Cihad-1 (18.Ocak.1980)
Konu özeti:
Hayırlı işin yolunda olmak da hayırdır
Hep hayır yollarını araştırmalı koşmalı
Yumuşak döşekte geçen hayat hayat değildir
Nesibenin harbe gidemediği için üzülmesi
İbni Ömerin bedire çıkamadığı için üzülmesi
Umeyr bin ebi vakkasın 13 yaşında bedire iştiraki
Bilali Habaşenin cihada çıkmak için isteği
Ebu Haysemenin Tebüke yetişme telası
Herkes imkanına göre neslimize sahip çıkmalıdır
Muhterem Müslümanlar!..
Hayırlı bir işin yolunda olmak, o da ayrı bir hayır sayılır. Hayra vesile hayırdır.
Hayır yolunda atılan bir adım tıpkı hayır gibi insanın defter-i hasenatına hayrın kaydedilmesine vesile olur.
Şer yolunda yürüme, şer yolunda olma, defter-i seyyiatına kötülüklerin kaydedilmesien vesile olur. Kendini hayra adamış, hayırlı işe vakfetmiş bir insan, onun için gün 24 saat değildir. 24 saaten 24 ü de onun defteri hasenatına hasenat olarak geçer.
Zira yatarken kalkarken uyurken, uykunun ortasında, yerken içerken ve gezerken, .üyük bir davaya büyük bir hakikata gönül vermiş onu yapmak istemektedir. Hayatını bu düşüncelerle parçaladığı, bu düşüncelerle hayatını çeşitli bölümlere ayırdığı için, Allah hayatındaki muzlim, karanlık noktaları dahi, onun niyyet ve düşüncesiyle aydınlatır, onu apaydın bir hayata ulaştırır.
Binaenaleyh Allah yolunda ve hayır yolunda olan insanın hayatında karanlık nokta yoktur. Gecesi gündüzü kadar aydındır onun. Hayatının her saniyesi seneler ibadet hükmüne geçmektedir. Çünkü hayırlı bir yoldadır. Zira Baki istikametinde sarfedilen zaman parçasının, kısalığına uzunluğuna bakılmaz Allahın rızasına bakılır.
Binaenaleyh onun yolunda bir saniye seneler hükmüne geçer, bir anı seyyale binlerce sene yaşamaya müraccahtır ve bu hak yolunda olana müyesserdir.
Onun için insanların en akıllısı müminler, Allah irfanıylaakıllarına ışık tuttuklarından, en isabetli karar veren o müminler, hayatlarını ebedi hayata çevirme yolunu bulmuş ve bu sayede ölümsüzlükten kurtulmuşlardır. Allahü teala mürde gönüllerimizi ihya ederek bizi hayır yolunda kaim ve daim eylesin.
Onun için müslümanlığın çok iyi bilindiği devirlerde müminler bütün hayrın kapılarını araştırıyorlardı. Ben şu hayrı yaptım, şunu yaptım ötesinde daha başka bir hayır var mı diyorlardı. Rasulü Ekreme hayır yollarını çoğaltması istikametinde müracaat ediyorlardı. Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, zekatı veriyoruz, cennete gidebilmemiz için başka daha ne hayır tavsiye edersin ya rasulallah diyorlardı.
Mevcuttan kaçmak, onu terketmek değil, mevcudun ötesinde bu ebediyet yolunda yolculuğumuzu kolaylaştırmak, birimizi bin yapmak için tavsiyen nedir diyorlardı. Hep hayır istikametinde müracaat oluyor, hep hayra gitmek için insanlar deftere yazılıyor, talepler hep hayır yolunda ve bütün hayatı tenvir etme istikametinde adeta yarışma vardı aralarında.
Onun için o devirde genç yaşlı ihtiyara kadın erkek herkesi, hayır istikametinden kendilerini dur edecek her şeye karşı ciddi küskünlük içinde görüyoruz. Misallerini arz edeyim.
Nesibetül-maziniyye büyük kadını bilmeyen yoktur. Ve benli size onu elli defa intikal ettirdim. Tatlı değişik tablolar içinde 50 defa intikal ettirdim. Bu kadın hayatı mücadele ile geçmiş bir kadın. Efendimiz Sallallahü aleyhi ve sellem, Medineye teşrif edince, çocuklarıyla efendisiyle ve kendisiyle Efendimizin emrine girmiş, hizmeti yüklenmiş yüce bir kadındır. Bedire iştirak etmek ister, uhuda iştirak etmek ister. Uhudda yaralılara sargı sarma vazifesini yüklenmiştir. Hayatı boyunca Efendimizle beraber bütün mücadelelere ve kavgalara karışmak ister.
Hayatında en acı nokta şudur: Tesettür ayeti nazil olunca, Allah Rasulü artık erkeklerle beraber cihada çıkamayacağını kendisine duyurunca, kadın şimşekle vurulmuş gibi oldu, sarsıldı, kendi kendine mırıldanıyordu: Sen Allah yolunda cihada çıkarsın ben burda nasıl dururum ya Rasulallah? diyordu. Zira bir hayır yolundan alıkonduğu kanaatına varmıştı. kadını böyleydi.
İbni Ömer diyor ki, Bedire çıkıldığı zaman ben boyumu yüksek tutamamıştım. 11-13 yaşındaydım, parmağıyla işaret etti bana, sen geriye git dedi. O gece geldim evde yatağa girdim, Allahay emin ederim ki hayatımda ondan daha ıstıraplı bir gece geçirmedim. Zira Bedire gidenler arasına karışamadım.
Umeyr ibni ebi Vakkas, Sad ibni ebi Vakkasın küçük kardeşi. Sad küçük kardeşinianlatırken o benden talihliydi der zira benimle beraber müslüman oldu bir parmak çocuktu. Bedirde 12/13 yaşında iken bulundu ve Bedirin sinesinde Bedir şühedasına fatiha okuyanların fatihasına göğüs gerip çocuk haliyle bugün yatamktadır. O gün eve girdi beline kılıcı kuşandırdı, parmaklarının ucuna dikildi, büyük göründü. Rasulü Ekrem ona sen katılabilirsin deyince dünyalar kendisine bağışlanmı gibi seviniyordu. Çira cihada iştirak imkanı doğuyordu zira bir hayır kapısı kendisi için açılıyordu, şehid olma imkanı doğuyordu kendisi için.
Ebu Süfyan Allah Rasulüne Mekke fethine kadar düşmanlık yapmıştı. Sehl ibni Amir ile beraber Saffan ile beraber her menzilde her köşe başında her zikzakta, Müslümanlığın ve müslümanlığın mübelliği Allah Rasulünün karşısına çıkmıştı. Devri Risaletpenahide bir müddet yaşadıktan sonra Efendimiz vefat edince Raşit halifeler devrini idrak ettiler. Hz. Ebu Bekir devrinde sağda solda vazife yaptılar ve bir gün Hz. Ömerin kapısında bulunuyordu. Hz. Ömer bu eşraf ve senadid kapının önünde beklemesine rağmen, Bilali, Habbabı, selmanü Farisiyi içeriye çağırıyor, aralarında güfi guy başladı. İçlerinde ibni Hişam da vardı. Yermükün kahramanı.
Aralarında konuşuyorlardı. Biz burada kapının önünde duruyoruz, o ise dün kapılarımızda çalıştırdığımız hizmetçilerimizi ve köleleriimzi çağırıyor.
Sehl çok akıllı bir insandı, onlara dedi ki: Siz rasulüllahı terk ettiğiniz zaman onlar etrafını aldılar. Siz mal yığmaya çalıştığınız zaman, onlar servetlerini sarfettiler, siz yumuşak döşeklerde hayatın tadını çıkardığınız zaman, onlar Mekkeyi terkedip Medineye gittiler, aile efradından mahrum kaldılar. Bu işin bir tek yolu vardır .ana göre. Gidip Allah yolunda savaşmak ve onların durumunu ihraz etmek olacaktır.
O hızla giderler. Ebu süfyan cephede gözüne saplanan bir okla gözünük aybedince: Neye yararsın ki! 70 sene sahibini göremedin diyecek kadar işin içindedir.
İbn-i Hişamagelince, Yermükte onu sancağın dibindegörüyoruz. İslam ordusukıyasıya küffarla 10 bin kişilik bir ordu 100 bin kişilik bir orduyla savaşırken, rasulü Ekremin adını taşıyan bayrağın dibinde görüyoruz.
İkirme ile beraber Ebu Cehilin oğlu ile beraber sancağı sıkı tutmuşlar, gelip gelip çığlar gibi dalgalanıp onlara çarpan Bizans ordusu karşısında, ibn-i Hişama şöyle sesleniyor: Ey Bedirde Nasulü EKremin yanında savaşanlar, Uhudda kıyasıya savaş verenler, Hüdeybiyede elini sıkanlar; kendisi yoktu bunların içinde, gelin bugün el ele tutalım ve söz verelim, şu yüce bayrağı düşürmeyelim yere.
O bayrak düşmedi, el değiştirdi ve düşmedi, eller kesilince bacaklara kaldı yine düşmedi. Bacaklar da kopunca üzerine abanıldı onu yine düşürmediler yere. Bir gün düşman bir adım ileriye atabildiyse kütükte doğranmış et haline gelmiş ibni Hişamın cesedine basarak ancak geçebilmişti.
Cihad bu derece kendilerin için dert olmuştu. Mücadelenin yolu ve aşkı onların içinde en büyük ümniyye en büyük idealdi. Allah yolunda mücadele ve mücahede aşkı uyarılmıştı içlerinde.
Bilal, daha evvel kendisine müracaat etmiş:
- Ya Eba Bekir! Beni Medinede durmaya zorlama! Bu bana giran geliyor, Rasulü Ekremden sonra kimseye ezan okumak istemem ben! Ebu Bekir:
- Ben de sensiz duramam, bir müdtet benim zamanımda dur, ömrümün fazla olacağını tahmin etmiyorum, sonra nereye gidersen git!
Fakat Bilalin içi yanıyor. Rasulü Ekrem hayattayken cihada gidiyordu, kılıç kullanıyordu, savaş yapıyordu, hakkı anlatıyordu, afakı alemde bayrak taşıyordu. O gün ise Medinede kapanmış çocuklar gibi müezzinlik yapmaya mahkum edilmek isteniyordu.
Hz. Ebu Bekir hutbe irad ediyor cumada. Hal dinlerken orda bir kere daha hatırlatacaktı Bilal!
- Ya eba Bekir! Beni nefsin için mi hürriyete kavuşturdun yoksa Allah için mi?
- Vallahi ben seni Allah için hürriyete kavuşturdum!
- Öyleyse bırak beni Allah aşkına! Ben cihad etmek istiyorum.
Ve Şam önlerine gider savaşır orda ölür, bir meçhul mezara gömülür. İçinde cihad aşkı uyanmıştır.
Allah Rasulü Tebüke çıkarken, Ebu Hayseme evine gider. Bahçesine girdiği zaman bahçesindeki taravetv e güzellik insanın beynini bulandıracak mahiyettedir. İki zevcesi orada oturması kalkması için kendisine yer hazırlamışlardır. Kendisine gel diye hususi mahiyette bir teklif yapılmamıştır. Soğuk sular tatlı meyvalar ve ailelerinin yanında, çocuklarının yanında bir hayat kendisine çok cazip görünmektedir. Daha başını bahçeden içeriye sokar sokmaz aklına hemen şu gelir.
Rasulü Ekrem orada güneşin altında, seferdev e yolculukta muharebe altında. Ebu Hayseme sen ise evinde bahçende bağında yemeğin başında ve ailenin yanında yakışır mı bu sana?
Aileleri yalvarır içeriyegel diye… Hayır! Rasulü Ekrem orada ben buradaolmaz bu iş!
Ve semerini sırtına alır atıyla koşturur at yorulunca sülükün sırtına alır ta ötelere 10 gün ötede Tebük suyunun başında Rasulü Ekrem otururken aynı zamanda kendisiyle berbare Süheyb ibni Amr da vardır.
-Sen geride kal ben günah işledim Rasulü Ekremden geriye kaldım benimle gelme! Bakalım Rasulü Ekrem bana ne diyecek!
Efendimiz ve etrafındaki halk Medineden kopan bir bir tozun meydana geldiğini görürlerve Allah rasulü:
- Kün eba Heyseme! İnşallah Ebu Heyseme olursun sen! der
Zira cihaddangeriye kalmak çok fena ber şeydir.Ciddi bir günahtır, ciddi bir cürümdür. Ebu Haysemenin günah işlemesini istemmektedir. Der ki Ebu Heyseme:
- Rasulü Ekremin yanına geldim, beni tebrik ettiler, tebcil ettiler…
- Lekad kidtü ehlik ya Rasulallah! Nerdeyse helak olacaktım dedim.
Allah Rasulü dua buyurdular, teselli ettiler tezkiyede bulundular.
Aziz Müslüman!.. Kadınından erkeğine kadar, gencinden çocuğundan yaşlısına kadar, ruhlarında mücahede ve mücadele ruhu uyarılan bu cemaat, hayatın en tatlı anlarını Allah yolunda verdiği kavgalar içindeki anlar sayıyor. Allah anlattığı yüce bir dava uğrunda tutup gittiği bir yol sayıyor. O yolda kazandığı meşakkatlar sayıyor, yaşadığı hayatı döşeğinde geçirdiği hayatı saymıyor, yumuşak hayat içinde yaşadığı hayatı hayat saymıyor, hayatı mehalik içinde, mihnet ve meşakkat içinde hayat kabulediyor, ona hayat diyor, öbürünü hayattan daha ziyade ölüme yakın bir derbederlik ve perişaniyet kabul ediyor.
Sahabi devrinden belki o devir insanının idrak ettiği felaketlerden helaketlerden daha büyük binlerce felaket ve helakete maruz kalmış 20 inci asrın mümin insanı, aynı anlayış içinde aynı hava içinde, kendi davasına bu dönli şuurlu sahip çıkarsa Allahın tevfik vi irayetiyle orada yükselen ve kalkan dava bayraklaşan dava 20 inci asırda da 20 inci asrın insanının omuzlarında bayraklaşacak.
Herkes bu mevzuda seferber olacak, Rabbin kendisine ihsan ettiği imkanları değerlendirecek ve katiyyen bilecek ki bu uğurda kendisine düşmüş bir imkanı değerlendirmediği takdirde yakasını Allahın elinden kurtaramayacak ve perişan olacaktır. mektepteki hoca durumunu değerlendirecek, içine girdiği mektebe kendi mektebi nazarıyla bakacak, 10-12 asırlık, 13 asırlık bu memleketin havasını, bu memleketin çocuğunun ruhuna işlemeye çalışacak, mazi ile münasebetini temine çalışacak. köksüzlüğe katlanmasının önüne geçecek, o mektep benimdir diye sahip çıkacak. Sahip çıkmadığı mektebinin hesabının altından kalkamayacaktır.
Bir başkası başka yerde, başkalarına bir şey anlatma imkanına sahip ise şayet dimi imanı uğruna ve milletin ruhu uğruna bir şey yapma imkanına sahip ise şayet bu imkanı değerlendirmediği takdirde hemi vallah hemi billah Allahın huzurunda kurtulamayacaktır.
İmamdır vaizdir müftüdür, diyanet işleri reisidir, ellerinde Allahın bahşettiği geniş imkanlar vardır. Ve bu imkanlar gönülleri mürde bir milletin dini hayatının, islami hayatının ihyası uğrunda sarfedilmiyorsa, bunlar yakalarını Allahın elinden kurtaramayacaklardır.
Hepiniz derecesine göre raisiniz bir vazife ile mükellefsiniz, birer mesuliyetiniz vardır ve bu mesuliyeti yaptığınız zaman inşallah dünya ve ahiretinizi mesut kılacaksınız. Allah dünya ve ahiretinizi mesut kılsın. Aziz ve payidar kılsın.
Yüce bir dava ile Allah sizi muvazzaf kılmış, vazifeli bulunuyorsunuz şu anda, bu vazifeyi eda ettiğiniz zaman, kulluğun hakkını vereceksiniz, Allahın size olan ihsanını ikramının şükrünü eda etmiş olacaksınız.
Cihad-2 (25.Ocak.1980)
Konu özeti:
Fani şeyleri vermeden bekaya ulaşılamaz
İnsanlığa hizmet için fatih ruhlu insan gerekiyor
Üsame bin Zeyd bin harisenin kumandan tayın edilişi
Allah Rasulünün vefatı
Ebu Bekirin irtidad hadiselerine yürüyüşü
Muhterem Müslümanlar!..
Aziz olarak yaşamaya hakkı olan fatih ruhlar ve azimli olan ruhlardır. Azuz olarak yaşamaya hakkı olan kimseler, zatı mevzuunda huzuzatı mevzuunda fedakarlıkta bulunan kimselerdir.
Rahat terkedilmeden rahata erilmez, fani olmadan pek çok yönleriyle bekaya mazhar olunamaz.
Beka fenadan geçer. tükenmek lazım ki varlık başlasın. Her şeyin bittiği yerde bitmeyen bir varlık başlar. İnsanlar nefis ve enaniyet cihetiyle tükenmelidirler ki asıl hüviyetleriyle meleküt yönleriyle, Allahın sevdiği taraflarıyla varolabilme yollarına girebilsinler.
Bunu da belli meselelere azmi ve ikdamı olan insanlar başaracak, fatih ruhlu olan insanlar, uyuşukluğu atan insanlar, gözlerini nemütenahi ufuklara diken insanlar, cihanın fethini dert edinen insanlar, insanlığı karşılarında iki büklüm etmeyi düşünen ve bu uğurda her türlü şeye katlanan insanlar yapacak ve kıvıracaklardır.
Günümüzün her şeyden daha çok muhtaç olduğu şey fatih ruhlu insan. Cihanı fethetmeyi ideal ve ümniyye haline getiren, onun sancısını kafasında ve kalbinde çeken insan. Gününü gün eden ve dun himmetini yaşayan insan, bizden de uzak, kuranın anlayışından da uzak Rasulü EKremden de fersah fersah uzaktır. Bugün olmasa bile yarın uzaklaşacaktır. Fatih ruhlu insan istiyor bu bezm, fatih ruhlu insan istiyor, cihanın kendisine zimamdarlığı vereceği anı, bin bir sancı ile intizar eden insan istiyor günümüz.
Rasulü Ekrem bu duyguyu geliştirdi. bu anlayışı kendi cemaatine intikal ettirdi. 5-10 bin insana sahipolduğu bir dönemde, beni Esfere harp ilen etmek, Sasani imparatorluğuna karşı ordu göndermek ne demekti?
Zeyd ibni Harisenin kumandası latındaki ordunun sayısı 3 bindi ve buordu yüzbini aşan hirakliyüsün ordularına karşı savaşmak üzeregidiyordu.
Kendisi Tebüke giderken münafıklar meseleyi serrişte ediyor ve diyorlardı ki: Bir avuç insanla Roma İmparatorluğuna karşı gidiyor ve Übeyy ibni Selül, muhammed dahil ben şimdiden daha onları zincirler içinde esir edilmiş görüyor gibiyim diyordu münafık.
Rasulü Ekrem beni esfere meydan okuyordu bir avuç insanla. Kor haline gelmiş bir avuç insan yerinde duramıyordu. Zira zaten yerinde durmaya karar verseydi o kuşatacaktı, içten birbirine düşecekti, binbir alternatifin birbirini yediği bir cemaat halie getirecekti.
İç sürtüşmelere meydan vermemek, zindeliğini koruyabilmek, vahdeti koruyabilmek için daima dışa doğru açılan kapılar ve menfezler gösteriliyordu. Yeryüzü bir gün bütün zimamdarlığı getirse, Rasulü Ekremin önüne anahtarlar halinde koysaydı. Rasulü Ekrem kendi cemaatine yıldızalra giden yolları gösterecekti, oraları fethedeceksiniz diyecekti ve süre-i katiyede cihanı fetihden dur olmayacaktı.
23 senenin içinde Allahın tevfikiyle büyük işler sıkıştırmış hem bir cemaatin meydana gelmesine, hem ateşini bir cemaatin meydana gelmesine hem büyük bir ruhun yerleşmesine müstekar hale gelmesine, hem de fetihlerin başlatılmasına vesile oldu. Bin bir işi bir arada Allahın tevfikiyle yapmış bu ağır ve yorucu vazife hitala ereceği hengamda idi ki, oğlum, oğulluğum dediği
Zeyd ibn-i Harise genç delikanlı Üsameyi çağırttı, bir cuma veya perşembe günü evladım dedi, şimdi seni bu ordunun başına nasbederek beni esfere doğru harbe göndereceğim, benim gidip de geldiğim, babanın gidip de orada kaldığı çok Sahabenin döküldüğü yere göndereceğim, cuma günü ordu teşkiline karar verildi, bu orduya Ömer iştirak ediyor, Sad ibn-i ebi Vakkas iştirak ediyor, Said ibni Zeyd iştirak ediyor. Osman bin Affan iştirak ediyor, Ebu Ubeyde iştirak ediyor, Talha iştirak ediyor, muhteşem ordunun başında genç serdar 18 yaşındaki Üsame bin Zeyd ibni Harise… seni buorduya kumandan tayin ettik.
Cemaat arasında bazı kimseler meseleyi serrişte ediyor. Çok hasta ve yerinden kalkamayacak kadar mustarip Rasulüllah başında sımsıkı sarığıyla, minberin kenarına tutuna tutuna cemaatinin karşısına çıktı, Allaha hamdüsena etti, ayakları titriyordu, zira vefatına iki gün kalmıştı, ayakları titreye titreye cemaatine şöyle dedi: Vallahi Üsameyi kumandan tayin etmemde tan ediyorsunz, daha evvel babası hakkında da ayanı şeyleri söylemliştiniz. Allaha yeminederim ki o da bu işe layıktır, babası da bu işe layıktır diyordu.
Sahabenin içi oturaklaşmıştı ve Ömerlerin içinde bulunduğu bir asker yürüyordu. Yeni bıyıkları terleyen gençlerle ordunun başında yürüyordu. Medinenin dışına çıktılar. sahabe her yerden akın akın gelip toplanıyordu. Beni esfere harp ilan edilecekti. Cumartesi geçti, ordu toplandı. Pazar günüydü ki Rasulü Ekrem çok ağırlaştı. herkes geliyor veda ediyordu. O ise tek kelime diyecek gücü yoktu, dudakları dahi kıpırdamıyordu.
Ötesini Üsame kendi anlatırken, anamla beraber girdik, o ana ki bir zamanlar Rasulü Ekreme deanalık yapmış, Ümmü Eymen onu beslemiş büyütmüş, terbiyesi ile meşgul olmuştu. Anamla beraber yanına girdim, ellerini uzattı beni omuzlarımdan tuttu, alnımı dudaklarına kadar götürdü ve beni alnımdan öptü, konuşamıyordu, fakat ellerini yukarıya kaldırdı, bir şeyler istiyordu.
Gözünün önünde roma imparatorluğu herhalde tebellür ediyordu.
İlk açılan ordu benim ordum olacaktı. Beni esferin yıkılışını görüyordu ve sonra ellerini indirirken anladım ki bana dua etti. Pazartesi sabahı idrak ederken Rasulü Ekremin iyi olduğu haberi geldi bize, çok sevindik, herkes bayram yapıyordu, yeniden Rasulüllaha kavuştuk diye.
Halbuki emanetinin alınmasından evvel, kendisine yeni bir saadet yeni bir husur devresi muvakkaten bahşedilmişti. Ben tam orduma errahil errahil diyeceğim zamandı ki, pazartesi göç var diyordum orduma, anamın habercisi arkadan yetişti…… errahıl errahıl diyordu güneş grup etti evladım derhal Rasulü Ekremin kapısına diyordu.
Sancağı Huzuru Risaletpenahinin yanına getirdim yere sapladım. Bütün dünyam yıkılmış ve dünyalar yıkılmıştı.
Bir güneş doğmuştu medine ufkunda ve gurub etmişti
Medine Rasulü Ekremi kaybetmenin heyecan ve helecanını yaşıyordu.
Bayrak ibr iki gün orada dalgalanıverdi. rasulü Ekremin techizü tekfi ve teşcii yapıldı, o toprağın sinesine tevdi edildi. Rabbisine vasıl oldu. Bayrak mahzun mahzun dalgalanıyordu. bu bayrak
Bizansa gidecekti bu bayrak batıya müslümanlığı götürecekti, mahzun mahzun dalgalanıyordu.
Meseleyi çok iyi kavrayan Sıddıklar Sıddıkı, o büyük insanların başı sertacı, certac-ı iftihacı minbere çıkarak Eshabı Kirama öşyle seslendi: Rasulü Ekrem vefatından önce dert edinmişti, beni
Esfeli fethetmeyi dert edinmişti, batı kesimine açılmayı dert edinmişti. Atlarının naralarının mücahidlerinin haykırışlarının düşman sinesinde duyulmasını dert edinmişti. Bayrak mahzun mahzun dalgalanıyor ben bu orduyu göndermek istiyorum diyordu.
Bin insan yanına birden koştu, irtidat hadiseleri var ey Allahın Peygamberinin Halifesi! Dinden dönmeler var, sen bu orduyu göndermesen de burda bıraksan! O kükrüyor ve şöyle diyordu.
- Bana ne teklif ettiğinizin farkında mısınız? Bu orduyu eliyle Rasulü Ekrem hazırladı vallahi bilsem ki dağlardan canavarlar gelecek, benim etrafımı saracak, Rasulü Ekremin hazırladığı bu ordu durmayacak gidecektir diyordu.Yalnız benim bir isteğim var, Üsameye bunu kabul ettirebilirsem bir isteğim var. Rica edeceğim ona Ömeri bana bağışlasın yanımda kalsın, ağır bir yük altına girdim.
Ve Medinenin dışına kadar cihanı fethedecek orduyu teşyi ediyordu. Genç serdar atın üzerinde iki büklüm:
- Ey Allahın Peygamberinin Halifesi! Gel sen bin ben ineyim!
- Hayır bırak! Allah yolunda ayaklarım biraz toz olsun! Yanlız senden bir ricam var, ağır bir yük altına girdim, Ömer gibi bir adama ihtiyacım var, ben senin askerini senin elinin altından
alamam, sen müsade edersen Ömer Medinede kalsın! diyordu. .
- Kalsın
- Bunu Allah aşkına gönlünden söylüyor musun? Yoksa ben Allah Rasulününün kumandanına baskı mı yapıyorum? diyordu.
Bu ne derinlikti Allah aşkına. Bu nasıl fatih bir ruhtu?
O üç bin kişilk ordu, iki batı yakasına açılıyordu, Fatihin İstanbulu fethedişinde onun rolu büyüktür. Malazgirtte Alpaslanın nara atmasında onun tesiri büyüktür. Anadolunun bizim için bir ülke haline gelmesinde onun tesiri büyüktür.
Büyük serdar gidiyordu, yardıma ihtiyaç olunduğu bir devrede gidiyordu, beni esfelin kapısının önünde bir at oynatıp gfeçiyordu. Geçiyordu ve düşman anlıyordu ki, müslümanlar tezelzüle maruz kalmadılar, Hz Muhammedin gitmesi onları bitirmedi, Allaha kulluk yapan bu insanlar daha pek çokları öbür aleme irtihal ve intikal etseyine kuvvei maneviyyeleri kırılmayacak, yine sarsılmayacak ve fakat kendilerinden istenen vazifeyi yapacaklarküfrün ödünü kopardı, kafirin dudağını patlattı, mürtedlerin içine bir korku saldı, saldı salıyor salacak. Sala sala gelişecek kaçıracak kadar gelişecek.
Ordu dev cesametiyle yeniden Medineye döndü, medeniyetin beşiği medineye döndü, bütün hakikatların ona dönük bulunduğu gibi
Aziz Müslüman! sana tarihten bir sayfa değil, sana seni sen yapan, sana şahsiyetini kazandıran, sana Kuran ile bütünleşme yolunu gösteren, sana ayatı tekviniye içinde seni söz sahibi kılan bir nurlu tabloyu intikal ettiriyorum.
20′inci asırda Sahabe mesleğini şiar edinenlere, bütün hayatın mehalikini iktiham edenlere, meşakkati rahata tercih edenlere, Allahın kendilerine verdiği şeyi Allah yolunda sarfedenlere,
Sahabi mesleğine girmek isteyenlere, Sahabi mesleğine girecek bir yolda işar ve işarette bulunuyorum.
Fatih ruhunu taşıyacaksınız, cihanı fethetme düşünce ve idealini kafanızdan çıkarmayacaksınız. Beni asferin ve beni ahmerin kapınıza geleceği anı bekleyeceksiniz. Cihanın kilit ve anahtarlarını elinizde tutmaya çalışacaksınız. Atalarınız bu işi yapmıştır. Sizin tohumunuzda bu vardır. Gelecekte de Allah bunu bizlere ihsan edecektir. Gökte melek bunu bekliyor, deryada semek bunu bekliyor.
Ve geçende bir delikanlı şu kürsüye tırmandı, dudakları tir tir titriyordu baba dedi ki: Hocam bir rüya gördüm manası nedir? Ravza-ı Pakı Rasulüllahda mübarek cesedini kanlar içinde parça parça olduğunu gördüm bunun manası nedir diyordu.
Bunun manası açık ve seçiktir, bunun manası Beytullahın basılmasıdır, manası Afganın sukutudur, bunun manası Afganistan dağlarında, karda kışta kıyamette Müslümanın şehid olmasıdır, bunun manası kafirlerin müminin haysiyet ve izzetiyle oynamasıdır, ırzın payimal olmasıdır, namusunun talan olmasıdır, Kuranın rafa konmasıdır.
Rasulüllah mahzundur… Ağlayın ki gülsün, mustarip olnu ki sevinsin, inleyin ki rahat etsin, rahatınızı terkedin ki huzura kavuşsun.
O kendisine düşeni yaptı, yaptı ve sizi sevindirdi, kendinize düşeni yapın ve sevindirin Rasulüllahı, hoşnud edin Rasulüllahı.
Cihad-3 (01.Şubat.1980)
Konu özeti:
Emanete riayet etmeli Kuranı yaşatmalı
Halid bin Velidin vefatı at ve kılıç bırakması
3 asırdan sonra yeni gelen nesil
Muhterem Müslümanlar!
Mukaddes İslam Dini, bir yönüyle Allah tarfından bize tevdi buyurulmuş bir emanettir, riayeti gerekli olan bir emanettir. Bizden sonra gelecek nesillere arızasız ve pürüzsüz teslim etmekle
mükellef olduğumuz bir emanet. Aldığımız gibi vermekle mükellef olduğumuz bir emanet. Teslim aldığımız gibi yeniden bir teslim etmek vazifesiyle mükellef olduğumuz bir emanet.
Bir yönüyle de aynı zamanda bu mukaddes emanette bizim ve gelecek nesillerimizin saadetemaneti vardır. Bizim ve gelecek nesillerin beşareti vardır, müjdesi vardır. Buna temessükünüz nisbetinde aziz olarak yaşamak için Allahın vadi vardır.
Her iki yönüyle de mahzı hayır olan böyle bir mesele karşısında, günümüzün insanının ne pahasına olursa olsun, isabetliistikamette iyi bir karar vermesi lazımdır.
Emaneti koruma emanete riayet etme, emanete ihanet edenler arasında haşru neşr olma endişesi taşıma. Kuranı aldığı gibi gelecek nesillere teslim etme duygusu ve düşüncesi.
İkincisi kendisinin saadeti, hatta mevcudiyeti istiklali, hür olarak yaşaması ona bağlıdır. Riayete dip onun getirdiği vadettiği, teminat altına aldığı hususları elde etme… İnsanımız işte bu
durumla karşı karşıyadır.
Kararını isabetli verdiği zaman hain olmadan kurtulacak, emanete riayet eden insanlar olarak karşılanacak. Geçmiş nesiller arasında mualla yerini alacak ve gelecek nesiller tarafından da rahmetle yadedilecektir.
Veya emanete hiyanet edecek, geçmiş nesiller arasında oturacak yer bulamayacaktır. Gelecek nesillerin tükürüğü de yüzünü kirletecektir. Bize bırakılan mirasa sebebiyet veren ecdadın
yüzüne tu! diyenler, bize yıkılmış bir Türkiye bırakan ecdadın ruhuna tu! diyenlerin tükürüğü…
Kuranı rafa konmuş bir Türkiye bırakan ecdadın ruhuna tu!…
Medresesi işlemeyen ecdadın ruhuna tu!
Mektebinde Allahından Peygamberinden bahsedilmeyen memleketin ecdadının ruhuna tu! diyenler
Sokakları bugünkü anarşjik hale gelmeye, getirmeye vesile olan ecdadın ruhuna tu! diyen nesillerin attığı tükürüklerle yüzleriniz kirlenecektir.
Emanete riayet veya hinayet!
Ya saadetinizin ve huzurunuzun teminatına sımsıkı sarılma veya ellerini gevşetme, perişan olma…
Aklı başında insan, saadetinin teminatına sımsıkı sarılacak, geleceğin nesillerinden gelecek böyle tehdidden, böyle tecavüzden, hiç olmazsa bir tükürmeden masun kalacak ve geçmiş nesiller arasında yerini alacaksın.
Huzuru Rabbul-aleminegittiğiniz zaman, Ümmeti Muhammed arasında yerlerinizi alabilme hususu, ama onun erkanı var, adabı var: Dinine sahip çıkacaksınız, Allahın yeryüzünde neşretmek istediği, yaymak ve hakim kılmak istediği, galebe çalmasını istediği dinine sahip çıkacaksınız. Hayatınızın gayesive sizin tatlı hülyalarınız haline getireceksiniz. Yatarken duanız kalkarken münacaatınız haline gelecek, sofrada besmeleniz sofradan kalkarken hamdeleniz haline gelecek, tavafta duanız, Allaha karşı sözünüz haline gelecek, mescidde içeriyegirerken, ahdü peymana sadakatiniz olarak tecdidi biatınız haline gelecek, dert ve sancı haline gelecek, Allah da sizi aziz kılacaktır.
Yerdeki yüze bastırmayacak, ırzınızı payimal, namusunuzu talan ettirmeyecek, bir bayrak gibi yüksek burçlarda dalgalanacaksınız. Ve milletler size selam duracaklar.
Ama oraya çıkıncaya kadar yorulmak lazım. Oraya çıkıncaya kadar mehaliki iktiham etmek lazım. Oklara hedef olmak lazım. Kandan irinden deryaları geçmek lazım. Dikenli tarlaların içine girmek lazım, hayatı rahatı rehaveti terketmek lazım, meşakkati şiddetle arzu edip Allah yolunda ölümü hayatın en tatlı neticesi saymak lazım.
Nasıl bir cemaat bu bezme dem tutuyor, o bayrağı yüce burçlara takıyordu.
Kaç defa dinlendiniz. Bir kere daha dinleseniz neolur? Belli bir dönemeçte bellib ir zamandan sonra yolunu tayin eden, Rasulü Ekremin muhteşem tilmizlerinden birisi olan Halid bin Velid. Kendi devrinde bir kasırga, bir fırtınadır. Halid esrarlı bir fırtınagibi, sasanilerin burçları önünde estiği zaman, her şey alt üst olur. Oradan akın değiştirip de, istikamet edğiytirip de bizansa doğru akınca, bu defa da bizansın her şeyi alt süt olur. Bir fırtına gibi yaşamış bir insan, ölüm kovalamış bir insan.
Ölüm döşeğinde kendi beyanları içinde, vücudunda para kadarokun, kılıcın mızrağın yerinin değmediği bir yer kalammış insan, kovaladığı kovalayıp arkasından koşturupu durduğu, ölümü bir türlü yakalayamamış hayatı boyunca…
Yakalasaydı onu, şöyle diyecekti Alahü alem: Allahım hayatımın bir dönemine kadar Peygamberimin karşısına çıktım
. O ve ben karşı karşıyayız. Hicretten sonra yine 6 sene O ve ben karşı karşıyayız. Bu kadar azim bir cürme karşı benim çok ciddi bir keffarette bulunmam lazım. Bu ise bir harp meydanında ancak, bir şehit kanıyla olabilirdi. Sen bunu bana lutfettiğinden dolayı arınmış gidiyorum diyecekti.
Fakat Halid, ümniyyeleri içinde kurup durduğu bu şeye müyesser ve muvaffak olamadı. Cihanı fethetmiş ve cihanı titretmişti ve sonra ölüm döşeği üzerinde tir tir titriyordu.
Said ibni zeyd yanına girdiği zaman, Hz. Ömer de derler, bu 70-80 yaşındaki insan alabildiğine yorgun, alabildiğine bitkinlik ve hastalıkların üstü üste gelmesi karşısında artık belini doğrultamıyordu. İçeriye giren eski arkadaşı hususiyle Yermükde omuz omuza vermiş beraber savaşmışlardı. Ne o bir adım geriye atmıştı ne de beriki…
İçeriye girince doğrulmak istedi, heyhat! Halitin harp meydanlarında bir kasırga halinde kendisini hareket ettiren hali artık başını taşımıyordu ve başı hızlı bir daha yastığa düşüvermişti ve
koca kumandan hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
- Ölümden mi korkuyorsun? Niye ağlıyorsun?
- Hayır! diyordu. Hıçkırıklarını yuttuktan sonra
- Şu naçiz cesedime ok ve mızrak olarak para kadar uçlarının isabet etmediği bir yer kalmamıştı ama bir fırtına gibi arkasından koşup durduğum ölümü harp meydanlarında yakalayamadım.
Bizden Mahzumoğullarından bir şair şöyle der: vema mate minna… bizden hiç bi refendi oğlu efendi, deve gibi döşekte burnunun üzerinde ölmedi… Ben şimdi burada bir kadın gibi döşekte
ölüyorum, ona üzülüyüorum diyordu.
Halid döşekte mi ölmeliydi?
Ve sonra hayaline dalıyor… Kendi kendine:
- Ey halidin günları! Geçin gözümün önünden! Şimdi Mutedeyim ve şu anda Yermükteyim. Sema harıl harıl yağmuru boşaytıyor başıma, soğuktan tir tir titriyorum. Ve düşmanın karşısında celadetle durmanın zevkini iliklerime kadar duyuyorum.
- Geçin Halidin günleri geçin! Son dakikada ona bir lezzet daha bir lezzet fırtınası daha getirin ve geçin diyordu ve bir aralık fikrinde bir şimşek çakmış gibi:
- Bana şu kılıcımı versene!Mücahid muharip ne yapar kılıcını eline aldığı zaman, onu yüce bir bayrak gibi yukarıya kaldırır, sonra öperv e başına koyar. Halid onu yapacaktır. ve sonra
- Beni şu kılıcın üzerine kaldır da bir şöyle durayım, kıyıcımın üzerinde dayalı durayım.
Herhalde kendi duygu ve düşüncesini anlatmıyor bize ama onun dediği şey şundan ibarettir: Her yiğit vefat ettiği zaman, kılıcını yanında görmek görmek ister. Bir vasiyetname gibi, bir dua gibi silahım yanımda olsun der. Kılıcımla ölmek isterim.
Halid kılıcına dayalı olarak ölecektir. Ölümü öyle karşılayacaktır. Kılıcı üzerinde aslında ölmek istememesinin derin ayrı bir manası var. Halid de herkes gibi Rabbin huzuruna gidecektir.
Halidden evvel niceleri silahları omuzunda ve bunlar içinde Rabbin huzuruna gittiler. Halide Allah bunu nasip etmedi. O hayatının sonuna kadar ve geriye bırakacağı iki mirastan birisi olan kılıcını arkada bırakıp giderken o yine elinde kılıcı Rabbin huzuruna öyle gitmek istiyordu.
Arkada bıraktığı iki şey vardı. Arkasından destanını yazan der ki: Öldü gitti geriye atıyla kılıcını bıraktı.
Rabbim arkada sadece atımla kılıcımı bıraktım. Atımı harbe vakfettim, kılıcıma da dayandım vasiyette bulundum, vefat ederken, harp meydanlarında olduğu gibi, benim mezarımı da kılıcımla kazın, onun sesini duymak istiyorum, ruhum hala cesedimlem ünasebetini devam ettiridği mürretce, onun sesini duymak istiyorum. Zira yiğitler kılıç seslerinden hoşlanırlar.
Bu bir yiğit ruhudur. Bu yatakta kadın gibi ölmekten nefret eden bir yüce ruhtur. bu koşarken meydanagetirdiği ter içinde boğulmak isteyen aşık bir ruhtur.
Veya iktiza ettiği zaman, cephede savaşırken, kanlarıyla şehit abdesti almak isteyen bir ruhtur. Bu yüce ruh, döşekte ölmeyi en büyük telihsizlik en büyük mahrumiyet saymakta kendisi için.
İşte bu ruh idi ki milletlerin maküs kaderini değiştiriyor. İnsanlığa yeni bir neşve getiriyor bir huzur ve saadet vadiyle geliyordu.
Nesilimizin uyanmaya başladığı bu günlerde bu ruhu gördükçe, saadet asrını biraz daha anlama imkanına sahip oluyoruz. Yoksam elekler kadar aziz yaşamış o insanları tanımadan gitme talihsizliğine düçar olacaktık.
Ben nefsim adına, simaları hakikat gamzeden, içlerinde İslamın ıstırabını yaşayan, gönülleri heyecandan çatlayacak hale gelen, neslin temiz simalarını seyrettikçe, içimden onlara şöyle diyorum. Ben kendim için sertac-ı iftihac yaptım, sahabi gibi sevdiğim, mihrabım diye önüme koyduğum, karşılarında el pençe divan durduğum insanları tanımadan gidecektim ama senin siman bana çok şey anlattı.
Sen bana Sahabeyi öğrettinHeyecanınla azminle ikdamınla bana Sahabeyi öğrettin, 100-200 seneden beri ölü bir milletin, dirilişi mevzuunda bana bir fikir verdin, camileri lebaleb doldurdukları medreselerde dolup taştıkları mektepleri lebaleb doldurdukları halde İslamın ruhundan mahrum insanlara, bir son verişle yeni bir Hz. muhammed gelmesi mevzuunda sen bana bir fikir verdin, berhudar ol çekiyorum içimden. Berhudar olsun.
Fakat bu nesil, Kuranın beşaret vadeden ayetini takip eden ayette olduğu gibi, yerinde celadet göstermesini bilecek çetin olacak, yerinde refet ve rahmetiyle, şefkatiyle hareket edecek, müminlerek arşı mülayim ve tevazu kanatları yerlere kadar inmiş olacak, bu havasıyla o, İncilin beşaret verdiği tevratın tebcilatta blunduğu kuranı Mucizül-beyanın haklarında rahmet okuduğu, Allahın kendilerinden rası olduğunu ifade ettiği topluluk arasında mualla yerini alacak ve kıyamete kadar payidar olacaktır.
Bu yola Allahın tevfik ve inayetiyle girilmiştir. Girilmiştir ve Rabbimizinden istiyoruz. Yolun bir çatalı ölüme giden bir yolda diğer yolda sadra gidiyorsa şayet, İslama hizmete ve Allahın yüce adının şehbal açmasına gidiyorsa şayet; men katele liteküne kelimetüllahi hiyeulya fehüve fisebilillahi fehvasına uygun ise şayet biz kendimizi hakka zahir sayacak vemleketimizin huzurunun teminatı kabul edeceğiz.
latezalü taifetün min ümmeti zahirine alel-hak la yedurruhüm men hazenehüm hatta yetiye emrullah Bir cemaat İslama arka çıktığı zahir ve yardımcı olduğu müddetçe, onlara düşman olan kimseler, müslümanlığa zararveremeyieceklerdir kıyamete kadar.
Bu cemaat hakka zahir ve hakka arka çıkmış olarak kabul ettiğiniz müddetçe, Cenabı Hakkın bize emanının, lutfunun ve ihsanının geleceğine inanabiliriz. Cenabı hak bizi bu ümitte inkisara uğratmasın. Yeni bir hayal kırıklğına uğratmasın.
3 asırdan beri peşi peşine bir sürü gece gördük, şafak söküyor diye ümide bağlanıp, intizara durduğumuz her geceyi ayrı bir gece takip etti. Biz 3 asırdan beri geceden başka bir şey görmedik. Onun için ufkumuzda yeni ağarmalar beyazlanmalar görünce sevinmeye başladık. Asıl şafağı asıl aydınlığı görmedik, onu kitaplarda gördük, karanlıkta doğduk, kaarnlıkta yaşadık.
Bizde hayat devletler milletler karşısında telhis hayatı oldu, bıktık usandık. Ufak emarelere şimdi bel bağladık, dibleste olduk. Rabbim bizi bağıylasın ve mazur görsün, mürde gönüllerimizi ihya etmek süretiyle bu bezimde bizden beklenen şeyleri ifa etmeye bizleri muvaffak eylesin.
Cihad-4 (08.Şubat.1980)
Konu özeti:
İnsanın büyüklüğü iç aleminin derinliğine Allah ile münasebetine bağlıdır
Muaz ve Muavvizin Ebu Cehili öldürmesi
Yermukta Şemmas ibni Kaysın ayağının kesildiğini fark etmemesi
Muhterem Müslümanlar!..
Büyük işleri büyük insanlar yapar. Büyük davalar büyük insanlar tarafından vazedilir. İnsanın büyüklüğü iç aleminin büyüklüğü ile ölçülür. Bir insanın kalbi ne kadar mazbut ise o insan o derece büyüktür. Kalbi ne kadar arızalı ise, pürüzlü ise, o insan o nisbette küçüktür, büyük görünse bile…
Kalbin mazbutiyeti ve de ahirete ve Allaha bağlılığı ile ölçülür. Kim Allah ile ciddi münasebet içinde, kuranın yolunda ve Rasulü Ekremile münasebet içinde ise, kalbi mazbut demektir. Ve cihanın üst üste muğlaklarını, müşküllerini, problemlerini halledecek de işte bu iç mazbutiyetine sahip olan kimselerdir.
İç istikametine ulaşan kimseler, hayatı istihkar edecek, hayatı istihkar edecek, dünya ve dünyaya ait her şeyi hafife alacak, Allahın büyük ve yüce gördüğü şeyleri o da büyük ve yüce görecek ve onları yükseltmeye çalışacaktır.
İç aleme bağlı insan ne kadar derinse o nisbette bu vazife hakkıyla yürüyecektir, yapılacaktır. İç aleminde herhangi bir derinlik yok ise Allah ile münasebeti yönünden kalp sığ ise, gençken de öyle olacak, olgunken de öyle olacak, yaşlı iken de öyle olacak, kızken de yaşlı kadınken de öyle olacak, öyle olacak ve hiç bir hayra ve berekete vesile olamayacaktır.
Mükemmel fertler mükemmel işler çevirecek, büyük müşkülleri kameti balalar çözecek, problemler onların elinde yağdan kıl çeker gibi, Allahın tevfik ve inayetiyle halledilecektir.
Kendisine düşen vazifeyi iç aydınlığı içinde, dünyada ahiretin sahnelerinde geziyor gibi gezen kimseler halledeceklerdir. Ukbaya inanmış insanlar halledeceklerdir. Kaybettiği şeylerin bir kaç katını Allah kendisine lutfedeceğine inanmış kimseler halledeceklerdir. dünyanın her sonbaharında solan bağ ve bahçelerine mukabil, binlerce hazan mevsimi görse de tek yaprağı düşmeyen cennete gönül kaptırmışlar halledecektir. Ayların, güneşlerin grub edip uful gitmesine mukabil, bütün batanlara mukabil batmayan gitmeyen uful etmeyen Allaha gönül vermişler
halledeceklerdir.
Allaha inanmayan insanların memleket ve millet sevgisi istikametinde idare-i kelamlarına da itimad edilemez. Allaha ve Rasulüllaha inanmayanların, Kurana bel bağlamayanların memleket adına getirecekleri bir hayır da bahis mevzuu olamaz.
İç aydınlığına iç derinliğine bağlıyoruz her şeyi.
Bize kadar itila ve yükselme devremizde her şey, çeşitli varyantlardan yükselme imkanını bulmuş, hep bu insanlarla yükselmiştir. Başaşağı gelişte de aksine, dünyaya bel bağlamalar müşahede edilmektedir. Size bir iki tablo arz edeceğim.
Abdurrahman bin Avf, aşere-i mübeşşereden. Uhudun kahramanlarından. Bir uzvunu orada arızalı çıkarıp, hayatı ondan sonra öyle yaşayanlardan. Diyr ki: Bedirin tam yanan bir fırın haline geldiği kızçıştığı esnada, henüz bıyıkları terlememiş. sülün gibi iki delikanlı süzüldü yanımageldi benim. İkisinin de bene diyecekleri bir şey vardı ama benden saklıyorlardı. Sonra bunların adını öğreneceğiz ve tarihe de kaydolacaktır.
Bunlar ya Amr ibni Cemuhun oğlu muaz ve Muavviz veya Afra Hatunun oğluyla Amr ibni Cemuhun oğlu Muaz ve Muavviz.
Yanıma sokuldu bana dedi ki:
- Ammi eyne eba cehlin, amcacığım bana Ebu Cehili gösterir misin? Medineliydi bu iki delikanlı. 10-15 yaşındaydı bu delikanlı.
- ma za tasnau ya büneyye? Oğulcuğum ne yapacaksın?
- Ebu Cehili işittim, Mekke-i Mükerremede Rasulü Ekreme eza ve cefa edermiş, ben bugün ona haddini bildireceğim.
O benim yanımdan uzaklaşırken, öbürü kulağıma eğildi. Aynı şeyi sordu. Birbirlerinden saklıyor ve bu şerefli vazifeyi tek başlarına yapmak istiyorlardı.
Ebu Cehil o esnada topluluk içinde göründü. Parmağımı kaldırdım:
- İşte şu! oğlum dedim.
Ben daha onlara şu demeyi bitirmeden orada peyda oluverdiler. Başına gözüne indirdikleri kılıç darbeleriyle Ebu Cehili yere yıkmışlardı. Bir kolunu kaybetmişti, koluna inen İkrimenin kılıcı kolunu koparmıştı fakat sevinç içindeydi. Peygamberine kalkan eli, o eli taşıyan boynu koparmıştı, kendikolu da gitmişti ama sevinç iiçindeydi.
Bu duygu ruhuna işletilmişti. Hz. MUhammed sevgisi daamrlarında dolaşan kan haline gelmişti. Yüce bir gönlü vardı, derin bir his yapısına sahipti. Belki bir başka yerde cesedini de bırakacak orda gidecekti ama içi ferih ve fehurdu çünkü baki ve sermedi bir istikamette sarfedilmişiti.
Emsalini Yermükde görüyoruz. Yermük büyük ölüm kalım savaşıdır. Halidin son dakikalarda gözünün önündengeçirip de sinema şeridinde o kare karşısına gelince dur bir dakika seni
seyredeyim, tatlı tatlı seyredeyim dediği, mümin için tatlı dakikaların yaşandığı bir muharebedir. Müminlherin sayısı müdakkiklere göre 30 bindi. Bütün Avrupadan toplanmış gelmiş haçlı topluluğunun sayısı ise 200 bine varıyordu. 15 insana bir insan düşüyordu. Filler vardı, uzun mızraklar vardı, barbarlığı temsil eden her türlü silah vardı.
Müminler henüz bellerini doğrultamadıkları bir dönemde, 30 bin insanla 200 bin karşısına çıkmıştı. Usta manevralarıyla, kendisini cihana kabul ettiren ve batılı tarih yazarlarına Anibalı kapısına götürüp kumandanlık dilendiren Seyyidine Hz. Halid bin Velid, orduyu güzel tanzim etmiş, yerleştirdiği insanları güzel yerleştirmiş ve Müslümanlığın batıya doğru açılan savaşını veriyordu.
El-Hak o gün akşama kadar bu işi bihakkın yerine getirdiler.
Habbas bin Eşim, yerinden bir adım geriye atmadı. Biz müslümanlığı tanıdığımızdan bugüne hep ileriye adım attık diyordu. Yermükde bizans ordusu karqşısında geriye gitme olmaz diyordu.
Rivayete göre elinde 20 tane mızrak kırıldı ve etrafına sesleniyordu:
Allah yolunda doğranıp dayerinden bir adım geriye atmayacak adama kılıç ev mızrak verecek yok mu? diyordu.
Said ibni Zeydle onun olduğu yerde kaldıklarını gördüler. Bizans çemberi yardıonları sardı fakat bir adım geriye atmadılar. Biraz sonra da Allah idbarı ikbale çevirdi, rüzgarlar tarafımızdan esmeye başladı, yavaş yavaş o 200 kişilik ordu, 100 binini muharebe meydanında bırakıp kaçacaktı. Ama bu birlik kimin önünde kaçıyordu.
Habbas ibni Kays o gün atına binmiş, sabahtan ikindiye kadar savaşmıştı. İkindi güneş grub edeceği an, ikindi ile öğleni beraber cemedip de kılayım diye atının üzengisine davranınca,
birdenbire başaşağı gitmişti. Savaşırken daha öğlenden bacağını kaybetmiş ve fakat akşama kadar farkına varamamıştı.
………
kandan irinden bir deryanın çağladığı hengamda namazına koşan mücahid, namaza koşmadan evvel nerede bıraktığı ayağını aramaya başlıyor. Ayağı sabah kesilmişti de o ancak akşam atından inerken farkına varıyordu.
Bu nasıl iç derinliğidir, bu nasıl Allaha merbutiyettir, bu ne denli Allaha bağlılıktır ki insan ayağını kaybeder de duymaz!
İşte onlarla bizim aramızdaki büyük fark! Onların Allaha bağlılığı ile bizim aramızdaki fark!
Dünya ile ukbayı birbirinden böylesine ayıran bir cemaat bu cemaat 200 binlik bir orduyu önüne katmış sürüyordu. 100 bini meydanda dökülmüştü, öbürü de kaçıyordu ve artık Hirakliyüs
Suriyeden ayrılırken hüzün içindeelini kaldırıyor, elveda elveda diyordu. Bir daha bunların önüne buraya dönmek mümkün değil, elveda diyordu. Ebediyyen Suriyeyi terkediyor ayrılıyordu.
Müslümanların o gün şehitlerinin sayısı ancak 3 bindi. 3 bin şehit vermişti, yerinden oynamayan insanlar, elinde kılıç ve mızrak kıran insanlar. Hayatı istihkar eden insanlar.
Ama rasulü Ekremin yüce adının Bizans surlarında dalgalanmasını temin etmiş oluyorlardı.
Antakyada minarelerde, Hamada, Humusta, Kadisiyedeki minarelerde muhammedürrasulüllah sesi yükseliyordu. O akşam minerelerde veya yükseklerde yatsıda ezan okunurken üztlerinin
kanıyla sağda solda kendilerine namazgah arayan mücahidler, Rasulü Ekremin adının bir merhale daha ileriye götürülmesinin sevinci ve huzuru içindeydiler.
Bu duygu ve düşüncenin bize her şeyi getireceği kanaatındayız. Allaha gönül vermişliğin, kurana bel bağlamışlığın, Hz. Muhammede teslim olmuşluğun bize çok şeyi getireceği kanaatındayız.
Ve bunun dıışnda da biz şu iki büklüm belimizi başka şeylerle doğrultmamız mümkün değildir. Onun için her şeyden evvel, bütün dikkat nazaarımızı bir tek noktaya teksif etmek süretiyle hep orada işlemek, orada başlamak, ses ve soluğumuz hep orada duymak lazım. O noktada neslimizin gönlünün mamur edilmesi, onun iç yüceliğine derinliğine ulaştırılması, ukbayı büyük görür hale gelmesi ve onan karşısında dünya ve dünyaya ait lezaizi istihkar eder hale gelmesi..
Rabbim bu büyük kavgada, mücadelede, insanımızın dizine derman ve kalbine fer versin.
3 asırlık birikmenin neticesi bu büyük ağır yük altında, bu hacaletli vaziyetle, büyük mücadele ve mücadeleyi verebilir miyiz veremeyiz mi? Onun inayetiyle verebileceğimize inanıyor, ondan medet ve inayet diliyor ve dileniyoruz. Bizi artık başkalarının kapısında dilenci olarak dolaştırmadan, teseül ve tekeffüften halas eylesin, iç aydınlığına ulaştırsın, bizi aziz eyleyeceği yola hidayet edip aziz eylesin.
Cihad-5 (15.Şubat.1980)
Konu Özeti:
Ölüp gideceğiz unutulmayan iz ve eser bırakmalı
Hayata ve ölüm sonrası hayata bakış
Mute savaşında üç kumandanın şehit olması
Muhterem Müslümanlar!
Muvakkaten bulunduğumuz bu dünyada, sırtımızda muvakkaten taşıdığımız bir imanet var. Bu emanetin bize ait olup olmadığı, bir emanet olduğu, bir vedia olduğu her haliyle bellidir.
Elimizde olmayarak buraya geldik ve onu sırtımızda bulduk. Ve elimizden yavaş yavaş onu çekip alırken de önüne geçemiyor ve mani olamıyoruz. Bir gençliğin zail olması halinde, bir olgunluğun zail olması halinde, bir sıhhatin zail olması halinde, biz hep onun ariye bir emanet olduğunu görüyoruz.
Bir gün bütün bütün bunu kaybedeceğiz. Bizden evvel gelip gidenler gibi biz de, başımıza dikilmiş iki taşın altında, işte o kadarcık bir emare ile mevcudiyetimizi gösterecek, belki gün gelecek o taşlar da silinip gidecek, daimi meçhullere karışacağı, unutulacağız, zihinlerden unutalacağız çıkıp gideceğiz.
Silinmeyen unutulmayan bir iz bırakmak lazım bu kainatta. Öyle bir ün etmek lazım ki, arşı çınlatsın, feleğu semeği mevcelendirsin. Daimi bir iz halinde kalsın, ta kıyamete kadar, kıyametin ötelerine kadar. Bu bir fani için en mukadder en mukaddes şey olacaktır.
Dünyada her yönüyle fani olan insan ancak bu türlü bekaya mazhar olabilir. Ancak bu yolla daimi hafızalarda kalabilir ancak bu yolla gittiği alemde daimi yaşama imkanını elde eder.
Aklını kaybetmemiş, içindeki beka arzuv e hissini dinleyebilen bir insan için, bu mevzuda başka türlü şey düşünmek mümkün değildir. Beka için yaratılan bekaya namzet olan insan, baki olma yollarını araştıracak, bulacak ve onu bilgiile çıkarmaya çalışacaktır.
Bu fani alemde bekanın yolu, hayatı istihkara, hafife almaya bağlı, dünyayı hafife almaya bağlı, bize tevdiedilen hayat emanetini, can emanetini, gençlik emanetini, sıhhat emanetini, Baki-i hakiki olan Hz. Allahın yolunda kullanmak süretiyle bekaya mazhar etmeye bağlı. Allahü teala şu fani alemde bize verdiği şeyleri bakileştirme imkanlarını bize lutfeylesin bahşeylesin.
Bizim dimağlarımızda ve kalplerimizde birer şere çizgisi halinde mevcudiyetini devam ettiren insanlar, arzettiğim mevzuda hasbi yaşayan insanlar, samimi yaşayan insanlar, fedakarca yaşayan insanlar, dünyaya ait şeyleri hafife alan insanlardır.
Dimağlarda ilelebed yaşamayı düşünüyorsanız, yolunuzu tayin etme mecburieytindesiniz. Yaşayacağınız hayatı tayin etme mecburiyetindesiniz. Yok fani olmaya, bitmeye tükenmeye gitmeye razı iseniz şayet, olduğunuz gibi kalabilirsiniz. Fani zevleriniz içinde yaşayabilirsiniz.
Rasulü Ekremin gösterdiği ufku gösteriyor, onun tebcil ettiği şeylerin tebciliyle huzurunuza çıkıyor, onun uğrunda ölen, hayatı istihkar eden insanların tablolarıyla karşınıza çıkıyorum.
23 sene gibi kısa bir zamanda, İslamı insanlığın başına bir taç halinde koyan o cemaatteki gücün ve kuvvetin sırrı neydi? Nasıl oluyor da biz kemmi buudlarımızla daha geniş olduğumuz halde, senelerden beri başaramadığımız ve hala da başarma ümidini elde edemediğimiz meseleyi onlar bir hamlede bir nefhada başarıyorlardı.
İşte bu meselenin sırrı hayata bakış ve ukbaya bakıştı. Ölüm ötesindeki hayatla ölümün berisindeki hayatı muvazene yapıştı. Bu muvazeneyi yaptıktan sonra, her şey rahatlıkla hallediliyor, yoluna giriyordu.
Mefhari mevcudat Efendimizin, daha hayattayken batıya doğru açılmayı dert edinidğini bir iki hutbe önce arzetmiştim. Bütün insanlığa büyük hakikatı duyurmayı bir sancı halinde içinde yaşadığını ve her fırsatı bir menfez bir kapı, bir pençere kabul edip açılan her kapı ve pencereden batıya doğru açılmayı dert edindiğini huzurunuza getirmiştim.
Vefat-ı seniyyelerinden bir kaç sene evvel, 3 bin kişilik bir ordu teşkil ederek, başına Zeyd ibn-i Hariseyi kumandan tayin ediyor ve diyor ki:
Sen bununla Bizans ordusunun karşısına çıkacaksın! Niçin bizansın karşısına çıkacak?
Arap yarımadasında yeni bir tekevvün başlamış. Dünyaya yeni bir veche verecek yeni bir doğuş var yeniden bir doğuş ve diriliş var. Bizanslıb unu söndürmek istiyor. Bunun uçun de
Antakyaya kadar uzanmış gelmiş, 100 bin kişilik bir Hirakliyüs ordusu var. Allah Rasulü bu orduya karşı Zeyd ibn-i Harisenin kumandasına 3 bin kişilik bir birlik vererek Hirakliyüsün ordusuna gönderiyor. Ordu Muteye kadar varıyor.
Bu ordunu içinde Halid bin Velid vardır, Allah Rasulünüün iki defa hicret etmiş amcasınınoğlu Cafer ibn-i ebi Talip var, kılıcı sözü kadar sözü kılıcı kadar nafiz Abdullah ibn-i Revaha da vardır.
Ama azadlı bir köle olan Zeyd ibn-i Harise bu ordunun başında kumandandır. Onları böyle bir sefere gönderirken, hiç bir zaman kullanmadığı bir şeyi kullandı, söylemediği şeyleri söyledi.
Birincisi, Allah rasulü eşrafın üzerine onların çok da kabul edemeyeceği bir insanı Zeyd ibn-i Hariseyi tayin etmiş, sonra da hiç bir seferde demediği şu sözleri demişti:
Zeyde bir şey olursa şayet Cafer ibn-i ebi Talip sancağı alsın, ona da bir şey olursa Abdullah ibn-i Revaha alsın! Ona da bir şey olursa Müslümanlar arasında bir Allah kılıcı sancağı eline alsın orduya kumanda etsin! Herkes nasıl bir sefere çıktığını biliyordu.
Cafere evine gidip hanımına ve çocuklarına veda ederken aynı zamanda dünyaya da veda ediyordu. Ama zerre kadar tereddütü yoktu.
Abdullah ibni Revaha çocuklarına veda ederken gözleri dolu doluydu vefat edeceğine inanıyordu. Rabbin huzuruna çıkacak sermayeye sahip olmadığı için de müteessir idi. Kendine göre öyle düşünüyordu.
Zeyd ibni Harise katiyyen vefat edeceğine inanmış, ölüme gittiğini biliyordu.
Mücahidler Bizans ordusuyla karşı karşıya gelince de Rasulü Ekrem Medine-i Münevvereden adeta bir televizyon ekranı başında meseleyi mevzuyu harbi vakayı seyrediyor ve Ashabına
anlatıyordu. Ashab rasulü Ekremin yüzüne bakıyorlardı. Harp cereyan ediyordu orada. Zeyd ibni Harise şehit olduğu gibi adım adım fırtına gibi onu takip eden Cafer ibn-i ebi talip bayrağı kapıyordu.
Allah Rasulü söylüyor: Zeyd ibni Harise isabet etti kılıç darbeleriyle yere yıkıldı, bayrak düşeceği an, Rasulü Ekremin adını taşıyan bayrak düşmesin diye Cafer ibni ebi Talip bayrağa sarıldı ve atın üzerined Cafer sağa sola saldırıyordu. Bayrak Caferin omuzları üzerinde dalgalanıyor, Bizans ordusuu geriye püskürtüyor, üzerine ciddi çullanmalar karşısında da atımı kullanırlar endişesi ile atından iniyor atını sinirliyor, atının ayaklarını kesiyor, düşman bana karşı kullanmasın diye.
Bir eline bayrağ bir eline de kılıcı alıyor düşmana saldırıyor. Bayrağı tutan koluna kılıç inince, bayrak yere düşmesin diye sol eline alıyor. Rasulü Ekrem aynen mescidden görüp anlatıyor:
Caferin sağ kolunu kopardılar, bayrağı sol eline aldı, sol koluna da bir darbe vurdular düşmesin diye bacaklarının arasına aldı, başına inen bir kılıç darbesi başını indirirken, o arkaya doğru bağırıyordu:
- Abdullah ibni Revaha! Abdullah ibni Reaha!
Arkasından koşup duran düşman birdenbire kendilerine doğru bir fırtınanın kendilernie doğru geldiğini hissediyorlardı. Sıra bana geldi diye çadırında ağzındaki lokmayı atmış Cafer ibni ebi talibin sesine koşan Abdullah ibni Revaha idi. O da atına biniyor bayrağı yeniden yüceltiyor, askere yeniden can ve cesaret geliyor, 3 bin kişi kendinden 33 defa daha yüksek olan düşmana karşı savaşıyordu.
Bir aralık bir kılıç darbesi kolunu kesiyor bayrağı tutmasına kılıcı kullanmasına mani olan bu kolu, canını çok sıkıyor attan aşağıya iniyor, ayağıyla koluna basıyor koparıyor tekrar ata biniyor
Abdullah ibni Revaha da attan yıkılırken bir aralık bayrak ortada kalıyor, sahipsiz kalıyor Rasulüllah. Taşıyacak omuz kalmıyor. Rasulü Ekremin rengi kaçıyor tereddüt geçiriyor. Eshab dikkat kesilmiş:
- İrtidad mı var ya Rasulallah! Geriye dönen mi var ya Rasulallah? Kaçış mı var ya Rasulallah? Allah Rasulü beşaretini veriyor:
- Allah kılıçlarından bir kılıç aldı bayrağı, Halid bin Velid aldı bayrağı..
Mücahidler harbe iştirak edenler henüz dönmemişlerdi, Rasulü Ekrem şühedanın evlerine gidiyor, Caferin çocuklarının başını okşuyor, hanımını tesliye ve tesellide bulunuyor. Caferin kapısının önünde çocuklar bütün fukara toplanıyor.
Allah Rasulü şöyle diyecektir:
- Şu nada ben onu cennette görüyorum, kanlar içinde kanatlarıyla çırpınıp duruyor dediğini göreceğiz.
Allahın dinini kendi omuzları üzerinde kurdular, kanları irinleri enkazları üzerine kordular. Ey ALlahım! Gökleriv e yeri yaratan Allahım! Sen vadettin onlar da senin vadine doğru koştular, sana verdikleri sözü yerine getirdiler. Senden daha iyi ahdini yerine getiren kim vardır. Şair onların halini destanlaştırırken bu sözlerle ifade ediyordu.
Alem toplanmış Caferin kapısının önünde ağlıyordu. Fukara caferin kapısında ağlyıordu. Yetimlerin babasının kapısının önünde ağlıyordu. Fakirlerin kapısının önünde ağlıyorlardı.
Cafer cebinde bir şey varsa dağıtırdı, evinde bir şey varsa infak ederdi. Fakirin imdadına koşardı, dul kadınların yardımına koşardı. Herkes ağlıyordou, babam gitti diye ağlıyordu, hamim gitti diye ağlıyordu. Cafer malını vermişti bir canı kalmıştı onu vermek için de Mute menfezi karşısına çıkıyordu, tereddüt etmeden onu da verecekti. O kadara güle güle ölümü karşılamıştı ki gayb aşina gözleriyle cennetteki durumu seyreden Rasulü Ekrem bir kaç dakika sonra Ebu Nüaymın Hilyesinde ifade ettiği gibi şöyle diyecektir:
- Zeyd ibni Hariseyi Abdullah ibni Revahayı ve Cafer ibni ebi Talibi gördüm, iki kumandanın boynunda birer tasma gibi bir şey vardı, savaşırken içlerinde hafifi birer tereddüt geçmişti, onun için onların başlarını dik tutmak için böyle bukağı takılmıştı boyunlarına. Cafere gelince o ölümü gülerek karşılamış, ölüm ona doğru gelirken, o ölüme doğru koşuyordu ve bayrağı yere düşürmemek için her türlü tehalüke katlanmıştı.
Cennet elde edildikten sonra, yemyeşil kanatlarıyla kanlar içinde cennette çırpınıp durduktan sonra Rasulü Ekremi bu denli hoşnut ettikten sonra hayatı kaybetmenin ne ehemmiyeti var?
Asıl hayat o zaman kazanılıyor asıl izzet o zaman kazanılıyor ve gelecek nesiller için kıyamete kadar destanlara mevzu olmak o zaman kazanılıyor.
Aziz Müslüman! Yerinde malınla yerinde de canınla senin için bu mukaddes vazife mukadder olduğu zaman, sen de senden bekleneni yerine getireceksin, aziz olarak yaşayacak, aziz olarak öleceksin. Rabbin senden istediği şeyleri vermede tereddüdün olmayacak hayat endişesine ve dolayısıyla paniğe kapılmayacaksın. Rabbinin seninle beraber olduğu bilecek ve bileceksin ki ben bu mevzuda ne kadar tehalük gösterirsem Allah beni o nisbette aziz ve payidar kılacaktır.
Allah bu milleti aziz ve payidar kılsın.Birini bin yaparak asırlardan beri devam eden ağlamasını dindirip ağlamalarını gülmeye çevirsin.
cihad-6 (22.Şubat.1980)
Konu özeti:
- Dünyada Allaha armağanlar sunmalı…
- İbadetlerr ve şehitlik birer armağan sunmaktır
- Enes bin Nadr ve ibni Cahşın Uhudda duaları, ibni Cahşın şehadeti
Muhterem Müslümanlar!..
Allahın Allaha ibadet eden, Allaha bel bağlayan ve gönül veren kulları!..
Kulluk devam ettiği müddetçe, Allaha armağan takdim etmekle devam eder. Kulluk adına yaptığımız her şey, Rabbimize karşı bir armağandır.
Namazımız armağan orucumuz armağan, zekatımız armağan haccımız armağan, evradımız armağan ezkarımız armağan, temiz duygu ve düşüncelerimiz, ideallerimiz armağan, niyetlerimiz armağan.
Bütün bir hayat boyu Rabbimize takdim ettiğimiz bu armağanlar, tohumlar haline gelir, getirilir , cennet zeminlerinde bize ebediyyen mesud edebilecek bağlar bahçeler ağaçlar yetiştirilir. Cennetin altından akan
ırmaklar, takdim ettiğiniz armağanların bir araya gelmesi…
Ne kadar armağan Rabbinize takdim ettiniz, işte o kadar çağlayanlar altından akacak, başınızın üstünde üfül üfül esen ağaçların meydana gelmesi, sizin takdim ettiğiniz armağanların neticesi… Kolunuzun ucuna
kadar uzanmış meyveler yemişler, her çeşit nimeti ilahi, sizin buradan takdim ettiğiniz armağanların tecessüm etmesinden başka bir şey değildir.
Bereketli bir hayatı yaşadı iseniz, hayatın bir bahzasını ibadetle yaşadı iseniz, öbür alemde hayatın her lahzası her anı, saadetlerle dolu bir hayatı elde edebilirsiniz.
Bütün bu armağanların hayat şiirini tamamlayan bu armağanların bir de kafiyesi vardır. Bu kafiye şiirin sonunda gelir. Hayat şiirinin başına konur ve o hayat şiirine ayrı bir nizam, ayrı bir ahenk getirir. Bu da Allah
yolunda şehadettir.
Allah yolunda vakf-ı hayat etmiş insanın neticede ruhunu Allaha şehid olarak teslim etmesidir.
Yümünlü ve bereketli hayattan tam manasıyla kam almak isteyen insan, bir de ona şehadeti katacak, ilave edecek, hayattan tam kam almış olacaktır.
Eksik bir hayattır şehadet içinde olmayan bir hayat. Şehadet içinde olmayan bir hayat yaşanmışsa, bir gedik bir boşluk vardır onda, şöyle veya böyle şehadetten nasipli bir hayat, kafiyesini almış bir şiir gibidir. Onda
bir ahenk vardır, bir sevimlilik vardır, bir nizam vardır, sırlı bir anahtar haline gelmiştir o… Göklerin kapılarını açar, Rahmetin de kapısını açar, Rahmetin tebessüm edeecği kapıyı da açar, açar da Nebilerin hesap verdiği
yerde, aynı şeyi duymamışlarsa Rab seni kanlı gömleğinle, öyle haşreder, dokunmayın buna geçsin der ve dokunulmadan geçer gider gideceği yere… Ciddi mücadelelerin, büyük kavgaların devam ettiği bütün
devirlerde Allaha iman eden mümin, hayatımın kafiyesi bu olsun demiştir. Ve Rasulü Ekremin beyanı içinde iş başa düştüğü zaman bu yola giren insanı Allah beğenir buyuruyor.
İş başa düştüğü zaman, Eshabı bozguna uğradığı zaman yeniden geriye dönüp gelip yerini alan, mevzisini alan ve savaşan benim yanımda bulunan şeylere tamaından isteğinden ve yine benim yanımda bulunan
şeylerden korkusundan ötürü, cehennem dehşetinden ve cennetin eltafı Sübhaniyemin ifadesi olmasından ötürü yeniden cihada tutuşur, iş bana düştü der ve kanını döker.
Rasulü Ekrem buyuruyor ki: Allah bu insanı beğenir ve sonra meleklere şöyle der: Döndü geriye geldi ve kanını akıttı buyurur, meleklere gösterir Allah o kulunu.
Uhud şiddetiyle devam ettiği an, çok duyduğunuz vaka. İşi bu şekilde ele alan yüzlerce insan vardır. İş başa düştü onun vefat ettiği yerde niye duruyorsunuz diyen pek çok kimse vardır. Hayatının kafiyesini arayan pek
çok kimse vardır. sarıksız öleceğim diye tir tir titreyen pek çok kimse vardır. Ölürken şehadet abdestiyle abdet almadan pis gideceğim diye endişe eden pek çok kimse vardı ve bunu kovalıyordu. Bunlar yüzlerceydi…
Enes bin Nadır böyle düşünüyordu. Musab böyle düşünüyordu. Nesibetül-Maziniyeyye böyle düşünüyordu. Seyyidine Hz. Hamza böyle düşünüyordu. İbn-i Cahş da böyle düşünüyordu. Nurdan bir hale Alyehissalatü
vesselamın etrafında hep böyle düşünüyordu. Bir aralık safların bozulduğundan başka bir şey çarpmıyordu göze. Adeta Rasulü Ekrem de vefat etmiş gibi bir hava esti. Ashabda ciddi tezelzül başgöstermişti. Herkes iş
başa düştü diye kendisini düşman saflarına çarpıyor ve kendisine düşen şeyi eda etmeye çalışıyordu.
Vakanın nakili Sad ibni ebi Vakkas diyor ki: Bir aralık halamın oğlu halazadesi ibni Cahş gözüme ilişti. Sağa sola kıyasıya savaşıyordu. Yalınkılıç önüne kattığı kimseleri püskürtüyordu. Vücudunda sayılmayacak
kadar çok yara izi vardı, elbiseleri parça parça olmuştu. Beni görünce:
- Gel dayım oğlu dedi bana, bir taşın kayanın dibine çekti… Bak dedi şimdi iş başa düştü, burada bize düşen şeyin hakkını vereceğiz, sen dua et ben amin diyeyim, sen de dua et ben de amin diyeyim.
Ben dua ettim diyor, dedim ki: Allahım bana çok çetin bir kafir gönder, saldırısı baskısı çetin olsun, kıyasıya savaş edeyim, sonra ben onu öldüreyim, selebini ganimetini alayım, gazi olarak geriye döneyim.
Benim karşımda dururken lahut alemlerinde gezen bu esrarengiz adam, bakışları çoktan öbür alemlere gitmişti. Benim dünyamı yaşamıyordu, benim bu duama amin dedi. Allaha kasem ederemi ki Uhud
neticelenirken ben o duada istediğim her şeye sahip ve malik bulunuyordum. Ama o da dua etti, duasının başı benim duama benzer de sonu pek benzemez. O da dedi ki:
Allahım! Bana çetin bir kafir gönder, bugün son gündür, her şeyin bitmiş olmuşluğun mücadelesini veriyoruz, kıyasıya savaş edeyim, kıyasıya vuruşayım ve evvela gazanın sevabını alayım, sonra o beni alsın yakalasın
sonra beni şehid etsin, sonra burnumu ve kulaklarımı kessin, ben kanlar içinde senin huzuruna geleyim. Sen beni karşına al de ki:
- Abdullah! Burnuna kulağına ne oldu senin? Ben diyeyim ki:
- Senin Habibinin yolunda onları döktüm geldim Allahım! Sen de doğru söyledin diyesin. Ben de böylece kurtulmuş olayım.
Bu bugünün hakkını vermektir. Burnu kulağı döküp bugünün hakkını vermektir.
Sad ibni ebi Vakkas diyor ki: Allaha kasem ederim kiy, Uhud hitama erdiği zaman aradık ibni Cahşı da aradık, herkes arıyordu, Safiyye ibni Abdilmuttalip de arıyordu Rasulü Ekrem de arattırıyordu. Bulduğumuz
zaman, Allaha yemin ederim burnunu ve kulaklarını kesmişlerdi, kanlar içinde toz toprak içinde Raesulüllaha vakf-ı hayat etmiş bu insan, dünyaya öyle veda edip gidiyordu. Nasıl dua etmiş ne talep etmiş Allah hepsini
kendisine nasip etmiş oluyordu.
Aziz müslüman! Hayatının gayesi peşinde olacaksın.
Hayat şiirinin kafiyesi peşinde olacaksın. Hayata bağlı suri zevk ve sefaları istihkar edeceksin. O zaman sen ve memleketin izzetiyle yaşama imkanı kazanır. O zaman eracifin temizlenmesi imkanı doğar. O zaman
zararlı ayrık otları temizlenmiş olur. Anofel sinekleri öldürülmüş olur. Bataklıklar kurutulmuş olur.
Sen kendine sahip çıkar, kendinden bekleneni yerine getirir eda edersen ve nihayet bu işin en sonunda beklenen şeyi mukadder olan şeyi bin can ila arzu edersen, endişe edeceğin bir şey kalmayacaktır. Ölümü
yendikten mağlup ettikten sonra endişe edecek bir şey kalmayacaktır. Senden istenen şey budur.
Allah bu duyguyu senin içinde geliştirsin, askerin içindegeliştirsin, emniyet vezifesiyle vazifeliler arasında geliştirsin, kalplerini marifetiyle mamur kılsın, memleketin ve milletin koruması hususunda onlara can ve
cesaret versin, kefere ve fecerenin anarşist zalim ve hainlerin soluklarını kessin ve onları tüketsin.
Cihad-7 (29.Şubat.1980)
Konu özeti:
- İstikamet hakperestlik hakşinaslık içinde yaşamak
- Hakperestlikten ayrılan toplumlar yıkılırlar
- Allah Rasulünün karnına vurdu diye ihkakı hak yapması, Usayd ibni Hudayrın hak istemesi
- Hz. Ömer’i kamçısıyla doknuduğu birinden helallik istemesi
- Fatih Sultan Mehmed’in mimar Sinan Atik ile mahkemeye çıkması, ceza hükmüne razı olması
Muhterem Müslümanlar!..
İlahi alemlerden huzur ve emniyetin esip esip geldiği kimseler, inanıp ve istikamet içinde bulunan kimselerdir.
İnsan imanı nisbetnide, imanının azametine göre istikameti dürüstlüğü, hakperestliği, hakşinaslığı nisbetinde, dünyası huzurla dolu olur, ahirette de inşallah kendisini bekleyen bir huzur vardır.
Burada itikamette yaşamış kendisine çeki düzen vermiş, Allahın istediği hal ve şekli kazanmış bir insanı Allah, cehenneme koyacak ve azab edecek değildir.
Adeti ilahi öteden beri hep bu istikamette cereyan etmiştir ki, mücrimler daima ceza görmüşler ve musib olanlar, sevap işleyenler ise daima mükafata mazhar olmuşlardır.
İstikamet, hakşinaslık, hakperestlik müminlerin hayatında çok mühiml bir unsurdur. Bunun yıkılması ise hayatı içtimaiyenin yıkılması demektir. İçinde hakkın hürmet görmediği, ihkakı hak
yapılmadığı bir topluluk, bugün ayakta olsa bile yarın ayaklar altında payimaldır.
Bir topluluğu ayakta tutacak müesseseler, küçüğünden büyüğüne kadar şayet hakperestlik esasına müstenid ise, o toplum sağlam kaideler üzerine oturmuştur ve o kaideler ona istikbal
vadedebilir, o topluluk ileriye matuf bir şeyler yapabilir.
Şayet bir topluluğun kaidesi olarak altında hakperestlik yok ise, ihkakı hak yapılmıyorsa, bu işi yürütecek müesseseler kendilerine düşen vazifeyi yapmıyorsa, kadleri hak karşısında iki büklüm
değilse, ricali devleti hakka hürmetkar değilse, müessir müesseseler ve onları idare edenler hakka karşı saygılı değilse, ihkakı hak yapmayı vazife saymıyorlarsa, bugün bir cemaat var olsa bile
yarın onun için varolduğu yer mezar olacaktır.
Bugüne kadar nice bağ ve bahçeler cennet gibi yerler, milletlere mezar olmuştur. İbret alınsın diye geziliyor, turistik maksatlarla geziliyor… Her millet için aynı şey mukadderdir. Hakperestlik
içlerinde yıkıldığı, hakperestlik içlerinde yıkıldığı, hakka hürmet kırıldığı, istikamet sarsıldığı, ihkakı hak yapılmadığı, haklı hakkını alamadığı, haksız haksız olduğu halde hak aldığı irtikaplar yaptığı
müddetçe bugün olmasa dahi yarın bir topluluk payimal ve derbeder olacaktır.
Bir topluluğu ayakta tutmak için aklı başında insanlar hakka hürmet etmesini bildi ve hakka istikametten ayrılmadılar. Huzur içinde olmasını düşünen kimseler, huzurun haktan geldiğini düşündü,
o hesapla hareket etti, istikamet içinde bulunmaya çalıştılar.
Aziz Müslüman, Rasulü EKremin beşere getirip hediye ettiği şeyler gibi beşere başkası o kabil şeyler hediye etmemiş olan büyük bir insandır.
Cümlenin bulanıklığı seni şaşırtmasın. Yeryüzü kuruluğundan bugüne insanoğlu yeryüzünde isbatı vücut ettiği ettiği günden bugüne Fahrı kainat efendimizin beşere hediye ettiği şeyi hediye
etmiş ikinci bir insan gösterilemez. Nebiler, Veliler, Sıddıklar… Rasulü Ekremin bahşetiği hediye karşısında hicab içindedirler. Bununla beraber O, kendi tebası ve raiyeti içinde hakka hürmet ve
ihkakı hak etme mevzuunda adeta tebadan ve raiyetten bir insan gibi hareket etmekten bir an dur olmadı. Arpa kadar birisinin hakkı zimmetine geçti endişesi taşıdı ise, rahatlıkla ölmeden evvel,
ihkakı hak etme yoluna gitti.
Size misallerini arzetmiştim. Meseleyi ayrı bir noktaya getirerek arzedeceğim. Fakat ihkakı hak etmenin çok mühim çok haizi ehemmiyet olduğu hususunda israrla duracağım.
Usayd ibni Hudayr şaka yapıyor. Fahrı kainat Efendimiz de onun yanından geçiyor. Ve böyle şaka yapıp halkı güldürmeden hoşlanmadığı için, ayağının ucu ile bir dürtmede bulunuyor ona doğru.
Usayd yerinden frlar fırlamaz,
- Canımı acıttın ya Rasulallah diyor, kısas isterim. Bana dokundun kısas isterim diyor. Ve Rasulü Ekrem orada dize geliyor.
- Ya Rasulallah sen bana vururuken karnım açıktı, parmaklarının ucu çıplak tenime değdi benim.
Rasulü Ekrem kendi kasığının üstünü açıyor ve Usayd o zaman dudaklarını kapatıyor. Ras ulü Ekremin mübarek kasıklarının üstünü öpüyor, karnını öpüyor.
- Benim maksadım buydu, hak almak değildi.
Ama Rasulü Ekrem hak isteyen birisi karşısında, Peygamberlik adına getirdiği şeyleri bir tarafa bırakarak dize geliyor hakkını al diyor. Zira Allah huzurunda bu hakkı daha çetin alırlar.
Hz. Ömer bir sokaktan geçiyor, cemaat içinde bir tanesi, kılıcını yarıya kadar dikmiş, halka eziyet edecek pozisyonda. Onun halka eziyet etemsini önlemek için daima yanında taşıdığı kamçısının
hafif o tebasına dokunuyor. Halifei ruyi zemindir, yaka paça iranı oturduğu tahttan alaşağı eden ve Bizanz İmparatorluğunu hak ile yeksan eden büyük halife, o tebasından bir tanesine kamçısının
ucuyla dokunuyor. Ama o kamçının ucu gidip kendi kalbine deyiyor, kendi vicdanıın yaralıyor.
Bir sene geçiyor o zatla ikinci karşılaşma anına kadar. Sabahtan akşama aşamdan sabaha kadar belki bir lahza kafasından çıkmıyor, devamlı o ıstırap içinde. Ertesi sene duyuyor ki o zat hacca
gitmeye niyet etmiş. Bir vesile bir bahanedir benim için diyor. Evine çağrııyor bir yemek yediriyor, sonra da üç beş kuruş veriyor, onu da eline sıkıştırıyor bunu da orada harcarsın, bana da orada
dua edersin diyor.
- Biliyor musun bunları ben sana niçin yaptım?
- Niçin yaptın ey Allahın Peygamberinin Halifesi?
- Bir sene evvel çarşıda dolaşırken sana kamçımın ucuyla dokundum.
- Ben onu hatırlamıyorum ey Allahın Peygamberinin Halifesi!…
- Ama ben ise hiç unutmadım ey tebam diyor Hz. Ömer.
İhkakı hak etme mevzuu… Karşı tarafın azametine celadetine, cesametine bakmadan ihkakı hak etme mevzuu. Ayakta duranlar bu esas üzerine durdular. Yıkılanlar da bu kaideyi yıktı onnu
altında kaldılar.
Demeyin bana devri Saadet bununla serfirazdı. Yine misalini intikal ettireceğim ayrı bir şeye geçeyim.
İstanbul fethediliyor bir çağ açılıyor bir çağ kapanıyor ve genç serdar, genç hükümdar tebasının başında adaletli bir hükümranlık kurmuş, herkes halinden ve vaziyetinden memnun. Rivayet bu…
Fatih kendi camiini yaptırıyor. Cami mimara tavsiye ettiği ölçüler içinde yapılmıyor. Sütunların başlarından biraz kesiliyor. Bu hünkarın canını sıkıyor. Caminin mimari işini üzerine alan Sinan Atiki
çağırıyor. Azadlı bir köle hürriyete kavuşturulmuş, Osmanlı bünyesinde kendisine imkan verilmiş, büyük mimarların yanında iyi yetişmiş ve büyük mimar olmuş. Fatih camii yaptırılırken o camiye
baş mimar olarak tayin edilmiş…
Sinan Atikin elinden kolundan parmağından kesiyor neresinden kesiyorsa kesiyor ve o da o gün için, İstanbulun ilk Şeyhülislamı ve Kadılkudatı Hızır Çelebiye müracaat ediyor, hükümdarı sana
şikayet ediyorum diyor.
İstanbulu fetheden insan Çandarlıları karşısında el pençe divan durduran insan, Zağanoslara söz dinleten, Avrupayı titreten insan, Bizansı bozguna uğratan insan, bir azatlı tarafından İstanbulun
Kadılkudatına baş hakimine şikayet ediliyor.
Ve baş hakim, Fatih tarafından nasbedilmiş, tayin edilmiş, bir kaç gün önce orada kendisini tayin eden Fatihe bir celbname yazıyor: Hakkında Caminin Mimarı tarafından şikayet vardır, meseleyi
tahkik etme mecburiyetindeyiz, seni Allahın ahkamına davet ediyorum.
Koca hükümdar iki büklüm geliyor Hızır Çelebinin karşısına, elinden kanlar akan ve eli yaralı Sinan Atik de orada bulunuyor. Fatih içeriye girdi diye yüce adliye divanında Fatihe yer vermiyor.
Hz. Ömer de bir zımmi ile mürafaa olurken yan yana oturmuştu. Zeyd ibni Sabit kendisini ikaz etmişti: Ey Emiral-müminin maznunun yanına demişti.
Kadı Şüreyh Hz. Aliyi muhakeme ederken maznunun yanına ey Emiral-müminin demişti. Seni dava edenin yanında dur demiş halifeyi ayakta tutmuştu.
Hızır Çelebi aynı şeyi yapıyordu. Bir devlet bir millet yükselecekti, bir kaide lazımdı ona, hak işleyecek, haka hürmet görecek, hakşinaslık hükümferma olacaktı.
Fatih, büyük hükümdar, Kadının karşısında ayakta duruyor. Kadı söyle iddia ettiği şeyi diyor. Sinan Atik söylüyor:
- Hükümdarım hünkarım bana emir verdiler, sütunların başları şöyle olacak. Ben emre muhalefete ettim, kendi mimarlık anlayışıma göre kestim biçtim bir şeyler yaptım, hükümdarıma muhalefet
ettim, o da bana benim elimi kesti…Bu işin cezası el kesmek midir? El kesmek ise ben buna raıyım. Değilse hükümdarın elinin kesilmesini istiyorum.
Mesele Fatihe sorulunca itiraz etmiyor.
- Evet ben feverana kapıldım ve kestim bunun elinden bir parça, canımı sıktı kestim… Kesmiş kesmemiş bilemiyoruz…
- Ona göre elinden kestiğin kadar senin elinden de kesmek lazım hükümdar!..
Ne ile kesiyorlarsa cellat gelir kütük gelir… Hz. Fatihin eli kesilecektir. Ve Sinan Atik uzaktan bu manzarayı seyrediyor. Hak karşısında iki büklüm padişahın inkıyadını seyrediyor Padişahın eliyle
oraya dikilen kadılkudatı, bu mevzudaki hakperestliğini, gözünü budaktan esirgemeyişini seyrediyor. Ve birden elini kaldırıyor:
- Vallahi diyor, ben bu işin bu kadar ciddi olduğunu bilmiyordum, hükümdara hakkımı helal ettim, yanlız benim çoluk çocuğumun rızkını üzerine alsın, tekeffül etsin, ben bu yarım elimle bu işi
yapamam artık…
Fatihe mesele ifham ediliyor ve sonra Hz.Fatih buradan bir topuz çıkarıyor, kadılkudasına gösteriyor:
- Vallahi diyor ben maznun olarak huzuruna geldim, eğer burada Allahın ahkamına göre hükmetmeseydin, senin başını bununla paramparça edecektim diyor…
O da masanın üstünde bulunan örtüyü kaldırıyor: O da bir kılıç hazırlamış onu gösteriyor:
- Vallahi diyor ben de seni buraya celbederken bunu hazırladım. Eğer benim hükmüme razı olmasaydın seni delik deşik edecektim burada.
Kadı böyle hakperesttir, karşısına gelen maznunun anarşist olması değil, Fatih olması dahi kendisini hakperestlikten ayırmıyor. Bütün hakimlerin kulağı çınlasın duyuruyorum, bütün kadılara
duyuruyorum… Karşılarına gelen anarrşistler karşısında paniğe kapılmasınlar, bu devlet var olacaksa hakperestlik üzerine var olacaktır. Hakşinaslık üzerine varolacaktır, istikamet üzerine
varolacaktır, doğru olursa varolacaktır, doğru olursa varolacaktır. Yoksa bu enkaz altında onlar da kalacak, nesil de kalacak, bizler de kalacağız.
Hakperestlik… Milletleri var eden hakperestliktir, hakka hürmettir. Allahın inayeti ve ihsanıhakperestlerle beraberdir. Şu ana kadar bütün ayakta duranlar, bu sağlam bu temelli kaide üzerinde
durdular.. Bundan sonra birisi durmak istiyorsa, o da bu kaide üzerinde duracaktır.. Yoksa nicelerinin bağ ve baçeleri onlar için mezar olduğu gibi bizim için de mezar olabilecek çok bağ ve
bahçeler vardır.
İşte Afganın bağ ve bahçeleri… İşte Rus mezalimi altında karda kışta işleyen, ırzı payimal ve namusu talan olan, kadının memesi kesilip çocuğunun ağzına verilen, çocukları süngülenen,
erkeklerinin gözleri önünde avratlarının ırzlarına geçilen, topyekün Afgan milleti size ders olsun… Ondan evvel Macar ders olsun, ondan evvel Çekler size ders olsun. Türkisten ders olsun,
Mengücistan ders olsun… Riayet etmediler ve sonra zulme uğradılar.,, gadre uğradılor.
Yeryüzünün zalim ve kafirleri en aşağı milletleri istila etti, onlara yudum yudum zehir yudumlattılar. Ateş düştüğü yeri yakar. Afganlının ıstırabını vicdanınızda hissediyorsunuz veya
hissetmiyorsunuz onu bilemem ama az buçuk Yunanın işgalini ve istilasını görenler; kaldı ki Hıristiyan Yunandı, Allaha inanan Yunandı, onunişgal ve istilasını aç buçuk görenler, işgal ve istilanın
ne demek olduğunu bilirler. Bulgarın mezalimini görenler onun ne demek olduğunu bilirler. Ermeni taşnaksiyonunun elviyeyi selasedeki mezalimini görenler onun ne demek olduğunu bilirler…
Onu düşünsün ve bunun fecaet ve şenaetini kavramaya çalışsınlar. Kavramaya çalışsınlar da devletlerinin ve milletlerinin bir enkaz halinde başlarına dökülmeden evvel, onu başlarına dökmeden
bu mevzuda ittihad edilmesi gereken çarelere başvursunlar. O çareleri kullansınlar, devlet ve milletlerini kurtarsınlar.
Allah bu millet ve devleti bağışlasın. Cenabı Hak son karakolu işgal ettirmesin, bizi neslimizle beraber muhafaza eylesin, bu şaki bu gafil, bu anarşist, bu cani güruh karşısında orduya ve emniyet
kuvvetlerine ve devlete irade ve güç ihsan eylesin, milleti de paniğe kapılmadan muhafaza buyursun, millete de birlik ve beraberlik ihsan eylesin…
Cihad-8 (14.Mart.1980)
Konu özeti:
- Neslimizi yetiştirme, yaşatma aşkını verme
- Peygamberimizin fetih ve şehidlik arzusunu uyarması
- Kıbrıs fethi ve Ümmü Haram
- Kudüs haçlıların elinde diye Selahaddini Eyyubinin tebessüm etmemesi
Muhterem Müslümanlar!..
Üzücü günler ve acı hadiselerle başbaşa ve boğuşma durumunda olduğumuz günümüzde, yaramızı saracak, derdimize derman olacak olan, ideal bir nesildir.
Yüksek duygulu, inkişaf etmiş bir kalbi sahip bulunan, his alemi lahut alemde gezen ve dolaşan ideal bir nesil…
Halk içinde Hak ile beraber yaşayan, hayatının her lahzasında Aleyhissalatü vesselam ile münasebete geçen ideal bir nesil.
Maziye ait tatlı tabloları tahattur ettikçe, onların yanında yerlerini almak için çırpınan ve kendisine iş düştüğü zaman, onu canının kanının pahasına dahi olsa eda etmeyi bir an dahi olsun ihmal
etmeyen ideal nesil…
Perişaniyetlerimiz, sıkıntılarımız, ıstıraplarımız ve milletçe bütün buhranlarımız ve bunalımlarımız, maddi manevi zinde güçlü kuvvetli bir nesil sayesinde inşallah ıslah edilecek, istikamete
ulaştırılacak ve biz boğucu bu korkunç havadan, öldürücü ve yutucu girdaptan, onun yümünlü, bereketli ve alkışlanması gereken eli ile kurtulacağız..
Nesle yüksek yüce idealler gösterme ve öğretme mecburiyetindeyiz. Bir bir buçuk asırdan beri neslimiz, her türlü idealden mahrum boş yetiştirilmektedir. Neslimize yaşama zevkinden daha
ziyade yaşatma aşkını yerleştirme ve işleme mecburiyetindeyiz. Hazzetme değil hazzettirme zevkini, yaşama değil yaşatma aşkını, bulunma değil buldurma şevkini anlatma ve yerleştirme
mecburiyetindeyiz ki bu geleceğin teminatı olacak, geleceğin insanının huzur ve saadetinin kaynağı olacaktır. Hele bu yüksek yüce ideal ufukları gösterilmediği müddetçe o içten içe kendini
yiyecek, dahili sürtüşmelere düşecek ve kendi kendine tükenip iz bırakmadan gidecektir.
Fahrı kainat efendimiz yetiştirdiğin nesle ve cemaate, o ideal nesle Peygamberlik denen manzume yeryüzünde yeryüzünde zuhur ettiği andan itibaren, her Nebinin beklediği o ideal nesle bu ruh ve
bu anlayışı verdi. Herkes kendinden itenen vazifenin en mualla mevkiini ihraz etmek istiyordu.
Şehitliğin, Nebiler Nebisinin ağzandan ifade edildiğini duyunca, onun alası nasıl olur sevdasına kapılıyordu. Şayet alasının, vucudundan 70 mızrak yeyip delik deşik olarak yered üşmek şeklinde
elde edilecekse onu elde edeceği yolları araştırıyordu. Seferin, cihadın ve gazanın bir çeşidi kendilerine anlatılınca, acaba o noktada en mualla mevki, işin en ideal şekli nasıl elde edilir sevdasına
kapılıyordu. Ve cihanın fethi bahismevzuu olunca, benim askerlerim Romaya gidecektir beşareti verilince, Konstantin behemehal fethedilecektir müjdesi çekilince, herkes atına süvari olur olmaz o
istikamete doğru azm-ı rah ediyordu.
İstanbulun beşaretini duymuş da İstanbulu kuşatmak için ordu teşkil etmemiş, hemen hemen bir devlet adamı, bir fatih göstermek mümkün değildir. Zira Fatih olma fatihlikten mualla mevkiyi ihraz
etme Rasulü Ekremin işar ve işaret buyurduğu yüce ufuktadır… Bu ideali onlara telkin etmiş ve gönüllerini bu idealle donatmıştır.
Allah Rasulü, Ümmü Haram binti Milhanın evinde yatıyoruykudan gözlerini açar açmaz tebessüm ediyor.
- Annem babam ruhum sana feda olsun neden tebessüm ettin ya Rasulallah?
- Ümmetimden bir cemaatin deniz aşırı bir fethe çıktığını gördüm.
- Ya Rasulallah! Dua etmez misin ben de onlardan olayım diyor kadın. Allah Rasulü:
- Sen onlardansın buyuruyor.
Yatıyor Rasulü Ekrem, yine gözlerini açıyor tebessüm ediyor:
- İkinci bir fetih ordusunun da yine denize doğru açıldığını gördüm.
- Dua et ya Rasulallah Ben de onlardan olayım… Hiç bir fırsatı kaçırmak istemiyor.
- Hayır, sen öncekilerden oldun! buyurur Allah Rasulü.
Hz. Osman devrinde Kıbrıs fethediliyor. Übade ibni Samit kocası ile beraber oraya kadar geliyor, atın üzerine ancak bağlanmak süretiyle, öyle uzun yolculuğa katlanabilecek bu yaşlı kadın ve o
yaşlı erkek o denizde s eyahat yapan, deniz aşırı fatih olma şerefiyle serfiraz olma uğrunda, bu yolun mehalikine iktiham ediyor, bu ateşten şey içine giriyor. Ve oraya gelince de vefat ediyor.
Rasulü Ekremin beşareti tasdik ediliyor. O birinci kafile içinde vefat edince, ikinci kafile içinde bulunamıyor… Ona demişti ki sen birinciler arasında bulunacaksın.
Kime hangi istikamette ne işar edilirse, onu elde etmek için çırpınıyor.
20 inci asırda neslimize en büyük armağanımız bu olacaktır. Duygu ve düşünce itibariyle onu yüceltmek, ona sefil arzulardan tecerrüd imkanı vermek, onu soymak çıkarmak, onu münezeh ve
mukaddes bir varlık haline getirmek, dünyanın tozuna toprağına tenezzül etmeyecek ali bir kalbe sahip kılmak, makam ve mansıb karşısında ruku etmeyecek ali bir nesil haline getirmek… Alibir
cemaat, ali bir millet, ali bir kavim içinde, ideal bir nesil inşa ve ibda etmek.
Neslimiz için anlatacağımız şey bu olacaktır ve geleceğimiz ancak bu duygu ve düşünce üzerinde umranlar halinde kabaracak ve içinde mesut nesiller yaşayacak ve yetişecektir.
Aziz Müslüman! Her devir kendi devrine hakim olabilecek neslini yetiştirmiştir. Biz 20 inci asırda, 20 inci asrın kaderine hükmedecek nesli yetiştirmekle mükellefiz… Biz onu yetiştiremedik.
İstanbulu fetheden insanlar, batıya açılan insanlar, denizleri göller haline getiren insanlar, kendi devirlerinde kendilerine düşen görevi yapmışlardı.
İki gün evvel bir arkadaşım, bana. İslam devletinin inkişafını, Emevi Abbasi Osmanlı devirlerindeki inkişafını ifade eden bir harita getirdi. Milli Savunma bakanlığının bastırıp etrafa dağıttığı
haritalardan bir tanesi. Akıncı seferlerini gördüm. Bir yönüyle Müslümanların tüm cihana yayılması ve bir yönüyle de Akıncı seferleri, bir yönüyle de Batılıların haçlı seferleri… Çeşitli devirlerin
elinden tutarak beni götürdü ve orada dahi hissiyatımı ifade ettim. Bana çok dokunuyor dedim.
Bir taraftan kendilerine yüce ufuklar ve idealler gösterilmiş bir nesil, kendisine cihanın garip dağlarında ve tepelerinde ölecek mezar arayan bir nesil, koşarken, savaşırken, cihad ederken, hangi
vadide düşecek ve meçhul bir asker olarak orada kalacağım da, gelecek sonra benim taşıma taş yapıştıracak ve bez bağlayacaklar…
Bir taraftan duygularıyla bu denli yücelmiş bir nesil berit araftan da bu nesle barbarca ve ciddi bağnazlık duygularıyla meşbu bulunan haçlı seferlerinin gelip toslaması. 7 defa, 8, 9, 10 defa… 20 inci
asrak adar yüzkarası 100 defa belki haçlı seferleri tertip ve teşkil ederek…. Çanakkale sonu değildir… Nitekim Selahattinin karşısına çıktıkları ilk olmadığı gibi.
Hz. Ömer devriyle başlayan kilisenin kin ve ibrarı haçlı seferleriyle devam ettiği gibi, daha sonra da devam etti, daha sonra da devam edecektir. Ve bütün bu ateşten akınları göğüsleriyle söndüren,
bağılarıyla söndüren mücahidler kendi devirlerine ait, kendilerine düşen vazifeyi yapıyorlardı.
Selahaddin Kudüsü şerifi elinden kaçırınca haçlılar tarafından Rişarları, Frederikleri, Filipleri tarafından işgal edilince, aylar yıllar geçti aradan bir kere tebessüm etmedi, Rasulü Ekremin Miraca ç
ıktığı Mescid-i Aksa, haçlı ordularının işgali altında bulunduğu müddetçe ben nasıl tebessüm ederim diyordu. Ve Nureddini Zenginin yaptırdığı bir minbere bakıyordu.Ah minber diyordu, seni ne
zaman o minbere yerleştirecek, üzerine çıkacak bir hutbe okuyacağım diyordu.
Bir sene iki sene aylar geçiyor, Selahaddin tebessüm etmiyordu. Batıdan bağnazca barbarlık içinhde taassupla kopup gelen bütün haçlı ateşlerini söndürüyordu, binlercesine yüzbinlercesine karşı
koyuyordu ama Mescidi Aksa yoktu. Mescidi Aksa başkalarının eline geçmişti.
Biz Rasulü Ekremin ayağını bastığı toprağı dahi, Padişahlarımızın başına sorguç yaptık muhafaza ettik. Miraca çıktığı yeri Mescidi kaybetmiştik.
Üzgündü Selahaddin…
İmam benim gibi hutbe irad ediyordu. Tebessümden ve biraz neşeden, huzurdan saadetten bahsediyordu. Mümin mütebessim olmalı diyordu, mümin biraz gülmeli diyordu. Minberden aşağı
inerken de büyük hükümdar imamın yanına gidiyor,
- Hocam! diyor… Anlaşılan bana nasihat ettin. Çünkü gülmeyen benim bu millet içinde. Hükümdar, büyük sultan gülmüyordu.
-Mescidi Aksa hristiyanların işgali altında olduğu müddetçe söyle Allah aşkına nasıl gülerim? diyordu…
İdeal bir insan kendisine düşeni yapıyordu. Ve bir gün tehlike çanları bizim kapımızın önünde de çalacak hale gelince, devrin felaketlerine dem ve destan tutan şairimiz, o gün şöyle ağlayacaktır:
Hayalimden geçerken şimdi fikrim hercü merc oldu
Selahaddini Eyyubilerin Fatihlerin yurdu…
Ölüler diyarı mı olacaktı, mezar taşlarının diyarı mı olacaktı, kendisine düşen vazifeden kaçan insanların, vazife kaçkınlarının diyarı mı olacaktı. Kilisenin ve çanın ne işi vardı? Salibin ve ehli salibin
ne işi vardı benim yurdumda. Ciddi ürperti ve üzüntü hasıl etmişti o da kendine düşeni yapıyordu bu ateşten çember içinde.
Bu bermuda müsellesinin şeytaniyeti içinde. Gökten veya yerden boğulmaya müheyya hale gelmiş veya getirilmiş neslim, insanım, insanımız, acaba kendine düşen vazifeyi yapıyor mu?
Fatih kendinden bekleneni yaptı, Ulubatlı onu şehadet kanıyla mühürledi, Haram ibni Milhan onu şehadet kanıyla veya Allah yolunda bir garip olarak ölmekle mühürledi.
20 inci asrın insanı, hususiyle mümini, kendisine düşen vazifeyi acaba yaptı mı? Ona bu yüksek duygu ve ideali aşılama, onu bu yüce duygularla mamur kılmak, geleceğin mamuriyetinin en
büyük remzidir. Yoksa gelecekte bizim gibi harabeler görecek, harabelere dem tutacak, harabelere ait destanlar yazacak, kimbilir daha niceleri istiklal marşı şairi gibi,
Hayalimden geçerken şimdi fikrim hercü merc oldu diyecek…
Umar mıydık tavanlar yerde yatsın rahneden bitap,
Eşiklerde yosun tutsun, örümcek bağlasın mihrap,
Umar mıydık cemaat bekleyip durdukça minberler,
Dikilmiş dört direk görsün bir sürü mermer
İşte 14 asırdan beri tırmanma yolunda irtika ve yükselme yolunda kendine düşen vazifeleri yapmış bir milletin 20 asırda maruz kaldığı korkunç akıbet…
Bu maküs talihe yeni bir veche vermek, bunu yeniden şekillendirmek, simalarında hakikat gamzeden Rabbin huzurunda iki büklüm olmayı cana minnet sayan ve başını yere koyarken, Rabbinin
adeta dizlerine başını koymuş gibi kendisini mesut hisseden 20 inci asrın neslinin yapması beklenmektedir.
Senden bu bekleniyor. Vazifeni yap! Vazifesini yapmışlara karış. Vazifesinden kaçan, vazife kaçkınları içinde bulunmaktan Allaha sığın. Allah senin yar ve yardımcın olsun.
Kimisi Allaha verdiği sözüy yerine getirdiler, nehbelerini kaza ettiler, bize öyle bir sözü yerine getirme imkanı doğmadı, Enes bin Nadır gibi neslimle beraber, Bedri aşmış bir millet olarak bir Uhud
bekliyoruz. Kanımızı dökeceğimiz ve Rabbimize şehidler olarak yükseleceğimiz, nahbimizi kaza edeceğimiz bir anı intizar ediyoruz. Edelim… bu anı intizar edelim. O zaman her şey göğsümüzde
sönecek, bize toslayan herkes yok olacak, çarpan her şey tükenecek ve sadece biz varolacağız… Sadece var olan Hz. Allah sayesinde…
Aziz Müslüman! Bu büyük kavga ve mücadelede Allah senin yardımcın olsun. Bu büyük cidalde, her şeyin sükut ettiği ve bütün imkanların tükendiği bir muharebe meydanında, dişini sıkıp
dayanma sana düşüyor, nesle sahip çıkma mevzuunda her şey sana düşüyor… Soysuzu sopsuzu köksüzü, evine barkına sokmama sana düşüyor, bir yönüyle onları tüketme sana düşüyor. Bu
cidi ve şimdiye kadar eşi görülmemiş bir mücadeledir. bu mücadelede Allah seni zaferle serfiraz kılarsa, en büyük işi yapmış olacak ve Rasulü Ekreme bu şerefle vasıl olmuş olacaksın…
Gedaya gedalık, sultana da sultanlık yaraşır. Dilenciliğimizle kapısına geliyor, gedalara sultanlık mülkü bağışlamasını diliyoruz, kusur ve seyyiatımıza bakmadan, bizi hakikat erleri eyleyerek bu
mevzuda büyük vazifelerle serfiraz kılsın…
Cihad-9 (21.Mart.1980)
Konu özeti:
- Takva ile Allah’ın maiyyetine giren derbeder olmaz
- Takva, şeriatı fıtriyeyi kavramak ve Allah marifetine ermektir
- Allaha kalp ve kafayla yönelmedikten sonra neden geri kaldık demeye hakkımız yok
- Müminde kafir sıfatı olursa… Allah mümin ve kafir sıfatlarına göre hüküm verir
- Allahın tekvini ve teşrii kanunlarına birlikte uymakla mükellefiz
Muhterem Müslümanlar!..
Müslüman, Allaha teslim olmuş olmanın neticesi olarak Cenab-ı Hakkın maiyetindedir. Ve Cenab-ı Hak onu derbeder ve perişan etmeyecektir.
Takva dairesi içinde bulunan Allahın maiyetine girmiş demektir. İhsan şuurunu kavrayan Allahın maiyetine girmiş demektir. Allahın maiyetinde bulunan perişan ve derbeder olmayacaktır.
Takva şeriat-ı fıtriyenin kanunlarını bilmek, içinde yaşadığı dünyanın esrasıra vakıf ve nigehban olmak demektir. Devrinin fünunu müsbetesine vakıf olmak, ictimainin esrarengiz kanunlarını bilmek
demektir. Bu dille ve bu dalla Allahın huzuruna çıkmak takvadır. Ve sonra bu anlayış içinde iki büklüm olup Allah marifetini itiraf ve ifade, bu izanla onu görüyor gibi kulluk yapmak ise o da ihsandır.
Allha maiyetine almak istediği cemaatte bu iki ali vasfı görmek istiyor. Bu iki vasıfla Allahın maiyyetine giren kimseler perişan olmama teminatını almış oluyorlar.
Binaenaleyh hayali bırakmak, Allahın bizi himaye etmesi mevzuunda hayali bırakmak, himayenin şart-ı evveli olan kaide ve esası olan şartları yerine getirmekle mükellefiz.
Allah bizim kalplerimize süretlerimize, bedenlerimize bakmıyor, Allah bizim kalplerimize ve duygularımıza bakıyor. Allah bizim iç ve dış letaifimizin, fakültelerimizin çalışmasına bakıyor. İç
uyanıklığına ve müşahedeye bakıyor. Kaüfanın cevvaliyetine ve terkipçiliğine bakıyor.
Bu iki esasla Rabbinize müracaat ettiğiniz zaman, o sizi, herkese açık olan kapısından boş çevirmeyecektir. Dilenmesini bilmeyenler bir şey alamayacaklar.
Rabbin size eltafı sübhanisi gelecekse şayet, sizin takınmanız gereken bir kısım vasıflarla ona müracaat etmeniz neticesinde gelecektir.
İnnallahe la yenzuru ila suveriküm vela icsamiküm velakin yenzuru ila kulubiküm ve amaliküm. Allah cisimlerinize ve süretlerinize bakmıyor. Kanınıza deminize ve damarınıza bakmıyor. Allah sizin
kalplerinize ve amellerinize bakıyor, beceriklilik ve terkip kabiliyetinize bakıyor.
Binaenaleyh biz Allahın kullarıyız. Allaha iman etmişiz. Niçin 20 inci asırda inanan insanlar, yeryüzünün en sefil milletleri halinde yaşıyor? Neden fakir ve dilenci durumundadırlar demeye hakkımız
yok. Zira biz takınılması gerekli olan vasıfları takınd-madıktan sonra, böyle bir iddia ve istekte bulunmaya hakkımız yoktur. Dikkatinizi bir noktaya çekeyim.
Her müminin her sıfatı mümin olması lazım değildir. Her kafirin her sıfatı da kafir olması şart değildir. Allah ise insanlara lutuflarını, taşıdıkları mümin sıfatlarına göre verecektir. Mümin lailahe illallah
Muhammedürrasulüllah der, mümin böyle demenin muktezası camiye gelme işini yapar ama müminde mümin sıfatları yoksa, kafir sıfatı varsa yani tembel ise yani metodolojiden haberi yoksa yani
devrin idraki içinde değilse yani kahveleri var ise yani kahvelerinde lebaleb oyun oynanıyorsa, sokaklarda boş gezen insanlar var ise….bir sürü kafir sıfatıyla müminin muvaffak olması mümkün
değildir. Allah onun camideki durumuna değil, mümin sıfatlarına takınmasına bakacaktır ve ona göre hüküm verecektir.
Ve şayet bir kafir, kafir dediğimiz bir tanesi, o cesur ve cesaretli ise, dinamik ve canlı ise, metodolojiye vakıf ise, devrinin idraki içindeyse, şuuruyla eşya ve hadiselerin içine dalmış işye ve
hadiselerin fatihi olmuş ise, her şeye rağmen müminlerin sıfatlarını taşıdığı için Allah ona muvaffakiyet ihsan edecektir. Camide olduğu halde mümin sıfatlarını taşımayan derbeder olacaktır.
Size takvanın manasını anlatırken, şeriatı fıtriyenin kanunlarını anlama sözünü söyledim. Şeriatı fıtriyenin kanunlarını anlayan üste çıkacaktır. Anlamayan, o kanunların meydana getirdiği vakum
tarafından yutulacak ve silinip gidecektir.
Allahın iki çeşit kanunu vardır. Bu kanunlardan bir tanesine biz tekvini kanunlar diyoruz, diğerine de teşrii kanunlar. Tekvini kanunlar kainatta cereyan eden kanunlardır. O kanunlar konuşurken,
bizim konuştuğumuz gibi konuşmaz. O kanunların dili: Fiziktir, Kimyadır, Astronomidir, Atomfiziğidir, Enerji kanunundur, İctimainin kanunlarıdır.
Bu kanunlara uymakla mükellefiz. Kuran elimizden tutuyor bu kanunlara uymaya bizi davet ediyor ve çekip getiriyor.
Teşrii kanunlara gelince, kainatta cereyan eden hadiseleri tercüme eden Kuranın, bizim nasıl hareket etmemiz lazım geldiği hususunda şekillendirmesi biçimlendirmesi, hayatımızı formule
etmesi… bu istikamette sadır olan kanunlardır. Teşrii kanunlardır. Bu kanunlara da riayet etmek mükellefiyetindeyiz.
Mümin bu iki kanuna da riayet etmekle mükelleftir. Bu iki kanuna riayet etmekle bir yönüyle ihsan sırrı zuhur edecek öbür yönüyle de takva sırrı zuhur edecektir. Bir yönüyle muttaki olacak, öbür
yönüyle de Rabbisini görüyor gibi onak ulluk anlayış ve idrakine yükselecektir.
Binaenaleyh bu iki kanuna riayet etmenin, Allah tarafından mükafatlandırılmak süretiyle bir mükafatı mücazatı olduğu gibi, bu iki kanuna riayet etmemenin de cezası vardır. Kim bu kanunlara riayet
etmezse cezasını görecektir.
Fakat ekseriyet itibariyle şeriatı fıtriyede cereyan eden kanunlara, dünya ve hadiseler içinde cereyan eden kanunlara uyulmadığı zaman cezası dünyada gelecektir, ahirette cezası verilse bile az
olacaktır.
Kuran ahkamına uyulmadığı zaman da, ceza dünyada gelse dahi fakat ekseriyet itibariyle onun cezası da ahirette verilecektir, ahirette verilen cezaya nisbeten dünyada verilen ceza az olacaktır.
Öyleyse aziz müslüman! Ayatı tekviniyede cereyan eden kanunları yaşamakla mükellef olan sen, onları yaşamadığın zaman takva dairesi içine giremediğin için, maiyet-i ilahiye giremeyeceksin,
ihsan sırrını elde edemeyecek, yine dengeni bulamayacak, yine muvazeneli hale gelemeyecek, belini doğrultamayacaksın.
Onun içindir ki aklı başında mümin, eğer tekvini emirler, eğer teşrii emirler, her ikisini de hayatına düstur yaparak, şöyle der ve şöyle düşünür: Kainat Allahın kainatı, onu Kudret ve İradesiyle bir
kitap halinde yazan, kanunlarla konuşturan Allahtır. O kanunlara kuran ile terceüman olan yine Allahtır. Ve bu emirlere insanı muhatap ve mükellef yapan yine Allahtır.
Öyleyse Kuran, İnsan ve Kainat, bir hakikat-ı vahidenin sadece üç yüzünden ibarettir. Ortada tek hakikat vardır. Allahın mahluku, Allahın görmesini istediği keyfiyet, şekil ve hüviyettir. Ama bunun
bir yüzü kurandır. Öbür yüzü mükellef olan beşerdir. Beriki yüzü de kainat ve eşya halinde dalgalanıp giden eşya ve hadiselerdir. Mümin bunları yanyana getirdiği zaman Tevhide ulaşacaktır.
yaşayışta tevhide ulaşacaktır ve belini doğrultma imkanını bulacaktır.
Yoksa bu kanunlardan bir kısmını yapmadığı zaman, derbeder ve perişan olacaktır. Kimse kabahatı Kuranda ve Müslümanlıkta bulmasın zira o, Kuranı anlayamamış, Hz. Muhammedi
anlayamamış.
Kuranın üçte biri hemen hemen yerde ve gökte cereyan eden eşya ve hadiselerin çeşitli durumlarından bahsetmektedir. Bunu mükerrer mevizelerle sizin huzurunuza getirip bu mevzuda Allahın
muciz-beyan beyanını intikal ettirdik, ayatı tekviniyeye nasıl baktığını göstermeye çalıştık, bu mevzuda öylenecek sözleri zaid sayıyorum.
Aklı başında olan mümin, bu iki kanuna riayeti birbirinden ayırmayacak, amelde tevhid şuuru içinde birleştirme şuuru içinde bunlara riayet edecek ve 20 inci asırda içine düştüğü gayyadan ancam
bu süretle çıkmaya çalışacaktır.
Kahvedeki kahveden çıksın, kerim olan cimriliği bahilliği bıraksın, Allahın sevdiği sıfatları takınsın, çalışkan olmayan tembelliği bıraksın çalışsın, araştırmacı olmayan araştırsın.
Kuran yer yer ayetleriyle eşya ve hadiselerin nikabını kaldırıp0 bizi onlara baktırmak istiyor, eşya ve hadiselerin nikabını kaldırıp bizi onlara baktırmak istiyor, eşya ve hadiselerin veraların
verasındaki hakikatlarınra baksın, nüfuz etmeye çalışsın, anlasın, o şuur ve idrakle, Allah yolunda kendisinden istenen şeyleri yerine getirmeye çalışsın.
Allah ümmeti muhammedi, milletimizi bu mevzuda aziz ve payidar eylesin, teşrii ve tekvini emirleri kavramaya muvaffak kılsın, bizleri mümin sıfatlarıyla donatsın, mamur kılsın, kafir sıfatlarıyla
ittisaftan uzaklaşma imkanını versin..
0 Yanıt, “cihad”