çocuk

HUTBE ÇOCUK TERBİYESİ-1 (25 Ocak 1977)

KUR’AN’A UYMAK, IRZ VE NAMUSA SAHİP ÇIKMAK, ÇOCUKLARI TAKİP ETMEK GEREKİR…
PEYGAMBER HANESİNDE İFFET HAKİMDİ…

HZ. AİŞE’NİN BAŞINDAN GEÇEN İFK HADİSESİ…ALLAH’IN VAHİY İLE İFFETİNİ İLAN ETMESİ…

Elhamdülillâh…Elhamdülillâh…Elhamdülillâhillezî hedânâ lihâzâ…vemâ künnâ linehtediye levlâ en hedânallâh…
Vemâ tevfîkî vela’tısâmî illâ billâh…aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb…
Eşhedü ellâ ilâhe illallâhü vahdehû lâşerîke lehû velâ nazîra lehû velâ misâle leh…
Ellezî lâ uhsî senâen aleyh…Kemâ esnâ alâ nefsihî…
Azze câruhû ve celle senâühû velâ yü’zamü cündühû velâ yuhlefu va’dühû velâ ilâhe gayruh…
Ve neşhedü enne Seyyidenâ ve Senedenâ ve Mevlânâ Muhammeden Abdühû ve Rasûlüh…
Essâbiku ilel-enâmi nûruh verahmetün lil-âlemîne zuhûruh
Sallallâhü teâlâ aleyhi ve alâ âlihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve eshâbihî ve etbâıhî ve ahfâdihî ecmeîn
Emmâ ba’dü feyâ ıbâdallâh ittkullâhe teâlâ ve atîûh fekad kâlellâhü teâlâ fî kitâbihil-kerîm
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Vellezînehüm lifürûcihim hafizûn…” (Müminün, 23/5)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kur’an-ı Kerim bizim dünyevi uhrevi kurtuluşumuzu ve saadetimizi hazırlayacak prensipleri bize getiriyor, onları yaşamamızı bizden istiyor.

Felahı günde beş kez huzuruna gelip haşyet ve saygı dolu bir gönülle namaz kılmaya bağlıyor.

Felahı, hiç bir işe yaramayan, bir kıymet ifade etmeyen işlerle, mâlâyânîyâta iştigal etmemeye bağlıyor.

Felahı size verdiği bir kısım şeyleri, yolunda sarfetmeye, dini o istikamette îlâ etmeye bağlıyor.

Ve felahı ırzınızı namusunuzu koruma hususunda hassasiyet göstermeye, ahlaklı yaşamaya, namuslu yaşamaya, iffetli yaşamaya bağlıyor.

Kur’an’ı Kerim ferdin hayatını, ailenin hayatını, milletin hayatını bunlara bağlamış ise Allah’a tabi olan cemaate, Rasulü Ekremin arkasında olan cemaate, kur’an’ı dinleyen cemaate düşen şey, Kur’an’ı dinlemek, Rasulü Ekrem’i dinlemek, Allah’ın emrine fermanına inkıyad etmek olacaktır.

Irzınızı namusunuzu koruma hususunda hassasiyet göstereceksiniz, iffetiniz mevzuunda hassas olacaksınız. Çocuklarınızın örfünüze adetinize, din ve diyanetinize aykırı bir hava içinde yetişmesine meydan vermeyeceksiniz…

Vermeyeceksiniz ki, ilerde başınıza bela olmasın. Milletin başına bela olmasın, insanlığın başına bela olmasın. Bunun için imkan vermeyeceksiniz, belki kayyım gibi arkasına takılacaksınız, mütemadiyen onu takip edeceksiniz, inhiraf edeceği noktalarda elinden tutacaksınız…Devrinin kültürüne göre ilim anlalyışına göre, seviyesine göre malumatına göre, kalbî yapısına göre imdadına koşacak ve içini tenvire kendisini ikaz etmeye çalışacaksınız…

Bu, bir millet olarak, milletinin istikbalini düşünen, milletinin akıbetini iyi grömeyi düşünen, milletin bütün efradı için vacip, lazım bir vazifedir. Cenab-ı Hak bu vazifeyi bize idrak ettirsin…

Nesle onur vereceksiniz, iffet duygusunu vereceksiniz, onun yıkılmasından öyle endişe edeceksiniz ki, dünyanın yıkılması onun için o kadar endişeyi mucib olmayacak, iffetinin yıkılması endişesiyle tir tir titreyecek, adımlarını hassasiyetle atacak…Ben bir millet ferdi olarak kendime leke getirmiş olurum ve etrafa leke saçan, mikrop dağıtan bir unsur haline gelmiş olurum endişesiyle yaşayacak, yanlış bir adım atmayacak, mikrop üreten müesseselerden geçmeyecek, onu idare eden gruplar içine uğramayacak, o türlü topluluklar içine düşmeyecek..

Zira Kur’an’ın fermanında görüyoruz ki, “Sakar” a gidip dayanan, yaslanan, cehennemin sert yokunşuna sardıran cemaat, buraya gitmeleri için ortaya döktükleri dört vesileden biri olarak

“Ve künnâ nehûdu..” (Müddessir, 74/45)

Biz batakçılarla düşüpü kalkıyorduk, nhayatında hesap ve plan olmayanlarla müuşarette bulunuyorduk, laubalilerle, lakaytlarla, hayatlarına malayani şeyler hakim olanlarla mübaşeretimiz vardı, muarefemiz vardı, dostluğumuz vardı, yeyip içmemiz vardı, oturup kalkmamız vardı, dostluğumuz vardı, yeyip içmemiz vardı, oturup kalkammız vardı…

İşte “Sakar” a görmemize cehennemin bu sert yokuşuna sardırmamıza sebebiyet veren hususlardan bir tanesi budur diyeceklerdir. Kur’an anlatıyor bunu..

Dememk ki iffet ve namus mevzuunda hassasiyet gösterme bir Kur’an prensibidir. Mümin süresindeki ayette Allah, felyah bulanları, kurtulanları sıralarken, dünyada iyi bir millet ahline gelmiş felah bulmuş, ahırette cennete girmiş, Allah’ın cemalini müşahede etmiş felah bulmuş, kurtuluşa ermiş, saadeti elde etmiş, bunları sıralarken esbabı mucibesini sıralarken, yolunun erkanını sıralarken…

“Vellezine hüm lifürucihim hafizun” (23/5)

Onlar ki ırzlarını namuslarını koruma hussuunda hasassiyet gösterirler, bana bir leke gelecek diye tir tir titrerler. Bu ailelerilmizin içinde hükümferma kılmamız gereken mühim unsurlardan bir tanesidir. Sadece felsefi yönüyle fikrî yönüyle üzerinde durup sizi iz’ac etmek, tasdı’ etmek istemiyorum. Bir misalle meseleyi intikal ettirmek istiyormu. Başka münasebetle arzetmiştim. Burada ele alacağım yönü başkadır.

Rasulü Ekrem’in saadet hanesinde ırz ve namus hususunda hassasiyet ve titizlik hükümferma idi. O ne kadar iffetli ve namuslu yaşamıştı, öyle yaşama azmi içindeydi. Onu anlatırken “Bekar bir kız gibi, erkeklerin karşısında dahi buram buram ter döket terlerdi” diye anlatırlar…

Hz. Hadice’nin karşısında evlenme teklifi alınca sırıslıklam terler içinde kalmıştı. O kadar iffetlidri.

25 yaşına kadar bekar yaşamıştı, evelenmemişti. hayatına izdivaç girmemişti. Bununla beraber kimse ona !Gözünün üstünde kaşı var!” dememişti, “Falana kipriğini kaldırıp da baktın!” dememişti. O kadar iffetli o kadar namuslu yaşamıştı.

Hayatının sonuna kadar da bu iyice saykıllanmış gibi parladı, iyice cilalandı, zevceleri arasında dahi, iffetin şahikasına yükseldi, iffet mevzuunda dahi bizim için bir örnek oldu.

O kadar ki bir gün münafıkın yahudinin estirmesiyle o hane içinde bir iftira hortumu esiverdi.

Müstalikoğulları seferini gidilmişti. Kur’a Hz. Aişe’ye düşmüştü, her gidişte zevcelerinden bir tanesi, kur’a ona çıkar, Aleyhissalatü vesselam’a refakat ederdi. Efendimizle beraber bulunmayı arzu ederlerdi. Ama bütün kadınları götürme orahlarda müşkülata badi olacağından, bir tanesi giderdi.

İşte o seferde de kur’a Hz. Aişe’ye çıkmıştı.

Buhari, Müslim ve diğer sahih kitaplarda vakayı bizzat Hz. Aişe anlatır:

“Gittik seferi yaptık döndük, bir yerde konakladık. Medineye yaklaştığımız zaman ben hevdecimin içinden çıktım bir beşer olarak def-i tabi yapmak iktiza etti gittim ihtiyacımı gördüm. Hevdece döndüğümde kızkardeşimden aldığım gerdanlığın düştüğünü farkettim ve onu aramak için gittim, tekrar geri döndüğümde kervanın kalkıp gittiğini ve göç ettiğini müşahede ettim. Benim olmadığımı farkederler de döner gelir alırlear diye bir taşın üzerine oturdum, sabırla tevekkülle beklemeye başladım.Benim farkıma varamamışlar….”

Bunları anlatır bütün teferruatıyla. O gün Rasulü Ekrem’in evinde ne ocak yanar ne de yemek pişerdi, o kadar zayıf okadar naîfti ki;

“Hevdecin içinde benim oluşumla olmayışımı farkedememişler, devenin üzerine koymuşlar. Ben beklemeye durdum ve derken gözlerimi uyku aldı, kendimden geçmişim…

Birisinin: “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn” sesine uyandım. Gözümü açar açmaz hemen yüzümü peçemi kapayıverdim. Bu, geriden Ashab’dan bir şey kaybolmuş mu ona bakmak için ordunun arkasından gelen Safvan ibn-i Muattıl idi…”

Akabede Rasulü Ekremin elini sıkanlardan, Bedir Ashabından bir zattı.. O, bu dertle herhalde ölümü çok arzu ediyordu, kısa zaman sonra da şehit olup gitmişti. Allah’a kavuşmuştu. Rasulü Ekrem’in çok yakınıydı hizmet ederdi, dilini tutardı, hassasiyetle hizmete koyulurdu, çok söz söylemez ama, mükemmel iş yapardı. Biz Rasulü Ekrem’in evninin içinde onun öyle tanındığını görüyoruz.

“Beni deveye bindirdi, devenin zimamından tuttu, orduya yetiştik. Yetiştiğimiz zaman helak olan olmuştu çoktan. Hakkımda dedikodu çıkaranlar çıkarmıştı. Başında Abdullah ibn-i Übeyy ibn-i Selûl geliyordu. Ve iki saf Müslüman da buna inanmıştı…”

Hamle binti Cahş, Hassan bin Sabit bir de belki Mıstah ibn-i Üsase…Mıstah Hz. Ebu Bekir’in akrabası ve rızkını verdiği geçimini temin ettiği zat… “Benim hiç bir şeyden haberim yoktu. Gafil, her şeye karşı habersiz bir insan olarak Medine’ye geldim. Dedikodu her gün büyüyormuş farkında değildim. Bir hastalığa tutuldum, nekahet devresinde Ümmü Mıstah ile dışarıya çıkmıştım, gittik döndük, gelirken başının örtüsü ayağına ilişti tüştü zavallı kadır…Demek ki duygularla meşbu bulunuyordu, oğlunun dahi iftiracılar arasına girdiğini düşünüyordu. Onun için dalmış çarşafına basmış ve düşmüştü.

– “Allah Mıstah’ın cezasını versin!” diyordu.

“Ben döndüm dedim ki: ”

– “Sen nasıl anasın? Bedir’de bulunmuş bir Müslüman hakkında hem de evladın hakkında beddua ediyorsun!”

– “Bilmiyor musun hakkında söylenenleri?” dedi.

-”Ne söyleniyor hakkımda?”

– “Sana iftira attılar!” diyordu.

“O zaman ben işi anladım. Rasulü Ekrem’in tavırlarındaki manayı da anladım. Geldiği zaman, hasta olduğum zaman bana iltifat ederdi. Halbuki “Bunun hali nasıl?” diye sormaya başlamıştı o olaydan sonra…

Bu iffet bir kezzabın, bir yalancının attığı çamur çok dokunmuştu. O nezih o afîf hane, sarsılmıştı temelinden adeta.

O, eski iffet şahikasını yine bulacaktı, ayetle teyid edilecekti. Allah elinden tutup oraya çıkaracaktı ama bir imtihan vardı, o imtihan görülecekti.

“Ben eve geldim yine, Rasulü Ekrem yanıma geldi, bana yine yarım iltifatta bulundu, ben de artık bunu duyduktan sonra:

– “Müsade ederseniz annemin babamın yanına gideyim” dedim. Bana müsade etti, gittim………… durmadan ağlıyordum………”

Kendisine atılan bir çamurdan ötürü durmadan ağlıyor, iffeti için yaşadığından ötürü, namusunu her şeyden aziz tuttuğundan ötürü, iffetsiz yaşamaktansa ölmek yeğ olduğunu düşündüğünden ötürü durmadan ağlıyordu.

“O kadar ağlıyordum ki annem babam ciğerimin çıkacağını zannettiler. Bir şey diyemiyorlardı, onlar da bir şey söyleyemiyorlardı. ”

O koskoca Ebu Bekir’in evi adeta cehennemden bir köşe haline gelmişti, huzursuzluk giriyor huzursuzluk çıkıyordu. Yahudi bütün şiddetiyle fitneyi yapıyordu, iftirayı her tarafta neşrediyordu.

“Nihayet bir gün Rasulü Ekrem evimizegeldi…”

O başkalarıyla istişare etmişti. Mesela Üsame ile istişare etmişti. Üsame:

– “Ya Rasulallah! Haşa ki Hz. Aişe için böyle bir şey bahis mevzuu olsun!” demişti.

Hz. Aişe’nin rakibi sayılabilecek Ezvac-ı Tahirat arasında Zeyneb bint-i Cahş ile Rasulü Ekrem istişare edince: – “Hz. Aişe’nin pak damenini bundan tenzih ederim ya Rasulallah!” demişti.

Zayıf da olsa Hz. Ömer’in de istişarede söylediği bir söz vardır çok hoştur.

Allah Rasulü Ömer’e sordu:

– “Sen ne diyorsun? Aişe hakkında ne düşünüyorsun. Ben afife olduğuna inanıyorum ama sen ne düşünüyorsun?” diyordu.

– “Ya Rasulallah müsade edersen bir şey nakledeyim. Bir gün bize namaz kıldırıyordun, önümüzde duruyordun, rukuya gideceğin zaman, ayağındaki ayakkabıyı ayağından çıkarıverdin. Arkadaki saftakiler de çıkarınca bütün saflar çıkarıverdiler. Siz namazı bitirdiniz biz dedik ki:

– “Ya Rasulallah niçin ayakkabınızı çıkardınız?”

– “Siz dediniz ki:

– “Bilmiyorum Cibril bana öyle dedi”. Sonra Cibril’e sordunuz. Cibril demişti ki:

– “Ayağında bulaşmış bir necaset var, bununla namaz kılarsan namazın bozulur.”…

– “Ya Rasulallah! Bir namazını bozmamak için, ayakkabına bulaşan bu çamuru Allah sana haber verir, zevcene atılan çamuru haber vermez mi?” diyordu……

Bütün bu istişarelerden sonra Hz. Aişe’nin yanına gelmişti. Peygamberin gönlü kırıktı, Yahudi Peygamberi ağlatıyordu. Hz. Aişe’nin yanına sokuldu ve şöyle dedi:

– “Ya Aişe eğer bir günah işledin ise, itiraf et, Allah affeder, eğer işlemedin ise Allah gafur ve Rahimdir, seni temize çıkaracaktır” diyordu.

“Rasulü Ekrem’in böyle deyişi; ağlıyordum, o dakikada ağlamam da durdu…

Isdırap öyle hale geldi ki, damarlarımda kanım da durdu, gözüm artık yaş çıkarmıyordu. Ne diyeyim dedim yüzümü kıbleye çevirdim, Allah’a teveccüh ettim, hatta Hz. Yakub’un adını da unuttum, “Yusuf’un babası” dedim, Yusufun babasının dediği gibi derim dedim…

O, “İnnemâ eşkû bessî ve hüznî ilallâh” (12/86) demişti.

Şikayetimi, şöyle dağılıp saçılmamı Allah’a şikayet ediyorum dedi. Ben ne diyeyim, bu “Sabr-ı Cemil” idi. Derdini ALlah’a açma, sabr-ı cemil idi.

Ben o hali ile Allah’a teveccüh etmiştim ki, Rasulü Ekrem’e vahiy geldiği an, onu kıskıvrak yakalayan keyfiyet Rasulü Ekrem’i yakalayıverdi, heyecanla kendinden geçmişti, belli ki ayet nazil oluyordu…Gözlerini açtığı zaman tebessüm ediyordu.”

– “Müjde yâ Aişe! Ayet nazil oldu!” diyordu.

“Ben, benim hakkımda ayet nazil olacağını hiç düşünmezdim…”Ben kim hakkımda ayet nazil olmak kim!” derdim. Ama hep şunu beklerdim:

Bir gün Rasulü Ekrem’e rüyasında bir şey gösterilir. Allah kalbine bir şey ilham eder, benim iffetime inanır, katiyyen kalbinden atıverir bunu…Böyle beklerdim…”

Ayet iftira ile gelen o cemaatin, o hizbir bir iftirada bulunması isnatta bulunması, sizin için bir şer zannetseniz bile şer değildir, hayır vardır, münafık ortaya çıkmıştır, karakteri zayıf Müslüman ortaya çıkmıştır. Bir daha böyle bir vartaya düşmeyecektir o Müslüman, kendine çeki düzen verecektir, ulu orta herkes hakkında isnatta bulunmayacaktır….işte bu türlü hayırlar vardır.

Bu hayırları intac etmek için Cenab-ı Hak o büyük aileyi böyle bir imtihana tabi tutmuştur…

“Ayet nazil olup Allah Rasulü beşaret ve beşaşet izhar edince, anam bana döndü:

– “Kalk, git Rasulü Ekrem’in yanına!” dedi. Bütün aile sevinmişti, cennet-nümûn bir hayat başlamıştı.

Ben Rasulü Ekrem’e de gitmem kimseye de gitmem dedim. Ben Allah’a minnettarım! Benim iffetimi Allah anlattı dedim. ”

Gidecekti ama az kırılmıştı, istiyorduki, Rasulü Ekrem hadiseleri aşsın, herkesin sözüne kulağını kapasın yani realiteyi inkar etsin, yani dev gibi kol gezen fitneyi görmesin; ama buna imkan yoktu…

Hz. Aişe iffetinden emindi, Rasulü Ekrem de emindi. Böyle bir minbere çıktı, bütün cemaate şöyle dedi:

“Ben hareminin iffetinden eminim ama onun hakkında söylenecek bu sözleri izale edecek. bu mevzuda bu mekseleye vaziyet edecek birisi yok mu?” demişti.

Sa’d ibn-i Muaz kılıcına dayanarak kalkmıştı:

– “Emret yâ Rasûlallah! Keseyim boynunu” demişti. “Kabilemdeyse vallahi rahatlıkla keserim boynunu” demişti.

Bütün bunlara rağmen, Rasulü Ekrem iffetine atılan çamur karşısında hassasiyet gösteriyordu, Hz. Aişe hassasiyet gösteriyordu. Çünkü evde iffet ruhu hakimdi, iffet ve namus şuuru hakimdi.

Sen kızına ve oğluna bu ruhu ve şuuru verdiğin zaman, aynı hassasiyetle yaşayacaklar ve bir çamur atılmaması için dikkatle adımlarını atacaklar, ona göre o sınır içinde yaşayacaklar.

Bizi ilgilendiren, meselenin ağırlığını teşkil eden nokta da işte burasıdır.

Ahlak şuurunun iffet anlayışının namus şuurunun evlerimize hakim olması

Evdeki bütün efradın, aile fertlerinin namustan iffetten birer abide haline gelmeleri…

O zaman aile, kendi kendine istikamet kazanacak, kendi kendine düzelecek, ırzını namusunu korumuş insanların teşkil ettiği aile olacak ve onun teşkil edeceği millet de ırzını namusunu koruyan bir millet haline gelecektir.

Cenab-ı Hak, kaybettiğimiz şeref ve onuru bize iade buyururken, yolunda onu aramaya bizleri muvaffak kılsın, yolunda onu tahsile bizleri muvaffak kılsın!..

Elâ inne ahsenel-kelâmi ve eblagan-nizâm…Kelâmüllâhil-Melikil-Azîzil-Allâm…
Kemâ kâlellâhü tebârake ve teâlâ fil-kelâm…
Ve izâ kuriel-Kur’ânü festemiû leh… Ve ensıtû lealleküm türhamûn…
Eûzü billhi miheşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
İnnallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn…Sadekallâhül-Azîm… Bârekallâhü ve velicemîıl-mü’minin…
……………………………………………………………………………………………..
Elhamdülillâh, Elhamdülillâh, Elhamdülillâhi hamdel-kâmilîne kemâ emarr
Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühün-Nebiyyül-Mu’tebarr…
Ta’zîmel-linebiyyihî ve tekrîmen lifehâmeti şâni safiyyih…
Fekâlellâhü Azze ve Celle min kâilin muhbiran ve âmirâ…
İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-Nebiyy Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ…Lebbeyk!..
Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin Kemâ salleyte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbrâhîme fil-âlemîne Rabbenâ inneke Hamîdün Mecîd.
Ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin kemâ bârakte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbráhîme fil-âlemîne Rabbená inneke Hamîdün Mecîd.
Verdallâhümme anissıddîkı Ebî Bekrin vel-Fârûka Omara ve Osmâne ve Aliyyin Radyallâhü anhüm ve anissitteti bakıyetil-aşeratil-mübeşşirati ve anissahâbeti vettâbiîne el-Ahyâru minhüm vel-Ebrâr.
Ve Selleme teslîmen kesîran ilâ yevmil-haşri vel-karâr vahşürnâ meahüm bilutfike âmîn…
Allâhümmensur men nasaraddîn…

HUTBE ÇOCUK TERBİYESİ-2 (04 Mart 1977)

ÇOCUĞA VERİLEN GÜZEL TERBİYE, DÜNYADA-AHİRETTE SİZİ VE MİLLETİ GÜLDÜRECEK…
AKSİ TAKDİRDE İKİ DÜNYADA DA AĞLATACAK…

ABDULLAH BİN ZÜBEYR GÜZEL TERBİYE ALMIŞTI, EMEVİ ZULMÜNE, HACCAC’A DİRENMİŞTİ…
ABDULLAH BİN ZÜBEYR, YARALI ANNESİNE VARMIŞ, GELDİĞİ İÇİN AZAR İŞİTMİŞTİ…
MAĞARADA MAHSUR KALAN ÜÇ GENÇTEN BİRİSİ, ANNE BABASINA, SÜT VERMEK İÇİN SABAHA KADAR BAŞLARINDA BEKLEMİŞTİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Ve min âyâtihîen halaka leküm min enfüsiküm ezvâcen….” (Rum, 30/21)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kur’an-ı Kerim’in bu ayeti de aile yuvasını erkeğin başını oraya sokup huzur bulacağı, sekineye ereceği, sadeti elde edeceği bir yuva, bir yurt olarak tavsif etmekte, ifade etmektedir.

Kadın erkeğin himayesi altında huzura sekineye kavuşacak, erkek hayata rkadaşının yanıbaşında, sükun ve itminan iktisab etmiş olacak. Kur’an’ın çerçevelediği bu ifade içinde biz, aile hayatını, kalbi itminanın, huzurun saadetin hükümferma olduğu bir yuva olarak görüyoruz.

Binaenaleyh açların, susuzların çıplakların, huzursuzların, cahillerin aile içinde huzursuzluk çıkaranların bulundğu bir aile yuvası, Kur’an’ın ifade ettiği bu çerçevenin dışında kalır.

Bu ifade ile bize anlatılan aile şekl,i aile biçimi, o aile içinde ilerde saadete ve huzura medar olabilecek nesillerin ahfadın yetişmesine medar bir aile yuvasıdır.

Meveddet muhabbed ve rahmetin devamlı cevelan ettiği, daima cereyan ettiği bir aile yuvası, onun içinde kalpsiz hissiz, duygusuz kimselerin yetişmesine imkan ve ihtimal verilmez.

Yumuşak gönülle aile fertleri arasında birbirini seven aile fertleri arasında muhabbet ve meveddetin dûr olmayan aile fertleri arasında, yetişecek nesiller de aynı duyguyla meşbu ve meşgul olacaklardır.

Onlara duygu ve düşüncelerinizle verdiğiniz şeyleri ilerde alacaksınız, aileye huzur getirip, onları huzura kavuşturduğunuz gibi, ilerde huzura kavuşacağınıza katiyyen inanacaksınız. Ettiğinizi biçeceksiniz, onlara izhar ettiğiniz beşaşeti onlardan göreceksiniz, bütün tebessümlerinizi ayniyle alacaksınız., dünya ve ahirette yüzünüzü kendi ektiğiniz tohumlarla siz güldüreceksiniz.

Binaenaleyh eğer gülmek istiyorsanız, imlerde dünya hayatında ve ahiret huzur ve saadete gark olmak istilorsanız, çocuklarınızı dünya ve ahirette size huzuru getirecek, huzur verecek yetiştirme mevzuunda azm ve iktihamda bulunun, dişinizi tırnağınızı sıkınız onların mükemmel yetişmesi için lazım gelen şartları ve vasatı hazırlayınız, mükemmel yetişsinler. Allah’ı memnun etsinhler Rasulüllahı hoşnut etsinler ve sizi de mesrur etsinler.

Ama bugün bunlar, sahipsiz kimsesiz bulunuyorlarsa, bakımdan görümden uzak bulunuyorlarsa, ailenin içinde cehalet ve anlayışsızlık hükümferma ise fakru zaruret içinde herkes bir tarafta kendi rızkını temine çalışıyorsa, kûtu layemütünü temine çalışıyorsa, katiyyen bileceksiniz ki ilerde şimdi o ailenin içinde hükümferma olan huzursuzluk senni başına bin gaile açacak sizi huzursuz edecektir.

Dini hayatımız İslami hayatımız adına öyle bir aileden esasen bir yardım umulamaz. Öyle bir aileden bir fayda beklenemez. Bununla beraber ailenin fertlerinin beklediği şey de o aileden hasıl olmayacaktır.

Kur’an’ın ifadelerine dikkati çekmek lazım, dikkat etmek lazım; ben çekeyim siz de dikkat edin….

“Ve min âyâtihî en halaka leküm min enfüsiküm ezvâcen….” (Rum, 30/21)

Allah’ın varlığına birliğine ayetlerden bir tanesi de, sizin nefislerinizden zevcelerinizi yaratmış olmasıdır. tıpkı sizin gibi onlar da bir insandır, sizin gibi duygularla meşbu ve mücehhez bulunmaktadır, sizdendir, aynınızdır. Ta siz gidesiniz onlarla sekineye eresiniz, itminana eresiniz, huzura kavuşasınız.

Bakın ailenin teessüs etmesi hususunda hedefg ve gaye olarak Allah neyi vaz’ ediyor:

“…liteskünû ileyhû…”

“Lam” lam-ı akıbettir. Encam ve netice itibariyle sekineye ve itminana kavuşasınız.

Ben şimdi size soruyorum: Düşünülmeden hesap edilmeden, planı yapılmadan, fakr-u zaruret hesaba katılmadan yapılan bir izdivaçta ve neticesinde hasıl olan evin içinde fakru zarurette, huzur ve saadet düşünmeye imkan var mıdır? İçinde açların susuzların ve çıplakların bulunduğu bir evde huzur ve saadetin bulunmasına imkan var mıdır? İçinde dini hayatın bulunmadığı bir ailede huzur ve saadetin bulunmasına imkan var mıdır? İçinde cahillerin hükümferma olduğu bir ailede huzur ve saadetin bulunmasına imkan var mıdır?

Öyleyse hakiki itminan ve sekeneyi temin etme meselesi, başta hesabıyla planıyla yapılan bir, bir araya gelmeye bağlıdır. Akideye bağlı bir araya gelmeye bağlıdır. Taksim-i mesai yapma meselesine bağlı bir araya gelmeye bağlıdır.

Siz bu vasatı bu ortamı hazırladığınız zaman, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, o evin içinde Allah’ın kıldığı

“Veceale beyneküm meveddeten ve rahmeh..”

Birbirinize şefkatle refik, rakik ve şefiksiniz ve aynı zamanda birbirinizi seversiniz. İşte bu duygu ve düşüncelerin hükümferma olduğu bir hane, tamamiyle o haneyi bu duygu ve düşünceler işgal etmişse, istila etmişse, onun içinde yetişen nesiller de öyle duygularıyla meşbu olacaklardır. Onlar da merhametli, onlar da meveddetli, onlar da şefkatli olacaklardır.

İşte o türlü nesillerden, anne babaya vefa beklemek mümkün olduğu ve olacağı gibi, vatana menfaat de beklenebilir, aynı zamanda Allah ve Rasulünün yolunda olmaları da beklenebilir.

Onun için evvela vasatı hazırlamak lazım.

Verin ki alasınız, yapın ki elde edesiniz, ekin ki biçesiniz, hazırlayınız ki burada ve orada neticesini göresiniz. Bunu siz hazırlaycaksınız ve Allah’ın tevfik ve inayetiyle Allah gösterecektir.

Bir misalle meseleyi bağlamış olayım.

Saadet asrının hemen akabinde bir sürü fitne kendini gösterivermişti. İctihada dayalı fitneler vardı. İslamı anlama mevzuunda teferruatta farklı düşüncelerin bir araya getirdiği kimseler, birbirinden kopardığı kimseler vardı ve bunlar karşı karşıya gelmişlerdi. Bir noktada farklı düşünceler bazen bunları birbiriyle vuruşturur hale getirmişti.

İşte o zaman büyük kafalar, gönlü büyük olanlar, islami duygu ve düşünce ile meşbu bulunanlar, işe vaziyet edeceklerdir.

Bunların başında Abdullah ibn-i Zübeyr geliyor.

Bu, Rasulü Ekrem’in bir yönüyle halazâdesi, bir yönüyle de baldızının oğluydu. Birbiriyle akraba idiler. Hatta bir yönüyle de Zübeyr Hz. Hadice’nin akrabasıydı. Hz. Hadice’nin babasının adı: Zübeyr bin Avvam bin Huveyb’dir. Bu yönüyle de Rasulü Ekrem ile ayrı bir karabetleri vardı.

Bu nezih ve temiz aile içinde Hz. Zübeyr tam bir islamî terbiye almıştı. Annenin babanı, İslamın dinin diyanetin ve Kur’an’ın kendinden vazife istediği zaman bu vazifeyi elhak, en mükemmel şekilde yerine getirmeye müstaid ve mükemmel olarak yetişmişti.

Haccac, zulmüyle hükümferma olduğu devirde, Mekkeyi Mükerremede din ve diyanet adına bayrak kaldıran Abdullah bin Zübeyr olmuştu.

Abdullah, Hz. Zübeyr ibin Avvam ile Ebu Bekiir’in kızı olan Hz.Esma’nın oğluydu bu…

Uzun zaman mukavemet etmişti, belki o gün için hortlayan Emevi zulmünü tadil etmişti. Emeviler içinde belki ondan sonra eskiye nisbeten zulüm azalmaya başlamış, medleri cezirler takip etmeye baylamıştı.

Eğer hak cephesinde bu türlü hurûclar ve mukavemetler olmasaydı, onlar tamamen işi serkeşliğe verecek ve akıllarına geldiği her zulmü yapacaklardı. Böyle fedailerin kendilerini kurban etmesi neticesindedir ki, sel gibi gelen gelişen bu zulüm duruvermişti.

Uzun zaman dayanıverdi ama etrafı dağılınca tek başına mukavemet etme imkanı kalmadı. Hele bir gün sırtından yediği, mancınıktan gelen bir taşla beli de zedelenince, sürüklene sürüklene yara bere içinde anasının karşısına gelmişti.

Bu kadın, zâtünnıtâkayn, belindeki kemerin yarısını bölüp, Rasulü Ekrem’in dağarcığının ağzına bağlayan ve bu ad ile anılan, ondan dolayı bu şerefi ihraz eden büyük kadın…Hz. Ebu Bekir’in büyük kızıydı. Hicret esnasında Rasulü Ekrem ve Ebu Bekir ile Mekke arasında mekik dokumuştu. Onlara yiyecek içecek götürmüştü. Arkadan takip etmişti başkalarını oyalamıştı. Bir kaç erkeğin yapabileceği işi tek başına yapmış büyük bir kadındı. Ebu Bekir’in kızının böyle olması gerekirdi.

Ama bu büyük kadının yetiştirdiği de Abdullah ibn-i Zübeyr gibi bir mert olması, civanmert olması, bir haydar olması, bir kerrar olması gerekiyordu ve oldu. Yaralı bereli aslan annesinin karşısına çıkınca:

– “Etrafım dağıldı herkes gitti, ben yanlız kaldım, geldim!” deyince o mübarek ana kaşlarnı çatmış, ona itabda bulunmuştu.

– “Sen utanmıyor musun? Kabe’yi müdafaayı bırakıp da bir çocuk gibi yanıma geliyorsun!” demişti, sütünü emeğini haram edeceğini söylemişti ona….

O zaten dolu idi, o türlü duygu ve düşüncelerle meşbu bulunuyordu.

– “Ama ben senin duygu ve düşüncelerini ölçmeye geldim”

Bunun manası şu idi: Damarlarında Ebu Bekir’den kan var mı onu anlamaya geldim, ben ölüme gidiyorum, ama dayanacak mısın?…

Gitmişti savaşmıştı ve o gün de tutup asmışlardı. Ana her gün girip çıkarken, darağacında sallanan oğlunu görüyordu. Artık ne zaman bunu gömecekler diyordu.

Haccac kendini çağırdığında tenezzül edip gitmemişti., Buharide Müslimde terferruatıyla görüyoruz meseleyi, gitmemişti zalimin ayağına, o koşa koşa gelmişti yanına:

– “Yaptığım işi nasıl görüyorsun?” diye sordu.

– “Sen onnu dünyasını berbat ettin, o da senin ahiretini berbat etti!” deyiverdi. O bir dünyayı kaybetti ama sen ahiretini berbare ettin!..

Kabeyi ve Dini müdafaa için oğlunu şehit vermişti. Oğlunu bu uğurda şehid verdiği için içi ulvî duygularla meşbû bulunuyordu. Bu yaşlı ana dişi sökülmüş ana, ayağının takadı kalmamış ana, dişini sıkıp bu işe mukavemet etmişti. Evladına yetiştirme döneminde bir şeyler vermişti. Bir tohum atmıştı yetiştirme döneminde. Kendisinden vazife istendiği zaman, o vazifeyi istediği vazifeyi rahatlıkla alıvermişti ve işte asıl mesele budur…

Yine Buhari ve Müslim’de şu vakayı görüyoruz. Allah Rasulü mağaradaki üç kahramanı dile getirirken, bunlardan bir tanesinin anne babasına itaat eden insan olarak ifade ediyor.

kapandıkları mağaradan dışarıya çıkmak için Allah’ın inayetini bekleyen bu kimseler, yaptıkları iyi bir işi vesile olarak Allah’a anlatıp da Allah’ın inayetini celbetmek isteyen bunlardan bir tanesi, annesine babasına itaat eden kimsedir. O aynen Ras

ulü Ekrem’in ifadeleri içinde şöyle der: “Ya Rabbi, benim bir annem ve babam vardı, ben dışta çalışırdım, akşam eve döndüğümde de onlara süt getirir rabûk takdim ederdim. Bir gün uzağa gitmiştim, eve döndüğümde onları uyur buldum. Süt elimde sabaha kadar karşılarında bekleyiverdim. Onlar uyuyorlardı, çocuklarım “Açız!” diye ayaklarımın dibinde dolaşıyorlardı ama ben adetimi bozmayarak, anne babamı evlatlarıma tercih ederek, çocuklarımı sütü vermedim, uyandırmak da içimden gelmedi, sabah oldu gözlerini açtılar, sütü verdim.

Allahım! bunu sadece senin için yaptım, senin için yaptımsa şu kaya gidiversin deyip vesile yaptığını Rasluü Ekrem anlatmaktadır. Ve taşın kaydığını ifade eder.

Anne ve baba bu duygu ve düşünceyi aşılamış ise, çocuk perdedar gibi sabaha kadar karşısında duracaktır. Onun önünde koşacaktır, gölgesine ayağını basmayacaktır, ihtiram duygusundan bir an dûr olmayacaktır.

Öyleyse size ihtiram edecek, dinine saygılı olacak, mabedini mukaddes bilecek, milletine hürmet edecek, milletinin ikbali için koşacak duracak neslin yetişmesini arzu ediyorsanız, bütün himmetinizle çocuklarınızın üzerine eğiliniz, sokak sokak mahfil mahfil onları takip ediniz, üniversitelerde arkalarından gidiniz, şirazeden çıkmışlar ise şayet okutmayınız, üniversiteden alınız.

Yarım cahil olsun ama dinsiz olmasın, ama narşist olmasın ama komunist olmasın…Adım adım takip ediniz, liselerde onlara kanca atılmış ise, dinsiz kitapları okumaya başlamış iseler, din ve diyanete sövüyor iseler, birbirlerini vuruyor öldürüyor iseler, onları tereddüt etmeden okuldan alıveriniz.Başka şekilde şeyler öğretiniz. Ama dinsiz ve imansız, vatansız ve mukaddesatsız olmalarına imkan vermeyşiniz. İşte bu kadar takip ediniz.

Yoksa sizi de ağalatacak sonra annesini de ağlatacak, vatanı da ağlatacak, milleti de ağlatacak ve burada çektiğiniz yetmiyormuş gibi, Cenab-ı Hak mahkeme-i kübrada nezd-i Ulûhiyetinde gözünüzün önünde azab temekle orada da sizi ağlatacak ve burada yaptığınız ihmalin cezasını ağır ağır size zehir gibi yudumlatacaktır.

Terbiye çok kolay hasıl olacak şey değildir. Terbiye uzun zaman isteyen, takip isteyen ve inkıta istemeyen bir husustur. Arada meydana gelen bir fütur bütün planlarınızı alt üst edecektir. Dünyaya geldiği andan itibaren kemali hassasiyet ve titizlikle takip edecek, bir an fütur getirmeden, gözünüzü kırpmadan sevdiğiniz evladınızın üzerine meltem gibi titreyeceksiniz, ta yabancı rüzgarlar onun zülüflerini bozmasın, gözüne agyârın bakışları, agyârın aşkı girmesin, içki ve malayani şeylerle dolup taşmasın. Allah sevgisiyle meşbu bulunsun…

İşte bunun için hassasiyet göstereceksiniz; göstereceksiniz, dünyada da ukbada da sizi sevindirecek, semeresini alacaksınız

HUTBE ÇOCUK TERBİYESİ-3 (11 Mart 1977)

GÜL TOHUMU EKİLİRSE BİR HANE VE BİR MİLLET GÜLİSTANA DÖNER…

ENDÜLÜS MEDENİYETİNİN TEMELİ SAYILAN ÖMER BİN ABDÜLAZİZ, İYİ BİR TERBİYE GÖRMÜŞTÜ…
BU ÖMER, HZ.ÖMER’DEN, HZ.ÖMER’İN ALDIĞI SÜTÇÜ KIZDAN GELİYORDU…
HZ.ÖMER’İN, SÜTE SU KATMAYAN SÜTÇÜ KIZI TANIMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Vallâhü ceale leküm min enfüsiküm ezvâcen…” (Nahl, 16/72)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Güzel muhitlerdir ki onlardan güzel şeyler meydana gelir. Güzel zeminlerde güzel güller biter.

Bataklıkta gül göremezsiniz…Orada behâimin dahi istifade edeceği şey pek azdır.

Gül bahçeleridir ki gül bitirir ve burcu burcu etrafta, yanından geçen herkesin kahkülünde gül kokmaya başlar.

Haneler gülistan olursa içinde gül biter. Bir millet gülistanlık olursa içinde gül biter…

Hane hâristan olursa içinde diken olur. Bir millet hâristan olan hanelerden meydana gelirse, o millet de baştan başa hâristan olur.

Önceleri ekilmiş nice tohumlar vardır ki, semere verildiği zaman insanlığı güldürecek, mesud edecek bir gül devrinin açılmasına vesile olmuştur.

Ama bir gül devrinde ekilen nice kötü tohumlar zakkumlar vardır ki, insanlhığın cennet gibi hayatını, cehennem-nümûn keyfiyete çevirmişlerdir.

Saadet asrında ve sonrasındaki asırlarda insanlığın yüzünü güldüren Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın attığı tohumlar, evlere atılan tohumlar, ev sahiplerinin atıp da riayet ettiği tohumlar ve bunların üzerine tir tir titremedir ki, tertemiz nesillerin asırlardır insanlık efkârına, ilim dünyasına ve anlayışına, kalbine hakim olmasına badi olmuştur.

Bugün dahi orjinalitesinden hiç bir şey kaybetmeyen, ilim yuvasıyla, ilimdeki metoduyla bir bakıma ilim kitaplarıyla bir Endülüs Medeniyeti, bir Endülüs İlmi, bir Endülüs ilim hakimiyeti, iyi insanların o devirde attıkları tohumların neticesidir.

Herhalde bu temel prensiplerin vaz’ edildiği devirde bir Ömer bin Abdülaziz vardı ki ondan oldu. Temelinde böyle bir aziz olmasaydı, böyle aziz evladı bir aziz birisi olmasaydı bunlar da olmayacaktı.

Bir devrin başında durup, yepyeni bir tecdid hareketini meydana getiren bu insan, esasen çok temiz bir hanede terbiye almış, çok temiz bir soydan gelmiş; verasetiyle temiz, içinde neş’et ettiği hane itibariyle temiz, temiz bir insandı. Üç seneye varmayan hakimiyeti ve hilafetiyle, devletimizin elli katı bir devleti idare eden bu insan, ancak meleklerin idaresinde görebileceğimiz saadet-bahş bir havayı hakim kılmış ve insanların mesud etmiştir.

Yüzü bu devrede, acı tebessümlerden başka tebessüm görmeyen bu insan, Halık’a hesap vermenin ısdırapları içinde kıvrım kıvrım kıvranıyor, raiyetinin hukukuna tecavüz endişesiyle tir tir titriyordu. Emevîler yer yer şikayet ederken, bakın meseleyi nasıl görüyorlardı:

“Biz demedik mi Ömer ailesinden bir kız almayın!..Alıp da Ömer bin Abdülaziz’i başımıza dert ettiniz!” diyorlardı.

Ama bunun menşeine gidelim, ninesini bir Asım ile evlendirelim, Ömer ailesinin içine sokalım. Ömer bin Hattab’dan sonra iki nesil arayla; dini anlayışı yenileyecek, tecdid edecek bir Ömer bin Abdülaziz’i o Dinin başına koyalım…Ulemanın fukahanın, muhaddisinin, yahudi hahamlarıyla beraber karşısında diz gelip ağzından dökülen lafları dinlediğini, tarihin eşed diye kaydettiği bu insan nereden geliyordu?…

Ömer bin Hattab, kırda, bayırda, sahrada, çölde, bedevi çadırları içinde dolaşıyordu. Bir gün yanında birisi ile beraber bir çadırın yanından geçerken, çadırın içinde iki kadının konuşmasına şahit oldu. Bunlardan bir tanesi mini mini bir kızdı. Diğeri de sesinin kartlılığından anlaşılıyordu ki anasıydı.

Anası o gün sütün, süt alıcıya verilip verilmediğini sordu.

– “Veremedim ana! Belli miktarda elde edemediğim için veremedim!” diyordu.

– “Azıcık su ilave etseydin!”

– “Ana! Duymadın mı? Ömer ilan etti, sütlere su katmayı yasakladı!” diyordu…

– “Canım, o kadarcığı da Ömer görecek mi evladım!”…

Mini mini bir kızdı bu. Bu defa anasına şu mukabelede bulunuyordu.

– “Ana!…Ömer görmüyor ama Ömer’in Allah’ı görüyor!” diyordu…

İşte Ömer’i dize getiren de bu olmuştu. Ertesi gün hiç intizar etmeden, beklemeden gitmiş o mini mini kızı oğluna alıvermişti.

Aradan bir asır atlayıveriyordu…

Bir de bakıyorsunuz, ondan Ömer bin Abdülaziz meydana geliyor.

“Ben Ömer gibi olmak istiyorum!..Ömer’in adaletine ittiba ettim, Ömerden ayrılırsam mahvolurum” diyordu…

Bir Ömer!…Bir Ömer!…Saadet Asrının ucunda biri…bir ucunda biri…

Bir lokmaya dayalıydı bu. Haramı ve helali bilmeye bağlıydı bu. İslami ölçülere riayet etmeye bağlı idi bu. Hanenin bir terbiye mahalli, bir mektep bir medrese haline gelmesine dayalıydı bu. Veraset yoluyla tertemiz bir tohum olmasaydı, Ömer bin Abdülaziz olmasaydı ve tertemiz bir ninenin şefkatli kucağında terbiye edilmeseydi, Ömer bin Abdülaziz, ne bir Emevi devr-i muhteşemi olurdu, ne o ilim olurdu, ne o teknik olurdu ne de medar-ı iftihar, övünülecek herhangi bir tabloya şahit olunurdu.

Eğer siz hanelerinizi bir gülistanlık haline getirirseniz gül bitecektir…

Katiyyen bileceksiniz ki, hak adına hakikat hesabına, din ve diyanet istikametinde attığınız en küçük adım dahi heder olmayacaktır. Behemehal mutlaka mükafatını göreceksiniz.

Sadi, Gülistan’da o kıvrım kıvrım ifadeleriyle bize bir hikaye naklediyor.

Bir çamurun burcu burcu gül koktuğunu anlatır. Kendisi çamurla konuştuğunu bize şöyle nakleder:

Ona dedim ki: “Çamurun hasiyetinde kokmak yoktur, neden sen böyle güzel kokuyorsun?”…Bana döndü çamur dedi ki:

“Ben bir güle saksılık yaptım onun için kokuyorum!”

İşte bu kadarının dahi heder olmadığını düşüneceksiniz ve evlerinizi gül saksıları haline getireceksiniz. Ta sokaklar cehennem zakkumu, hararet ve şerare neşreden mikroplardan kurtulmuş olsun, zemin ve zaman temizlensin… Allah’ın hoşnut olacağı hava ve gönüllerde Rasulü Ekrem’in sultası hükümferma bulunsun…

Allah sa’y ve şevkinizi tehyîc buyursun, size islamî coşkunluk ihsan eylesin, size evlatlarınızın üzerine attığınız tohumlara eğildiğiniz kadar eğilme hassasiyeti lutfetsin!

HUTBE ÇOCUK TERBİYESİ-4 (18 Mart 1977)

İYİ KÖTÜ HER AMELİN KARŞILIĞI OLDUĞU GİBİ, EVLAT YETİŞTİRMENİN DE SEMERESİ OLACAKTIR…
BİR ÇOCUĞA BAKARAK, DİNLEYİP GÖZLEYEREK, RASULÜ EKREM’İ NE KADAR TANIDIĞINI ANLAYABİLİRİZ…

PEYGAMBERİMİZİ GÖRMEDEN SEVEN ÇOCUKLARIN, O’NU SENİYYE-İ VEDA’DA KARŞILAMASI…
EBUL-HEYSEM’İN OĞLUNUN, PEYGAMBERİMİZİ TANIMASI, O GELDİ DİYE YATAĞINDAN FIRLAMASI…
PARTİ GÖRÜŞLERİYLE ÇOCUKLARIMIZIN ASUDE ZİHİNLERİ TAHRİP EDİLMEMELİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Ve en leyse lil-insâni illâ mâ se’â…” (Necm, 53/39)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

İnsan, Cenab-ı Hakk’ın adil kanunları, adil icraatı karşısında behemehal sa’yinin semeresini görecektir. Ektiği tohumları hasat etme

, biçme, dövme elde etme imkanına sahip olacaktır. Dün yaptığı şeyleri meyveler halinde bugün karşısında görecektir.

Zerre kadar hayır yapmışsa onnula yüz yüze geleceği gibi, zerre kadar şer yapmışsa ve lutf-u ilahîye de mazhar olamamış ise, onunla da yüz yüze gelecektir.

Eğer insan hasenatı ifna etmezse, Allah Rahmet-i mutlakasıyla onun karşılığını göstermeyi vadetmiştir.

Seyyiatını ise, meşiet-i ilahi şayet af istikametinde taalluk ederse af eder, etmezse insan onunla karşı karşıya gelir ve onu görmemek ona görünmemek için de kaçacak bir yer arayacaktır.

Bütün sırların ortaya döküldüğü bir gün de gelecektir, bütün semerelerin hesabının görüleceği bir gün de gelecektir. İyi ve kötü her şeyin getirilip önümüze konacağı bir gün de gelecektir.

Bu, bizim ibadet-ü taat hayatımıza ait semereyle ilgili olacağı gibi, yetiştirdiğimiz evlad-ü ıyale dair de olacaktır. Onlardan mahsul, müstahsel semereler de olacaktır.

Binaenaleyh yarın Allah’ın huzurunda ve ilerde tarihte insanların, insanlığın karşısında, bizi mahkum edebilecek semerelerin meyvelerin karşımıza çıkmaması için, bugün tohumun iyi atılmasına, salih tohumların atılmasına, salih davranışlarla işi ele alınmasına bakmalıyız.

Yarın bizi rüsvay edecek, rûsiyah edecek hadiseler ve işler karşımıza çıkmadan bugünden işe sahip çıkıp vaziyet etmemiz lazım.

Her bozuk nesil bir önceki neslin ifsadıyla, bir evvelki neslin ihmaliyle bozulmuştur.

Her iyi nesil de bir evvelki neslin bu meseleyi ciddi olarak ele almasıyla iyi olmuş, içtimaî salah kesbetmiştir.

Eğer Sahabe-i Kiram, hususiyle kendilerinden sonra çok velûd, ilim muhitlerinde çok ileri olan Tabiin-i izam hazretleri, ileri seviyede bu durumu ihraz ettilerse, başta Allah Rasulü ve ondan sonra O’nun sadık yârânı sayesinde olmuştu.

Tohumlar çok sağlam atılmıştı…Gönüllere yerleştirilmesi gereken vacip olan şeyler gönüllere çok iyi yerleştirilmişti. Kısa zamanda, kısa süreli durumlarda ve dönemlerde bu mesele kendini gösterdiği gibi, ahiret gibi uzun dönemde semeresi alınacak olan meselelerde de kendini gösterecektir.

Sahabe-i Kiram evlerinde hanelerinde bir meselenin muhaveresini, müzakeresini müdavelesini yapıyorlardı.O evin içinde bu meselelere muttali ve vakıf olan aklı başındakiler, yetişme neşet etme durumunda olan herkes, bu hava içinde neşet ediyor, bunlarla dolup taşıyor, bunlarla meşbu bulunuyordu…

İnsan, bu evin içinde nelerin müzakere edildiğini, o evin aile efradından çok rahatlıkla öğrenebilir.

Bir hane halkı içinde siz, bahis mevzuu ediliyor musunuz?

Mesela ben arkadaşlarım arasında, hangi arkadaşımın beni daha çok sevdiğini, evde benden daha çok bahsettiğini, çocuklarını gördüğüm zaman çok rahatlıkla anlarım. Çünkü benim çok bahsedildiğim bir evde, o evin çocukları beni gördüğü zaman, benim yanıma gelmek için can atacaktır. Yüzümü görmek için can atacaktır koşacaktır, utanıp gelemeyecektir. Beni babasına göstermek için, babasının beni ona göstermesi için lazım gelen her şeyi yapacaktır.

Ve bundan anlayacağım ki ben, o evde seviliyorum, bahsim ve muhaverem oluyor sözler arasında…

Bir evin içinde burcu burcu Rasulüllah kokuyor mu? onu çocuğun yüzünden, bakışından, çocuğun davranışlarından çok rahatlıkla anlayabiliriz. Rasulü Ekrem’e aşk ve iştiyakından çok rahatlıkla anlayabiliriz.

O evin içinde ne bahis oluyor? Arabanın motoru mu? O evin içinde sanayi yatırımı mı, devlet kurma mı bahsediliyor? Çocuktan bunu rahatlıkla öğrenebiliriz.

Hangi duygularla hangi mukaddes veya malayani şeylerle meşbu bulunduğunu, o evdeki muhavereler ve müzakerelerle anlarız bu meseleyi…

Rasulü Ekrem’in doğduğu büyüdüğü, neşet ettiği mukaddes şehirden, bu mukaddes insan çıkmaya macbur edilmişti. Medine’ye hicret ediyordu. Yurdunu yuvasını içinde neşet ettiği şehri, alıştığı sokakları terkediyordu.

Hususiyle Arap Yarımadasına efkarı hakim olan, Mekkesiyle hakim olan, akıl sahibi bir cemaati terk edip, çiftçilik yapan bir cemaatin içine gitmesi gibi gurbet içinde gurbet havaları estiren bu durum ona çok ağrı geliyordu.

Ama O, Seniyye-i Veda’dan içeriye girdiği zaman, değişik bir manzara ile karşı karşıya kaldı. Bütün Medine halkı çoluk çocuğuyla, kadınıyla erkeğiyle günlerden beri intizar ediyorlardı. Her gün sabahtan akşama kadar damların üstüne çıkıp bekliyorlardı.

Güneş batıyordu, Seniyye-i Veda’dan güneş doğmuyordu…Onlar heyecan ve helecan içinde evlerine gidiyorlardı…

Ogün nihayet geldiğini duydular, geldiği istikamete gittiler, kadınlarıyla çocuklarıyla yolun sağını solunu tuttular ve büyük insana cennette meleklerin hurilerin gılmanların teşrifatçılık yapacağı gibi teşrifatçılık yapmaya azm ve ikdam ettiler.

Allah Rasulü Sallallahü aleyhi ve Sellem, mahzundu mükedderdi. Mekke’yi ve arkadaşlarını bırakmış, ayrı yabancı bir beldeye gidiyordu.

Ama sıcak simalarla karşı karşıya kaldı. O minnacık çocuklar, gözyaşlarını dökerek, dudaklarından şu sözler dökülüyordu:

“Taleal-bedru aleynâ min seniyyetil-veda

Vecebeş-şükru aleynâ mâ deâ lillâhi dâ’ ”

“Seniyyei vedadan bize bir ay doğdu” diyordu çocuklar…”…Bu davetçi içimizde kaldığı, hakka davet ettiği müddetçe şükür bize vacip oldu” diyorlardı.

Rasulü Ekrem bu sıcak şehirde, sinesini kendine açan şehirde, konaklayacak ev bulamıyordu. Bütün kapılar ardına kadar açılmıştı. Beşaşet arz eden çocukların çehreleri O’na bakıyordu. Kadınlar karşısında el pençe divan duruyordu. Erkekler alıcı bakışlarla: “Bize yâ Rasûlallâh!” diyorlardı.

Onun için Allah Rasulü devesinin göçeceği yeri seçip o evde kalacağını onlara söyleyiverdi. O evde kalıverdi…Veya bir harabeye çöktü, Ebâ Eyyüb el-Ensarînin evinde kalıverdi.

Rasulü Ekrem Medine’ye teşrif edeceği ana kadar, o evde bi rmuhavere vardı. O evde bir müzakere vardı. Bu iliklerine kadar çocukların ruhlarına işlemişti. Mekke’de bir güneş zunur etti, onu balçıkla sıvamak isteyen müşrikler var, biz onu davet ettik evimize gelecek…Bu güneş nasıldır diye intizar ediyorlardı…Seniyye-i veda’dan doğduğu zaman da görüverdiler. Öylesine ruhlarına işlemişti ki, şu tek tabloda onu tekrar görelim:

Allah Rasulünün sadık dostları Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile beraber Ebu Heysem et-Teyyihâni’nin evine gittiler.

Bu zat Akabe’de Aleyhissalatü vesselam’ın elini sıkanların en gençlerinden idi. Yaşlılar aklı başında gün görmüşler vardı, hayat endişesiyle ölüm endişesiyle korkanlar oldu…O, yerinden ok gibi fırladı, Rasulü Ekrem’in elini tuttu:

“Ne duruyorsunuz be!” dedi, “Sıksanız ya şu adamın elini!” diyordu…

İlk biat eden bu zat bu duyguyla meşbu bulunuyordu…Çocuğu da o hava içinde neşet etmişti. Medine’de döneminde 3-5 sene sonra oğlu da büyümüş 5-10 yaşlarına gelmişti.

Allah Rasulü ya bir kaylûle samanı veya gece vakti iki dostuyla beraber kapılarının önüne geldi. Hz. Ömer kapıya dokundu ve seslende:

“Ebul-Heysem!” dedi.

Çocuk içerden Allah Rasulünün bu sadık dostunun sesini duyar duymaz:

– “Baba, Ömer geldi bizim eve!”dedi.

Hz. Ömer bile çok azizdi, çünkü Rasulü Ekrem’in ikinci veziriydi, herkes öyle biliyor öyle tanıyordu. Ebul-Heysem:

– “Yat be evladım! Bu saatte Ömer’in ne işi var burada?” diye cevap verdi.

Biraz sonra kapıyı vuran, ince narin, insanın bam teline dokunduran o tatlı sesiyle Hz. Ebu Bekir’in sesi duyuluyordu kapının verasında. Çocuk yine heyecanla:

– “Babacığım Hz. Ebu Bekir geldi” diyordu.

– “Yat be evladım! Bu saatte Ebu Bekir’in ne işi var?” diyordu.

Biraz sonra Allah Rasulü, tam bam teline dokunan havasıyla, heyecana getiren havasıyla:

-”Ebul-Heysem!” diye seslenince, çocuk sormaya artık fırsat bırakmadı, yerinden fırladığı gibi kapının arkasında soluğu aldı ve:

-”Rasulüllah bize geldi baba!” diyordu…

Çocuk tepeden tırnağa bu duyğularla böylesine âlî hislerle meşbu bulunması, o evde Rasulü Ekrem’in muhavere ve müzakeresinindaima yapılmasına vabeste idi.

Siz evinizde siyasî partilerinizi, tuttuğunuz siyasi klikler ve hizibleri bahis mevzuu ederseniz, kendileri için hiç de yararlı olmayan 10-20 yaşında çocuklarınızı bu mevzuda gevezelik yapmaya sevk edeceksiniz….Haşin ve çirkin tabirlerimden beni mazur görün….ağışlayın Allah da beni af etsin…

Sizin çocuklarınız din ile mi diyanet ile mi, Kur’an ile mi iman ile mi, Rasulüllah ile mi yoksa parti liderleriyle mi meşbu…bunu çocuklarınızla konuştuğumuz zaman rahatlıkla anlıyoruz.

Benim yanıma gelen bir çocuk, Allah’dan ve Rasulülah’dan bahsedeceği yerde, Demirelinden Erbakanından bahsediyorsa, Rasulüllah’ın yerini kimlerin aldığını çok rahatlıkla görüyorum!……………………….cemaat!…….

Cemaat, Allah’dan korkun! Rasulüllah’dan haya edin! Allah’ın huzuruna çıkacağınız zaman, Kur’an karşısında Allah’ın sizi hesaba çekeceğini düşünün. O çocukların tertemiz vicdanlarını, âsûde gönüllerini, mâlâyânî ve fuzuli şeylerle doldurmayın…

Bilerek bu meseleyi yapanları Allah ıslah eylesin!..Mümin olsa Allah ıslah eylesin. kafir ise Allah kahru tedmîr eylesin…

Nesli Allah sevgisiyle Rasulüllah aşkıyla, Kur’an muhabbetiyle meşbu kılacağız. Sahabi gibi bir neslin, dipdiri bir neslin, şetaret ve neşateti üzerinde olan bir nesil yetişmesi ancak bu havaya bağlıdır…

Bir milleti kurtarmayı düşünüyorsanız, bu duygu ve düşüncelerle hareket ettiğiniz zaman kurtaracaksınız…Allah yâr ve yardımcınız olsun. Habibinin muhabbetini kalplerimize ilka buyursun…

HUTBE ÇOCUK TERBİYESİ-5 (01 Nisan 1977)

ALLAH, KUR’AN, PEYGAMBERİMİZİN KENDİSİ, SAHABE…PEYGAMBERLİĞİN DELİLLERİDİR…
FARKLI İLİM DALLARINDA İSLAM BİLGİNLERİ HEP O’NA BENDE OLMUŞLARDIR

EBU HANİFE’NİN RAVZAYI TAHİRAYA UZAK DURMASI…ALLAH RASULÜNDEN “GEL!” DAVETİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Hüvellezî ersale Rasûlehû…” (Fetih, 48/28)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Vakide inandığınız şeyler, haddızatında iz’an getirdiğiniz şeyler, binlerce delâille müeyyed olan şeylerdir.

İnanılan şeyler hariçteki durumları ile esasen rasıh hakikatlardır. Bu mevzuda bir inkar, bir şüphe ve tereddüt. insanın kafasından doğmakta ve zararı da sadece insana raci olmaktadır.

Allah. binlerce delâil ile varlığı nazarda müeyyed bir Zat’dır.

Rasulü Ekrem binlerce teyidatın, tebşîrâtın eller üzerinde gezdirdiği gonca gül gibi müeyyed bir Zat’dır.

Kur’an keza, bir sürü delaille müeyyeddir.

Allah’ın varlığına ve Kur’anı Mucizül-Beyan’ın bir yönüyle Allah’ın kelamı olduğuna ve Kur’an’ın da O’nun Risaletine delalet ettiği Aleyhissalatü vesselam, kendi Nübüvvetine deli, haşrin geleceğine delil, nurani parlak, herkes tarafından görülen bir Zat’dır.

Binaenaleyh sağdan soldan önden arkadan, alttan üstten bu kadar delillerle müeyyed olan iman hakikatlarına inkar taşı atan, taraddüt taşı atan, sadece kendi başını vuracak, kendisine zarar iras edecektir.

Vakide haddızatında, hariçte meseleyi inkara asla mesağ yoktur. İmandan nasibi olan ilim terkibine fikren ulaşan insanın, Allah’ı Kur’an’ı Rasulüllah’ı inkar etmesine imkan yoktur. Esasen inkarın yeryüzünde sağlam bir nokta-ı istinadı yoktur. İnkar vahi şeyler üzerine, faraziyeler üzerine bir kısım ümniyyeler üzerine kurulmuş vahî şeydir.

Rasulü Ekrem, sadece bir kısım âsârına işaret ederek, bir yönüayle Allah’ın mevcudiyetine, Vacibül-Vücud olduğuna bir yönüyle haşrin meydana geleceğine, bir yönüyle Kelamullah’ın zahir bahir dellali bulunduğuna ve bütün bunların verasında kendi Risaletine şehadetine bir nebze bakıverdik.

O kamet-i bala bakılan her yerden görülen, ilmi her seviyeden müşahede edilen, fikri her seviyede kıymet değerini kalplere ve ruhlara gösteren o nadire-i fıtrat, nadide-i hılkat Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam, kendi asrında binlerce insanın yoluna hırz-u can ettiği bir Zat’dır.

Hakkı hakikatı çok iyi bilen, Hak uğrunda seve seve ruhunu feda eden, evladü ıyal çoluk çocuk her şeyi o uğurda feda eden, Sahabe-i Kiramın icmaı, öyle bir kuvvetli delildir ki uğruna şehit olan her zat, Hz. Muhammed’in Aleyhissalatü vesselam Peygamberliğini kanıyla imzalamış temhir etmiştir.

Sonra cihanı siyasetleriyle idare eden, dünyanın en büyük devletlerini karşılarında dize getiren, bozuk düzen medeniyetleri yıkan, onun yerine mükemmel büyük medeniyetleri doğuracak medeniyetleri kuran, o devrin medeniyet muallimleri olan Ashab-ı Kiram ictimai hayat noktasında aşılmayacak efkarlarıyla Aleyhissalatü vesselamın etrafında bir hale gibi toplanmış, uğrunda hırz-u can etmişlerdir.

Daha sonraki devirlerde, ilmin her dalında büyük insanlar yetişti. Astoronmide, fizikte, atom fiziğinde, hukukta, ictimaiyatta büyük adamlar yetişti. Batının takdirle yadettiği, büyüklüğü karşısında parmak ısırdığı Ebu Hanifeler yetişti. Bunlar muhteşem karihalarıyla, binlerce mütefennin insanı karşılarında secde ettirecek, serfüru ettirecek nadide tînetler, nadide tiplerdi.

Kalbî hayatıyla çok vâsî Ahmet Rufaî hazretleri, Ahmed Bedevi hazretleri gibi kimseler yetişti. Cüneyd-i bağdadî, Beyazıtı Bistamî gibi kimseler yetişti….Kalbî hayatıyla öyle sonsuz, öyle hamütenahîliğe ulaşmış kimselerdi ki bunlar, doğrudan doğruya her an, her lahza Hz. Muhammed ile mükalatlarını anlatırlar…Cennet ve Cemalullah’ı gördüklerini ifade ederler. Cehennemi bütün dehşetiyle müşahede ettiklerini dile getirirler.

Batıda filozoflar yetişmişti. Onların tilmizleri, onları çok geride bırakan ibn-i Sinalar, Farabiler, ibn-i Rüşdler yetişti..

Bütün bunlar herkes kendi sahasında gelişirken, dev dev olup büyürken, tepeler gibi yükselirken, Hz. Muhammed’e bağlılıklarından zerre kadar bir şey eksilmedi.

İbn-i Rüşt yükseldiği son noktada, hatalarına rağmen, Hz. Muhammed fıkhının telfikini yapmaya çalıştı, mezhepler arasındaki noktayı ittisalleri bur araya getirmeye çalıştı. O da “Ben senin bendenim!” diyordu.

Ebu Hanife vardığı son noktada batılı: Biz, şarkta, üç adam tanıyoruz. Ataullah el-İskenderani, M.ibn-i Arabi veyahutta Kelile ve Dimne’nin mütercimi ve bir de Ebu Hanife…

Ebu Hanife bütün büyüklüğüne rağmen, bütün celadetine ve ihtişamına rağmen, Rasulü Ekrem’e bağlılığından zerre kadar kaybetmedi hayatının sonuna kadar.

Yüzlercesini bu mevzuda onun uğrunda nasıl hırz-u canettiklerini misallerle göstermek çok saatler alacaktır. Sadece Ebu Hanife’nin menkıbelerine dair bir hususu intikalle iktifa edeceğim.

Ebu Hanife’nin 70 yaşında vefat ettiğini yazıyorlar….Bu müctehidin-i izam, fukahayı kiram, evliyayı izamın menkıbelerine dair söylenen sözler sair şeyler kadar mevsuk değildir. Bunlar mevsukiyeti cihetiyle tenkid edilebilir. Ama ümmet eslâftan ahlâfa telakkiyi bil-kabul yaptıkları bir şeyi ben bir hadiste görmüş gibi kabul ediyor ve öyle size arz ediyorum.

Ebu Hanife veat ettiği sene yine hacca gitmişti. Onun 40-50 kez hac yaptığını söylerler. Demek ki Küfe’den her sene kalkmış hac mevsiminde gitmiş Kabetullahı ziyaret etmiş, Huzuru Risaletpenahiye gelmiş, serfüru etmiş…Ama diyorlar ki Huzur-ı Risaletpenahiye gitti fakat hiç yaklaşmadı, Mescid-i Hadra’nın altın girmedi, Allah Rasulünün maksûresinin yanına gitmedi. Kendini hiç bir zaman o pak yere layık görmedi. O maddeten veya manen Rasulü Ekrem’den bir davet intizar ediyordu.

“Artık Ebu Hanife gelsin!”…

Halbuki çok fukaha, Aleyhissalatü vesselam’ın hadisleri içinde, Sahih-i Buhari ve Müslim’de bulunan bir hadiste, Selman-ı Farisi’nin huzurunda oturduğu bir sırada şöyle buyurmuştu:

“Şunun neslinden bir bir zümre bir cemaat veya bir fert. din süreyyada dahi olsa oraya yükselecek, ona hakim olacaktır”

“Fars” dediği zaman kimdir diye sordular, Selman-ı Farisi’yi gösterdiler.

“Bunun milletindendir” buyurdular

Ve bütün ümmet, bütün müctehidin, bu katiyyen Ebu Hanifedir diyorlar.

Ebu Hanife böylesine pak bir damen ve kadem-i rusuha sahip biriydi. Bununla beraber son haccını yapıyordu. kırık bir kalbi vardı, muhtaç olduğu gibi yine Ravzayı tahiradan uzak bir yerde duruyordu. Uzaktan bakıyor, göz kırpıyor, yaşlanmış haliyle ahireti davet durumuyla kimbilir belki kendisine manevi bir visal bekilyordu. Bir vuslat olmasını arzu ediyordu.

Belki rüyalarında çok görüyordu. Ehlullaha yakışır şey bu mevzuda, Suyuti’nin ifade ettiği gibi, 70′in üzerinde yakazaten Aleyhissalatü vesselam ile lika yaptığı gibi bir lika bekliyordu.

O o tarafta bekleydursun bir tarafta bir geda bir dilenci, Huzur’u Risaletpenahi’de demir parmaklıklara tutunmuş, hayatın kendisini tazyik etmesinden, maişetteki mudayakadan şikayet ediyordu.

“Yüzümün suyunu dökdüm ya Rasulallah!” diyordu “Artık arım namusum her şey ayağımın altına geldi” diyordu.. “Lutfet biraz, inayet elini uzat biraz, bana çalışmamda sa’yimde bir yol göster biraz, çalışayım da şu dilencilikten, fakr-u zaruretten kurtulayım!” diyordu.

Birdenbire o hal içinde, o hava içinde iken, Aleyhissalatü vesselam temessül buyurdu ve ona sesleniverdi:

“Git! Ebu Hanife’ye söyle artık gelebilir!” diyordu.

Adam yerinden fırladığı gibi Ebu Hanife’yi araştırdı. Bir çadırı gösterdiler, içine girdiğinde büyük İmam murakabada oturur gibi oturuyordu, ciddi bir huzur alabildiğine bir vakar içinde, Mehabet-i ilahi karşısında tir tir titreyen kalbiyle Rasulü Ekrem’i düşünüyordu.

“Ya İmam! Rasulü Ekrem’in sana selamı var! Ferman etti artık gelebilir” diyordu.

İmam bunu duyar duymaz sırtındaki cübbeyi çıkardı adama verdi:

– “Şu sözü bir daha tekrar et!” dedi.

– “Yâ İmam! Rasulü Ekrem’in selamı var, artık gelebilirsin” deyince elbiselerini çıkarıp veriyordu, kesesini veriyordu. Adamı ignâ etmişti, kendisi tesettürüyle kalmıştı sadece.

Huzuru Risaletpenahiye geldiği zaman kimbilir ne kadar hoş ne kadar mesrur ne kadar memnun bulunuyordu.

Neydi acaba Ebu Hanife’yi böyle serfüru ettiren? Rasulü Ekrem’in karşısında dize getiren? Hiç şüphe yok ki, başlar ne denlileriye git derse gitsin, gönüller ne kabil inkişaf ederse etsin, Ahmed Rufainin yüzünü yere koyduğu o Ravzai Tahira ve ve mübarek ruhu gibi Kudsî, büyük ve ulvî görülen o mübarek merkad o kadar azizdir ki, cihanın sultanlara tac giydiren sultanları dahi o kapıya gittikleri zaman dilenci olacak, bel kıracak boyun bükecektir.

Orada bir sır vardır, gönüllere hakim olan bir sır, kafalara hakim olan bir sır, çepeçevre insanı saran, ayağına bir zincir, boynuna bir pranga olan bir sır vardır…

Allah Rasulü olma sırrı…

Allah’ın O’nu sevmesi sırrı…

Allah’ın O’nun adını kendi adına makrûn-yakın etmesi sırrı…

İşte Ebu Hanife’den Atâullah el-İskenderani’ye kadar, ondan İmam Şafiye kadar, ondan ibn-i Rüşd, Farabi, İbn-i Sina’ya kadar, ilmin çeşitli dallarında ihtisas yapan ehl-i kalp olarak kitapları batılının elinde gül gibi gezen, elden ele M. ib-i Arabi gibi esrar-ı ledünniyâtın çok derin nâşiri ve şârihi bulunan büyük İmamları etrafında dilenci gibi koşturan herkes, Aleyhissalatü vessselam’ı büyük tanıyor, büyük görüyor, büyük kabule diyordu…

Biz de büyük kabul ediyoruz. Büyük tanıyorsak, alem arkasından gittiği için gittik diyeceğiz, cihandaki hadiselerin seyrine uyduk diyeceğiz. Ebu Hanife’nin yüzünü bürdüğü yere yüzümüzü sürdük diyeceğiz.

Ve bu mevzuda belini kırmayan boynunu bükmeyenlere de bin lanet diyeceğiz, bütün gayzınızla nefretinizmle beraber, cehennemin gayyasına kadar yeriniz vardır diyeceğiz.

Allah Rasulüna azameti, celadeti ve şehameti müsellem olduğu için kabul ediyoruz. Ve bu mevzuda aklımızla beraber kalbimiz, kalbimizle beraber hissimiz bizimle beraberdir.

Allah bunu bize azametine uygun olarak yaşatsın, ruhumuzu bu duygu ile işba buyursun. Ve gelecek nesillere bu duygumuzu intikale bizleri muvaffak kılsın…

HUTBE ÇOCUK TERBİYESİ-6 (08 Nisan 1977)

ÜNİVERSİTELER AÇILIYOR, FABRİKALAR KURULUYOR, YETİŞENLER İSE MANEVİ HASTALIK İÇİNDE…
BÜTÜN İDARE KADEMELERİNE HESABINI SORUN, BUNUN ÇARESİNİ DÜŞÜNMELERİNİ İSTEYİN!..

BU VATANIN İDARESİ, VATAN VE NİZAM SEVENLERİN ELİNDE BULUNMALIDIR…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Yâ eyyühellezîne âmenû kû enfüseküm ve ehlîküm nâran….”(Tahrim, 66/6)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

“Çırası ve tutuşturucu mahiyeti, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden neslinizi koruyunuz” ferman ediyor Kur’an-ı Kerim.

Burada bozulmuş tefessüh etmiş unsurlar haline gelen nesil, öbür alemde sizi dayidar edecek, tedirgin edecek, azab-ı elime maruz kalacaktır.

Burada bozulmaması, tefessüh etmemesi, gül gibi dünyaya geldiği gibi, gül gibi öteki aleme intikal etmesi, hanif fıtratı burada muhafaza edip inkişaf ettirmesi, öbür alemde de sizi dayidar edebilecek şeyleri size göstermemesi, onlara sebebiyet vermemesi için, bugün onu sizin korumanız gerekiyor.

Hıfzıssıhha mevzuunda, sağlığı koruma mevzuunda, hijyen mevzuu olarak ele aldığımız tıpta ne kadar hususlar varsa; çiçek aşısı yapma gibi, salgın bir hastalık olduğunda, buna hemen bir aşı vurmak, mukabele etmek gibi, temiz olarak yaşamak, bu süretle sağlığı koruma gibi, hıfzıssıhhanın ele aldığı ne kadar mevzu varsa; bunları yaşama evimizde tatbik etme, neslimize tatbik etme mevzuunda gösterdiğimiz hassasiyet kadar, ahlak-ı âliye-i İslamiyyenin bozulmaması, tefessüh etmemesi ve nur gibi bir neslin milletin başına ateş kesilip bela olmaması için, bu mevzuda da aynı hassasiyetin gösterilmesi gerekmektedir.

Üniversiteler yapıyoruz, hastalanıp da içine düşecek kimseleri tedavi etmek için…hastaya bir reçete yazıp eczahaneye göndermek için…

Acaba biz gençliğin suistimal etmesi ile, hekimleri dahi korkunç bir tereddüt ve tevakkuf içinde bırakacak korkunç ve sari hastalıklar için, tıphaneler yaptık mı? Hekim evleri inşa ettik mi? Getirip doktorları oraya koyduk mu?

Salgın hastalıklar halinde, maddi hayatını dahi suistimallerin neticesinde, hekimi kara kara düşündüren hastalıklarla hekimin karşısına çıkan, gençliği bitmiş tükenmiş, çeşitli hastalıklarla, zührevî hastalıklarla tir tir titreyen neslin bu onulmaz derde düşmemesi hususunda, acaba bir hastane yapabildik mi? Bu mevzuda yetiştirdiğimiz hekimler var mıdır? Bu mevzuda enzâr- âleme arz edeceğimiz kitaplarımız var mıdır? Bu hastalığa karşı bir tedavi çaeremiz bir aşımız var mıdır?

Soruyorum size?..

Mühendishaneler açıyoruz, binalar açmak, yollar inşa etmek için, su kanalları tesis etmek için, elektrik santralleri, makinalar yapmak için, sanayi müesseseleri kurmak için..

Ama içinde çalışacak adam sıhhatli değildir, maddi manevi sıhhatten mahrumdur. Daha gençliğinde tükenmiş bitmiştir, çeşitli hastalıktan, zinaya ibtilasından ötürü, içkiye ibtilasından ötürü, kumara ibtilasından ötürü, hayatını dengeli yaşamamasından ötürü, vaktinde yatıp kalkmamasından ötürü…bütün bir gençlik gül gibi solmuş, pörsümüş gitmiş, hiç bir şeye sahip değildir bugün…

Böylesine rengi kaçmış, benzi solmuş, uyuşuk miskin adamlara mı yapıyoruz fabrikaları, mühendishaneleri…

Manevi yapıya gelince eseri yoktur. Eseri yoktur zira, bir grev yaptıktan sonra, yanıbaşımızda patladığı zaman, yakındaki yerleri tahrip edecek kadar bir bomba mahiyetinde; Aliağa’da gördük, ayrılıp giderken, makinaların arasına, çarkların arasına kum torbaları sıkıştırıldığını gördük…

İnsanları bu kadar canavarlaştıran, korkunç mikroplar karşısında hıfzıssıhha müesseseleri tesis eden hekimler, o hekimlere kumanda eden sağlık vekaleti, o vekaletin başında bulunan hükümet acaba bu korkunç sari illet karşısında ne düşünüyor, bunu öğrenmek lazımdır…

Üniversiteler, maarif yuvaları, mühendishaneler, çeşitli fakülteler; kalbi, kafası, dimagı münevver insan yetişsin diye, memleketin geleceğini aydınlatsın diye yapılır. Buralar baruthane haline gelsin diye değil, silah deposu haline gelsin diye değil, birbirini yemek için dişlerini bileyen canavarların gezip tozduğu yerler haline gelsin diye değil…

Bu mevzuyu da bütün ilgililere, bu vazifeyi üzerine alanlara, ordusuna, hükümetine, icra kuvvetlerine, reisicumhuruna ve başbakanına soruyorum Bu sârî illet karşısında ne düşünüyorsunuz?

Siz de sorun!…

Size yakında gelecek adamlara sorun, reyirizi vereceğiniz kimselere sorun, arkasına düşün ve sorun!..

Kimsenin hakkı yoktur, milyonlarca lira sarfedilerek yapılan bina ve inşa edilen müesseseleri silap deposu haline getirmeye, barut deposu haline getirmeye ve içinde gangaster ve eşkiye yetiştirmeye, kimsenin hakkı yoktur.

Bütün maarif selahiyetlilerine soruyoruz: Üniversitede hoca kıdaklarıyla gezen, siyah cübbeleriyle çalım satan, mazisinden kopmuş profesörlere soruyoruz. Ne düşünüyorlar bu sari illet karşısında, bilmek siteriz…

Sokakları Rusyanın Çinin meydan muharebesi yaptığı yerler haline getiren, ilerde belki tanklarla birbirine girecek, emniyeti tedirgin eden, panzerlerle onları takip ettiren bu korkunç illet karşısında herkesin ne düşündüğünü öğrenmek, vatandaşlık vazifesidir, soruyor ve öğrenmek istiyoruz.

Mesele çok ciddiyet kesbetmiş, iş şirazeden çıkmıştır..Ama hamkâ-i zamân, hâlâ meselenin nana’yı içindedir.

Ciddiyet ve ihtimam istiyor.

Nesilni korumayı birinci vazife ve iş olarak ele alan Müslüman, bu meselelerde titizlikle hassasiyetle durmalıdır. Yarınının kan ve barut olmaması için, şu vatan sokaklarında vatan evladının birbirine düşmemesi için, milletin birbirini öldürmemesi için, ideolojik çatışmaların olmaması için ve yarın da Allah huzurunda, onları yakarken anne babasını da yaktırmaması için…azab-ı elime maruz bırakırken hem onu hem de anne babasını ağlatmamak için, herkesin en birinci iş ve vazife olarak bu meseleyi düşünmesi lazımdır ve elzemdir.

Bana göre üniversite yapılmadan evvel bu meselenin halledilmesi lazımdır. Mühendishanenin tesisinden evvel bu meselenin düşünülmesi lazımdır. Seçimden, seçim mücadelesinden evvel bu meselenin düşünülmesi ele alınması lazımdır.

Yarın bu anarşi bu feyzayı, bütün âfâkı sararsa, bütün insanlık bu dert ile malul olursa, parlementoda senin başına gelip oturacak olan bu eşkiya güruhu olacaktır.

Vatanı bunlara kaptırmamak için, nizam sevenlerin elinde tutmak için, asayişin yanında bulunanların elinde tutmak için, uyanık mümin hassas olacaktır. Kafire dinsize zerre kadar dahi yardımda bulunmamaya çalışacaktır.

Hususiyle bu memleketi, bu memleketin kudsî sathını, meydan muharebesi, savaş sahası haline getirmek isteyenlere karşı hassas ve titiz olması, böylece vatanı, milleti ve nesli koruması gerekir.

“Yâ eyyühellezîne âmenû kû enfüseküm ve ehlîküm nârâ…”

Nefsinizi, ehlinizi ve evladınızı ateşten koruyunuz!..Dünyada başınıza açılacak gailelerden koruyunuz. kandan irinden, baruttan silah sesinden koruyunuz. Ahirette de azab-ı elim içinde sizi kıvrım kıvrım kıvrandıracak o dehşetli günün dehşetinden koruyunuz…Ağlamayınız orada, ağlatmayınız neslinizi, yıkmayınız bir milleti…

Bu milletin devam etmesi için el ele veriniz, hem-himmet ohunuz. neslin salahı ve bundan ictimaî salahın meydana gelmesi için, Allah’ın sizden istediği Rasulüllah’ın talep ettiği, Kur’an’ın gösterdiği prensiphler içinde vaziyet almaya bakınız.. Şahsiyetinizi öğrenmeye, teşkil etmeye, şahsiyetinizle zuhur etmeye bakınız.

Allahü teala binlerce gailenin bin bir türlü bilmecenin, müminlerin karşısında oynaştığı ve cilveleştiği şu devirde, müminlere basiret ihsan eylesin, ilim irfan yuvalarını ellerinde tutanlara basıret ihsan eylesin, başta bulunanların başlarına akıl ihsan eylesin, bir felaket gösterip bizleri felaketzede eylemesin!..

Yorum Yapın

Yorum yapmak için giriş yapmış olmalısınız.