Ahlak-1 ( 02.Mayıs.1980)
Konu özeti:
-Doğrunun ölçüsü Peygamberimiz, her şeyi ondan öğreniyoruz.
- Aklın suistimal edilmesi, asrın ve gençliğin ifsadı
- Aklın ifrat ve tefriti…
– Peygamberimizin her meseleyi Fetanetiyle peynir-ekmek yeme rahatlığı içinde çözmesi
- Peygamber Efendimizin gençliğinde Kabe hakemliği
- Peygamberimizin fetanetiyle Husaynı ikna etmesi, onun da iman etmesi
- Mekke fethinde söylenen-kırgın gençleri yatıştırması…
Muhterem Müslümanlar..
Doğrunun ölçüsü, bize doğruyu ders veren, Sahib-i Şeriat Aleyhissalatü vesselam’dan öğreniyoruz.
Yeryüzünde yürümesini ondan öğrendik. Nereye gidileceğini ondan öğrendik. Bu yolda elde edilecek ağzın nelerden ibaret olduğunu yine ondan öğrendik. Öbür alemin haritasına dair malumat yine ondan bize intikal etti. Safha safha mahşeri biliyorsak, cehennemin tabakaları hakkında malumatımız varsa, cennetin derecelerine nigehban bulunuyorsak, Rüyeti Cemal zevkini, neşvesini az dahi olsa içimizde duyuyorsak, bu büyük dersi ruhlarımıza duyurarak Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam der. O, bu dersi verdi ve bütün beşer, bütün ferdiyle cemaatiyle ona medyun oldu.
Biz doğru yaşamayı da ondan öğreniyoruz, sıratı müstakim ölçüsünü ondan öğreniyoruz. İnsan şehevi hisleriyle nasıl mücadele edecek, nasıl kavga edecek, onları nerede durduracak ve ne derece onlarla beraber olacak, ondan öğreniyoruz.
Kinlerimizin öfkelerimizin, şiddet ve hiddetlerimizin esiri olmaya nereye kadar mezunuz. Ve nereden öte yasak sınırı belirliyor, ondan öğreniyoruz.
Aklımızı ne kadar kullanabiliriz? Fetanetimizden ne kadar istifade edebiliriz? Bizim için cerbezeye girmek caiz midir? Netice meçhul olduğundan dolayı bu yolda aklımızı kullanarak demogoji yaparak gayrı meşru vesilelere başvurarak gayrı meşru vesilelere başvurabilir miyiz? Vuramayız mı? Bunu da Ondan öğreneceğiz.. Fetanet ve zekavete istikamet ve bir ölçü getiren O dur.
Beşer günümüzde bu mevzuda ölçüsüzlük içindedir. Aklını ve cerbezesini kullanan bir kısım kimseler, onu da şirazeden çıkardı. Eyyamın elinde oyuncak hale getirdiler. Sokaklarda aklı hiçbir şeyi kesmeyen tımarhane mahluku gibi çoluk çocuğun sağa sola saldırışı, bu havayı uyandıranların tesirinde kalmışlığın neticesinden başka bir şey değildir. . Onlar bir demogojiye bir cerbezeye aldandılar, bir mantıki mugalataya aldandılar, bir kısım dilbazlar her meseleyi sözle halledecekler, hitabetle ve kitabetle gençliğin kafasına girdi ve ifsat ettiler.
Bu aklın tefrit edilmesiydi. Aklın suistimal edilmesiydi. İnsanlık için zararlı bir unsur haline getirilmesiydi.
Zayıf veya mevzu bir hadisle ifade edilen sözle: evvela ma halakallahül-akla demek süretiyle tebcil edilen ihvanı sefa risalelerinde ser-levha olarak ele alınan ve tasavvufta kendisine büyük yer verilen akıl, 20 inci asırda insanlığın sefaletinin sefahetinin denaetinin canavarlığının hazırlayıcısı oldu. Bu aklın suistimal edilmesi.
Bir yerde hiç de akli ve mantiki olmayan bir sistem bayrağı kaldırıldı ve ona davetler ve çağrılar yapıldı. Ateşe kendini çarpan ve muttasıl ateşin etrafında pervaz eden kelebekler gibi, yanacağı ana kadar, nesil onun etrafında pervaz etmeye başladılar. Nasıl kelebeğin, ateşin etrafında dönme felsefesini anlamak mümkün değildir, deliliğine bir felsefe yapmak mümkün değildir. Öyle de cihanın şarkında ve garbında böyle kelebekler gibi ateşin içine giden bir kısım çoluk çocuğun, cinneti dahi geride bırakacak hezeyan ve saçmalıklarını kitaplarda bulmak şöyle dursun akla ve mantığa vurmak mümkün değildir.
Aklın korkunç isyanı ve tuğyanı… 20 inci asrı akıl ifsad etti, suistimal edilmiş akıl ifsad etti yani demogoji ifsad etti, eski mantık tabiriyle mugalata ifsad etti, batılı hak gösterme ifsad etti, hakkı batıl gösterme ifsad etti. Tereyağına yüz ekşitmeyi telkin ifsad etti, bayta yüz ekşitmeyi telkin ifsad etti, zehir zembereği de beşaşetle yutma halkı ifsad etti, efkarı ifsat etti, kalpleri ve ruhları ifsad etti.
Bu, asrımızda aklın suistimal edilmiş olması… Aklı terbiye edemedik, akla bir istikamet yön ve yan veremedik. Onu vahyin rehberliği altında Allahın istediği istikamette vfka sevkedemedik.
Hz. Muhammede takabilseydik… En azından batının yetiştirdiği Dekart kadar, Bergson kadar ona takabileydik ve mevzumla çok alakalı düşüncesini ifade edeceğim Bernard Show a kadar, en azından aklımızı arkasına takıverseydik veya teslim oluverseydik, Allaha inkıyad edebilseydik, Allahın ışıkları altında aklımızı kullanabilseydik akıl 20 inci asrın fatihi olacaktı… Heyhat Ondan çok geri bulunuyoruz.
Bir taraftan da aklın humudeti var. Aklın söndürülmüşlüğü var. Bunu da yine kilisede ve manastırın loş duvarları arasında gördük. Budanın Brahmanın dininde görürüz. Akla bir cevelengah tanımama, ona dönüp durabilme imkanını verme, aklı dinamitleme söndürme.. onu da onlarda gördük. Bu ise ifrata karşı bir tefrittir. Alabildiğine aklı cerbezede kullanmaya karşı, onu öldürme onu mahvetmedir.
Halbuki biz onunla mükellefiz, kulluğumuza ancak akılla eriyoruz. Aklı olmayanın ne imanı ne ibadeti ne de ihsan şuuru ne de ahlakı vardır.
Binaenaleyh hem aklın suistimal edilmesinde, hem de aklın değişik şekilde suistimal edilerek tefritinde hem ciddi bir ahlaksızlık ve inhiraf görüyoruz hem de topyekün bir hayatın dinamitlenmesine şahit oluyoruz.
Müstesna insan, akla muvazene getiren insan, semavi vahy ile akıl arasında izdivaç temin eden insan, devri ademden kendi gününe kadar, gününden kıyamete kadar akılla ruhun o denl izdivacına kimsenin muvaffak olmadığı, olamayacağı şekilde bir izdivaca muvaffak olan insan, Aleyhissalatü vesselamın şefaati altında Allah bizi kıyamete kadar payidar eylesin.
Allah rasulü Fetaneti Azama mazhardır. Müthiş bir dirayet fevkalade bir kiyaset vardı kendisinde. Evvela onu arzedeyim sonra o aklın suistimal edilmediğine şahit olacağız.
O kendi devrinde iş yapan insanların bütün işlerini, çocuk oyuncaklarını seyrediyor gibi daima uzaktan bir tebessümle seyrediyordu. Mal menal için verilen kavgaları, dünya için ölmeleri ve öldürülmeleri Rasulü Ekrem bir kenardan izliyordu. O daha doğuştanısmarlama bir fetaneti azam olarak dünyaya gelmişti.
Bernard Show un ifadesiyle: Üst üste problemlerin çözüm beklediği dönemde herkesten daha çok Hz. Muhammede o kadar çok muhtacız ki, bir kahve içme kolaylığı içinde bu müşkülleri çözecektir… diyor batılı müsteşrik.
Keşke içimizdeki müstağripler de o kadar insaflı olsaydı. Bir kahve içme kolaylığı içinde, beşerin üst üste problemlerini çözecek Hz. Muhammede herkesten ve her şeyden daha ziyade günümüzüde çok muhtacız. Batının insaflı sesi ve soluğu…
O bu kadar derin bir fetanet, muhteşem bir anlayış fevkalade bir idrakti. Misallerini arz edeyim:
Daha gençtir, Kabeyi muazzama harap edilmiş tamire muhtaçtır. Tamir edilirken her kabile taş taşıyor, kimisi harç taşıyor, Rasulü Erkemin de hizmeti oluyor. Bir noktaya geliyor ki orada, kabilelerin ayrı ayrı oymakların anlaşmalarına imkan yok adeta. Acaba Hacerul-esadi nasıl koyacaklar…
Hacerul-esved diye halkın dediği taşsizi bir yanlışlığa sevketmesin. Saadetli taş manasına arzettim.
Hacerul-esadi nasıl yerine koyacaklar. Her kabile bu şerefin kendisine ait olmasını istiyor.; taşı eline alsın, taşa elini sürsün ve kendi eliyle oraya koysun. Yüz kabile taşın etrafında toplanmış bunu yapmaya kimse muktedir değil. Ve nihayet aralarında bir karara varıyorlar. Kapıdan içeriye giren ilk defa kim olursa soralım reyini alalım, reyine göre hareket edelim. Bir müddet sonra kimbilir belki babüsselam kapısı, onun saadethanesine doğru, öyle biliyorum mübarek doğduğu evden Beytullaha doğru gelinirken Babüsselamdan içeriye girilir. Babüsselamdan mütebessim delikanlı içeriye giriyor. Kabeye yanaşacak Rabbine ibadet edecek. Beytullahdan içeriye giriyor.
İşte emin geliyor diyorlar. İtimad edilir tek insan. Mekkede bu adı almış. İşte emin geliyor onu hakem tayin edelim. Çiçeği burnunda delikanlı yaklaşırken, Beytullaha koşuyorlar
- Bize hakem ol diyorlar.
-
- Bilemeyerek cahiller bir şeye doğru olarak tercüman oluyorlardı. Allahın hakem olarak gönderdiği insana, bize hakem ol diyorlardı. Zaten o hakemdi ama kör gözler görmüyorlardı. Zaten o kıyamete kadar hakem ama kör gözler görmüyorlar. Bize hakem ol diyorlardı.
Olayım diyordu. Hayatında hayır demedi hep evet dedi. Elverir ki şirke götürmesin o şey.
- Taşı nasıl koyacağız
Fetaneti Azam bir çırpıda seri olarak meseleyi çözer. Çok basit bir serği getirin buraya, taşı içine koyuverin, her kabileden bir insan intihab ediverin, o bezin ucundan tutuversin böylece her kabile taşı yerine yerleştirmiş olur.
Herkes içinden Allah senden razı olsun diyorlardı. Putların verasında inandıkları Allah, göklerde ve yerde her şeyin inkıyad ettiği Allah, putları ona kulluğa vesile yapıyoruz diye araya soktukları ve aslında tanıdıkları Allaha, Allah senden razı olsun diye teveccüh ediyorlardı.
Fetaneti Azamın bütün hayatı böyledir. Buhari Müslimde görüyoruz.
Husayn Rasulü Erkemin yanına geliyor. Oğlunun da Müslümanlığa girmesiyle iyice tedirgin ve rahatsız olmuş. Kavmi kabilesi arasında sözü sazı dinlenir olan Husayn. İmranın babası Husayn. Rasulü Erkemin yanına gelir. İkna ederim de vazgeçiririm diyor.
Allah Rasulü onu adeta bir çocuk yerine koyuyor, bir çocuga sesleniş besateti içinde ikna ediyor içini gönlünü… Husayn ona:
- Babam mı büyük sen mi büyüksün Atalarım mı büyük sen mi büyüksün?
Allah Rasulü o anda o andaki duruma ceavap olarak:
- Benim babam da senin baban da cehennemdedir buyurur.
Bunun başka şekilde izahını soru cevapta size arz etmiştim.
Allah Rasülüne söz konuşma sırası gelince:
- Husayn! diyor. Sen kaç tane ilaha ibadet ediyorsun
- Ben 8 ilaha taparım.
- Kaçı yerde kaçı gökte bunların
- 7 tanesi yerde bulunuyor… Sayar o kendine göre: lat, menat, uzza, hübel gibi putlar. Bir tanesi de gökte.
-
- Yağmur yağmadığı zaman, kimin yağdırmasını beklersin? Kimden yağmur yağdırmasını istersin
- Göktekinden Der.
- Yer ekin bitirmedi zaman.. Herhangi bir putun, abidenin, heykelin, totemin karşısına dikilir ondan ister misin
- İstemem
- Kimden istersin
- Göktekinden Diyor.
- Hastalık geldiği zaman kimden istersin
- Göktekinden
- Sel felaketleri vs olduğu zaman refini defini kimden istersin
- Göktekinden
Rasulü Ekrem bir sürü şey sayıyor ki, Husayndan aldığı cevap göktekinden. Yani putlara da bize de hükmeden, arzı ve semayı elinde tutan, her şeyi tesbih tanesi gibi çeviren, lehü mekalidassümüvati velarz sözüyle bize kendisini anlatan Hz. Allahdan isterim diyor.
- Husayn… Senin dediğin ile benim dediğim arasında fark yoktur, bence sen lailahe illallah muhammedürrasulüllah de… Bu doğru hissiyata doğru bir tercümede bulun diyor.
O haneye girdiği zaman İmran babasına iltifat etmiyordu. Genç delikanlı bir tarafta oturuyor, baba Rasulü Erkemin yanına geliyor, yaşlı saçı başı bembeyaz baba, evlat babasına iltifat etmiyordu.. Babanın dudaklarından lailahe illallah Muhammedürrasulüllah sözü dökülünce, bir ok gibi yerinden fırlıyor, babasının üzerine abanıyor, başını sakalını öpmeye çalışıyor:
- Babacığım.. Allah bu günü de bana gösterecekti… Cehenneme kütük olmaktan kutrundun demekti bu.
Fetaneti Azam, meseleleri bu kadar besatet içinde hallediyordu.Mekke fethedilince, genç delikanlılar arasında şu söylenti cereyan etti. Söylenebilir ve hele genç delikanlı söyleyebilir. Allah Rasulü yeni Müslüman olmuş, dini ifadesiyle müellefetül-kulub dediğimiz Safvan ibni Ümeyye, Ebu Süfyan gibi kimselere yüzer koyun ve deve verince ve Kabeye de girince, mübarek yüzü beşaşet gamzedince, Beytullahın içinde inşirahla namaz kılınca, bazılarının içinden geçti ki belki de Peygamberimiz bundan sonra Mekkede kalacak, Medineyi terk edecek. Ensar delikanlıları arasında bir curcunadır baş gösterdi.
Birkaç saat sonraydı ki Akabede elini sıkan, söz verip gel ya Rasulallah diyen Sad ibni Ubade Rasulüllahın karşısına dikiliverdi.
- Ya Rasulallah… Cemaatimin arasında ok yaydan çıkmış gibi bir hal var. Ümitşiken bir hal var, bu hale bir derman ya Rasulallah… diyordu.
- Sen ne düşünüyorsun?
- Ben o cemaatten bir ferdim.
- Sen bütün Ensarı şu kubbenin altında topla… Ama Ensarımdan başka kimse de olmasın diyordu.
Bir cemaat, Rasulü Ekrem Mekkede kalacak kalacak zannediyordu. Fetaneti Azam bu meseleyi halledecekti.
Birkaç dakika sonra yığın yığın Ensar orada toplanmıştı. Genç ihtiyar çoluk çocuk herkes ordaydı. Kabeyi fethetmişlerdi kılıçlarından kan damlıyordu. Beytullahda namaz kılmışlardı ama içlerine bir kor düşmüştü. 10-12 sene evvel elini sıkıp medineye davet ettikleri Nebi, acaba yerin göbeği mekkede mi kalacaktı. Medine ne olurdu o zaman?. Bir Ravda bulunur muydu veya söner gider miyidi? Mahzun ve mükedder idiler. Allah Rasulü:
- Aranızda bir şey duydum nedir bu sözün hakikatı?
Cemaat başını kaldırıp bir şey demiyorlardı. Allah Rasulü evvela Allahın şahsına ve onlara olan lutuflarını anlattı ve sonra da kendisine karşı minnet etmeye onları davet etti. Ama onlar hep aynı şeyi tekrar ediyorlardı. O şöyle diyordu:
- Ben buraya geldiğimde sizi dalalet içinde bulmadım mı? Fakir değil miydiniz? Birbirinizle boğuşuyor değil miydiniz?
Başlar aşağıda hıçkıra hıçkıra….
Biz de kıyamete kadar öyle diyelim. Elminnetü lillahi ve lirasulihi. Minnet ve şükran Allah ve Rasulüne diyorlardı.
- Ben geldiğimde siz şöyle değil miydiniz? Yahudiden korkmuyor muydunuz? Ve sizi istismar etmiyor muydu? Çarşı pazarınıza hükümferma değil miydi? Daha neler neler…
- Onlar başları aşağıda elminnetü lillahi ve lirasulihi minnet Allah ve Rasulüne ait diyorlardı. Allah Rasulü:
- Siz de şöyle deyin diyordu: Bana deyin ki seni kabilen kavmin kovdu attı, terk edilmiş bir insan olarak Medineye geldin, bize sığından, bizim sayemizde dinini neşretme imkanını buldun, biz olmasaydık dinin neşredemeyecektin.
Onlar buna cevap vermiyorlardı yine. Elminnetü lillahi ve lirasulihi diyorlardı.
Gönüller öyle yumuşamış, öylesine fethedilmişti ki, sözler iyice gönüllere girip çıkmıştı ki bir an evvel kalplerinde cevelan edip duran duyguların bütünü dökülmüştü. Ve Rasulü Ekrem son taşını yeine koyacaktı.
Eğer Allah beni Muhacir yapmasaydı Ensar olmayı arzu ederdim.
Ve bu onların gönlünü ilice fethediyor. Onlar Ensardı zira ve o kubbenin altında Ensardan başka kimse yoktu. Eğer bütün halk bir vadiye süluk edip gitse, benim Ensarım da bu vadiye gitse, vallahi ben Ensarın vadisine giderdim buyuruyor. Bir kat daha fethediliyorlardı. Tam kırıldıkları döküldükleri anda, hazık bir hekim olarak imdada koşuyor, kan irin fışkıran yaranın üzerine geliyor ve böyle onulmaz görülen yarayı bir lahzada tedavi ediyordu. Ve sözlerini şöyle tamamlıyor:
- İstemez misiniz halk develerle kovalarla şuraya buraya giderken, siz Allahın Rasulüyla Medineye gidesiniz…
Rasulü Ekrem bu sözünü cemaate tevcih ettiği zaman, radına demişlerdi hep bir ağızdan, biz böyle bir taksime razı olduk ya Rasulallah… Gönülden böyle demeyi Allah cümleye nasip ve müyesser eylesin.
Aziz Müslüman… Bu, Fetaneti Azamın, bütün ihtişamıyla görünümü. Bunu çeşitli mevizeler münasebetiyle binlerce vaka halinde size intikal ettirdim. Bu, muhteşem Fetanet her türlü müşkilin altından böyle rahatlıkla kalkmış ve kalkıyor olmasına rağmen, kimseyi aldattığına dair tarihte siyerde megazide en küçük bir vaka göstermek mümkün değildir. Rasulü Erkeme dair bir mugalata göstermek mümkün değildir.
O. hayata gözlerini yumarken birkaç gün evvel mübarek hanesini teftiş eden bir tanesi, hurma elyafından mensuc bir hasır ve iki tane deriden başka dünya mameleki namına bir şey görememişti. Bu kadar muhteşem bir fetanet, hayata gözlerini yumarken 60 senelik hayatının neticesi bu mu olmalıydı? Onun yirmide bir aklına sahip olan kimseler, dünyanın altından vurup üstünden çıkıyorlar, büyük büyük holdingler kuruyorlar, yığın yığın insanları esir ve köle olarak çalıştırıyorlar.
Aleyhissalatü vesselam… bilmem ki hepsine de birer tane düşmüş müydü, canım çıksın… vefat edip giderken, zevcelerine birer tane keçi bırakıp gidiyordu. Sütünü sağar bundan istifade edersiniz diyordu.
İşte fetanet ve zekavet noktasında, aklın ifrat ve tefrit edilmemesi. İşte cerbezeden ve demagojiden uzak kalma ve işte beri tarafta onu dinamitleme humudet ve kudurete düşürmeme, bütün cevvaliyetiyle beraber hayır ve yümün istikametinde kullanma, sıratı müstakimi ifade etme…
Ümmeti Muhammede bu mevzuda rehberlik yapan Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam, Rabbimin Rahmaneyitve Rahimiyetinden niyaz ederim ki bütün perişaniyetimize rağmen bizi aynı mevzuda içinde arkasında bulsun ve yine Rabbimden niyaz ederim ki, bütün hayatı muvazene içinde geçen Nebiler Nebisi, bizler gibi muvazenesiz kimseleri görmekle perişan, derbeder ve Arşı Azamdan daha mukaddes kalbi dayidar olmasın…
Ahlak-2 (09.Mayıs.1980) </span
Konu Özeti
- Allah Rasulü yüce ahlakı tesis için gönderildi
- Ahlakı yerleştirmede arkadaş, dost ve muhitin tesiri
- İhsan şuurunun geliştirilmesi
- Ayet duyunca korkudan yığılıp kalan ölen Sahabeler
-
Muhterem Müslümanlar
H. Muhammed Aleyhissalatü vesselamın
İhsanlık için gönderilmesinin mühim gayelerinden bir tanesi, Allahın rızası istikametinde bir beşeri teşekkül, bir beşeri tekevvündür.
İnsanın insanca varlığına yeni bir şey ilave etme, ona Muhammedilik ilave etme, bu ilaveyi yaparken insanın Allah ile münasebetini takviye etme. Hz. Ademden onnu devrine kadar yaşayan insanlığın yeniden kendisini kontrol etmesi, yükselmek için yeniden hazırlığa geçmesi, yeniden tepeden tırnağa kendisini süzmesi, durumunun bu işe müsait olup olmamasına bakması…
İşte bu hususlarda ders vermek üzere Aleyhissalatü vesselam şanı yüce bir Nebi olarak gönderildi ve kendisine inananlar için bu işi temin etti. Kendisine inananlar, temiz güvercinler gibi pervaz edip yücelere yükseldiler. Onu tanımayanlar ise baş aşağı gayyalara gittiler.
Bu yüce ahlakın tesisi ve bu ahlaka bir cemaatin teşkili Hz. Muhammed alyehissalatü vesselamın gönderiliş gayelerindendir.
Onun içindir ki onun ümmeti içinde bu ahlakı tesis etme ve bu ahlakla cemiyet ve cemaat teşkil etme, ailelerin manevi havasını bu ahlaka göre tesis etme, onun ümmetinin fertlerinden her birerlerinin derdi davası, ideali olmalıdır. Her fert bu mevzuda kendine çeki düzen verecek, kendinden istenen şeyi yerine getirmeye çalışacak, o ahlakı ahliyenin rasıh bir huy haline gelmesi için lazım gelen şeyleri yapacak. Ahlakı aliye terdad ile içimize girecek edep haline gelecektir, temrinlerle onu topluluğumuza maledeceğiz. Yodlundan birisi bu.
Bir hekimin reçetede bize beyan ettiği şeylere uyuyor gibi, acı da gelse tatlı da gelse bize anlatılan şeyleri tekrar ber tekrar yaşayacak ve sonrasını katiyen hatırdan çıkarmayacağız. Pek çoklarında küfür, bir alışkanlığın muktezası, bir itiyad olarak mevcudiyetini devam ettirdiği gibi, pek çoklarında da iman ve imana müteallik ali ahlak, alışkanlıklar neticesinde ve itiyadlar neticesinde mevcudiyetini devam ettirmektedir.
Bizde ahlak rasıh huy haline gelecek ve artık hiçbir hadise onu söküp atamayacaktır. Bunu ilerdeki derslerde size arzedeceğim.
Ahlık ruhumuza yerleştirme yollarından bir tanei dostu ve muhiti seçme. Muhit ders vermede, iyide de kötüde de çok müessirdir. Kitaplar kadar müessirdir.
İyi bir arkadaştan iyi bir komşuya kadar, iyi bir yolculuk arkadaşına kadar, iyi bir mahalle efradına kadar, fert ve fertler üzerinde ciddi tesir eder. Muhiti iyi ayarlama, yapacağımız şeylerin, bizim topluluğumuz içinde yaşaması fert olarak onları bizim yaşamamız için, teshil edici bir unsur olacaktır, kolaylaştırıcı bir rükün olarak vazife yapacaktır.
Kötülerle beraber düşüp kalkmak ise, adeta yılana musallat olmuşuz gibi bizi alıp baş aşağı… Sadinin ifadesiyle: Kötü arkadaş insanı cehenneme çeker götürür. Kötü arkadaştan kötü ve şerir komşudan kötü muhitten, kötü atmosferden ictinap edeceksin. O nisbette ahlakı aliyeyi yaşama imkanını bulacaksın. Dönecek üzerinde duracak, ariz ve amik arzetmeye çalışacağım ilerde.
Ve diğer çok mühim bir faktör, insanda ihsan şuurunun ve ruhunun gelişmesi ki benim serlevha ettiğim hadisi şerifin birinci cümlesi olduğu için onu evleviyetle ele almayı düşünüyorum.
İhsan ruh ve şuurunun insandageliştirilmesi, şu ayatı tekviniyenin şerha şerha ferdin önünde serilmesi, kitabı kebiri kainatı herkese okutturma yolunun bulunması ve her yerde hazır ve nazır olan Hz. Allaha, fertleri inanır hale getirilmesi hususu. Ve böylece iman, İslam ve ihsan şuur ve sırrının insanda tecelli etmesi.
İnsan kötülüklere karşı kendini frenlemiş olacak, fenalıklara karşı da saye kamçı olacak, şevkini arttıracak, kamçılayacak, o şevk kamçısına indirecek ve pervaz edecek yukarılara doğru, arşiyeler çizecek. Hz. Muhammedin arkasında yerini almaya çalışacak. Rasulü Erkemin bize getirdiği şeylerin, gönüllerimizde saygı bulması, onları kabul edip yaşamamız, içimizde ihsan sırrının zuhur etmesine vabestedir.
Allahı görüyor gibi Ona kulluk yapmak, siz onu görmeseniz dahi… her hutbeyi bitirdiğim söz bu… O sizi görüyor ya… İşte bu sırrı ruhunda yaşama… Bu sırrın fertlerin ruhunda yaşaması için hangi müesseseleri kurmak gerek, telkini hangi zaviyeden yapmak gerek… Ne yapılması icap ediyorsa onu yapmak, fakat bu sırrın ve bu idrakin fertlerde teessüs etmesine yardım etmek lazımdır.
Onun için Aleyhissalatü vesselam, her yönüyle meseleyi kolaylaştırıcı bu yola sevk edilmişti Allah tarafından. O ister istemez bu yola gidiyordu. Allah bu yolda yürümesini istiyordu.
Her fert kendi kendini kontrol edecek, iç müşahedesi olacak, fertler içlerini murakabe edecekler, kendi muhasebelerini yapacaklar, davranışlarını ayarlayacaklar. Her kalpte bir yasakçı olacak, Allah korkusu ayakları kamçılatacak, ferdi iki büklüm yapacak, Rabbin adını duyduğu zaman ödü kopacak, ahlakı aliye ile mütehallık olacak, Rahmetin Arşının astarına tutunacak ve öylece yükselecek terakki edecek, mirac yapacak.
Bu yola sevkedilmişti Aleyhissalatü veseslam. Her Sahabi bu şuur içindeydi. Lalü Güher gibi dudaklarından dökülen sözler makes buluyordu.
Okuduğum ayetlerde oraya kadar gelmedim, ahlakı aliyeyi anlatan ayetlerden bir tanesinde de bu husus vardır.
- vellezine iza zükiru… (25/73) Rabbin ayetleri yanlarında zikredildiği zaman körler ve sağırlar gibi yan gelip yatma… Ondan bir şey anlar, onlar vicdanda bir ürperti meydana getirir, sair canlılar gibi değildir, bir gönül taşıdığına idrak ettirir ona. Kuran bunu anlatıyor.
Her Sahabi bu işe baştan hazırmış gibi teşne bulunuyordu. Bu ruhla meşbu bulunuyordu. Kendi kendilerini kontrol ediyor ve haklarında gelecek şeylerden tir tir titriyorlardı.
O meclisten içeriye girelim. Karşımıza çıkacak bir iki tabloda ihsan sırrının ve şuurunun nasıl geliştiğini beraber görmeye çalışalım. Her Sahabide o hava vardı. Meçhullerden gidelim.
Allah Rasulü: Ya eyyühellezine amenü ku enfüsekim… (66/6) ayeti kerimesini okuyordu. Birden bire mescidi lerzeye getirecek bir hey sesi duyuldu ve biraz sonra orada Cibril belirdi. Soruyordu:
- Ya Muhammed… Allahın selamı var. Şu haykıran adama sorun, ne diye haykırdı?
O ise yerde heyecan ve helecan içinde can çekişiyordu. Rasulü Ekrem:
- Ayatü beyyinatı okudum, Allah korkusundan haykırdı, höykürdü, kendisini yere attı ve can çekişiyor.
Bu vaka veya başka bir vaka. Böyle yanında bir ayet tilavet edilen birisi, yine bir meçhul bir Allah deyip Rasulü Erkemin yanında yıkıldı. Rasulü Ekrem şöyle diyordu
- cehhizu sahibekim… Sahibiniz için kalkın kefen hazırlayın, işi bitiktir onun diyordu.
Bir başka defasında biri Rasulü Ekremden bir ayet duydu, duydu da evinden dışarı çıkamadı. Ne zaman huzuru Rasulüllaha gelmeyi düşünse, ayaklarının bağı çözülüyor ve yıkılıyordu. Evinde kaldı günlerce. Rasulü Ekrem bu delikanlıyı merak etti sordu:
- Ya Rasulallah işittik evine kapanmış. Ciddi bir dertle giran feryadü fiğan etmekte, gelecek hali yok. Rasulü Ekrem bu delikanlıyı ziyaret etmek için evine gitti, kapıyı açtı, Rasulü Erkemin gül cemalini görür görmez, yatağından fırladı boynuna sarıldı, sarıldı ama biraz sonra da ayaklarının dibine yıkılıvermişti. Allah Rasulü şöyle buyurdu:
- Arkadaşınız için kefen hazırlayın, Allah korkusu ödünü kopardı bunun diyordu.
Allah korkusu ödünü kopardı mı bir ferdin, onun inhiraf etmesine imkan var mıdır? Şekaveti düşünebilir mi? Yağması, talanı ve garazı bahismevzuu olabilir mi, ırzı namusu çiğnemesine ihtimal verilebilir mi?.. Katıyyen ve katıbeten.
Bir gönül ki o gönülde mehafetullah ve mehabetullah böylesine derinlemesine kök salarsa onu hakimiyeti altına alırsa, onun ödünü koparırsa, ayağının bağını çözerse, elini uzatacağı her fenalıkta, ateşten bir kıvılcıma elini uzatıyor gibi çekecek, aman ya Rabbi… sana sığınırım diyecektir.
Cemaatimize yapacağımız en büyük armağan, bu ruhun gönüllerde neşvü nema bulacağı müeseleri, misyönleri tesis etmek, gelecek nesillere onu hediye etmek olacaktır. Üç asrın yozlaştırdığı milletleri, manevi hayatını güdükleştirdiği milletleri ancak yeniden böyle diriltme ve ihya etmek mümkün olacaktır.
Mürde gönüllerimize cennetten gelen Kevserler gibi abü hayatlar ancak bu yolla verilecektir.
Binaenaleyh ahlakı aliyeyi İslamiyenin ve Muhammediliğin ki, günümüzde sudan havadan daha çok muhtacız, gönüllerimizde rusuh bulması, kök salması, ihsan şuuru ve ihsan sırrının geliştirilmesine bağlıdır.
Cenabı Hak bu vadide vazife görme imkanını elde bulunduran zatları ikaz eylesin, irşad eylesin, büyük başlara idrak ve basıret ihsan eylesin, bu istikamette nesillere eğilme imkanıyla onları serfiraz eylesin
Ahlak-3 (16.Mayıs.1980)
Konu özeti
- Allah Rasulü Ahlakıyla önümüzde örnek
- Allah Rasulü tebligde yılgınlık göstermemiştir
- Kabe yanında üzerine işkembe atılması
Muhterem Müslümanlar…
Ahlakı, insanın yaratılışının gayesi yapan Hz Allah C.C., güzel huylu olmayı, istediği olmayı ve davranmayı isteyen Allah bu mevzuda bu ahlakı en güzel şekilde temsil eden Hz Muhammed aleyhissalatü vesselamı en ali ahlak ile donatark, en mükemmel şekilde önümüzegeçirerek, mihrabımıza sokarak bize imam kılmış, kudve kılmış ve onun o yüce davranışlarından ders alma imkanını bizim için hazırlamıştır.
Hz Muhammed aleyhissalatü vesselam, siyeriyle megazisiyle karşımızda. Bir imam olarak daima kıyamete kadar önümüzde ve biz cemaat olarak daima onun arkasında, güzel şeyleri ondan öğrenecek, onun temsil ettiği güzellikleri temsil etmeye çalışacak ve öylece Allahın hoşnutluğunu kazanacağız.
Katıyyen inanıyor ve biliyoruz ki. Aleyhissalatü vesselamın rehberliğinin dışında, günümüzde ondan sonra kıyamete kadar, Allaha başka yolla vasıl olmak mümkün değildir.
Binaenaleyh beşer her halükarda ona muhtaç, alacağı en son ve en mükemmel dersi ondan alacak, onu dinleyecek, gönül hayatını onun sözleriyle ve davranışlarıyla donatacak, o sayede mükemmel insan olacaktır.
Zira tekrar ber tekrar arzettiğimiz gibi Kuran onun ali ahlak üzere yaratılmış olduğunu kasemle anlatıyor.
- ve inneke leala hulukın azim. (68/4) Kasem olsun ki sen, ali yüce bir ahlak üzere bulunuyorsun. Elhak Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam, bu yüce ve yüksek olan ahlakı, en ali şekilde yaşamada dişini sıkmış, dayanmış, hadiseler, bıktırıcı usandırıcı, tedirgin edici hadiseler karşısında asla darılmamış ve kırılmamış. Alabildiğine bir zindelik içinde daima, Allahın emirlerini yaşamış ve bu mevzuda mukavemet göstermişti.
Ne menfi esintiler onu yıldırmamış, ne de semadan ve arzdan inen ve çıkan devahi onda tedirginlik meydana getirmişti, daima dayanan bir insan olarak yaşamış dişini sıkmış ve dayanmış, maddi musibetlere dayandığı gibi, manevi musibetlere de dayanmış ve böylece ahlakın en yücesiyle serfiraz olduğunu göstermişti.
Ahlakın en başında Rabbin kulluğu karşısında bozgunculuk yapmama gelir. Onun sizin sırıtınza yükledği mükellefiyetler karşısında dayanmak ve darılmamak gelir.
İşte en başta aleyhissalatü vesselam da bunu yapmıştır. O bütün insanlığı hak ve hakikata davet vazifesiyle serfiraz edildiği zaman, kime ne anlatacağım, beni kim dinler demeden, insanların içine dalmış ve hak ve hakikatı neşretmiştir. Felaketleri göğüslemiş, musibetten doluya tutulmuş ve yerinde yer onu tehdid eder hale gelmiş fakat o, bu hususların hiç birinde en ufak yılgınlık ifade eder bir şey göstermemiştir. Rabbine karşı kullukta daima ciddi bir teslimiyet içinde o kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışmış… Neşir ve teblig alabildiğine zor olmasına rağmen, Kabede kalabalık halk içinde Rasulü Ekrem neşri hak yaparken, etrafın tehdidini kale almamış, daima Allaha ciddi bir teslimiyet içinde bu vazifeyi yerine getirmeye çalışmış.
Bu mevzuda katlandığı ve maruz kaldığı şeyleri, kitaplar ve yakınları bize naklederken, binlercesine şahit oluyoruz. Ben sadece dayanılan darılmama yılgınlık göstermeme, gönül verilen şeyde sonuna kadar sebat etme hususunu tenvir maksadıyla bir iki tanesini arzedeceğim…
Belli bir dönemde gözü dönmüş ve bakışı bulanmış bir kısım kimseler, aleyhissalatü vesselama yan çıkamamış yanında olamamışlardır. Yanında olmak zahir olmak şöyle dursun, pek çoğu karşısına çıkmış, bu büyük davada ona kötülük yapmış, vazgeçirmek istemişler, fakat o fazilet abidesi, o ilahi meşcerelikte çiçekler ve güller açtıktan sonra, onların da düşünceleri ve kanatları değişmiş, Rasulü Erkeme iltihak etmişlerdir ki, o gün olan hadiseleri onlar bize anlatıyorlar.
Biri diyor ki: Ben Beytullahın yanında duruyordum, ciddi bir vakar ve teslimiyet içinde, Rabbisine kulluk yapmak üzere Rasulüllah Kabenin dış cidarları içinde Rabbisine secde etti, başını yere koydu dua etti, yalvardı yakardı. Kimbilir ne diyordu. Ama tanıdığımız kadarıyla herhalde dediği şey, ümmeti ümmeti idi. Zira daha beşikte bunu diyordu. Bezler içinde bunu diyordu., mahşerde bunu diyeceğini de Allah kendisine bildirmişti. Onu öyle tanıdık.
Başını Beytullahın duvarının dibinde yere koydu, yine ümmeti ümmeti diyordu. İbni ebi muayt eşkal kavem hadisin ifadesiyle en talihsiz en şaki insan, kafirlerin kışkırmasıyla gitti birisinin kapısının önünde kestiği devesinin işkembesini, ağır işkembesini sürükleye sürükleye getirdi ve Rasulü Erkemin başının üzerine koydu secdede. Pis sular akıyordu, ağır bir baskı boynunu üzerine binmişti. Başı yerde ümmeti Muhammed diyen, onlar için yalvaran, kalplerini yumuşat diyen peygamberinin başına işkembeyi koyuyordu. Ve sonra da katıla katıla gülüyorlardı.
Anlatan bize diyor ki: Birbirlerine dayanıyorlardı gülerken, birbirlerinin içine giriyorladı. Büyük insanın başı yerde yine rabbi rabbi diyordu.
Biraz sonra gelişme dönemini yeni idrak etmiş bir genç kız geldi. Ciddi teessür içinde gözleri dolu doluydu. Belli ki onun kızıydı. Hz. Zeyneb olsun Rukıye olsun veya bazı zayıf tarihçilerin Hz. Fatıma olduğunu rivayet etmelerine binaen Hz. Fatıma olsun, bir şey ifade etmez, işkembeyi Rasulü Erkemin üzerinden atıyor ve gözyaşlarıyla adeta kirlenen mübarek tenini yıkamaya çalışıyordu.
Allah Rasulü başını secdeden kaldırırken kızına şöyle diyordu:
- latebki ya büneyyete innallahe layüdayyiu ebak… Kızcağızım sakın ağlama… endişe etme Allah senin babanı zayi etmeyecektir diyordu.
Bir gün gelecek, gelecekler etrafımda toplanacaklar, ona Dilbeste olacaklar ve gönül verecekler. Günümüzün insanı için de aynı şeyi söylüyoruz. Onlar Rasulü Erkemi bütün inkar ve tezyiflerine rağmen, Rasulü Ekrem ellerini bırakmamıştır onlardan. Elleri onların yakasında ve eteğindedir. Onarlı bırakmayacaktır.
Allah Rasulü şöyle buyurur:
- Benim ve ümmetimin misali neye benzer biliyor musunuz? Ateş yakan bir adama. Allah bir ateş yaktı.Bu ateşe kelebekler gibi giden kimseler var. Bense eteklerinden tutmuş çekiyorum. Gitmeyin diye. Onlar tehalük gösteriyorlar. Girmek için saldırıyorlar. Ben de eteklerinden tutmuş bırakmıyorum diyor.
Biz öyle inanıyoruz ki kıyamete kadar eteklerimizden tutacak bizi bırakmayacaktır. Bu arada bir kısım talihsizler şekavetlerinin kurbanı olacaklardır. Fakat Hz. Muhammedin dünyası zayi olmayacaktır. İnanın ve itimad edin.
Allah senin babanı zayi etmeyecektir diyen Allah Rasulü… bu ne yüce ahlaktır. Başına işkembe koyanlara dahi meseleyi dayanmakla, darılmamakla karşılıyor, sabırla karşılıyor ve vazifesinden zerre kadar dur olmuyor.
Durum ne zaman değişti? Nerede düşmanları bu işten vazgeçti, nerede eteklerine gül atılması gereken bu sultanın eteklerine güller atıldı ve mücevherler dolduruldu. Aradan 10-13 sene geçmişti ki, kendi köyünü, yerin göbeğini terk edip Medineye gitmişti ve orada da karşısına çıkmış, bir Uhud kavgası meydana getirmişlerdi. Okçusuyla silahşörüyle süvarisiyle piyadesiyle hücum etmişlerdi. Ve mübarek başı miğferi kırılmıştı, liğferin halkaları yanağını delmiş, dişini kırmıştı. Manzarayı gören Ebu Ubeydenin ödü kopmuştu. Peygamberin kanları akıyor, dişlerimle sökeyim derken onun da dişleri kırılmıştı ve hayatının sonuna kadar kırık dişleriyle iftihar ediyordu. Halkayı sökerken kırılmıştı diyordu.
Kanlarını siliyor Nebiler Nebisi… başı yarılmış dişi kırılmış, vücudunda yara ve bere meydana gelmiş, hak ve hakikata davet ettiği b.ir cemaat tarafından hücuma ve taarruza maruz kalmış, kanları damla damla yere damlarken siliyor ve başka bir Nebinin durumunu anlatıyordu.
Gözünün önünde canlanan bir Allah Peygamberi var, cemaati kendisine kötülük yaptı, başını yardı dişini kırdı, kanlar içinde ellerini yüceler yücesine kaldırdı ve şöyle diyordu… kendi de öyle diyordu:
- Allahım cemaatimi mağfiret eyle… bunlar beni bilmiyorlar… bilseler yapmazlardı…
Endişesi vardı. Peygamberin başı yarılı dişi kırılırsa Allah bir cemaatin altını üstüne getirir…
- Allahım diyordu bunlar beni bilmiyorlar, bilseler yapmazlardı. Ebu Talibin yetimi biliyorlar, Abdülmuttalibin yetimi biliyorlar. Bilseler senin nazarında bir serfiraz, bilseler bir sultan, yapmayacaklar bunu… helak etme allahım diyordu, mağfiret et diyordu.
Bu ne sabırdı… Başı yarıldığı zaman dahi, dişi kırıldığı zaman dahi dayanma gösteriyordu ve darılmıyordu, kırılmıyordu.
Kuran yeminle kendisini anlattığı gibi, hakikaten o öyleydi.
- ve inneke leala hulukın azim.
Ben de öyle diyeyim: Eh şanı yüce Nebi… Kasem olsun ki sen en yüce ahlak üzere yaratıldın. Bu kadar kötülüklerimize rağmen bizleri terk etmedin. Hala mescidlerimizde seni anan, hala sana olan aşkıyla inleyen, hala feryad eden, hala zıplayıp kendisini yere vuran kimseler var. Demek ki taht kurduğun gönüllerimizi terk etmedin… demek ki bizi bırakmadın… yangın bacayı sardı… mescide kadar ulaştı… sokaklarda çirkef akmaya başladı… fakat buna rağmen sen bizi terk etmedin, mescidlerimizde ve başımızda oldun ve bizden ayrılmadın. Bu ne sabır bu ne tahammül… bu ne ali ahlak… bir an bize sahip olmadan dur olmadın… Kuran beni bağışlasın, Rabbim beni affetsin, o yüce ruha, kuranı kerimin emrine imtisalen bu şekilde seslendiğimden ötürü Allah beni muaheze etmesin…
Aziz Müslüman… Evvel ve ahir her şey ali ahlaka bağlıdır. Evvel ve ahir her şey Allahın bize yüklediği mükellefiyetler karşısında, dayanmaya ve sabretmeye, darılmamaya, kırılmamaya bağlıdır, yılgınlık göstermemeye bağlıdır, azme ve karara bağlıdır, direnmeye ve zireklik göstermeye bağlıdır.
Bir gün gelecek şafak sökecek, bir gün gelecek güneş doğacak, ahlaksızlık hak ile yeksan olacak, ağlayan gençliğin……………………….. yüzü gülecek………………………. Belki 25 seneden beri riyakarca olan benim ağlamalarım da o zaman sona erecek… ölsem bile sona ereceğek ağlamalar….
Ayrı bir dünya olacak… O dünyayı intizar ediyor ve şimdiden o dünyayı idrak etmiş gibi, o dünyanın huzurunu kulaklarımızın ensesinde, burnumuzun dibinde, burcu burcu kokularını duyuyor gibi oluyoruz. Cenabı Hak bu recamızda bizi haybete mahkum etmesin, hüsrana mahkum etmesin.
Sultanı Zişan olan Rasulü Ekrem alyehissalatü veseslamın ruhaniyetini bir an bizden uzaklaştırmasın…
Ahlak-4 (23.Mayıs.1980)
Konu özeti
- Hak yolda azim ve kararlılık içinde bulunma ve iç dış bütünlüğü
- Kendilerin,i nefislerini aşamayanlar milleti kurtaramazlar
- İmkanları makam ve mansıpları kendi için kullanmamalı
- Dili hak yolunda kullanmalı
- ve ıbadürrahmanillezine yemşune (25/63)
Muhterem Müslümanlar
Yeryüzüne Allahın halifesi olarak gelen insan, isimleriyle Allahı temsil etme vazifesiyle gelen insan, bu sükutu ve düşüşü, yükselmek için yapan insan, fıtratının gayesi, hılkatının neticesi mirac olan insan, ağırlığı vakar kazanması nisbetinde Allahın Tevfik ve inayetiyle, şu dert meyhanesinden kurtulacak, burada yanmadan ve kavrulmadan, tükenmeden kurtulacak, ebedi bir varlık kazanacak, ebedi varlığın sırrına erecektir.
Azim ve kararlılık insanımıza çok şey kazandıracaktır. Rabbimizin eltafı karşısında, onun emirlerine göre bir vaziyet alıp azim ve kararlılık içinde bulunma, Rabbimizin imtihanları karşısında azim ve kararlılık içinde bulunma, büyük davayı tekeffül ederken, omuzlarken, sonuna kadar götürme azim ve kararlılığı içinde bulunma bize Allahın eltafı Sübhaniyesini azim ve kararlılık içinde bulunmamıza göre lütfedecektir
Dün başka türlü bugün başka türlü olan insanlar değil, dün başka şekilde yaşayan bugün başka şekilde yaşayan insanlar değil, dünden bugüne bugünden yarına, aynı çırpıda hareket eden, aynı müstakim hat üzerine hareket eden ve bütün davranışlarında Muhammedi olan, azimli ve kararlı insan. Kendini kurtarmış insan ve ancak kendini kurtaran insandır ki başkalarını da kurtarabilir.
Kendini kurtaramamış bir insanın, kurtarma adına yaptığı artistiklerden başkalarına gelecek bir fayda yoktur. Namazsız niyazsız ve ahlaksızlık içinde bulunan ve mücahede eden insanın nefsine fayda gelmediği gibi başkalarına gelecek bir fayda da yoktur.
Sadece beliren meydana gelen bir tek şey vardır o da iç dış farklılığı o da nifaktır. İçinde mümin gibi görünme, bir kısım davranışlarda iman ve İslam istikametinde hareket ediyor gibi görünme. Fakat kendini aşamamış bu insanın her tarafından, her davranışından, nefsinin esiri ve mağlubu, kararsızlığı ve ciddiyetsizliği dökülecektir. Binaenaleyh kendi milletine ve vatanına getireceği bir şey de yoktur.
Kendi nefsi adına herkül, milleti adına heraklit evvela arzularını aşmış bir insan olacaktır. Bir halaskar bekliyorsanız, dünyaya karşı sineğin kanadını dahi vermeyecek kadar bu mevzuda centilmen azimli ve kararlı olmalıdır. Tavrını ve vaziyetini değiştir7memelidirn. Allah kendisine nimet kapılarını açtığı zaman ve yığın yığın nimeler pencelerelerden başına yağdığı zaman vaziyetini değiştirmeyen insan, bu azim ve kararlılık içinde bulunan insan, şahsiyetiyle bütünleşmiş ve kendisini bulmuş, başka şekillere intikal etmeyi düşünmüyor. Çünkü aradığını bulmuş. Maveradan perde kalksa, binlerce alem sinema şeridine takılsa kendisine gösterilse ilim ve irfan adına veya vaziyet değiştirmesi adına kazanacağı bir şey yoktur. Çünkü kendini bulmuş, çünkü nefsinin irfanına ermiş ve çünkü o adese ile Rabbin marifetine bakıyor, gönlü Allah marifetiyle meşbu bulunuyor.
Azim ve karar. İnsanlığı kurtaracak tek şey azim ve karardır.
Dün mümince davranışlar içindoe bugün dünya karşısında mağlub olmuş insan, kendisini de berbat etmiştir, önünde koştuğu milletini de berbat etmiştir. Azmi ve kararı sayesinde bu mevzudaki mukavemeti sayesinde nefsini aşması sayesinde, solmayan ve ölmeyen bir şey milletine hediye edecektir.
Keza devirlerin değişmesine göre değişmeyen aynı şeylere tercüman ve aynı hislere mütercim olan aynı hakikatlara aşina ve aynı hakikatları dilegetiren, rabbisinin bülbülü olmaya çalışan, Aleyhissalatü vesselamı anlatan azimli kararlı heraklitler, bu milleti içine düştüğü çukurdan kurtaracaklardır.
Bu millet şayet halaskar bekliyorsa, ruhta ve manada, kalpte ve cesette kendisini kurtaracak halaskarlara ihtiyaç vardır.
Artistler millet kurtaramayacaktır.
Çarşıda flört yapan, şehevi hislerinden kurtulamayan, beşeri duygularından kurtulamayan, beşeri duygularını aşamayan kimselerin millete getirecekleri şey, halaskarlık adına getirecekleri şey sadece oyalamadan ibarettir.
Rabiatül-Adviyyenin sözünü söyleyeyim: Sen hüzünden bahsediyorsun, hüzünden dem tutuyorsun bana, sende hüzün eseri olsaydı, bir kadınla şurada konuşup Rabbin huzurundan uzakta bulunmazdın.
Bana huzurdan bahsetmeyin. Bana kendi huzurunuzu anlatın, davranışlarınıza kendi huzurunuzu anlatın. Millete huzur getireceğiz demeyin. Kendi huzurunuz adına bana bir şey gösterin. Millete doğruluk ve istikamet vaat etmeyin, doğruluk ve istikameti davranışlarınıza aksettirin. Bana afif olduğunuzu söyleyin ve inandırın. Namus mevzuunda hassas olduğunuzu söyleyin ve inandırın. Davranışlarınızla inandırın. Şu ana kadar bin bir çeşit yalan karşısında bin defa düşmüş kalkmış, bin defa ümidi kırılmış bir nesil ve bir millet olarak, bundan öte yeniden bir ümit vaat edip de ümitlerinin inkisara uğramasına tahammülü yoktur.
Sahabi ve Tabiin anlayışı içinde milletin karşısına çıkın, Tebei Tabiin duruluğu kalp saffeti içinde millete ait meselelerin altına girin. Yükseldiğiniz makamlardan istifade etmek süretiyle mallar mansıplar tedarik etmeye kalkmayın. Zira bu, sizin ortaya atıldığınız davada yalancı olduğunuza delalet eder. Yumuşak döşeklerden fedakarlıkta bulunmadığınız zaman, yalancı olduğunuza delalet eder, günde üç defa önünüze sofralar konup kalktığı müddetçe yalancı olduğunuza delalet eder.
O zaman başınızdaki külahı rica ederim atın. Elinizdeki tesbihin bağını da kırıp dökün, bana öyle görünmeyin. Zira şeytanın sırtında peygamber cübbesi çok çirkin duruyor. Sahabi olun o cübbeyi size Allah giydirsin, tabiin olun o ridayı size Rasulüllah giydirsin. Milletin artık sahtekarlığa değişik tavırlara azimsizliğe kararsızlığa tahammülü yoktur.
Bir yerde kurduğunuz ocakta ve bucakta, bir yerde kurduğunuz misyönde milletin kurtarılmasının felsefesini yapıyorsanız, evvela kendinizi keşfetmenizi size tavsiye ederim. Nefsin marifetine ulaşınız.
Geceniz var mı sizin bana onu söyleyiniz. Seccadeniz alnınızı tanıyor mu sizin? Evinizin duvarları iniltinize şahit oldu mu acaba?
Yoksa rica ederim bana yalan söylemeyin, tarihe yalan söylemeyin, millete yalan söylememyin.
Ve arenada korkunç olayları seyreden, duygularını kaybetmiş, kurtuluş bekleyen şu nesle yalan söylemeyin. Ahu eninizde ummanlar çalkalansın ve dalgalansın, millete kurtuluş vaat ederken kalbinizden söyleyin, kalbinizden olduğuna dair bizi ikna edin. Bir vicdan taşıdığınıza dair bizi ikna edin ve milletin beklediği budur.
Bu azim ve kararlılık içinde olanlar, Allahın Tevfik ve inayetiyle bu tekerleği tümseğe çıkaracaklardır.
Temettü hakkına kapılmayanlar, vazifesini geçimine basamak yapmayanlar, yükselmek için halk içinde görünmeyenler, tavır ve davranışlarını değiştirmeyenler, olduğu gibi kalanlar, makam ve mansıptan kaçanlar, kendilerine açılan eltaf ve nimet imkanlarını kapılarını kapayanlar, onlara sırtlarını çevirenler.
Rasulü Ekrem gibi, milleti milleti, ümmeti ümmeti diyenler, iniltilerinde daima bu saf, bu duru duygu müteheyyic ve mütemevvic bulunanlar. Bunlar millete kurtuluş vaat edebilirler, bunlar milletin elinden tutup düştüğü çukurdan çıkarabilirler ve millet bunu bilmeli, kendi kurtarıcısını da böyle tanımalı, halaskarını bu türlü diğergamlık içinde hasbilik içinde fedakarlık içinde tanımalı.
Ben, devlet kurduğu zaman, yakınlarına kredi çıkarıp fabrikalar açan insanları camide de görsem samimiyetine inanmıyorum. Ben elinde tesbih, başında külah taşıdığı halde, saraylarda ve kaşanelerde yaşayan insanların samimiyetine inanmıyorum, ben imam hatipte okuduğu halde namaz kılmayan talebenin samimiyetine inanmıyorum, yazın dört ay tatili köyde hasbi geçirmeyen enstitü talebesinin samimiyetine inanmıyorum, kordon boylarında sigara içen, kadınlara bakan, flört yapan mütedeyyin geçinen talebenin samimiyetine inanmıyorum Siyaset meydanlarında dinden diyanetten bahsettiği halde haddızatında Sahabi ve Tabiin saffetini bize vaat etmeyen riyakar vee münafıkların samimiyetine inanmıyorum.
Muhterem Müslümanlar. Bin defa yıkılmış ve bin defa yarım yamalak tamir edilmiş bir millet olarak, o milletin içinden çıkmış yine bin defa kırık, bin defa dökük bir fert bir parça, sizin namınıza size söylüyorum. Sizin namınıza bütün zamana sesleniyorum.
Eğer neslimizi behemehal kurtarmak istiyorsak, bu milletin beklediği şeyi vermek istiyorsak, gönül kadar ceset ceset kadar gönül, iç kadar dış dış kadar içe sahip olmamız lazımdır. Bir herkül kadar güce ve kuvvete, Ömer kadar imana sahip bulunmamız lazımdır. Ebu Bekir gibi Sıddıkiyete yükselmemiz lazımdır. Rasulü Erkemin etrafında halakalanmamız lazımdır…
Demiyorum ki ben öyle yapanlar gelmesin ve doğru olmasınlar. Öyle yapanlar işe sahip çıkmasınlar, öyle yapmak isteyenler içimizde bulunsunlar.
Neye davet ediyoruz? Kime çağırıyoruz insanlığı? Neyin bayraktarlığını yapıyoruz? Elimizde Şehbal halinde afakı alemde gösterdiğimiz şey nedir? O İslamdır, imandır, kurandır, o sahibi kuran aleyhissalatü vesselamdır.
Bunları gösteriyorsak, onlar bir vadide biz bir vadide olmaz böyle şey.
Ümmetime öyle bir zaman gelecek ki camileri lebaleb dolduracaklar ama içlerinde bir tek Müslüman dahi olmayacak. Hadis zayıf dahi olsa bu hadis insanı ürpertici mahiyettedir. Ara sıra yolu oraya uğrayacak fakat kalbiyle gelmeyecek.
Ve yine zayıf bir hadisin şu ürpertici mealine dikkatinizi çekiyorum. Zaman gelecek ki ümmetim bir vadide, kuran bir vadide, kitaplarıyla alakaları bulunmayacak.
İşte siz manzaraya bakın ve bunu görmeye çalışın. Kuran diyerek sokaklara dökülenler, din diyerek sokaklara dökülenler, sağı solu kırıp geçirenler ve fakat bu arada secdesiz başlar, utanmayan yüzler, terlemeyen alınlar, kirli paslı vicdanlarAllah ile münasebetsizlir ve Allahdan kopmuş kopuk kimseler. Bunların millete vaat ettiği vaat edeceği, getirdiği ve getireceği bir şey yoktur.
Nefsimle beraber sizi Sahabi ve Tabiin olmaya çağırıyorum. Siz dine ve diyanete çağırmanıza mukabil ben o mevzuyu meskutun anh geçiyorum. Ben sizi Sahabi ve Tabiin olmaya çağırıyorum.
Kema tekünü yüvella aleyküm. Sahih hadiste Rasulü Ekrem buyuruyor. Naslı iseniz öyle idare edilirsiniz. Süt olursanız süt kaymağına sahip olursunuz, yoğurt olursanız yoğurt kaymağına sahip olursunuz. Taban ne ise tavan da odur. Temel ne ise kubbe de odur.
Ben sizi Sahabi olmaya çağırıyorum. İnsanlığın belli döneminde büyük davayı omuzlayan Sahabi olmuştur. Ve üç asırdan beri maddesiyle manasıyla yıkılan ve derbeder olan bu cemaat yeniden ayakları üzerinde doğrulmayı düşünüyorsa, ancak Sahabi olarak doğrulacaktır. Ancak Tabiin olarak doğrulacaktır.
Belki bu sayede benim gibi mücrimler, yarıya kadar çirkef ve günah içinde hayatını geçirenler 25 seneden beri çatlak sesiyle millete seslendiği halde nifaktan kurtulamayanlar, mihrapları ve minberleri kirletenler. Sizin arkanızda istikamete gelmeyi becerecekler. Sizin doğru davranışlarınız sayesinde istikamet kazanacaklar. Ben de böylece sırtımdaki vebali atmış olacağım. Hikmetin hakikatın nurlarına ermiş olacak, kendimi bulmuş olacak Rabbime vasıl olmuş olacağım.
Rabbim sizi istikamet içinde daim eylesin. Riyadan ve gösterişten sizi muhafaza buyursun.
Ben kendi cemaatime sesleniyorum. Bu cemaatin evindeki debdebeden rahatsız oluyorum. Bu cemaatin geceyi fasılasız uyumasından rahatsız oluyorum. Bu cemaatin namazı aksatmasından rahatsız oluyorum. Namazı aksatınca rahatsız olmamasından rahatsız oluyorum. Bu cemaatin şeytanın mağlubu olması karşısında bizar olmamasından bizar oluyorum. Ve bu cemaate sesleniyorum. Sokaktaki ile alakam yok benim. Camideki cemaat Muhammedi ise iş tamamdır. Camideki cemaat kurani ise iş tamamdırb Direğin dibinde oturup uyuklayan adam, Rabbin huzurunda dahi davranışını ayarlayamayan adam, elinden tesbihi düşürmese dahi, çenesinden sakalı atmasa dahi, şeytandan paçayı kurtaramamış demektir. Şu Rabbin huzurunda dahi, bana çok iştiyakı olan seccademin yanında dahi, ben bende değilsem, nerede ben menimle beraber olacağım? Ben Rabbimle değilsem nerede Rabbimle olacağım?
Binaenaleyh camideki cemaat Seni camiye davet ediyorum, seni mihraba bakmaya davet ediyorum, seni minbere teveccühe davet ediyorum. Sanadır davetim benim. Hz. Muhammede yeniden müteveccih ol, bu teveccüh içinde kuranı bul ve sonra Allaha vasıl ol. Allah şu zikzaklı yollarda seni inhiraflardan muhafaza buyursun, yardımcı olsun, tariki müstakime hidayet buyursun.
Ahlak-5 (30.Mayıs.1980)
Konu özeti:
- Müslüman davranış insanıdır, söylediğini yaşar
- Musab bin Umeyr 500 kelime konuşmamıştı
- Musab bin Umeyrin Uhudda şehadeti, yüzünü saklaması
Muhterem Mülümanlar
Müslüman bir gönül eridir.. Müslümanı tanımak isterseniz, onu kendi davranışları içinde aramak lazımdır. Mümin kendi davranışlarıyla kendisine mümin dedirten inandır.
Gönlü aydın, içi aydın, duyguları hüşyar, kafası işleyen terkip kabiliyetinde insandır.
Rabbi hesabına ondan gelen fermanları dinlediği zaman, körler, sağırlar gibi onun üzerine yan gelip yatmaz, Rabbin beyanı diye gerekli tekrimat ve tazimatı gösterir. Rabbinden gelen her şey pratikte ve hayatta hemen onda makes bulur. O sözünden çok yaşar, yaşadıkları da yer yer tercüman olsa bile fakat yaşadığı dediğinden daha çoktur.
Bu bezm ve devran o türlü müminlere şahit olmuştur ki, bütün hayat boyu söyledikleri söz, bütün cümleleri toplasanız mümin olduktan sonra 500 cümleye varmaz. Fakat öyle şey yapmışlardır ki, binlence mücellet kitabı bir araya getiren insan, onun aşrı mişarına varacak şeyi yapamamıştır.
Bana bir mümin kalksın da Musab bin Umeyrin 500 kelime söylediğini söylesin. Megazide siyerde bu mevzuda bir şey bulamayacak, bana anlatamayacaktır. 18 yaşında dünya evine girer gibi, Müslümanlıkla zifaf olan Musab, 18 yaşından sonra vefat edeceği ana kadar bütün hayat boyu konuştuğu şeyler 500 kelimeye varmıştır diye bana birisi çıksın da söylesin! Ben kendi beyanlarımdan vazgeçeceğim.
Hakikat erleri davranış erleridir. Hakikat erleri, fikir erleri ve fikrini yaşayan hakikat erleridir. Biz davranışlarımızla müminiz. Davranışlarımızla mümin olmayı bıraktığımız günden bu yana da derbeder ve perişan bulunuyoruz. Müslümanlığı, debdebeli ve muhteşem sözler içinde, çalım satarcasına başkalarına anlatmaya kalktığımız günden bu yana, nefsimize anlatmayı terk ettiğimiz günden bu yana, ona çeki düzen verme işini ufulesini bıraktığımız günden bu yana berbat ve perişan olduk., payimaliz, ayaklar altındayız.
Müslüman davranış insanıdır. Bana bir müslümanın namaz kılarken secdede iki defa inlemesi, bir nasihatçının beni elli defa kükretmesinden çok daha fazla bana tesir icra eder. Bana bir mümin Rabbin huzurunda inanmışsa, yüzünde göstereceği işmizaz çok daha fazla müessir olacaktır.
Ben ehlullahdan hakikat erlerinin huzurunda oturdum, ehlullah meclislerinde bulundum, omuzlarımı okşadılar çocukken. Fakat Rabbimin adını Peygamberimizin yüce ismini duyduğu zaman, hıçkıra hıçkıra ağlayan ümmi ninemin bana verdiği dersi veremediler. Çünkü o Peygamberimizin adını duyduğu zaman bulgur gibi kaynıyordu. Hz. Muhamed dendiği zaman rengi sararıp oluyordu ve ben endişe ediyordum başını secdeye kor da kalkamaz bu kadın diye… Bir ümmiye kadar nasiha ve nafiz olamadılar.
Ben kendi cemaatime nasih ve vaiz olamadı isem, iç boşluğumdan ve kofluğumdan, gönül eri olamayışımdan. Yoksa bu kadar ehlullah geçinen insanlar var… Nerede Müslümanlık bu vatanda.
Demek ki içlerde kofluk var boşluk var, demek ki biz, hak ve hakikata kameti kıyametine uygun tercüman olamıyoruz. Olsaydık böyle mi olurdu bu vatanın hali? İç sesimizi duyuramıyoruz, gönül heyecanımızı onların vicdanına duyuramıyoruz. Çünkü onlardan mahrumuz. Bu mevzuda hırpani olduğumuz için. Hirpanilik bütünüyle ictimai hayatımıza aksetmektedir.
Biz bağışlayın, bir yığın lafazandan ibaret bir yığın diyalogdan ibaret, bir yığın felsefi diyalektik yapan gafillerden ve nadanlardan ibaret bir asır çeyrek asırdan bu yana, sizi iğfal eden aldanmış kimseleriz. Aldattık hakikat eri olamadık. Teker teker her birimiz omuzlarınızda yükseldik ve sonra parlementoya koştuk, maksadımız bu idi. Bantlarımız bizim için merdiven oldu. Onlara basa basa tırmandık milletin omuzlarına çıktık. Nerede tatlı suzişi iç yakıcı bir nağme tutturdu isek, arkasından cüzdanımıza gelecek şeyi hesap ettik ve yığın yığın kurban verdik. Bir kurbanla bu millet hallolurdu, yığın yığın kurban verdik; hevesine kurban gidenler, midesine kurban gidenler, bağırsağına kurban gidenler, ikbaline kurban gidenler, ikbaline kurban gidenler, debdebeye kurban gidenler, ihtişamın kulu ve kölesi olanlar, size nasihat edenler, bizim gibi gafiller. Size hakikat adına tercüman olamadık.
Müslümanlık bir haldir. Müslümanlık bir havadır. O havayı estirebilirseniz, gelir insanlara. Bırakın yalanı ve kizbi, bırakın davranışlarınızdaki suniliği, siz davranışlarınızdaki hakikat gamzedin, söylemeye lüzum yok. Göreceksiniz bir hale gibi insanlar etrafınızda toplanacak.
Musab Rasulü Erkemin bezmine girmişti, bu bir delikanlı idi. Hevesatını aşacağı gün girmişti, anası her gün beklerdi kapıyı açardı, saçlarını okşardı, Musabım derdi, tüyden döşekleri altına sererdi, şimdi mi kahvaltı yaparsın oğlum sonra mı derdi, hayat kendisine güldüğü ve hayat bütün rehavetiyle çepeçevre kendisini sardığı, rehavetin bir atmosfer halinde kendisini boğacağı zaman birdenbire Musab , Habbab bin Eret vasıtasıyla Rasulü Ekremin sesini ve soluğunu duydu kulağında, beyninden vurulmuş gibi ibni Erkamın evine koştu. Gün o gün, ondan sonra da bir daha ayrılmadı. Sessiz samit infiali içinde em pençe divan duruyor, delikanlı Rasulü Erkemi dinliyordu.
Söz yoktu ondu. Bir gün Rasulü Ekrem, Habeşistana git dediyse gitti vazife yaptı, Hıristiyanlar içinde icraatı faaliyette bulundu. Kuran konuştu kuran düşündü, kurana tercüman oldu, kuran koktu, kuran aksetti ve hasbiliği içinde yine postuna sarıldı, yumuşak döşekleri ve önüne inip kalkan sofraları terk etmiş bu feragat sahibi insan, dayanamadı Mekkeye döndü.
Medineye hicret fermanı çıkınca bu defa da oraya hicret etti. Ana, yurt yuva, yumuşak döşekler ve sofralar her şey terk edildi, yine samit infiali içinde böyle duruyordu.
Mescidi Nebevi, kerpiçten yapılmış duvarıyla, hurma elyafından kapanmış tavanıyla, hurma sütunlar ve direkler üzerindeki kaideleriyle basit Mescidi Nebevi, maddi yapısı itibariyle o kadar mukassi, fakat Arşı Azam kadar ali Mescidi Nebevi. R’asulü Ekrem o mescide parmağını kaldırıyor Musabı gösteriyor.
- Şunu görüyor musunuz? diyor. Mekkede gezerken panjurlar açılırdı da kadınlar buna bakarlardı, sokakta gezerken herkes arkasına düşerdi, hayatında bir rahat ve rehavet vardı. Ve şu haline bakın, elbise bile kalmamış sırtında bir posta sarılmış burada duruyor.
Emir bekliyordu. Emir ver de yapalım. O, hep verilen emirleri samit infiali içinde yapmış, nihayet Uhud sarpına sarp kayasına kadar gelmişti. Öyle çetindi ki orda bir mücadele verecek ve iradenin bihattın davasına dem tutacak ve dilbeste olacaktı.
Rasulü Erkemin hırkasını sırtında taşıdı. Teberrüken ehlullahtan birinin cüppesini sırtına geçiren mürid gibi, Rasulü Ekremin cübbesini sırtına taktı, uçuyor gibiydi, yine sessizdi. Yine samit infiali içindeydi.Ancak Rasulü Erkeme kalkıp inen kılıçlar, orada Rasulü Erkeme varılmaz olduğunu, orada Musabı görünce anlayıverdiler. İbni Kamie üzerine yürümüştü, kılıçlarla onu budarken, Rasulü Ekreme doğru aşıp geçmeye çalışırken, sessiz adam ateş kesilmişti. Kol böyle gidiyordu yine kalkıyordu, böyle kesiliyorda yine kalkıyordu, bu kol da düşüyordu yine, boynu kalınca da sonra boynuna da kılıç darbesi inince bir bu kaldı diyordu. Ve yere kapanırken de sessiz yine yüzünü kuma gömüyordu.
Rasulü Erkemi yanına getiriyor bir hocamız, onun başında konuşturuyor.
- Biliyor musunuz Musab niçin yüzünü sakladı? Niye kimseye yüzünü göstermek istemedi böyle?
- Bilemeyiz ya Rasulallah.
- O kendisi de benim önümde bir sütre olarak yıkıldıktan sonra, bana bir şey olacağını düşündü, bir şey yaparlar diye düşündü: Benim gözüm göre göre Rasulü Erkeme bir şey yaparlarsa, kolum yok ki kılıç kullanayım, başım yok ki kalkandır diye onu uzatayım. Ve ben bu halimle Allahın huzuruna gidersem, rabbim bana derse ki-
- Musab, Rasulüllaha dokundular, sen nasıldın? Derse ne derim? Onun için yüzünü saklıyordu diyor.
Sessiz insan. Dağ kadar iş yapıyor. Musabın işin kaf dağına yükleseniz eritir kaf dağını. 25 yaşındaki delikanlı, daha bıyıkları yeni terleyen delikanlı, kuran ona omuz ver dediği delikanlı, lebbeyk deyip kurana omuz vermeye koşan delikanlı. Rasulü Erkemin önünde yine sessizliği içinde yıkılıp gidiyor.
Onda laf ve lafazanlık yok. Onda davranış var. Yapayım da Müslümanlık nasılmış görsünler, işte onu yapıyor.
Mümin onu yapacaktır aziz Müslüman. Mümin onu yapacaktır şerif Müslüman. Lafla değil mesele davranışlarla, iç heyecanıyla ve gönülden meseleye dilbeste olmakla. İktiza ettiği yerde haysiyet ve namus her şeyi o uğurda dökmekle.
İkbal hırsı bizi öylesine kıskıvrak sıkıştırmış ki, bir cephe teşkil eden inkarcılık karşısında ilhad karşısında, bağışlayın leninin ve maonun uşakları karşısında vatanın birliği ve muhafazasını üzerine alan delikanlılar dahi bu ikbal hırsıyla her gün birbirlerine düşüyor e birbirlerini vuruyorlar.
Demek ki gönüllerde Allah ve Rasulüllah yok, demek ki kurana dilbeste olmak yok, demek ki davranışlarda Müslümanlık yok ve beni dilgir ve tedirgin eden de kendi cemaatimin bu hal ve vaziyetidir. Bunlar da benim gibi kof yetişecek boş yaşayacak beyhude bir vebali sırtlarında taşıyacak ve baş aşağı yıkılıp gideceklerse, selam sana ya Rasulallah. İş bitti diyeceğim ben. Bu işi götürecek erler, hakikat erleri kalmadı. Silahla iş yapacak geveze ve lafazanlar var sokakta. İşi duvarlara yazı yazmaya döken bir kısım gafil ve nadanlar var sokaklarda. Bununla kendi milletlerine ve vatanlarına bir şey yapacaklarını zanneden, gönülden ve histen mahrum, zavallı kılıflar var sahnede, kalıplar var sahnede. İş bitmiş diyeceğim.
Fakat Rabbimin rahmet ve inayetinden intizar ediyorum ki, bu meseleye gönül verecek bel bağlayacak insanlar ihsan eylesin. Mütemerrid gönüllerimizi uyarsın, hakikatı ona duyursun ve doyursun ve bizi manevi açlıktan halas eylesin.
Aziz Müslüman, şunu arz etmek istedim: Dil insanı cennete götüren mühim bir vasıtadır, vesiledir ve dil aynı zamanda insanı yerinde tevfik eden bir vasıta bir vesiledir. Dil insanı baş aşağı cehenneme götüren bir husustur. Yerinde tutulan dil insanı alayı illiyyini kemalata çıkarır ve yerinde de konuşan dil insanı esfeli safiline sükut ettirir.
Dil kurana tercüman olursa, dil hakikat adına tercüman olursa o dil insanı alayı illiyyine çıkarır ve dil lafazanlıkta kullanılırsa diyalektik yaparsa felsefe ile iştigal ederse aldatmacılıkta yorulursa kitle yapmaya kalkışılırsa, o dil insanı baş aşağı cehenneme götürür.
Rabbim kötü dile sahip olmadan bizi muhafaza buyursun. İnsanda en mübarek uzuv budur. İnsanda en berbat edici batırıcı unsur da budur. Buraya sahip olun buyuruyor Allah Rasulü, cennete gireceğinize kefil olayım. Bunu güzel kullanın, bunu irşad ve tebligde kullanın, bunu hakikata aşina gönüllerinize tercüman olmada kullanın. Ben size kefil olurum diyor Allah Rasulü. Rabbim sizi ve bizi iki cihan derbederliğinden halas eylesin, aziz ve şerif eylesin.
Ahlak-6 (06.Haziran.1980)
Konu özeti
- Sırat-ı müstakim ve ifrat teftir
- Yalan münafık alametidir
- - Kab bin Malikin doğruyu söylemesi, tövbesinin kabulü için 50 gün beklemesi
- Ebu Lübabenin doğruyu yanlış yerde söylemesi, kendini direğe bağlaması
- Ebu Belteanın Mekke fetih hazırlıklarını gizlice bildirmek istemesi
- Her söylediğin doğru olmalı fakat her hakkı söylemek hakkın değildir
Muhterem Müslümanlar
Müslümanların yolu sıratı müstakim. Sıratı müstakim cennetin yolu. Sıratı müstakim aleyhissalatü vesselamın, bütün Enbiyadan sonra çiğnediği büyük şehrah.
Sıratı müstakimle matluba maksuda ulaşılır, sıratı müstakimle cennete girilir ve cemalullah müşahede edilir.
Sıratı müstakimden inhirafa ifrat tefrit diyoruz. Altında kalan da üstüne çıkan da sıratı müstakimden ayrılmış, Allah yolundan ayrılmış, Rasulü Erkemin çiğnediği şehrahtan ayrılmış, meleklerin tahşidatı altında bulunan emin bir yoldan ayrılmış, sapıklığa düşmüş demektir.
Ehemmiyeti o kadar büyüktür ki, Allah günde kıldığımız namazların her birinde. Sıratı müstakimi dilemeyi bir vecibe bir sünnet olarak bize tahmil ve teklif buyurmuştur.
Sıratı müstakim bütün bir hayatın nabzı halinde atmaktadır ve sıratı müstakim inhiraf edildiği zaman, nice sıratı müstakimden inhiraf edenler vardır ki, inhiraf ettiklerini bilmezler. İnsanın ne ahıret hesabına yaptığı şeylerin ne de dünya hesabına yaptığı şeylerin hayır getirmesi asla beklenilemez.
Aziz Müslümanlar. Ahlakı aliyenin menfi yönünden sıratı müstakimin manasını size it-ntikal ettiriyordum. İnsanlar sözleriyle davranışlarıyla, doğru yola nasıl tercüman olacak, doğru yolu nasıl aksettirecek ve Allahın yeryüzünde halifesi olan insan bu süretle nasıl ahlakı aliye-i islamiyeyi temsil edecek? Mümin sıratı müstakimin insanı mümin, davranışlarında ve sözlerinde doğrunun temsilcisidir. Onun bütün beyanları doğru olacaktır. Ve kizbden yalandan tevakki edecektir.
Zira Kuran kizbi kafirlerin sıfatı olarak anlatmaktadır. Ve Rasulü Erkemin nurlu beyanları içinde münafıklığa ait sıfatlardan üçte birisi veya dörtte birisi olarak anlatılmakta tavsif edilmektedir.
Yalan, Allaha karşı bir yalandır. Yalan kainata karşı Allahın varlığına delalet eden şeyleri inkar ise, kainata karşı bir yalandır. Yalan Aleyhissalatü vesselamın getirdiği esasata karşı bir yalandır. Ve yalan affedilmez bir günahtır ki Allah Rasulü: O, fücura çeker götürür, zirda bütün menhiyatın altında yalan vardır.
Sözde yalan, davranışta yalan, kanaatta yalan, verilen vidden dönmede, hulfül-vaadda yalan, insanı nifakın içine sokan çok mühim bir faktördür.
Onun için Allah Rasulü en sahih hadisi şeriflerinde: Ayetülmünafıkı selasetün iza haddese kezebe ve iza veade ahlefe ve izetümine hane. Bunların üçü da haddızatında yalan. Konuştuğu zaman ağzının yalanını ifade eder, ağzıyla yalan söyler, ağzıyla hilafı vaki beyanda bulunur. Söz verdiği zaman sözünden döner. Bu defa adamı aldatmış olur. Davranışlarıyla yalanı meydana getirmiş olur. Kendine bir şey emanet edildiği zaman tevdi edildiği zaman, bu defa da içten kalbinden emanete karşı hiyanet eder. Allaha karşı bir yalanda bulunmuş olur. Ala küllihal yalan, başlı başına bir nifak alameti. Biz bunu dallandırıp budaklandırsak, üç desek dört desek beş altı desek, fakat hepsinin temelinde korkunç bir yatmaktadır.
Ve yalan doğru beyan karşısında, sıratı müstakimden bir ifrat ifadesidir. Bir sapıklıktır bir inhiraftır. Hz. Muhammed çizgisinden aşağıya düşmektir. Fakat bir yerde de şu vardır. Bütün doğruları ağızdan dolan bir tüfek gibi, hepsini birdenbire püskürtmek, hepsini birden konuşmak işte bu da bir tefrittir.
İnsan doğru konuşacak. Her konuştuğu doğru olacak. Fakat yeryüzünde ne kadar doğru varsa, onların hepsini konuşmakla mükellef değiliz. İşte bu sıratı müstakimdir.
Kab bin Malik doğru konuşuyordu, kurtuluşa eriyordu. Orada doğru konuşmak gerekiyordu.
Ebu Lübabe ise doğruyu konuşuyor, zincire vurulmayı istihkak ediyordu.
Habib bin Beltea doğruyu konuşuyor zinciri vuruluyordu.
Yerinde doğruyu konuşacak ve yerinde de doğru konusunda sükut edeceksin. Her konuştuğun doğru olacak fakat her doğruyu konuşmayacaksın. Mücahidin takınması gereken ahlakı aliyei islamiye adına yüksek ve mümtaz sıfatlardan bir tanesidir.
Kab bin Malik der ki, evvel ve ahir kurtuluşuma medar olan şey doğru konuşma oldu.
Tebike iştirak etmemişti, yaz demiş bıcak demiş bağ bozumu demiş levye demiş, yumuşak döşek demiş, yarın giderim demiş, bugünü yarına koymuş, derken yarın da gidememiş Allah Rasulü gitmiş gelmiş, bu da haib ve hasir, kendi hesabı içinde kolu kanadı kırık Rasulüllahın huzuruna çıkmıştı.
Allah Rasulü kendisine niçin Tebüke iştirak etmedin dediğinde aklından belki yalan söylemek geçti, ennecatü fissıdk hakikatına sadık kaldı, doğru söyledi, doğru söylenmesi gereken bir yerdi. Doğruluğa Allah nigehbandır ve Allah Rasulü de o doğruyu söyleyen simanın doğruyu söylediğine aşina bulunuyordu. Doğruluk onu kurtaracaktı:
- Hiçbir mazeretim yoktu ya Rasulallah. Bugün dedim yarın dedim, bana terettüp eden vazifeyi yapamadım, bugünü yarına koydum, yarını öbür güne koydum, derken geriye kalmış olduğuma şahit oldum ve gelemedim. Hiçbir mazeretim yoktu. Allah Rasulü:
- Git evine dedi, affına ferman çıkacağı ana kadar intizar et.
Fazla değil 50 gün kadar beklemişti. Her lahzası her dakikası cehennemden gelmiş zakkumları yutuyor gibi ciğerlerini parçalayarak 50 günlük bir zaman…
Siz onu Kab bin Malike sorarsanız, bin sene cehennemde kalmış gibi ıstırap çekti. Ağustos sıcağı, bağ bozumu, ailenin yaınnda kalma, çok hafif şeylerdi bunlar. Ah keşke gitseydim, iştirak etseydim, beraber bulunsaydım ve dönüp geriye gelseydim diyordu ama iş işten geçmişti.Doğruyu söylüyordu, mazeretim yoktu gelmedim.
Elli gün sonra beraatine ferman çıktı. Sema affını imzalamıştı. Kab ibni Malikin etekleri cevherlerle dolmuştu. Huzuru Risaletpenahiye gelmişti, Sahabei Kiramdan Ebu Talha kalkıp kucaklayınca, kendisini her şeyden arınmış gibi hissediyordu. Ve Rasulü Ekrem kendisini tebrik edince, kendi o andaki duygusunu bize şöyle anlatır:
- Ben hayatımda iki defa ciddi sevindim. Birincisi Medine çocuklarının Seniyyei vedadan aşıp da Medineye gelen Rasulü Erkemi istikbal etmek için talealbedru aleyna sözleri arasında onun Medineye teşirf ettiği gündü. Yani o gün ile cennet yan yana karşıma çıksaydı o günü tercih ederdim manasında benim içimde bir sevinç hasıl etmişti. İkinci sevincime medar olan gün de Allahın semadan affımı imzaladığı gün olmuştu. Elli gündür süren ıstırabımın sona erdiği gün olmuştu ve ben evvel ve ahir sıdkımın mükafatını görüyordum. Zira benimle iştirak etmeyen niceleri vardı ki yalan söylemişlerdi, kalkıp gitmişlerdi ama Hüzeyfenin kulağına Rasulü Ekrem, bunlar münafıktır demişti. Ebedi cehennemlerine imza atmıştı onların.
Ebu lübabe de doğru söyledi. Fakat o doğruyu söylememesi gerekiyordu. Yahudiler hakkında Rasulü Erkemin tedbiri sorulunca o elini gırtlağına kadar götürdü bütün ihanetlerinden sonra eli kılıç tutanların kesileceğini ve diğerlerinin de esir edileceğini işaret etti. Burada doğruyu söylemek doğru değil. Sıratı müstakimden inhiraf etti ve bunu anlayınca da gitti kendini Mescidin direklerinden birine bağladı. Dediler:
- Ya Rasulallah, Ebu Lübabe kendini mescid direğine bağladı. Buyurdular ki:
- Kabahat etti, eğer gelseydi belki Allah affedecekti onu ama kendini direğe bağladığı için Allahın affedeceği güne kadar beklemesil azım. Bir doğru, insanın beraetinin fermanı oluyor. Başka bir doğru da mescidde insanı direğe bağlatıyor.
Rasulü Ekrem Mekkei Mükerremenin fethine hazırlanıyordu. Fethe hazırlanırken bütün taktiğini, harp stratejini gizli tutardı. O, onun erkanı harpliğine ait yönüdür. Çok derindir ve uzun konuşmak ister. Mevzuumla alakalı yönünü anlatacağım.
Sahabi der ki Rasulü Ekrem bir sefene çıkarken daima hedefini gizli tutardı, saklardı ne tarafa gideceği belli olmazdı. Mekkenin fethine giderken de öyle gidiyordu, kimse nereye gittiğini bilmiyordu, belki Cirane istikametine gidiyordu, Taife çıkmış gibi gidiyordu. Birdenbire Mekkeye bir konak mesafe kalınca, Mekkelinin onun yakacağı ateşi göreceği mevkiye mevziye gelince ateşlerini yaktı ve orada konakladı. Ama onun bu stratejisine vakıf olan Habib bin Beltea, Bedir Eshabından ismini okurken teberrüken okuyor ve isminin siyaneti altına giriyor, ellerimizi onun altında Rabbimize açıyor ve dua ediyoruz.
Büyük bir Sahabiydi. Mekkei Mükerremeyi fetih hareketini Mekkelilere haber vermişti. Doğruyu söylemişti, yalan mı söyleyeyim demişti. Mekkeli bunu bana sorarsa doğru söyleyeceğim demişti. Mektup yakmış Mekkeye göndermişti ve Cibril haber verdi. Hz. Ali Mikdad ile derdest kadını yakaladı getirdiler. Saçlarının arasından nameyi çıkardılar, namenin altında Habib bin Belteanın imzası vardı. Hz. Muhammed şu tarihte Medineden hareket etti şu kadar gün sonra Mekkeye gelecektir ona göre haberiniz olsun diyordu.
Namenin okunduğunu gören Hz. Ömer kılıcını çıkardı:
Bırak beni şu münafığın boynunu vurayım dedi. Allah rasulü:
- Biraz mehil ver ya Ömer dedi.
Habib bin Beltea da dizlerinin üzerine doğruldu ve şöyle dedi:
- Bana bir mehil verin anlatayım ya Rasulallah dedi. Mekkeyi fethe gidiyorsunuz, çoluk çocuğum evladü ıyalim var, başka kardeşlerimizin burada akrabaları, destekleri zahirleri var, ben ise sahipsiz tek başına bir insanım, orada çoluk çocuğumu koruyacak kimse yoktur. Ben böyle bir ihbarda bulundum ki, sen nasılsa orayı fethedeceksin, benim çoluk çocuğumu da onlar himaye etsinler. Allah Rasulü buyurdu ki:
- Hatip doğru söylüyor, doğru söylüyor ama bu söylediği doğru doğru değil, doğru olsaydı o namenin Mekkeye gitmesine Allah müsaade ederdi. Cibril bana haber vermezdi ve Rasulü Ekrem de dargınlık kırgınlık izhar etmezdi, Hz. Ömer öfkelenmezdi.
Yer var ki doğruyu söyleyeceksin, yer var ki doğruyu söylemeyeceksin. Her söylediğin doğru olacak fakat bütün doğruları söyleme kararında olmayacaksın. İşte bu, sıratı müstakimdir.
Mücahid doğru söyleyecek, her söylediği behemehal doğru olacak fakat Kuranda anlatılan bütün doğruları ille sokağa dökeceğim ayak altına dökeceğim dere o Kurana karşı saygısızlık ve kendini direğe bağlamaya mahkum etmek demektir.
Her yerde her mahfilde önüne geldiği gibi doğruya tercüman olma ve meseleyi ayağa düşürme hatta bahsettiği doğrulara fiilen ve kalben zıt hareket ve davranışlar içinde bulunma bir nifak alametidir, bir iki yüzlülüktür.
Bir Hatib bin Beltea muvakkaten yaptı. İslam davasına ihanettir. Hz. Muhammed davasına ihanettir. Sokakta şurada burada sokak çocuklarının yaptığı gibi, İslamın ulvi duygu ve düşüncelerini hatta bağışlayın hela kapılarının arkasına yazmaya kadar gitmek, bir nifak alameti ve büyük İslamk davasına büyük ihanetin ifadesidir. Yılanın deliğine çomak sokmak, ehli küfrü ve dalaleti tahrik etmek ve müminlerin masum tekevvünününe, dirilmesine ve var olmasına karşı sed çekme, Hz. Muhammed zuhur ettiği günden bugüne, günümüzün bir kısım safdil kimselerinin yaptığı bu ihaneti hiçbir kafir yapmamıştır Müslümanlığa.
Her söylediğin doğru olacak fakat her doğruyu söylemek hakkın değildir. Yerinde doğruyu söyleyeceksin, Sahabi sana misali. Ve yerinde de doğruya karşı dilini tutacaksın. Sana kafir ve facir sorsa ki, Rusyaya karşı Amerikaya karşı bizim fantomlarımızın bulunduğu yer neresidir? Doğru mu söyleyeceksin orada? Orada doğruyu söylemek, bu millete ihanettir hiyanettir. Kendi namus ve ırzını çiğneme kapısını açmaktır. Senin Rusya hakkında bir teslimatın, bir kararın varsa, yarın Moskovada namaz kılmayı düşünüyorsan, bu mevzu ile alakalı stratejiyi götürüp komunistin marksistin leninistin eline mi vereceksin?
Bu, İslam davasına, bu vatan ve millet davasına emsali ve eşi görülmedik bir hiyanettir.
Binaenaleyh İslam ve kuran adına mücahede eden bütün müminler, kanın en hızlı deveranının yaşadığı devirde, onları baskı altına almış bulunduğu bütün gençler, konuşurken doğruyu konuşacaklar. Fakat mesele sıratı müstakime ihdinassıratal-müstakime sadakatin ifadesi olabilmesi için, bir kısım doğruları söylememyecek, başkalarını tahrik etmeyecekler.
Bu Rasulü Erkemin yoludur. Amerikayı Avrupayı tahrik etmenin, Rusyayı tahrik etmenin, kuşkulandırmanın ve üzerimize yeni bir hassasiyete sevketmenin, yeni suni ambargolar meydana getirmenin, bu millet adına hiçbir faydası yoktur. Fakat zararı pek çoktur. Bu zararı da neslimiz ve geleceğin nesilleri çok pahalı şekilde faturasını ödemektedirler.
Rabbim basiret ve anlalyış ihsan etsin.
Dünyanın canavarlığı karşısında, tasallut ve tecavüze geçme niyeti karşısında, bunlarıh içe sayarcasına bir kısım ağzı süt kokan çoluk çocuğun, İslam davası adına sokağa dökülmesi, Amerika ve Rusyaya açıktan açığa meydan okumaları Hz. Muhammedin stratejisini teşrihini yapmaları herkese her şeye aşina ve nigehban kılmaları, eşi emsali görülmedik bir hiyanettir ve denaettir, bir kere daha tekrar etmiş olayım.
Mümin basiretli olur, mümin müteyakkız olur, mümin sıratı müstakimin erkanına riayet eder ve mümin dış mihrakların içimizde oynattığı kuklaların arkasından gitmez, Hz. Muhammed bezmine elest der, o bezme girmeye çalışır.
Rabbim bizi iman davası içinde, dairei islamiyede daim ve kaim eylesin, bizi sıratı müstakime hidayet eylesin. Hz. Muhammed yolundan bir an bir lahza ayırmasın.
Ahlak-7 (13.Haziran.1980)
- Müslümanların ahvali ortaya saçılmadan vazife yapılmalı
- Günah işleyen müminin kusurları gizlenmeli
- - Hz. Ömerin araştırması, günah kusurunu örtmesi
Huzurlu cemaat, emniyet vadeden bir cemaat, ahlakı aliye ile mütehallık olan bir cemaattir.
Cemaatimizde kuran adına gördüğümüz bu türlü arızalar aynı zamanda huzuru da alıp götürücü, itminanı da alıp götürücü, saadeti de alıp götürücü, emniyeti de alıp götürücü mahiyettedir.
Evvela cemiyetimizin ahlak adına bir kısım eraciften temizlenmesi, Cenabı Hakkın övdüğü medhettiği ve Kuranıyla bize ferman ettiği ahlak ile mütehallık olması lazımdır. Bu ahlak ile mütehallık bir cemaat, yerde, gökteki cemaatin bir misalidir. Ve Allahın yeryüzünde matmahı nazarıdır. Allah kainat nizamını o cemaat için devam ettirir ve böyle bir cemaat yok olduğu zaman kaniatın, semaların ve arzın da manası kalmayacağından ötürü Allah da yıkar Celle Celalühü.
Binaenaleyh evvel her ferde düşen vazife, böylesine sahih bir cemaati meydana getirmek ve bu Salih cemaati nescetmek, böyle bir cemaate sahip olmak bu mevzuda ciddi gayret içinde bulunmak.. etrafımızdaki arızaları gidermek süretiyle, cemaatimizde bu anlayışı meydanagetirmek süretiyle, bu sıhhatli cemaati örmeye nescetmeye çalışacağız.
Bu bize ait vazifenin bir yönüdür. Vazifeyi yaparken başkalarının kusurları ile uğraşmak, başkalarının kusurlarını serişte etmek, kusurlarını halkın arasında faşetmek, vazife yapma esnasında bu, bizim ifradımızın ifadesidir.
İnsanımıza karşı vazife behemehal yapılacaktır. Her ferd, kendi insanına karşı bu türlü vazifeyi yapmakla mükelleftir. Ve fakat bu vazifeyi yaparken aynı zamanda başkalarının ırzıyla, namusuyla, haysiyetiyle oynamamakla da mükelleftir. Onlarık endi ırzı, namusu, haysiyeti gibi hassasiyetle korumakla da mükelleftir. Bu da meselenin diğer yönüdür.
İşte bu anlayış içinde kusurların ortaya çıkmamasına dikkat ederek, şahısların mahcub olmamasına dikkat ederek, ırz ve namus meselesinin payimal olmamasına dikkat ederek, Müslümanlığın ve Müslüman cemaatin haysiyetini korumakla mükellefiz. Buna sıratı müstakim diyoruz. Bu istikamette bir anlayış diyoruz. Vazife behemehal yapılacak, ama Müslümanların gizli ahvali didiştirilmeyecek ve vazifeden dur olmayacak müminler..
Seyyidina Hz. Ömer, Şamda Ebu Cendele mektup yazıyor. Ebu Cendelin bir kısım şeyler karıştırdığı şayiası kulağına geliyor. Bir mümine düşen vazife ilk defa Hz. Ömer gibi bu işi bir iyi dinlemek, var mı arkası geliyor mu hakikaten, bir dedikodu bahis mevzu mu? Ve evvela dinledi, herkesi dinlediği gibi.
Sad ibni ebi Vakası şikayet edenleri de dinlemişti, selmanü Farisiden şikayet getirenleri de dinlenmişti. Amir ibni Saidi şikayet edenleri de.
Ebu Cendeli şikayet edenleri de dinledi. Baktı ki şikayet temadi ediyor, bir iki daha oldu. Ona meseleyi faşetmeyecek şekilde bir name yazdı. Ve sadece:
- ha mim….. (40/3) yazdı başka bir şey de yazmadı.
Ha- mim… o kitabın indirilmesine kasem ediyor, o kitabı indiren Hz. Allah günahları magfiret edendir, tevbeleri de kabul edendir buyuruyor. Azabı da çok şiddetlidir. Diye bir mektup yazıyor.
Sen şunu irtikap etmiştin, bunu işlemiştin demedi. Arkadan gelenlere de sordu. Dediler ki:
- Ya Ömer ne olduğunu bilemiyoruz, falan haftadan sonra, bıçakla kesiliyor gibi huyundan kesiliverdi.
Hz. Ömer hassas hareket ediyordu. Onu da hassasiyete sevkeden bir faktör vardı. Ben esas ona dikkatinizi çekeceğim.
Meseleyi faşetmeden meseleyi önleme. İstikametle meseleyi faşetmeden hizmet etme.
Bir gün yanındaki bir sahabi ile gezerken, badiyede kulübeciğin içinde, üzüm üsaresi içen, nebiz mi içer koruk mu içer yoksa hakikaten nefsine mağlub olmuş, o gece nefsine mağlub olmuş da şarap mı içer, birisini görür. Gözüne kapının arkasından iliştiği için hemen kapıdan içeriye dalıverir. Adam karşısında halifeyi ruyi zemini görüverince, hele Hz. Ömer gibi cemalin ve celalin kendisinde müştereken tecelli ettiği bir zatı görünce, mehabet ve mehafet karşısında iki büklüm olur. Hz. Ömer:
- Nedir senin bu habin ? der
O da canını dişine takar, ona der ki:
- Ya Ömer, ya nedir senin bu halin? Müminlerin averatını gözetliyorsun?
- Kuran diyor ki: vela tecessesü. (49/12) tecessüs yapmayın, çaşıtlık etmeyin, halkın gizli şeylerini gözetlemeyin. Sen benim evimin içine giriyorsun.
Sahabi diyor ki: Ömer ellerini başına koydu, kendine veyl okuyarak mescide geldi ve durmadan ağlıyordu
- Ya Ömer ne yaptın diyordu sen? Müminlerin kusurunu araştırdın, ne yaptın diyordu. Mescide kapandı ve kimseye bir şey söylemedi.
Ertesi gün adam mescide geldi. Ta arka saflarda duruyordu. Uzun boylu Ömer kendisini görecek, çağıracak, halk arasında haşlayacak, ayıbını söyleyecek diye ödü kopuyordu. Mescidden içeriye girer girmez belki orada ayaklarının bağı çözüldü de çöküverdi.
Hz. Ömer ona işaret etti. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyoruz. Yanına çağırdı kulağına eğildi ona şöyle dedi:
- Allaha yemin ederim ki seni gördüğüm o manzarayı vallahi kimseye haber vermedim.
O da getir dedi kulağını ben de sana bir şey diyeyim:
- Ben de Allaha yemin ederim ki, sen beni gördüğün o dakikadan itibaren o zıkkımı ağzıma koymadım diyordu.
Fenalıklar böylesine önleniyor, sıhhatli bir cemaat böylesine nescediliyor ve örülüyor fakat bu arada sürçmüş ve düşmüş, zelleye maruz kalmış, Müslümanın haysiyetinin korunmasına da dikkat ediliyordu.
İşte bu sıratı müstakimin ifadesiydi. Dine davet edenlerin, Dini Mübini İslama çağrına bulunanlara, kurani hayatı insanlara tavsiye edenlere, Sahabenin yaşadığı bu hususu gösteriyorum, işte sıratı müstakim anlayışı budur.
İnsanların iç çamaşırlarını teşhir etmek değil. Gizli yerlerde işledikleri günahları anlatmak değil ve bir müslümanın baş aşağı yıkılmasıyla iftihar etmek, övünmek, çok iyi oldu düştü demek ve bununla sevinmek değil, zira bu namertliktir.
Bir mümine yakışır keyfiyet şudur: Mümin kadeşinin düştüğünü duyunca, günah işlediğini duyunca, onu setretmeye çalışacak, hemen onu korumaya geçecektir.
Taberani bize şunu naklediyor: Bir kimse mümin kardeşinin ırzını burada korursa, göğsünü gerer hayır o işi yapmamış derse, Cenabı Hak ırzın korunması lazım geldiği o günde, onun ırzını ve namusunu muhafaza edecek, ayıplarını setredecek, onu rezil ve rüsvay etmeyecektir buyuruyor.
Mümine düşen vazife odur. Kusuru gördüğü zaman birkaç defa gözlerini silecek, doğru işliyor mu gözlerim diyecek ve hakikaten gözleri ile gördüğü gibiyse şayet, Allahım bu kardeşimizin düştüğü şeye beni düşürme deyip dua ve istigfarda bulunacak.
Aziz Müslümanlar. Sudan havadan daha çok Kuranın ahlakımız adına bize telkin ettiği şeylere ihtiyacımız vardır günümüzde. Kuranın bize tavsiye buyurduğu, teklif ettiği ahlakı ve anlayışı yaşamadıktan sonra, eski bir bezi dikerken muttasıl kopardığımız gibi, yarayı ve yamayı genişlettiğimiz gibi, ictimai hayatta sadece yarayı ve yamayı genişletmiş olacağız.
Partiler çıkacak, onları beğenmeyecek arkadan yine partiler çıkacak, mecmualar yazı neşredecek, onlar beğenilmeyecek, arkadan başka mecmualar çıkacak. Fakat yeni çıkan her şey, aynı tenkid durumu içinde, aynı başkalarının ırzına ve namusuna dil uzatma durumu içinde devam ettiği müddetçe netice değişmeyecek, perişan ve payimal olan bizler olacağız.
Memleketimizin sinesinde kaktüs gibi yetişen bir şirzime-i kalil, aziz ve necip milletimizin kaderiyle oynamaktadır. Bunun karşısında kuvvetli ve güçlü bir alternatif olsaydı, olmazdı bu. Demek ki bunların karşısında güçlü bir alternatiften bahsetmek mümkün değildir. Demek ki Müslümanlar birbirlerini yemekle meşgul. Demek ki Müslümanlar birbirlerini didiştirmekle meşgul.
Müslüman kendi davasının muhabbetiyle yaşasın.
Onu neşre kendisini versin
O yola sardırsın
Allahın Tevfik ve inayetiyle yüzü yerlerde kalmayacak, onuru muhafaza edilecek, gururu muhafaza edilecek ve azizler zümresi arasına iltihak edecektir. Rabbim bizi azizler arasına ilhak buyursun, onlarla payidar eylesin, içimizde bizi kemiren bu dedikoduyu, bu güfti guyu en yakın zamanda bertaraf eylesin.
Allah kendi icraatı Sübhaniyesini bize anlatırken ellefe beyne kulubiküm (3/103) O Allah ki siz bir uçurumun kenarındayken kalplerinizi telif etti, o telif etmeseydi siz bir araya gelemezdiniz, o birleştirmeseydi birleşemezdiniz, O sizi millet yapmasaydı millet olamazdınız, O haysiyetinizi korumasaydı koruyamazdınız.
Haysiyetinizin karardığı, ufkunuzun karardığı, nasiyenizin sarardığı şu günümüzde, Rabbim yeniden kalplerimizi telif buyursun, öylece bizi aziz eylesin.
Ahlak-8 (20.Haziran.1980)
Konu özeti
- Her şeyimizi ahıreti kazanma istikametinde sarf etmek
- Gereksiz istifhamlar üretmek doğru değildir
- Mescidde Peygamberimize çok ve gereksiz sorular sorulması, gadaplanması
- kad eflahal-müminün
Muhterem Müslümanlar
İnsan bir kere geldiği bu dünyada, Cenabı Hakkın kendisine ihsan ettiği her şeyi, azami tasarruf prensibi içinde, en iyi şekilde nemalandırmak için, en çok semere almak için, ahıret hesabına en verimli kılmak için gönderilmiş bir memur, bir muvazzaftır.
Dünyayı akıllıca değerlendiren insanlar, Rabbin vaat ettiği dünya saadetine de mazhar oldukları gibi, bilhassa ahiret saadetine mazhar olur.
Bir kere dünyaya gelen insan, bir davranışının boşa gitmesine, her hareketinin hayır hesabına geçmesine dikkat eder ki bunu dini mübini İslam tanzim eder.
Her davranışımızda ahıret hesabına bir şey kazanmayı hedef alıyorsak, akıllıca davranıyoruz. Dünyamızın da teminatı olan, dünya huzur ve saadetinin temel taşı ve teminatı olan bu müstakim davranışlar, ahiret saadetinin esasıdır, dünyada ahiret adına tohumdur, tarladır mahsuldür.
Sözlerimizi sarf ederken, söz söylerken, konuşurken beyanda bulunurken, ahiret hesabına bundan nasıl semere alırız aklı başında olan mümin onu düşünecek. Ağzımızdan çıkan bu sözle biz ahiret hesabına bir şey kazanmış olalım. Cennet semerelerinden bir semere olsun, cennet ırmaklarından bir ırmak olsun. Rasulüllahın gönlünü hoşnud edebilecek bir semereyi cennet olsun. Akıllıca sarfedilen bir bir söz olur. Mefhumu muhalifini arz etmiyor, yerlerine akılsızlık mantıksızlık demiyorum.
Mümin Rabbin kendisine ihsan ettiği her şeyi kendi nurlu yolunda ve nurlu istikbal istikametinde en mükemmel şekilde kullanır ve en mükemmel bemereleri almaya çalışır. Böyle hareket eden mümin, o nisbette menfilerden uzaklaşmış, o nisbette müsbetler içinde bulunmuş, hayırlı şeyler içinde bulunmuş olacaktır.
Sözü kürsüde getire getire çok söz söyleme meselesine, çok soru sorma meselesine getirmiş intikal ettirmiştim. Aklı başında bir müminin hayatında, kendisini ilgilendirmeyen, ahiret hayatını ilgilendirmeyen, ictimai hayatı için çok lüzumlu olmayan meseleleri didiştirme, kurcalama, onlardan sorular istifhamlar çıkarması yeri yoktur.
Aklı başında bir mümin, akidesine ve ameline müteallik meseleleri lüzum hisettikçe ele alır. Zira Rasulü Ekrem sahih beyanları içinde buyuruyor ki: çok söz insanı baş aşağı götürür yıkar.
Her yerde ulu orta söz konuşma, her fikir hakkında fikir beyan etme, her şeyi biliyor gibi ille de bir beyanda bulunma ve sonra müsrif ve mübezzir olma, malını sağa sola saçma, onu da yerinde kullanmama, sözü de yerinde kullanmama ve gelişigüzel sorular sorma, istifham çıkarılmaması gereken şeylere dair, nezaketinden ötürü tazim duyulması gereken şeylere dair dahi muttasıl soru çıkarma, Allahın sevmediği ve Rasulüllahın hoşlanmadığı yasakladığı bir keyfiyettir.
Binaenaleyh mümin, 20 inci asırdaki mümin, bilhassa içinde yaşadığı devirde herkes soru soruyor, çeşitli meseleleri kurcalıyor, istifham çıkarıyor ondan. Bende yapayım yoluna girerse… hafizanallah baş aşağı gider yıkılır, maazallah cehenneme yıkılır gider Allah korusun.
Aziz Müslümanlar. Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam çok soru sormayın buyuruyor. Hatta bir defasında vela teselü… (5/101) ayeti celilei kerimesini bu münasebetle irad buyurdular.siz size teblig edilen şeylere sımsıkı tutunun yaşayın. Benim size anlattığım şeylere bağlanın kalın. Bunun ötesinde Peygamber biliyor diye sorular sormayın. Gerekli olmayan hayati ehemmiyeti olmayan meseleleri kurcalamayın buyuruyor.
Ve Enes bize şu tabloyu naklediyor. Selüni ma şitüm dedi, öfkelenmişti. Herkes soru soruyordu. Canı sıkılmıştı. Gayrı ne isterseniz sorunuz, hepsine cevap vereceğim diyordu. Yer yer cemaat kalkıyor:
- Ya Rasulallah men ebi babam kim benim.
- Senin baban falandır diyor.
İki delikanlı kalkıp babalarını soruyorlardı. Onların babalarının da belki başka bir şahıs olduğunu söylüyordu.
İçi bozuk belki Rasulü Erkemi tecrübe sadedinde birisi kalkıp diyordu ki:
- Ben cennette miyim cehennemde miyim?
Ona da dünyasını başına yıkacak şu sözü söylüyordu:
- Sen cehennemdesin buyuruyordu.
Cemaat de öfkelenmiş, heyecanlanmış, gözü dolmuş, Rasulü Ekrem de çok heyecanlanmış ve gazaplanmıştı.
Biz Buhari müslimde sadece Abdullah ibni Hüzafetüssehminin kalkıp soru sorduğunu görüyoruz. Diğerleri diğer kitaplara aittir.
- Ya Rasulallah benim babam kimdir? Dedi.
- Abdullah, senin baban Hüzafedir buyurdu.
Anasının yanına geldiği zaman da kadın itabda bulundu:
- Oğlum beni rezil etmek mi istiyordun dedi.
Çok soru sorma karşısında Rasulü Ekremin nasıl rahtsız olduğunu, nasıl tedirgin olduğunu her sahabi hissetmişti ama ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Ömerin de bir faysal olarak, çok yerde yerinde sözü kesen bir insan olarak, dizlerinin üzerine doğrulduğunu görüyoruz. Ağlayarak şöyle diyordu:
- Radina billahi rabba vebil İslami dina ve bimuhammedin rasula. Tekrar edip duruyordu, mescid Ömerin gür sesiyle dolmuştu, lerzeye gelmişti. Artık mescidde Rasulü Erkemin sesi değil Ömerin sesi duyuluyordu.
Rab olarak Rabbimizden razıyız ya Rasulallah, Nebi olarak senden razıyız ya Rasulallah, Kitap olarak kurandan razıyız ya Rasulallah. Din olarak İslamdan razıyız ya Rasulallah. Durmadan tekrar ediyordu, sinirler yaşıtmıştı, şefkatle Nebiler Nebisi ona döndü, tatlı bir reveransla:
- iclis ya Ömer rahımekallah, Allahın rahmeti seninle olsun, otur Ömerim diyordu.
Rasulü Ekrem kesreti süalin, kılü kalin, izaati malin, hepsinin birer israftan ibaret olması itibariyle bir faslı müşterekte topluyor ve insanın helakini bu üç hususa bağlıyordu. Nehy ediyordu bundan. Her yerde ulu orta söz konuşanlar, dilini tutamayanlar, laf konuşmak için laf konuşanlar, beğendirmek için laf konuşanlar helakettedir. Malını zayi edenler helakettedir çünkü ikisi de boşa gediyor. Ve aynı zamanda Peygambere karşı hususiyle diyanet mevzuu ile alakalı çok koru soranlar, onlar da helakettedir.
Muhterem Müslümanlar, lisanın beyanın başımıza getirdiği afetlerden, 20 inci asırdaki afetlerden bir tanesi de budur. Belki bu bir şey için de hadisi şerifte meseleyi çatallaştırıyor. Birkaç şey de bunlardır. Rabbim sizi muhafaza buyursun.
Söz seylemenin ve beyanın tervic edildiği, hiç gereği olmayan yerde muhakkak insanların kalkıp boy göstermek istediği 20 inciasır, nefislerin firavunlaştığı ve beyanlarla insanların kendilerini halka kabul ettirmeyi düşündürdüğü yıkılası 20 inci asır, bir yönüyle bir kısım kimseleri bu noktalarıyla mahvü perişan etmektedir.
Faslı müşterekle diğer noktada şunu görüyoruz.
Harıl harıl malların sarf edilmesi, ekonominin istihlak ekonomisi olması, memlekette böyle bir tutarsız ekonomi olmasından ötürü, her taraftan açlık ve sefaletin bulunması beri tarafta da en ali bir hayatın yaşanması adalarda hayatın yaşanması, Avrupalarda hayatın yaşanması, ictimai hayatı zirü zeber edebilecek bir karışıklık ev karmaşıklık meydana getirdiğinden, burada da Rasulü Ekrem israfa parmak basıyor ve bir cemaatin bununla helak olacağını ifade buyuruyor.
Beri tarafta ise din ve dince mukaddes sayılan meseleleri haife alırcasınao nlar hakkında istifham imal ederek, muttasıl sorular sormak, dinin haysiyet ve namusu mevzuunda hassas olmamak, gelişi güzel meseleleri kurcalamak, bir yönüyle bu da dini hayatımza müteveccih bir tehlike olduğundan ötürü, bunun da bizi yıkma ihtimali vardır.
Rabbimi bizi yıkıcı bu şeylerden muhafaza buyursun, sözün söylenmesi lazım geldiği yerde söylemeye bizi hidayet eylesin, malı da yerinde sarfedilmesi lazım geldiği yerde sarfetmeye hidayet eylesin. Ve sadece cidid hayati sorular karşısında cevap verme lüzumunu duyarak cevap vermekle bizi serfiraz eylesin.
Fuzuliyattan, malaniyattan, gereksiz şeylerden, gereksiz davranışlardan, gereksiz sözlerden.. süalin de faydasızından ve gereksizinden, ahıret hesabına olmayanından, dünya hayatını tamir etmeyeninden, ictimai hayatımızın sağlamlığına bir şey getirmeyeninden Allah bizi muhafaza buyursun.