkla kalpte ve duyguda temizliğe ve saflığa erer, bu aşkla derinlik kazanır ve heyecan ve şevk ikliminde tam bir imanla aksiyonunu yerine getirir. (Fasıldan Fasıla 2, 127)

Düşüncede Bütünlük ve Davranışta Disiplin

Fetanetin bir diğer boyutu veya Gülen’in aksiyonunda ayrı bir aksiyon dinamiği ya da malzemesi, kafa-kalp bütünlüğüne ulaşma, zihni, gerçek yörüngesine oturmuş bilimlerle, Allah’ın eşya ve hadiselerdeki icraatını kavrayarak aydınlatma, kalbi dinî ilimlerle ve saffet, samimiyet, ihlâs ve günahlardan uzak durma ile temiz tutma, bu şekilde komple insan olup, küllî düşünebilmedir. İslâm anlayışını tahlil ederken üzerinde durulduğu üzere, bu bütünlüğü veya küllî düşünebilmeyi medrese-mektep-tekye üçlüsüyle sembolize eden veya müşahhaslaştıran Fethullah Gülen, askiyonda bu üçlüye bir de disiplini ilâve eder ve bunu da ‘kışla’ ile sembolize eder. Çünkü, disiplin denince akla öncelikle kışla gelir. Benzetme sanatında, kendisine benzetilenin, benzetme yönünde cinsleri içinde en üstün vasfa sahip olması, benzetmeye ayrı bir kuvvet katar. Dolayısıyla, disiplinin en iyi uygulandığı yer kışla ve askerlik mesleği olması dolayısıyla, Gülen disiplini kışla ile sembolize eder. Fakat bu, Gülen’ın, bütün aksiyonunda veya kurumlarda askerliğin ve kuvvetin hakim olmasını anlamına gelmez. Gülen için hak kuvvette değil, kuvvet haktadır ve o, hakka ve kanuna tâbi ve hikmetin emrinde bir kuvvetten yanadır. Ona göre, hakka ve kanuna tâbi olmayan, başıboş ve dilediğini yapan kuvvet çılgındır ve ancak tahrip sebebidir:

Kuvvet, hakkın elinde, mantık ve muhakeme rehberliğinde bir kısım proplemleri çözebilecek potansiyel bir güç sayılsa da, his yörüngeli kaba düşüncenin elinde her zaman bir tahrip aleti olagelmiştir. Evet, İskender’in başını döndürüp bakışlarını bulandıran, Napolyon’un dehasını delik-deşik eden, Hitler’i çağın deli tekesi haline getiren, işte bu kuvvet çılgınlığıdır. Ne acıdır ki, günümüzde hak da, mantık da, muhakeme de bu çılgın kuvvet karşısında beraber yenik ve âdeta bir esaret yaşamakta. (Sızıntı, Aralık 1995)

Şüphesiz uzmanlaşmayı reddetmeyen, fakat ona, ancak bütünden kopmadan ve bütün çerçevesinde, bütünün parçaları hakkında daha öte bilgi ve tecrübe sahibi olmak şeklinde değer veren küllî düşünme, ne yazık ki günümüz dünyasında, modern düşüncede görülen en büyük eksiklik ve hatalardan biridir. Modern düşünce, kâinatı, insanı ve hayatı parça parça ele almakta ve dolayısıyla parçalar arasında bütünlük de kuramadığı için, parçalar üzerinde nicelik yönünden, yani bilgi yığını itibariyle çok ileri gitse de, kalite ve nitelikte alabildiğine sığ kalmaktadır. Oysa, komple insan, küllî düşünebilen, eşya ve hadiseleri, insanı ve kâinatı bütünlüğü içinde kavrayıp, parçalara bu bütünlük içinde yer veren ve aralarındaki bağı görebilen insandır. İşte ancak böyle insanlardır ki, istenen manâda gerçek aksiyonun yönlendiricisi olabilirler. İslâm dünyası, son asırlarda bu bütünlükten, kafa-kalp birlikteliğinden uzaklaştığı, medreseden bilimleri uzaklaştırıp, okula din ve maneviyatı sokmadığı, kuvveti de hak, hikmet, mantık ve muhakeme yörüngesine alamadığı için, yıkılmaktan kurtulamadığı gibi, istenen anlamda bir dirilişi de gerçekleştirememiştir. İşte Gülen’e göre, gerçek bir diriliş ve kalkınma için, bu bütünlüğün sağlanması şarttır. (Fasıldan Fasıla 3, 121; Prizma 1, 126–27, 190)

İhtiyat, Tedbir ve Sebeplere Riayet

Fethullah Gülen’in aksiyon adına üzerinde durduğu hususlardan biri de tedbir, ihtiyat ve sebeplere riayettir. Ona göre, dünyada hiçbir hareket, hiçbir iş, hiçbir hedef mucizelere, Allah’ın yardımları beklentisine bina edilmez. Allah, karşılıklı-karşılıksız yardım edebilir; umulmadık kapılar açabilir. Fakat dünya hikmetler yurdudur; burada sebepler geçerlidir ve Allah burada, her işi, her başarıyı bir sebebe bağlamıştır. O bakımdan, her işe kendi sebepleriye yürünür ve bu sebepleri eksiksiz yerine getirmek, sonra da neticenin beklentisi içinde Allah’a tevekkül etmek, her işte şarttır ve başarının kaynağıdır. Gülen, sık sık, “dünyada sebeplere o kadar sarılmalı ki, görenler, ‘bunlar birer esbapperest (yani bütün bütün sebeplere bağlı)’ demeli; sebepleri yerine getirdikten sonra da Allah’a o kadar tevekkül etmeli ki, görenler bu defa, ‘bunlar tevekkülden başka bir şey bilmiyor’ demeli” hatırlatmasında bulunur.

Gülen’in, bazı dar görüşlüleri uyarma adına söylediği, esasen tarihî ve sosyolojik bir gerçeği de ifade eden, “Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği şeyleri hemen söylemez. O bilir ki, söylenmesi gereken her şeyi şimdi söylerse, kendisine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir. Şartlar aleyhine ağırlaştırılabilir, dolayısıyla da sıkıntılı bir atmosfere düşebilir.” (Fasıldan Fasıla 1, 119) sözleri, onun aksiyonunda siyasî gaye arayanlar tarafından farklı yorumlanmış ve Gülen’e ‘takıyye’ isnadında bulunulmuştur. Oysa, bu sözün anlamı açıktır. Her sözün her yerde söylenmeyeceği, konuşurken yerin, zamanın, şartların, muhatabın dikkate alınması gerektiği, bir sözün anlamı üzerinde düşünürken, “onu kimin, ne için veya hangi maksatla, kime, hangi şartlarda” söylendiğinin mutlaka nazara alınması gerektiği, herkesin bildiği kurallardandır. Gülen, bununla, muhataplara doğruların nasıl anlatılması gerektiği konusunda bir hatırlatmada bulunmakta ve her doğruyu, her yerde, herkese ve uluorta söylemek o doğruya ihanet olduğu gibi, beklenen tesirin tersini de yapabileceğini ifade etmiş olmaktadır. Tarih boyu yeni bir inançla gelen veya toplumun o ana kadar kabullerinin dışında tezler ortaya atan, hattâ yaratılış ve ‘tabiî’ olaylarla ilgili, insana bağlı olmayan ve insanların kabul veya reddiyle değişmeyecek sabit gerçekleri ifade eden bilim adamlarının karşılaştıkları, kimsenin meçhulü değildir. Sokrat, Galile, Bruno zehirle idam edilir, hapse atılır ve yakılırken, buna sebep, herhalde siyasî bir gaye peşinde olmaları değildi. Hz. İsa’yı çarmıha, Hz. Zekeriya’yı testere ile biçmeye, Hz. Yahya’yı ağaç kavuğunda ölüme mahkûm edenler de, herhalde bu peygamberler devlet kurma peşinde koştular diye onlara böyle davranmadılar.

Gülen, aksiyonun sıhhati adına ihtiyat konusunda şu görüşleri ileri sürer:

İhtiyat, bir iş ve bir hamlede zarar ihtimallerine karşı ve maruz kalınan musibetler neticesinde âh u vâha düşmemek için ehemmiyetli bir davranıştır. Sebep ve vasıtalara sarılmada gerektiği gibi hazırlanamamış nice müteşebbis vardır ki, neticede ya dizini döver veya kadere taş atar. Evet onlar, önce tedbirde kusur ederler, sonra da kaderi tenkitle hataya düşerler.

Bir insanın, umduklarını elde etmesinde, tedbir ve ihtiyat büyük bir sermayedir. Bu hususta gösterilecek küçük bir gevşeklik veya ihmal ise, neticede suçlamalara sebebiyet verecek büyük hatalardandır. Akıllı insan, meydana gelmesi muhtemel mazarratlar daha ortaya çıkmadan, onları bertaraf etmek için çareler bulmuş ve yerli yerine yerleştirmiş olan insandır.

İnsan, her işi bir ön plan ve tedbirle ele almalıdır. Netice itibariyle de maddî-manevî bir fayda ve fazilet vadetmeyen şeylerden katiyen sakınmalıdır. Böyle bir ilk tedbirle ele alınmayan her teşebbüs bir abes ve abesle iştigal ise, kişinin aklının noksanlığına ve çocukluğunu yaşamasına delâlet eder.

Teşebbüsler gibi tedbirler de, Hakk’ın inayetine arz edilmiş birer davetiyedir. Ve aynı zamanda bunlar, bir hakikatın iki yüzünden ibarettir. Bunlardan birinde meydana gelecek kusur, çok defa inayetin kesilmesine ve dolayısıyla da muvaffakiyetsizliğe sebebiyet verecektir. Arızasız yol ve yürüyüş ise, her lâhza basiret üzere olmakla kabildir. Ne mutlu bunu idrak edenlere..! (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 196)

Ali Ünal, Bir Portre Denemesi, Nil Yayınları, İstanbul, 2002

http://tr.fgulen.com/a.page/hayati/fethullah.gulen.ve.aksiyon/a12322.html[/color]

[color=navy] [img]http://img71.imageshack.us/img71/9536/fg1mq5.jpg[/img]
Fethullah Gülen’in Aksiyonunda Ana Hedef

Fethullah Gülen’in hedefi, ne yapmak ve nereye varmak istediği konusunda Türkiye’de büyük spekülasyonlar olduğu gibi, bugün dünyanın belli başlı güç merkezleri de, denebilir ki, onu mercek altına almış bulunmaktadırlar. Türkiye’de rejim konusunda hassas çevreler kadar, İslâm’a kendi siyah gözlükleri arkasından bakanlar ve Fethullah Gülen’in aksiyonundan kendi menfaatleri veya ideoloji adına ürkenler, onu ‘teokratik diktatörlük’ kurmakla suçlamakta, bununla da, ne teoride, ne vakıada uygun düşmeyen bir tanımlama olarak İslâm devletini kasdetmektedirler. Oysa, tarihte, İslâm’ın en keskin düşmanları ve pek çoğu itibariyle neredeyse bütün mesailerini onu farklı göstermek için çalışan oryantalistler dahil, İslâm’a teokratik diktatörlük olarak bakan olmamıştır. İslâm üzerine yüzeysel çapta araştırma yapan herhangi bir kimse bile, İslâm ile teokrasinin yan yana gelemeyeceğini anlar. Dolayısıyla, bu suçlamanın altında ya cehalet veya Gülen’i olduğundan, hem de korkunç derecede farklı gösterme gayreti ve İslâm’ı teokratik diktatörlük olarak mahkûm etme gayesi yatmaktadır.

Söz konusu spekülasyonları şüphesiz göz önünde bulundurarak, Fethullah Gülen’in aksiyonuyla neyi hedeflediğini kendi eserlerinden ve ona objektif bakmaya çalışan gözlemcilerin izlenimlerinden takip edebiliriz.

Fethullah Gülen, pek çok yazısında ve sohbetlerinde, bütün maksadının Allah’a kullukla O’nun rızasını kazanmak olduğunu açıklıkla ifade eder. Çünkü, ona göre “insan bir seyyah, kâinatlar da, onun mütalâasına takdim edilmiş rengârenk meşherler, zengin ve rengin kitaplardır. Seyyah, bu kitapları okumak, irfanını arttırmak ve insanlığa yükselmek için bu âleme gönderilmiştir.” Dolayısıyla, Gülen’in hedefi, her insanın da hedefi olması gereken, seyahattir; “eserleriyle kendini bize tanıttırmak isteyen, gözlerden gizli O Zât’ın yolunda” O’na varmak gayesi taşıyan bir seyahat. “Çünkü” der Gülen, “biz ve her şey, O’nu tanımak ve tanıtmak üzere buraya geldik ve bundan daha yüce bir vazife de bilmiyoruz. Biz hepimiz, O’nun varlığının gölgeleri, O ise, her şeyin menbaı ve merciidir.” Sonra da şöyle devam eder:

Ey Yüce Yaratıcı! Cihanın bütün mülk ve saltanatı Senin bayrağın altında Sana boyun eğmekte ve sultanlar Senin kapında Sana kölelik yapmaktadır! Her şey Sana koşar, Sen’den varlık dilenir; Sen ise kendinden varsın! Emanet varlıklar, var olur, şekillenir sonra da söner giderler; Sen ise, bütün bunlardan