hac

Tarafından kurannuru r r

HUTBE HAC-1, 20 Ekim 1978

ALLAH’A İNKIYAD VE SADIKLARDAN OLMAK…
MAKAM-I SIDDIKİYET VE GEREĞİNİ YAPMAK…
SEBEPLERİ TAM KULLANAN VE TEVEKKÜL EDEN HER MUZDARIN DUASINA İCABEET EDİLİR…

SADAKAT ÖRNEĞİ HZ.İBRAHİM VE EŞİ HACER…
HZ.İBRAHİM’İN, HZ.HACER’İ OĞLU İSMAİL İLE BİRLİKTE, BOŞ ÇÖLE BIRAKMASI…
HZ.HACER’İN SADAKATI, TEVESSÜLÜ VE TEVEKKÜLÜ…
HZ.HACER’İN KOŞUP SU ARAMASI…
ZEMZEM SUYUNUN AKMASI…

Elhamdülillâh…Elhamdülillâh…Elhamdülillâhillezî hedânâ lihâzâ…vemâ künnâ linehtediye levlâ en hedânallâh…
Vemâ tevfîkî vela’tısâmî illâ billâh…aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb…
Eşhedü ellâ ilâhe illallâhü vahdehû lâşerîke lehû velâ nazîra lehû velâ misâle leh…
Ellezî lâ uhsî senâen aleyh…Kemâ esnâ alâ nefsihî…
Azze câruhû ve celle senâühû velâ yü’zamü cündühû velâ yuhlefu va’dühû velâ ilâhe gayruh…
Ve neşhedü enne Seyyidenâ ve Senedenâ ve Mevlânâ Muhammeden Abdühû ve Rasûlüh…
Essâbiku ilel-enâmi nûruh verahmetün lil-âlemîne zuhûruh
Sallallâhü teâlâ aleyhi ve alâ âlihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve eshâbihî ve etbâıhî ve ahfâdihî ecmeîn
Emmâ ba’dü feyâ ıbâdallâh ittkullâhe teâlâ ve atîûh fekad kâlellâhü teâlâ fî kitâbihil-kerîm
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Rabbi innî eskentü min zürriyyetî..” (İbrahim, 14/37)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Sizi, Cenab-ı Hak nezdinde, nazar-ı Uluhiyette en seviyeli hale getirecek şey, niçinsiz, nedensiz inkıyad ve tesliminiz olacaktır.

Onu bilip vicdanınızda O’nun irfanına erdikten sonra mükellef olduğumuz hususlar mevzuunda niye böyle, nasıl oldu demeden sadece ve sadece inkıyad ve teslimiyetimiz nisbetinde O’na karşı şükran borcunu eda etmiş olacağız.

Sadık bendeler olarak, kapısının sadık tasmalıları olarak yüzünü kapısının eşiğinden ayırmadan, kapıyı vurmakdan bir an dûr olmadan, sürekli o kapıyı vurmak ve isteyeceğin şeyi O’ndan istemek…

Sadık insanın şiarı…

Yaptığınız bütün ibadet-ü taatın her parçasında, adeta bu işin başında pişdar ve bu işe bu manayı getirmiş kahraman gibi büyük insanları, büyük fertleri, Nebiler, Sıddikler ve şehidlerden büyük kimseleri müşahede ederiz.

Beytullah’ı veya Halilürrahman’ı ziyarette Efendimizi görürüz.

Misaliyle intikaline ve idrakine çalıştığımız, Makam-ı Sıddıkiyetin sahibi Hz. Ebu Bekir’i, Makam-ı Ömeriyetin sahibi Hz. Faruk-u Azam’ı görürüz.

Bütün ibadetü taatta, her işin başında, bize iç ve dış erkanı gösteren büyükler vardır. Bir işte iç nasıl derin olacak, gönül hakka nasıl verilecek, bu iş nasıl içtenlikle samimiyetle yapılacak, pratik hayatta bunu gösterecek büyükler vardır…Pişuvar ve pişdarlar önümüzdedir…

Sa’yedersiniz, size çok şey hatırlatır o. Sa’yederken, her sa’yeden Safa ve Merve arasında, asırları ötesine gider. Allah Rasulünün genç anasının, ninesinin bu iki tepe arasında koştuğunu müşahede eder. Makam-ı Sıddıkıyetin muktezası sadakat sahibi bir insana yakışır şekilde hareket eden insanın orada nasıl koştuğunu müşahede ederiz.

Hz. Halilurrahman Hz. İbrahim, Rabbisinden emir aldı, kucağında veya henüz dünyaya gelmemiş çocuğuyla, Hz. Hacer hazretlerini, ekinin bitmediği, otun olmadığı, suyun olmadığı kupkuru bir çöle götürüp bırakmakla emrolundu. Asırlar sonrasının en şerefli beldesi ve şehri olacak Betha’ya, Mekke’nin yerine götürüp koyuverdi. Koyduktan sonra da süratle geri döndü. O sadık bir insana yakışır bir işi yapıyordu. Orada bırakmakla mükellef olduğu kadın zevcesiydi. Rab ona götür oraya bırak demişti.

Haliliyenin muktezası, kimbilir daha nice ağır imtihanlara tabi tutulacak, Hz.İbrahim ilk defa minnacık çocuğuyla, zevcesini orada bırakmakla mükellef tutuluyordu. İbrahim arkasında bakmadan geriye dönmüş, süratle Kenan iline doğru uzaklaşıyordu. Arkasına bakmıyordu…Sadakatımı bulandırırım diye arkasına bakmıyordu. Hanımım ferpad-ü figan eder de kalbim ona meyleder. Rabbimle aramdaki münasebet bozulur diye bakmıyordu arkasına, süratle uzaklaşıyordu. . 300-500 metre kadar uzaklaşmıştı ki arkadan Hz. Hacer’in sesi yükseldi:

– “Yâ İbrahîm!…Yâ İbrahîm!..” sesi yükseliyordu. O bakmadan ilerliyordu…

– “E biemrillâhi ve biemrik?..” Allah’ın emriyle mi yoksa sen mi böyle düşündün”……………….

Makam-ı Saddıkıyetin muktezası……………

Bu meseleyi böyle sorabilmek için keseleyi kavramış olmak lazımdır…………………..Ağzı kevser içesi………………..Rasul-i Ekrem’e gerçekten “Nine” ve anne olacak büyük kadın…………….büyüklüğü ile Betha’da kendini gösteriyor.

“Allah’ın emriyle mi kendi isteğinle mi?..”

Bir söz konuşabilme menfezini yakalamıştı, İbrahim kadını müsait bulmuştu………Allah’ın salat ve selamı onun, bütün Efendilerin, Efendilerin Efendisi Fahr-ı Kainat üzerine olsun…

– “Biemrillâhi yâ Hacer!..” diyordu.

-”Allah’ın emriyle seni buraya bıraktım..”

Kadın itminan içinde dudaklarından şu sözler dökülüyor:

– “İzen len yeda’ lenâ ebedâ…”

– “Gayrı ötesinde Allah bizi terk etmez, maden O’nun emriyle getirdin koydun buraya..”…………………………………………….Allah’a teslim olmak lazım…………………… Allah’ın emirlerine inkıyad etmek lazım. Emrettiği şeyleri yerine getirirken zayi etmeyeceğine, terk etmeyeceğin inanmak lazım.

Kadınlık aleminin başının tacı, şu mübarek günlerde, onun adına ihtiramın manalaştığı, menasik ve ibadet halinde yerine getirildiği şu dakikalarda, mücrim boyunlarımızı, ayaklarını bastığı izlere kadar uzatıyor, “Anacığım!” diye sesleniyoruz…………..başında saçları bembeyaz olmuş, hakkın kapısını bulamamış insanlar olarak, sadakatına dehalet ediyoruz, oğluna ve torununa söyle……….cürmümüzle bizleri kabul etsinler diyor, bu vaziyetimizle kendisine dehalet ediyoruz….

Gayrı bundan öte Allah bizi zayi etmez…diyor. Bunun ötesinde O’nun emriyle ise Allah bizi terk etmeyecektir diyor……….

Hallirrahman itminan içinde Kenan iline doğru uzaklaşıyor.

Kıyamete kadar gelecek Nur halkanın başı, başta Fahr-ı kainat olmak üzere, Aleyhissalatü vesselam’ın şerefli dedesi Hz. İsmail bir çocuk, bezler içinde bir çocuk, başında hamiye olarak annesinden başka kimse yok. Havada sadece teheffüs edilen hava zerreciklerinden başka kût-gıda olarak hiç bir şey yok…Ne bir damlacık su, ne dudağa götürülecek bir parça ot!..hiç bir şey yok!..Sadece uzaklarda kanat çırpıp pervaz eden akbabalar var, vefat eden cenazelere konmak için, vahşet dolu bakışlarla bekleyen akbabalar var..Ama Allah’ın emriyle akbabalar, Allah’aın emriyle hareket eden akbabalar, onlar bile kimbilir orada ne düşünüyor, nasıl ediyor ve büyük kadına, kadınlığın mihrabına nasıl bakıyorlardı, Allah bilir…

Hz. İbrahim zevcesini orada bırakıp uzaklaştıktan sonra, bütün maûnet, acûze ve zaîfe kadının üzerine düşmüştü. Rabbimin emriyle olduktan sonra gam yemem diyordu.

Biraz sonra çocuk susayınca ağlamaya başladı. Yanmış tutuşmuş çölde ağlıyordu durmadan. Anne bir damla su bulabilmek için sağa sola koşacaktı.

Gözüne ilk ilişen Safa tepesi oldu. Bugünkü Safa kapısından dışarı çıktı, Safa tepesine tırmandı acaba bir yerde su görebilir miyim? Suyun alameti olan kuşlara şahit olabilir miyim? Ben ne olursam olayım, şu yavrucak ağlıyor, içim parçalanıyor; ana!..Ana, analığa has şefkatle hareket ediyor. Fıtrî ve cebri kanunların zorlamasıyla hareket ediyor. Nesl-i emcedinden gelecek Hz.Muhammed şerefine belki hareket ediyor.

Safa’da bir şey göremeyince, 300-400 metreden ibaret yarım kilometrelik bir yolu katediyor, Mreve tepesinden tırmanıyor. İsmailin sesine koşuyor tekrar geliyor, tekrar tepeye tırmanıyor ve bu seyr-ü seyahat “7″ sefer cereyan ediyor. 4 defa gidiyor, 3 defa geliyor, bu seyahati 7 defa yapıyor. Biz Mes’a'da buna “Sa’y” diyoruz. Biz Hz. Hacer’e iktidaen ve iktifaen 7 defa bu seyr-ü seyahati yapıyoruz.

“Artık bittim ya Rabbi!” diyor…Ben bütün esbaba tevessül ettim, bu yavruyu bırakıp gidemem, senin emrine muhalefet edemem, kocama baş kaldırıp isyanda bulunamam, bana burada kalacaksın dedi senin emrinle…ayrılamam. Ben bittim, musdarip yavru ağlıyor görüyorsun, ben de bittim biliyorsun!”…

Muzdârr….

Gökten bir ses işitiliyor:

“Emmen yûcibül-muddarra izâ de’â…” (Neml, 27/62).

Muzdar olanın duasına icabet eden kimdir? Allah’dan başka birisi mi var? Sebeplerin bitip tükendigği yerde, yanıp yanıp da mum tahtaya dayandığı yerde. bütün imkanların bitiverdiği yerde, lahut aleminden duyulan bir ses var. Muzdarın duasına icabet ediliyor…

Ayaklarıyla bezler içinde debelenen çocuğun ayaklarının dibinde şakır şakır kaynayan bir su var…O gün bu gün kaynamakta “Zemzem” diye akıp gitmekte ve çağlamakta, o gün bugün kefenleri yıkamakta, o gün bugün kova kova hacının, haccâcın başına dökülmekte; “Zemzem! Zemzem! Zemzem” edip gitmekte, İsmail’in ayaklarının dibinde çağlayıp gitmekte…Rasulü Ekrem’in köyünü sulamakta, Betha’yı Mekke yapmakta, yerin göbeğini şerefli kılmakta..: Zemzem!..

Zemzem’n hikayesi büyük…Zemzem, hakkında çok konuşmamızı ister. Onu ileriye bırakacağm…Zemzem bağışlasın beni…

Hz. Hacer, İsmail’i suyun yanında bulur. Muzdar olduğu an, tevâkülden uzak kaldığı, sebepleri kullandığı ve tevekkül ettiği an…Atını bağlayıp Allah’a tevekkül etmiş. Mevlanın verdiği şeyleri kullanmış Allah’a sonra tevekkül etmiş, Makam-ı Sıddıkiyetin muktezasını yerine getirmiş…

Allah olmazdan harikulade olarak oldurmuş bir şeyler, ümit edilmediği yerde güldürmüş onun gönlünü, sevindirmiş depinen yavrusunu, güldürmüş kıyamete kadar gelecek insanları ve şeref getirmiş Mekke’ye, Betha’ya, Rasulü Ekrem’in köyüne, yerin göbeğine, Beyt-i Mamur’a, Meleklerin metafı Beytullah’a şeref getirmiş Allah Celle Celâlühû..

Kimbilir belki de Zemzem, Beytullah’ın şerefi olarak tezahür etmiş, bir nevzuhurdan ibarettir. Belki Kabeyi yere göbek yapan Allah, Zemzemi de daha önceden orada hazırlamıştı. İsmail’in ayağını yere vurması sadece ona vesile oldu.

Muzdarr müminler!..Sebepleri kullanan müminler, bütün imkanlarıyla biten ve tükenen müminler!..Betha gibi bir çölde bekleyen müminler!..Din-i Mübin-i İslam’ın kûtu gıdası yerine, suyu havası yerine zehir zemberek yutan müminler!..Sebepleriniz bittiği an, gökten bir ses duyacaksınız, imkanlarınızı kullandığınız an gökten bir ses duyacaksınız.

Artık gayrı bîtâb, aç bî-ilaç düştük dediğiniz an gökten bir ses duyacaksınız.

“Emmen yûcibül-muddarra…”

Muzdarın duasına icabet eden kimdir?…

Bela ve musibeti ref’ ve de’ eden kimdir?

Allah’dan başka ilah mı olacak?

Kella ve kat’a…Allah vardır, musebetlerinizi ref’-u def’ edecek, sizi huzuura kavuşturacak, gönül dünyanızda, iç aleminizde zemzemler fışkkırtacak, sizi iman ukuna ulaştıracak, kanayan yaralarınızı dindirecek, size inşirah verecektir Allah Celle Celâlühû…

Sebepleri kullanınız, Allah’ın size veridği imkanları tüketiniz, bu mevzuda neyiniz var; varınızla yokunuzla her şeyinizle bitiniz. O zaman bitip tükünme bilmeyen Allah’ın Kudret, Kuvvet ve Meşietinin tezahür ettiğine şahit olacaksınız. Leyl-i yeldânız gündüz olacak, şafaklara atacak, horozlar ötecek, hâristânınız bağistana dönecek ve gülistan olacak, çatlak sesler dinecek, işi ters anlayanlar bertaraf olacak, yıkılıp gidecek, devran Hz. Muhammed devranı olacak…Kur’an söylenecek, Kur’an dinlenecek, Kur’an hükmedecek, sokakta çarşıda pazarda, her yerde temessül etmiş Kur’an görülecek…

Bu devir Kur’an devri olacak…

İmkanlarınızı kullanınız, sebeplerle tükeniniz…O zaman Müsebbibül-esbaba teveccüh etmiş olacaksınız. Hala kullanacak barutunuz varsa, hala atacak merminiz varsa atıveriniz onları; atıveriniz onları ki Allah hidayetiyle teveccüh etsin. Kullanıveriniz bütün sebeplerinizi Allah inayet ve ihsanıyla tecelli etsin…Hala onları bekletirken çok bekliyecek belki asırlarca bekleyeceksiniz…

Elâ inne ahsenel-kelâmi ve eblagan-nizâm…Kelâmüllâhil-Melikil-Azîzil-Allâm…
Kemâ kâlellâhü tebârake ve teâlâ fil-kelâm…
Ve izâ kuriel-Kur’ânü festemiû leh… Ve ensıtû lealleküm türhamûn…
Eûzü billhi miheşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
İnnallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn…Sadekallâhül-Azîm… Bârekallâhü ve velicemîıl-mü’minin…
……….
Elhamdülillâh, Elhamdülillâh, Elhamdülillâhi hamdel-kâmilîne kemâ emarr
Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühün-Nebiyyül-Mu’tebarr…
Ta’zîmel-linebiyyihî ve tekrîmen lifehâmeti şâni safiyyih…
Fekâlellâhü Azze ve Celle min kâilin muhbiran ve âmirâ…
İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-Nebiyy Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ…Lebbeyk!..
Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin Kemâ salleyte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbrâhîme fil-âlemîne Rabbenâ inneke Hamîdün Mecîd.
Ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin kemâ bârakte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbráhîme fil-âlemîne Rabbená inneke Hamîdün Mecîd.
Verdallâhümme anissıddîkı Ebî Bekrin vel-Fârûka Omara ve Osmâne ve Aliyyin Radyallâhü anhüm ve anissitteti bakıyetil-aşeratil-mübeşşirati ve anissahâbeti vettâbiîne el-Ahyâru minhüm vel-Ebrâr.
Ve Selleme teslîmen kesîran ilâ yevmil-haşri vel-karâr vahşürnâ meahüm bilutfike âmîn…
Allâhümmensur men nasaraddîn…

İnnallâhe ye’müru bil-adli vel-ihsâni ve îtâi zil-kurbâ ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy… yeızuküm lealleküm tezekkerûn. (16/90)

Ibâdallâh!.. Allah’ın kulları!..Bu şeref bu paye bu ünvan size yeter; Allah’ın kulları!.. Allah’a kul olma âlî payesiyle şerefyâb ve serfirâz olan, Allah’a kul olma şerefini ihraz eden, bütün şerefi Allah’a kulluğuna bağlı olan, şerefi O’na kullukla bulan Allah’ın şerefli kulları!..
İttekullâhe ve atîû. Allah’a karşı gelmekten, isyandan çok korkun; Azameti kadar, acziniz ve fakrınız kadar, büyüklüğü kadar küçüklüğünüz kadar korkun!.. İsyandan sakının ve saygı içinde ona itaat edin.Takva dairesi içine girin! Ayatı tekviniyenin esrarını kavrayın İlahi kelamla ve kendinizle tevfikini yapın!
İnnallâhe ye’müru bil-adli. Allah en geniş manasıyla adaletle; dosdoğru yolda sıratı müstakimde dürüst bir hayat yaşamakla emrediyor.
vel-ihsâni. En geniş manasıyla ihsanla; Mevlayı müteali görüyor gibi O’na kulluk yapmakla; her ne kadar siz O’nu görmeseniz de O sizi görüyor ve her halinize nigehban bulunuyor ya!..
Ve îtâi zil-kurbâ. Yakın daireden başlamak süretiyle yakınlara bir şeyler vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyetin ufkunuzda şehbal açması yücelmesi ve bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle emrediyor.
Ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy. Ahlaksızlığın her çeşidinden; büyüğünden küçüğünden gizlisinden açığından, Dinin kerih gördüğü, Rasulü Ekremin çirkin dediği şeylerden sizi menediyor. Dinin emirlerini dinlemeyip serkeşlik yapmanın, hakka baş kaldırmanın, huzursuzluk çıkarmanın her çeşidinden de men ediyor.
Yeızuküm lealleküm tezekkerûn. Size böyle vâz-u nasihatta bulunuyor, irşad ediyor ta düşüne, kendinize gelesiniz, istikamet bula, inhiraflardan uzak kala, rızasını kazanarak emnü eman içinde doğruların varacağı cennete dahil olasınız…

Ekımıssalâh innassalâte tenhâ anil-fahşâi vel-münkar…vele-zikrullâhil-ekbar…vallâhü ya’lemü mâ-tasnaûn… (Ankebut, 29/45)

HUTBE HAC-2 (27 Ekim 1978)

HAC GÖREVİNDEN SONRA HEMEN VAZİFELERE DÖNMEK GEREKİR…
ORDA KALMAK ÜLFET VE ÜNSİYET YAPABİLİR VE GÜNAHLAR İKİ KAT YAZILIR…
PEYGAMBERİMİZİN HUZURUNA GİDİP NELER YAPTIĞIMIZIN TEKMİLİNİ VERMELİ…

EBU HANİFE’NİN 40 ZİYARETİNDE DE ÇADIRINI, RAVZA’DAN UZAĞA KURMASI…
İKİ BEDEVİNİN RAVZADA YAKARIŞI…
OSMANLI’NIN HACCA GİDEMEMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“el-Haccu eşhürun ma’lûmât…” (Bakara, 2/197)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Camiye namaz kılmak için gelip, uğrayıp, dışarıya çıktığınız gibi, zaman olarak Ramazan-ı Şerife uğrayıp, oruç tutup ayrıldığınız gibi ve belli bir mevsimde malın bir noktasına dokunup, gerisini bırakıp ayırdığınız gibi, erkan-ı İslamiyeden Hac vazifesini yaparken de, belli zaman içinde, en mukaddes ve muhterem belli yerlere uğrar, misafir olarak muvakkaten kalır ve sonra ayrılırız.

Haccın manası budur: Bir teveccüh yapma, vazifeyi ikmal ve itmam etme, sonra dönüp yurduna gelme, orada dolduğu şeylerle burada huzur içinde aşk içinde yaşama, hakka müteveccih bir gönül ile yaşama…

Orada gidip kalma değil…Hususiyle zamanımızda, hatta orada doğsa, orada neş’et etse, orada büyüse bile buraya gelmek esastır. Burada hizmete omuz vermek esastır.

Hatta ülfet ve ünsiyet meselesi bahis mevzuu ise, günaha girmesi bahis mevzuu ise, vazife yapar yapmaz sessizce buraya sızması, buraya kayması gerekmektedir.

Onun için ehl-i havf ve ehl-i itiyad, gidip de orada uzun boylu kalmayı düşünmemişler…

Büyük basiret Hz. Ömer, Hac vazifesi bittikten sonra, elinde kamçı halkı ikaz buyururlardı:

“Ey Şam ahalisi! Şam!…Ey Yemenliler Yemen’e!..Ey Türkmenler! Türkmenistan’a!….” derdi. “Ayrılın buradan!” derdi.

Zira ülfet olabilir, Beytullah karşısında bir kısım taş yığınından iberat kalabilir. O, sizin nazarınızda bu hale gelirse, yıkık bir gönülle orada kalmanın manası kalmamış demektir.

Zira orda sevaplar iki kat olduğu gibi, günahlar da iki kattır.

Kendinize hakim olamaz bir günaha girerseniz, sizi batırır çünkü iki kat yazılır günahlar.

Orada o mübarek ve latifi yerler, Beytullah ve Ravza-i Tahire nazarınızda küçülür, ülfet ve ünsiyetle içinizde bir alışkanlık hasıl olursa, orada kalmanın manası kalmamıştır, sû-i edep yapabilirsiniz.

Kaldı ki ehl-i havf, ehl-i ihhtiyar; eğer beytullah, eğer Ravza-i Tahire oraya takarrub ve yaklaşma, sadece vazife çerçevesi içinde olmuş, hatta gerçek büyükler Ravz-i Tahira’ya hiç yaklaşmamışlar.

Ebû Hanife, rivayete nazaran 40 defa hacca gitmişti. Küfe’den kalkmış, bu Küfe’nin beyni ve pazusu, batılıya hukuk ve fıkıh metodolojisi vazıı diye kendisini tanıttıran Numan ibn-i Sabit, Hanefi mezhebinin müessisi, büyük insan, 40 defa Beytullah’ı tavaf etti, 40 defa Mültezim’e yüzünü sürdü, 40 defa eşiği öptü, 40 defa Hacerul-Esved’i öptü, 40 defa huzuru Risaletpenahi’de el-pençe divan durdu.

40 defasında da çadırını bir kilometre öteye kurdu. Kendi kendine derin muhasebesi içinde:

“Ben nasıl Rasulüllah’ın huzuruna yaklaşırım? Ya kalbimde bir inhirafı o büyük ruh müşahede ederse, ya benden bir sû-i edep sadır olursa, 70′inci yaşında, 40′ıncı haccı,…Rivayet bu…

Yine bir iki kilometre uzakta kurduğu çadırın içinde oturuyor, vecdleri ve istiğrakları içinde, bazen belki temessülen kendini huzuru Rasulüllah’da görüyor, bazen kendine geliyor…derken çadırın kapısına bir eline doknuduğunu müşahede ediyor…

Bu el sahibi birkaç dakika evvel, Yeşil Kubbe’nin sahibinin önünde diz çökmüş oturan bir bedevidir. Fakr-u zaruretini, ailesinin mudayakasını şikayet etmekdir:

“Ya Rasulallah! Çölleri tepip huzuruna geldim, tuttuğum şeyler kurudu, elimde kaldı, aile efradının yük ve maûneti altından kalkamaz oldum. Bir taraftan seni,. dinin tercih ederken, öbür taraftan dünyaya ait şeyler beni senden alıp götürüyor ve alıkoyuyor…feryadıyla yalvaran yakaran bir bedevi vardı. Ve derken trans hali gibi bir hale girer, rasulü Ekrem karşısında temessül eder, bedeviye ferman eder:

“Şu kadar ötede falan çadırda Numan ibn-i Sabit diye birisi var. Selamımı söyle artık huzuruma gelebilir!”

Ebû Hanife kendi duygu ve düşünceleri içinde mest ve sermest kendinden geçip, adeta bayılıp bazen ayılma gibi halden hale intikalleri içinde iken, bedevi çadırın kapısını açar, bir kaç dakika evvel Huzuru Risaletpenahi’de yalvarıp yakaran bu bedevi karşısına dikilir dikilmez:

– “Ya İmam! Allah Rasulününn…………sana selamı var……………..ferman ettiler, 40 senelik hasret yeter dediler, artık Ravza-i Tahira’ya gelebilir, atmosferi içine girebilir, manyetik alanından istifade edebilir” dediler……Ebu Hanife:

– “Ne!” dedi…”O sözü bir daha söyle!”

– “Rasulü Ekrem sana selam etti!”…

Ebu Hanife hemen kesesindeki bütün parayı bir hamlede birden verdi ve:

– “Şu sözü Allah aşkına bir kere daha tekrar et!”

– “Rasulü Ekremin selamı var, artık gelebilirsin dediler”

Ebu Hanife bu sefer sırtındaki urbasını çıkardı…

– “Bir kere daha söyle!”

Sırtındaki gömleği çıkarır verir….

Ebu Hanife’nin üzerinde sadece avret yerini örtecek bir şey kalmıştı…

Zayıflamış, ihtiyarlamış, 70 yaşındaki Mürşid, ayakları kamçılaya kamçılaya 40 senedir bir kor gibi sinesinde taşıdığı ateşisöndüreceği dakikayı yakalamış, edeple Huzuru Risaletpenahi’ye gelmiş boynunu bükmüş. Arafatta dediği duyduğu, düşündüğü gibi düşünmüş, anlamış ki artık Ravza-i Tahira’dan ayrıldıktan sonra, Küffe’ye döndükten sonra artık Medine’ye dönmek mümkün değil..

Çünkü lika oldu, çünkü visal oldu…

Visal çok pahalıdır…

Aşık maşukuna böyle kavuşursa, çok pahalıya mal olur ona. Bu bir ölüm demektir ki, belki de çok tatlı bir şeydi…Zira ebedi visalin kucağında kendisini görecek, öbür aleme gidince, mahbbuna, matlubuna maksuduna vasıl olacaktır.

Ebu Hanife 40 sene edeple uzakta durdu, ülfet ve ünsiyetin havasını bozacağından ötürü endişe etti. Kendisine:

“Niçin sen Medine-i Tahira’da ikamet etmiyorsun?” dediklerinde şöyle cevap verdi:

” Küfe’de durup Medine’yi arzulamayı arzu ederim. Medine’de durup içimde Küfe’nin aşkını taşımayı istemem, korkarım!”!…

Köyüm Peygamberin köyü, benim asıl vatanım Medine’de dolaşırken çoluk çocuğumu, evladü ıyalimi hatırlarım, bundan endişe ettiğim için Medine’de durmadım, kalbime itimad edemedim, burada kalmaya cesaret edemedim diyor…

İşte Ebu Hanife, işte asırlarca onun arkasından Hanefi mezhebi altında giden siz cemaat, devletler kuran cemaat, milletler meydana getiren cemaatler, uzaktan bakacak bakacak, kendi durumunu takdir etmeye anlamaya çalışacaksın…

Biz oranın aşığıyız, biz oraya gönül vermişiz, kıyamete kadar da Allah’dan bunu devam ettirmesini diliyor dileniyoruz.

Fakat vazifenin burada olduğunu da hatırdan çıkarmıyoruz.

Fahr-ı kainatın adını asırlarca bayraklaştıran asırlarca o bayrak şehbal açıp ufuktan ufuğa ulaştığı halde, o bayrağı taşıyan şerefli ecdad Osmanoğulları, bir kerecik olsun hacca gitme imkanını bulamadılar….

Zira onun adını bayraklaştırmayı, bu devletin nizam ve intizam intizam içinde adını ufuktan ufuğa götürmeyi belki daha büyük gördüler, ictihad ettiler…Belki hata ettiler belki sevap ettiler Ama Rasulü Ekrem’in âsârına saygı içinde hareket ettiler. Bu muhakkak ve müsellemdir aksi iddia edilemez. Burada kaldı hizmet gördüler, gitselerdi gelecek yine hizmet göreceklerdi, gitmeye niyet edenler de oldu. Yeniçerinin kazan kaldırması neticesinde endişeye tutuldular. Ve bu endişe bütün bir imparatorluk tarihine sirayet etti.

Evet sen burdasın büyük bir vazifenin başındasın. Rasulü Ekremin işinin başındasın. Din-i Mübin-i İlam’a hizmetin başındasın…

Gideceksin selam çakacaksın……

Bir bedeviden aynen şöyle dinlemiştim: Eteklerini açmış, Cibril kapısında durmuş, Rasulü Ekrem’e arapça ifadesiyle şöyle yakarıyordu:

“Ya Rasulallah günlerden beri huzurundayım, gelip girip çıkıyorum, arındım mı arınmadım mı bilemiyorum, günahlarımı döktüm mü dökemedim mi bilemiyorum, yarın da Mekke’ye gideceğim, Allah bana derse “Nasıl geldin?” ne diyeyim ona sen söyle!” diyordu.

Ayaklarımın bağı çözüldü, ayakta duracak iktidarı kendimde bulamadım, adeta yıkılacaktım orada.

Rasulü Ekrem’e tekmil veriyordu.

Gidecek tekmil vereceğiz,

“İşi şuradan şuraya kadar getirdik ya Rasulallah!” diyeceğiz.

“Ne zaman huzuruna gelelim, ne zaman bize emrediyorsun ya Rasulallah!” diyeceğiz.

Vazifemizin bitmediğini, işin hitama ermediğini duyunca, yine Türkün Vatanı, yağızların diyarı batının son karakolu buraya dönecek, alem-i İslam’ın ictimaî coğrafyasında kararın verileceği bir mevkide bulunacak, burada kesecek, burada biçecek ve burada fitne ve fesadın önüne geçmeye çalışacağız.

Orda aşkla dolacak, buraya şevkle gelecek, gözü sürmeliler gibi hizmet edecek, yine gidip Kumandan’a, Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a tekmil vereceğiz.

Ülfet ve ünsiyet olmayacak, günahlar munzam gelmeyecek, her sene gidişimiz günahları götürecek ve her sene günahtan arınmış insanlar olarak, hizmetin başına geleceğiz, son kakakolda nöbet tutacağız, fitnenin anarşinin meydanı almasına meydan vermeyeceğiz. Nizamın yanında duracak, huzursuzluğu bertaraf etmeye çalışacağız. Kur’an’ı gönüllere yerleştirmek süretiyle, Allah’ın mahbub, matlub, maksud olduğunu anlatmak süretiyle, Habibullah’ın Mahbub-ı beşer olduğunu anlatmak süretiyle..

Allah bu tatlı davada, bu şerefli vazifede, sevdiği bu hizmette bize güç ve cesaret ihsan buyursun…Filizlerimizi muhafaza buyursun…

Bir asırdan beri ictimai sancının meydana getirdiği neslimizi muhafaza buyursun, mekatib-i islamiyemizi, medaris-i islamiyemizi, batının atmasına tutmasına bakıp tecavüz edecekler karşısında muhafaza buyursun…

HUTBE HAC-3 (03 Kasım 1978)

PEYGAMBERİMİZİ ZİYARETİN ANLAMI, ÖNEMİ VE GEREĞİ…
PEYGAMBERİMİZİ ZİYARET KONUSUNDA HADİSLER…

KUDDUSİ VE YUNUS DİLİNDE PEYGAMBERİMİZE İŞTİYAK!..
AHMET RÜFAİ’NİN PEYGAMBERİMİZİN ELİNİ ÖPMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“el-Haccü eşhürun ma’lûmât…” (Bakara, 2/197)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Hac, bir fariza-i İlahîyye, Rabbimize karşı bir fariza-i İlahiyyeyi yapma dersini Fahr-ı Kainat Efendimizden öğrendik.

Rabbimize karşı yaptığımız bütün kulluk vazifeleri gibi, vazifemizin sonunda ona karşı minnet ve şükranlarımızı Rabbimize karşı arz ederiz.

Bize bu şehrahı açan, doğru yolda bize rehber olan, silinmez bir ad ve nam olarak gönüllerimizde taht kuran Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a binlerce teşekkür ve selam olsun. Namazın sonunda tahiyyatımızda bu ahd-ü peymanı yenileme manasında:

“Eşhedü enlâ ilâhe illallah” derken, ismini, Rabbimizin yaptığı gibi, Rabbimizin ismini ismine mukarin-yakin kılarak: “ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühû” diyoruz.

O’na selam çakar, temennâ keser, teşekkür ve senalarımızı arz ederiz.

Aynen bunun gibi dini vazifeden ibaret olan bütünüyle hareketten ibaret olan Hac farizasını eda ettikten sonra, orada vicdanen duyduğumuz, kalp yönüyle doyduğumuz, Allah’ın nimetlerine karşı, cennete götürücü nimet, Cemal’den nikabı kaldırıcı nimetlerine karşı, bu büyük vesileliğin teşekkürünü arz etmek üzere, ayrı bir mesafe daha kateder, Medine-i Münevver’ye gelir, Fahr-ı Kaniat Efendimizi ziyaret ederiz.

Zira bu, bir kadirşinaslığın ifadesidir. İyiliğe karşı, O’na karşı, ihtiyacı olmadığı halde bir iyilikte bulunmanın ifadesidir. Sultana eldeki bir kaşık suyla hediye götürmenin ifadesidir. Bağ ve bahçesinde sikkelerin çağladığı Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a, bir testi suyla gidip, çoban armağanı çam sakızı demenin ifadesidir.

“Ya Rasulallah! Gelişimize de getirdiğimiz şeylere de senin ihtiyacın olmadığı müsellemdir ama edep ettik huzuruna gelirken eli boş gelmeye, sana salat ve selam getirdik, ubudiyetimizle, günahtan arınmış olarak huzuruna çıkmaya çalıştık, alınlarımızda bulunan parlaklığın kapattığı günah lekelerinden arınmış olarak, Gurren Muhaccelîn keyfiyetine perde olan şeylerden arınmış olarak huzuruna geldik!..”

Bu bir kadirşinaslık ifadesidir. Fahr-ı Kainat Efendimize karşı bir hiss-i vefa ifadesidir. Öyleyse bunu terk etmek cefa ifadesidir. Bakın nasıl buyuruyor:

“Men zâranî ba’de mevtî fe-ke’ennemâ zâra fî-hayâtî”

“Vefat ettikten sonra beni ziyaret eden, hayatımda beni ziyaret etmiş gibidir. Nasıl onlara şefaat edeceğim, ona da öyle şefaat edeceğim”. Yine buyuruyor:

“Men zâra kabrî vecebet lehû şefâ’atî”

“Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacib olur”…Bir borç bilirim ona şefaat etmeyi…Yine Allah Rasulü buyuruyor:

“Men hacce velem yezürnî vekad cefânî”

“Hac edip de beni ziyaret etmeyen, bana cefa etmiş, beni müteessir kılmış olur”. Başka bir hadiste de şöyle buyurulur:

“Beyne kabrî ve minberî ravdatün min rıyâdıl-cenneti ve minberî alâ havdî”

“Minberimle mihrabımın arası cennet bahçelerinden bir bahçedir ve benim minberin havzımın başındadır. Dünyada oraya gelen ahirette havzımdan benim elimden kadeh kadeh içecek demektir.

Fahr-ı Kainat Efendimiz böyle buyurursa, kendini ziyareti vefa ifadesi sayarsa, terk-i ziyareti cefa sayarsa, kalp ürpermeli ona karşı saygısızlıktan.

Ben Kabetullahi ziyaret eder de onun Hatibini ziyaret etmeden nasıl dönerim.

Ben Beytullah’da namaz kılar da İmama gidip selam çakıp tanışmayı nasıl ihmal ederim…

Mümin bu türlü heyecan dolu bir kalple, Allah Rasulünün huzuruna gelir, selam verir ve O’na dehaletini ifade eder. Allah cümleye nasip ve müyesser eylesin…

Yola çıkan herkes bu aşk ve iştiyak içinde çıkar. Herkes onun köyünün toprağına ayak basar ve cennette geziyor gibi bir hava kazanır.

Arkadaşlarımızdan birisi vardı. Kendisine çok yakın olan birinin ifadesiyle; hem parlamenter olduğu dönemde, Ravzayı Tahira’yı gördüğü ve Medine topraklarından içeriye girdiği zaman, Sultanın karşısında………………..bana düşen şey budur……….diye………bir işlek (merkep) gibi yatıp yerlerde yuvarlandığını nakletmişti.

Köyünün tozu toprağı günahkar vücuduma bulaşsın…tıpkı mezbelelikte yuvarlanan bir mahluk gibi…diyerek azam derecede arz-ı tevazu ettiğini nakletmişti.

Kuddusî bunu kendisine has güçle anlatırken: O Medine’nin izi tozu

Bu Kuddûsî’nin yüzü

Ne tûsiyâdır…sözüyle anlatır.

Tozunu toprağını alayım tûsiyâ diye burnuma götüreyim. Koklarken dünyada bundan daha tatlı bir koku yoktur diyeyim…

Yunus bütün Anadolu’nun, Hz. Muhammed Aleyhissalatü ve Sellem aşıkı dertillerinin hissiyatına tercüman havası içinde:

Araya araya bulsam izini

İzinin tozuna sürsem yüzümü

Hak nasip eylese……………………………..görsem yüzünü!

Ya Muhammed!………………………………canım arzular………..seni…………..sözüyle buna tercüman olmaya çalışır.

Her yılbaşı Hacılar oraya gider, gider yüzlerini gözlerini sürerler, geride kalanlar da inkisar çekerler……………….

Niceleri vardır ki kurb-ı huzura müşerref olurlar, doğrudan doğruya iltifat görürler, selam verir selam alırlar, oturur da orada sohbet ederler……………

Niceleri vardır ki ruhanî meclis içine girer de “lâ yüşkâ celîsühüm” sofrasından istifade ederler. Rasulü Ekrem ile konuşan, hemdem olup sohbet edenler arasında bulunduk ya Rabbi! selam verip alanlar arasında bulunduk ya Rabbi! Eteklerimizi boş geriye döndürme, etekleri mücevherlerle dolu onlanlarla bizi de haşr-u neşr eyle…

Ahmet Rufaî Hazretleri, Fahrı Kainat Efendimizin, Muhammed Mustafayı Emced Efendimizin, Kainatın iftihar tablosu, şeref-i benî Adem Efendimizin, şerefli torunu olarak 12 tarikat imamlarından biri bulunarak açtığı çığırda binlercesine Nur-ı Muhammed’i intikam ettirme şerefiyle başı arş-ı kemalata ulaşmış olarak, 80-90 yaşında son haccını yaparken, şerefli dedesinin huzurunda mahzun mükedder oturuyor. Belki de kendisine bir şifre gelmiş, bâdemâ gelip ziyaret edemeyeceksin, artık senin için de rıhlet bahis mevzuudur…

Ak saçlı insan…Ak sakallı insan…Ak alınlı insan…Binlerce kirli alnı ak yapan büyük insan…Mükedder kalbiyle, bir kere daha böyle son olarak Cemal-i bâ Kemal’ini böyle yakazaten görsem!………………dudaklarımı o tatlı eller üzerinde gezdirsem………….ne olur?…

Sultana sultanlık gedaya gedalık yakışır Ya Rasulallah! Lutfediver!..

O bu iç heyecan ve helecanlarıyla yaşarken, o dilin tercüman olması mümkün olmayan o manalara tercüman olmaya çalışırken, birden bire Ravza-i Tahira ihtizaza gelmiş gibidir, kubbe başından aşağıyla yıkılıyor gibidir, demir parmaklıklar kalkmış da Ravza’dan pamuk gibi bir el Ahmed Rufaî hazretlerinin dudaklarına uzanmıştır……………

Alem cennet olmuştur, hal cennet olmuş, devran cennet olmuştur. Doya doya öpmüş ve kendinden geçmiştir…….

Bu büyük bir lutuftu, büyük bir ihsandı. Bu ihsana mazhar olan insan, bütün insanlığın başına basıp geçseydi reva ve seza idi. Ahmet Rufaî bunu yapacaktı. Büyük lutfa nail oldum, başımı eşiğine koyduğum Sultanın kapısında büyük bir lutfa mazhar oldum. Başımı eşiğe koyayım da elalem basıp geçsin, bunu cana minnet sayacağım.

kalktı başını Ravza-i Tahira’nın bir eşiğine koydu. Onu bilenler ve tanıyanlar uzaklaştılar, başka kapıdan geçtiler. Bilemeyenler başına basıp geçerken: “Oh ne güzel oluyor!” diyordu.O öpmeden sonra başı, gururu böyle ezdirme, o öpmeden sonra huccacın ayakları altında kalma ne tatlı ne hoş şeydi diyordu. Rasulüllah kendisine iltifat etmişti.

Biz cemaat halinde iltifat-ı Nebevi’yi bekliyoruz. Huzuruna gidip de elini öpecek bir zatı bekliyoruz. Bize verdiği Kur’an’ı dudaklarımıza götürüp başa tac, taca sorguç yapacağımız anı bekliyoruz ve sonra bu uğurda başımızı yere koyalım, bütün insanlık bassın geçsin…O lutuf karşısında bu hakaretin ne ehemmiyeti olur!

Bu zillete dünden razıyız. Elverir ki Aleyhissalatü vesselam, ölü gönüllerimizi ihya edecek bu iltifatta bulunsun…Hz. Muhammed yolu iştiyak yolu, Hz. Muhammed yolu aşk yolu şevk yolu, Hz. Muhammed yolu gönüllere inşirah yolu ve itminan yolu…

Bu zaviyeden bakınca neslimizin ne kadar şey kaybettiğini herhalde idrak ediyorsunuz, aradaki boşluğu görüyorsunuz, onu tanımayıp birbirlerine düşen insanların nasıl canavarlaştığına şahit oluyorsunuz.

Allah’a hamd ve sena olsun onu bize bildirdi, gönüllerimize duyurdu, açtığı şehrah içinde arkasında topladı. Yaptığımız şeyleri yaptık. Yapamadıklarımıza üzüldük “Bağışla ya Rasulallah!” dedik, “Muaheze etme ey Allah’ın habibi dedik.” Seni alemlere rahmet için gönderdi

“Şefâatî li-ihli kebâira men ümmetî” dedirtti.

Biz günahkar ve günah-ı kebairi olanlara, sen şefaat eyle diye arkanda kemerbeste-i ubudiyet içinde duruyor, dualarına amin diyor, elimizden tutacağın anı bekliyor, arş-ı kemalata yükselteceğin dakikaları, bütün şevk ve iştiyakla intizar ediyoruz.

İki üç asrı perişan ve sergerdan, Hz. Muhammed aleyhissalatü veseslam’ın Gurren Muhaccelin ümmeti, başı secdeli, kalbi heyecanlı ümmeti, uzatıp da ellerinden tutacağı anı beklemektedir. Üzerlerine ve yüzlerine nazar-ı merhametle ve mürüvvetle bakacağı ânı beklemektedir. Baktığı an, içimiz yunacak yıkanacak, tertemiz kimseler olarak, Ahmet Rüfai hazretleri gibi, Kurb-ı Huzuruna yükselme havasını iktisap etmiş lacağız.

Cenab-ı Vacibül-Vücud ve Tekaddes Hazretleri, İslamın son karakolu olan, günlerini uyku içinde geçiren, şu acip ve nesil millete ve milel-i İslamiyeye kendilerine ve şu Müslümanlığın dayidar olduğu asırda büyük vazifeler terettüp ettiği anda yardımcı olup ikaz eylesin. Hakiki vazifelerini müdrik kılsın…

HUTBE HAC-4 (10 Kasım 1978)

ALLAH’IN İBADETLERİ KABUL EDECEĞİNDEN ŞÜPHE ETMEMELİ…
RAVZA-I TAHİREYİ EDEB İÇİNDE ZİYARET ETMEK GEREKİR…

MEHMET AKİF’İN, BİR SUDANLININ RAVZANIN ÖNÜNDE YAKARIŞLA ÖLMESİNİ ANLATMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“el-Haccü eşhürun ma’lûmât…” (Bakara, 2/197)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Yapılan her ibadetin iki yönü vardır.

Bir, mümin ibadet yaparken ihlas ve samimiyet içinde, ibadetin erkanına riayet ederek yapması…

İki, yaptığı ibadeti yaparken, Cenab-ı Hakkın kabule karîn kılacağına iz’an ve imanının olması…

Bir sürü tereddüt ve şüpheler içinde, isterse kabul eder isterse etmez gibi Meşietin gerekmediği yerde Meşiete havale etme gibi şeyler, ibadeti öldürür, tesirsiz kalır, kabule karin olmasına mani olur.

Her ibadet gibi Hac farizasını eda ederken de, insan bu iz’anla yapacak, samimiyet ve ihlasla gidecek, o nikabı ihlasla kaldıracak, ihlasla görmesi gereken şeyleri görecek ve Cenab-ı Hakkın talattufen ve terahhumen kendisine nazar-ı Merhametle baktığına inanacak. Baksa da olur bakmasa da olur demiyecek, nazar-ı Merhametini üzerinde toplaması için israr ve ilhah edecek, kapıdan ayrılmayacak.

Dileriz her hacı bu hava içinde hacca gitsin, dağarcığına bir şey koysun. Sırtında taşıdığı günah, vebal ve masiyet kirlerini atsın, kirden lekeden arınmış olarak memleketine avdet etsin.

Hacı bu hava içinde vazifesini eda ettikten osnra, attığını atmış olacak inşallah, dağarcığına da koyduğunu koymuş olacak ve sonra Rehber-i Ekmel ve Muktedayı Küll’ün başına gelecek, dağarcığındakini ona gösterme manasında huzuruna yanaşacak, edeple:

“Ya Rasulallah! Bunu yaptım, şu yollardan yürüdüm, bu işleri de ettim, menasikin altından kalktım ve terkar Nezd-i Nübüvvetine avdet ettim, dağarcığımda ne olduğunu bilmiyorum. Onu nazar-ı Nübüvvetine ve takdirine arz ederim. Şayet orada bir şey alamadım, kazanamadım, boş dolaştım boş döndüm, huzuruna boş geldi isem, şefaatinin sayebanlığı altında Rabbime dehalete diyorum, beni memleketime boş avdet ettirme!” manasındaki Rasulü Ekrem’e, Beytullah ziyaret edildikten sonra, misafir olarak gider zâir olarak gider, onun lutuflarından istifade etmeye bakarız.

Her meselede olduğu gibi bana bir hatırlatma sadece…

Huzuru Risaletpenahide bulunurken dahi, büyük ruh ve o büyük makamın ciddiyetine mütenasip olmayan, uygunsuz hareket ve davranışlarım, benim kalbimi nasıl dayidar etmiş olabilir, o kalbime göre ama gerçek bir kalp taşısaydım, o durum ve o manzara karşısında, o kalbin hareketinin durması, tevakkuf etmesi ve benim hayatıma hatime çekilmesi icab ederdi.

Zira Rasulü Ekrem’in:

“Nebiler mezarlarında hayydır” sözünü bilen Ümmet-i Muhammed, onun başında itişiyor, kakışıyor, her türhü aşktan şevkten neşveden mahrum bir kafa içinde pek çoğuyla belki sû-i edep izhar ediyorlardı.

Orası huzurun ve edebin hükümferma olduğu bir yerdir. Orada krallara tac giydirilir, orada kralların tacları başlarından alınır. Sikkeler orada kesilir, Turralar orada manasını bulur.

Zira yeryüzünde Allah’ın, Yaver-i Ekmel’i, Ferid-i kevn-i mekanı orada yatmaktadır. “Edep yahu! deyip orada edebi libas olarak giymek ve edeple davranmak gerekir.

Gidenler gitmiş ettiklerini etmişlerdir. Gidecekler vardır, gitmeye hazır olanlar vardır. Efendimizin huzuru, edep huzuru, aşkın huzuru, şevkin huzurudur. Burada temenni ederim, duygularımız bu istikamette gelişsin.

Yanılarak ben huzura gittiğim zaman belki sinemde taşıdığım kalp tahammül edmez diye zannediyordum ama heyhat!..Nerede o hal nerede ben?..

Allah insaf-ü iz’an versin, ölü olan kalbimi ben diri biliyordum, Fahrı kainat efendimizin likasının onu durduracağını zannediyormuşum, yanlış zanna saplanmışım.

Gerçek aşıklar, gerçek Rasulü Ekrem’in muhibleri, oraya gittikleri zaman orada onların durumu başka oluyor. Oraya gidip de oradan kaldırılan cenazeler oluyor. Söz oraya gelmişken ben bu mevzuda bu mevzuyu gerektiği gibi dile getiren bir hava içinde sona erdirmek istiyorum. Bir hava içinde derken içinde nazmını nesre çevirerek dile getirmek istiyorum.

Felaket günlerimizin felaketzede destan şairi Mehmet Akif, hayatının son günlerini oralarda dolaşır. Orahlarda gezer, gözündeki günahı onunla silmeye, kafasındaki gumûnu onunla temizlemeye, bütün duygu ve düşüncelerini orada bırakmaya Rasulü Ekrem’in duygu ve düşünceleriyle meşbu olmaya çalışır.

Yer yer Mısır’da bulunur, yer yer Suriye’ye gider, yer yer Huzur-ı Risaletpenahi’ye gider, karşısında yaşlılığın verdiği âlâmı, incitici şeyleri orada atmaya, izale etmeşe çalışır.

İşte bu müşahede bu ziyaret tablolarından bir tanesinde diyor ki:

“Tam Ravzanın yanında oturuyordum ki birdenbire bir ses yükseldi:

“Şu halime bak Ey Nebi!” diye bir ses yükseldi. Sağıma döndüğüm zaman, parmaklıklar üzerine abanmış bir Sudanlı görüyordum. Kendi kendine şunları söylüyordu Rasulü Ekrem’e: (Nazım olarak anlatır) “Nasıl ki güneş çöle vurduğu zaman insanın bağrı yanar, ben de senin hicranınla senelerce yandıkça yandım ya Rasulall

ah!” diyordu. “Senelerce arzu ettiğim halde, Harem-i pâk’ine gelip başımı ayaklarının dibine koymayı düşündüğüm halde, memleketim, evladü ıyalim karşıma çıktı, bu ziyaretim gecikti. nihayet hepsini yıktım etrafımı attım, Sudan diyarından ayrıldım, Tehame çölü diye 3 ay yolu teptim durdum, senin çölün diye, senin çölünde gezerken burcu burcu senin kokunu duydum. Eğer senin kokun imdadıma yetişmeseydi, ben bu yol katedemezdim ya Rasullallah!”

Demir parmaklıklar üzerinde hasbihal ediyor Aleyhissalatü veseslam ile…

“53 yaşına kadar hicranının azabını sinemde taşıdım, yanına geldiğim zaman, şu başımı çarptığım demir kafes de nedir ya Rasulallah! Hala vuslat olmayacak mı?” şikayet ve serzenişinde bulunuyordu…

“Tehame çölünü katettim bu gözlere uyku girmedi, arzu edersen yıldızlara sor! Sor ki şu üç aylık zaman içinde şu gözler bir kerecik uyudu mu? Uyumadı diyecekler ya rasulallah!” arz-ı halinde hasbihalinde bulunuyordu.

“Dağlarla taşlarla bütün hılkat heyâkiliyle hasbihal ettim ya Rasulallah! Derdimi geceye döktüm, leyale derdimi anlattım, cibali söylettim ya Rasulallah! Nihayet huzuruna geldim ya Rasulallah! Bu demir parmaklıklar da nedir?” hasbilhalinde bulunuyor.

Akif, derinleşmiş coşmuş bu Sudanlı’nın sesini, feryad-ü figanını, Rasulü Ekrem karşısında, gerçek bir aşıkın nasıl olduğunu müşahede ediyor.

Soz sözlerini ikmal ediyor. Son sözler söylenirken ses kısılmıştır, ses yavaş yavaş kesilmeye başlamıştır. Parmaklıklardan tutan bu insan son sözlerini söylerken ses kısılmaya başlamıştır. Akif sözlerini şöyle bitiriyor:

Küçük bir sessizlik oldu, kısa bir sessizlikten sonra adam şöyle diyordu:

“Şu kadar mesafeyi tepip huzuruna geldim, bu hasta gönlümü bir daha pâk-i pây’inden ayırma ya Rasulallah! Tahammülüm yoktur……”

Ve sonra diyor bir sessizlik oldu, bir “Ah!..” feryadı duydum, döndüğüm zaman parmaklıkların dibinde yıkılıp gitmişti…Bir Seylanlı gözlerini kapatıyordu. Bir kaç dakika sonra da bir iki gassâl bir iki taşıyıcı geldi, Baki’ye kaldırdılar mübarek cenazesini….

Fakat ruhu muhtemelen Ravza-ı Tahira’nın parmaklıklarına takılıp orada kalıverdi…

Çünkü artık bu hasta gönlümü pâk-i pây’inden ayırma ya Rasulallah!” diyordu…

Biz bu coşkunluğu duyduk…Biz de gideriz orada kalırız dedik ama, zannettik ama, bizi aldatan yalancı kezzab gönlümüz, bir kere daha orada aldattı. Anladık ki biz o bezmin eri değiliz. Anladık ki biz gerçekten Rasulü Ekrem’e gönül vermemişiz. Anladık ki Ravza-i Tahira’yı gördüğümüz zaman, ölecek cinsten insanlar değilmişiz…

Onun için halâcetimle çok kalmayı düşünmedim.

“Senin huzurunda heyecandan durmayacak bir kalbi taşımak, sırtımda bir yüktür, onu köyünde taşımaktan haya ederim…ayrılmak benim için daha iyi geldi, ayrılıp geldim…Sıkılırım orada gidip ölü bir gönül taşımaktan…

Oraya aşk dolu bir gönülle gitmek, edep dolu hava ile ziyaret etmek., Huzur-ı Risaletpenahi’de dururken, kainatın iftihar tablosu karşısında durduğu şuuruyla durmak, edeple durmak, erkanıyla durmak, aşkıyla şevkiyle vazifeyi yapmak ve öyle geriye dönmek…

Gönüller Allah’ın elindedir, ölü gönüllere diriliği Allah kazandırır, mürde gönülleri Allah ihya eder…Rabbimden dilerim, ziyaret edeceklerin gönüllerini ihya etsin, aşk-u şevk içinde gönüllerin mihrabı Fahr-ı Kaifnat Efendimiz karşısında durmayı müyesser kılsın…

Gönüllerin kıblesi, aşıkların kıblegâhı, Efendimiz karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde durmayı nasip buyursun…

Eğer diyebilme gücünü kendimde hissedebilseydim, eğer o iktidarı vicdanımda bulabilseydim, ben de Sudanlı gibi buradan seslenecektim:

O 53 yaşında Sudanlı diyor; 40 yaşına kadar vuslatına kapının açılmadığı, kapının içinde bir sürü inhiraf içinde, 40 seneden beri bekleyen, fakat İslamın hakikatlarını ruhuna ve kalbine sindireleyen bir mücrim olarak, senelerden beri bekledim ama, kalbime misafir gelmedi, alem-i bekaya kalbimde bir menfez açılmadı, ben de bu halimi şerhedecek, derdimi Rasulü Ekrem’in huzurunda dökecektim ama kendimde o havayı ve iktidarı hissetmiyorum…

Rabbimden dilerim, bu duaya siz de amin deyin, 40 senesine kadar, yarı yarıya nifak içinde hayatını geçiren ve size hitap eden, münafık tarafı mümin tarafından daha fazla olan, ağır basan, şu mücrimi içinde bulunduğu bozukluktan Allah halas eylesin…sözlerine tesir ihsan eylesin…

Yoksa cürmümle beraber, siz cennete ben cehenneme giderken dayidar olacak, çok rahatsız ve perişan olacağım…


0 Yanıt, “hac”



  1. Henüz Yorum Yok

Yorum Yapın

Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekli.