HUTBE NÜBÜVVET-1 (25 Temmuz 1975)
RASULÜ EKREM VE SAADET ASRI ÇOK İYİ ANLAŞILMALI…
İSLAM İLİMLERİNE VE ÇAĞIMIZIN BİLİMİNE ÇOK İYİ VAKIF OLUNMALI…
VAHY’DEN KOPMUŞ FELSEFENİN OLDUĞU YERDE ALLAH VE RASULÜ YOKTUR…
KUR’AN’A GERÇEK BİR CEMAATİ OLMALI, KUR’AN’I MÜSTESNA ŞEKİLDE TEMSİL ETMELİ…
İNSANLAR, MÜSLÜMANLIĞA DEĞİL MÜSLÜMANLARIN VAZİYETİNE BAKACAKTIR…
KUR’AN’I VE PEYGAMBERİMİZİ, ANA BABAMIZ VE ÇOCUĞUMUZ GİBİ TANIMALI VE EN AZ ONLAR KADAR ANLATMALIYIZ…
Elhamdülillâh…Elhamdülillâh…Elhamdülillâhillezî hedânâ lihâzâ…vemâ künnâ linehtediye levlâ en hedânallâh…
Vemâ tevfîkî vela’tısâmî illâ billâh…aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb…
Eşhedü ellâ ilâhe illallâhü vahdehû lâşerîke lehû velâ nazîra lehû velâ misâle leh…
Ellezî lâ uhsî senâen aleyh…Kemâ esnâ alâ nefsihî…
Azze câruhû ve celle senâühû velâ yü’zamü cündühû velâ yuhlefu va’dühû velâ ilâhe gayruh…
Ve neşhedü enne Seyyidenâ ve Senedenâ ve Mevlânâ Muhammeden Abdühû ve Rasûlüh…
Essâbiku ilel-enâmi nûruh verahmetün lil-âlemîne zuhûruh
Sallallâhü teâlâ aleyhi ve alâ âlihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve eshâbihî ve etbâıhî ve ahfâdihî ecmeîn
Emmâ ba’dü feyâ ıbâdallâh ittkullâhe teâlâ ve atîûh fekad kâlellâhü teâlâ fî kitâbihil-kerîm
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
” Yâ eyyühennebiyyü innâ ersalnâke şâhiden ve mübeşşiran ve nezîrâ” (Ahzab, 33/45)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam’ın insanlığa getirip takdim ettiği nur ve hidayet, gecesi gündüzünden daha aydın, gündüzü cennetin günlerinden daha parlaktır. Getirdiği hakâik üzerinde gubarın en ufak yeri yoktur.
Bununla beraber O’na o büyük emanetin, o büyük hediyyenin kameti kıymetine uygun sarılma olmadığı için, Müslümanlar nasıl sarılmaları lazım geliyor onu bilmedikleri için, aralarında tereddüt-ü ârâ hasıl oldu, birbirlerine düşme oldu, birbirlerini yeme oldu, dış düşmanın gelmesine zemin hazırlama oldu. Dıştan çok ciddi müsademe ile karşı karşıya kalmasalar bile, içten kendi kendilerini kısa zamanda yeyip bitirir bir hale geldiler…
Rasulü Ekremin getirdiği esasat arasında, insanı tereddüde sevkedecek tek kanun tek emir tek nizam yoktur. Her şey apaçık ve çok vazıhtır. Hangisinin yüzüne baksan, apaçık ilahî olduğunu göreceksin. Arkasında Rasulü Ekrem’in Nübüvvetini müşahede edeceksin. Ama mümin onu görecek göze onu idrak edecek kalbe sahip değilse, mümin içinde yaşadığı devrin kültürüne vakıf değilse, içinde yaşadığı devirde yaşamıyorsa, Mümin Rasulüllah’ın Allah’dan getirdiği bütün ilimleri kalbine indirmemiş ise onu anlayamayacaktır. O en parlak şey dahi olsa bulanık görecektir. Onun üzerinde tereddüde düşecektir.
Kalp kur’an ilimleriyle süslenirse, Rasulü Ekrem’in getirdiği esasat ile tezyin edilirse…Akıl, içinde yaşadığı devrin ulûm ve fünûnuna vakıf olursa, o insan Allahın tevfik ve inayetiyle şaşmaz.
Ama mümin bu durumu ihraz edememişse, bu türlü kendisine bir çeki düzen verememişse, kendi içinde yaşadığı devirden asırlar öncesi devirlerde yaşıyorsa, mazinin dehlizlerine girmiş bulunuyorsa, devrindeki realitelerden kaçıyorsa, işi kocakarı masalları içinde halle çalışıyorsa, o kendi devrindeki hadiselerle mütenakız düşecek, çarpışacak ve dolabın kanatlarından aşağıya gidecektir.
Ve yine Mümin, İslamî ilimleri basit bir kaç hikayeden ibaret sayıyorsa, ulûmü âlîye vakıf değilse, en azından müminleri sevkeden kimseler değilse, üzerinde dönüp durduğu dolabın çarklarından aşağıya gidecek, mağlub düşecek, müzmehil ve perişan olacaklardır.
Bu noktada duran, yolların ayrımında duruyor gibi duran ve bize bu dersi veren şu kıvrak cümleleriyle bu hususu ifade ediyor:
“Kalbin ziyası ulûm-ı diniyedir, aklın ziyası fünûn-ı medeniyedir, ikisinin imtizacından talebenin himmeti pervaz eder.”
Dini üniversitelerden çıkardığınız zaman, üniversitelerde üç bin sene evvel yaşamış Yunan’ın sapık septistlerini görürsünüz, tereddüt içinde kalanları görürsünüz. Ve İslamî ilimleri kalpten çıkarırsanız, bir kısım yobazlar, bir kısım katı, bir kısım alabildiğine donuk kimseler ile karşı karşıya kalırsınız.
Mümin İslamî ilimlere vakıf olacak. devrinin kültürünü bihakkın idrak etmiş olacak, bir taraftan tereddüt ve şüpheden kurtulacak, beri taraftan da af buyurun yobazlık yapmayacak! katı olmayacak, herkese karşı kapısı açık, alabildiğine sonuna kadar müsamahalı olacak!.. İşte apaçık ve alabildiğine berrak, İslamın güneşten daha parlak siması üzerinde tereddütlere mahal olmamasına rağmen, tereddüde düşen müminler, esas kendilerine ışık tutacak kafalarını ve kalplerini kullanmadıkları için tereddüde düşüyorlar.
Ne zaman ilme, ne zaman ilimle beraber dine sahip çıkılacak, o zaman Müslümanların idbarı ikbale dönecek Allah’ın inayetiyle… Tedenninin ka’rından terakkinin şahikalarına yükselecekler. Cenab-ı hak bizi seleflerimize şerrul-halef olarak takılmış şerir kimseler olmaktan masunve mahfuz buyursun.
Din bütün ihtişamı, bütün parlaklığı ve Din salikleri bütün celadetleriyle işe sahip çıkmış olmalarına rağmen, işte hakikatı böylesine berrak ve açık gören şu kimseler olmasına rağmen, Hz.Musa’nın dinini bir Samiriyy bozdu, zayi etti, tahrip etti. Hz.İsa’nın getirdiği parlak hakikatları, bozulmuş tahrif edilmiş maddeci museviliğie karşı, manayı ve ruhu getiren parlak hakikatları Petros tarafından zayi edildi.
Allah Rasulünün getirdiği, her biri birer elmas sütun olan İslam ve Kur’an hakikatları yerinde sabit dursa bile, fakat o hakikatlar müminlerin kalp ve kafalarında ibn-i Sebe tarafından zayi edildi. O da onu zayi ediverdi. müminlerin içine şüphe ve terddüt atıverdi. Ve böylece mümin kendi kitabının yabancısı, mümin…
Peygamberinin yabancısı, Kur’an’ının yabancısı, Allah rasulünün hayat-bahş olan sözlerinin yabancısı haline geldiler… Kendi Peygamberinin sözünün yabancısı olursa, o zaman Peyamber sözüyle Eflatun’un sözü arasında fark görmeyecektir. Sen onun şüpheleriyle Rasulüllah’ın sadık masduk olan sözleri arasandı fark göremeyeceksin. Felsefeyi dine karıştıracaktır, dini felsefenin yerine koyacaktır, felsefenin yaptığı tahribi cemiyetin içine getirecektir. Ve felsefenin yaptığı yaptığı tipte bir cemiyet teşekkül edecektir. Kur’an cemati olmayacaktır. Camide olsa dahi Kur’an cemaati olmayacaktır.
Beşer efkarından çıkmış, tamamen maddiyeye müstenid bir zümrenin, insanlık içinde parazit bir sınıfın yetiştirdiği feylezofların hepsi istisnasız, imal ettikleri şey maddiyeye müsteniddir. Ve onların olduğu yerde Kur’an yoktur, onların olduğu yerde Hz.Muhammed yoktur. Onların olduğu yerde Allah yoktur, İslam yoktur.
Mümin bütün müzehrefatı kalbinden silip atacak…İlim başkadır, felsefe başkadır.
Mümin, devrini kavrayacak, devrindeki ulûmu kavrayacak fakat hiç bir zaman Kur’an’dan, Kur’an’ın ulûmundan yaya olmayacak. Kitabını tanıyacak. Nebisini evladı gibi tanıyacak, babası gibi tanıyacak, kardeşi gibi tanıyacak. O’nun sözlerini, kimyager bir insanın altını posadan, bozuk şeylerden curuftan ayırdığı gibi, onu sair şeylerden tefrik ve temyiz edecek.
Cenabı Hak berrak ve alabildiğine aydın, nurlu İslamiyet karşısında kalbin ve kafanın vazifesini müdrik olan salih zümreye bizleri ilhak eylesin.İslamı zayi edenlerden olmadan bizleri masun ve mahfuz eylesin. Nice kimseler var ki İslamı zayi ediyorlar, İslamı yaşanmaz hale getiriyorlar.
İslamın parlaklığına bakılmayacaktır. O Kur’an’ın cemaatinin durumuna bakılacaktır, Müslümanların vaziyetine bakılacaktır.
Müslümanların vaziyetine bakılacaktır, müslümanın hali etvarı, ahvali Kur’an ise şayet her müslüman tek başına küçük bir Muhaümmed ise, o zaman sair dinlerin saliklerinin dikkatini çekeceksin, o zaman kürei arzın bir kısım kıtalarında yaşayan insanların dikkatini çekeceksin o zaman Kur’an’ın etrafına koşanları göreceksin, fevc fevc dahil olanları müşahede edeceksin.
Ama Kur’an bütün ihtişam ve parlaklığıyla bir vadide ve senin hayatında makes bulamamış ise, aile hayatında makes bulamamış ise, hakim olduğun mahallende makes bulamamış ise, oturup kalktığın kahvende, gezip tozduğun sokağında makes bulamamış ise şayet, dış dünya sana Kur’an Cemaati nazarıyla bakmayacaktır…Ve Kur’an’ı senin ufûnetli, küflü alabildiğine donuk, ölgün ve bulanık renginde arayacak anlamaya çalışacaklardır.
Kur’an’ın berraklığına ve parlaklığına gölge düşürmeye, toz kondurmaya kimsenin hakkı yoktur. Onu şu felaket ve helaket asrına kadar, ehlak ecdadımız bütün parlaklığı ve ihtişamıyla bize kadar intikal ettirdiler. Aradaki arızalara pürüzlere rağmen intikal ettirdiler. Sadece ona bihakkın sahip çıkmayan 20′inci asrın beşyüz milyon mirasyedi Müslümanıdır. Bu müslümanlar caminin içinde ne zaman Allah’a teveccüh ederlerse, Allah tevfikini yâr edecek, onları örnek yapacak, cemaatleri de arkasından koşturacaktır.
Rasulü Ekrem bir nur bir hidayetle gelmiştir. O bir beşîr ve nezîrdir. Kötü yolun encamından sakındırır. Kötülüğü bütün çirkinliği ile gösterir, iyi yolun neticesini gösterir. İyi yolu bütün parlaklığıyla Müslümanların nazarına serer. Müslümanın içini okşar, Müslümanı Allah’a doğru koşturur.
İş her iki tarafıyla da bu kadar vazıh, bu kadar açık olmasına rağmen Petros gibi kimseler, ibn-i Sebe gibi kimseler, Samiriyy gibi kimseler her devirde yaşamış, onu zayi etmek için lazım gelen her şeyi yapmış, onu, dayandığı, istinad ettiği ruh ve mana kökünden koparmaya çalışmış, bozulmuş tahrif edilmiş Musevilik gibi maddîleştirmek istemişlerdir.
Bugün de hakaiki Kur’aniye, Hakaiki Ahmediye, hakaiki islamiye ile beraber, aynı tehlike ile karşı karşıyadır. Camideki Müslüman ya dinine sahip çıkacak, manasına ve ruhuna eğilecek, her gün onu ruhuna işrab etmeye çalışacak, sahip çıktığı İslamiyeti kurtaracak veya kendinden evvel gelip zayi olup tahrif edilip yıkılıp giden dinlerin akıbetine, diniyle beraber kendisi de maruz kalacaktır.
Cenab-ı Hak bizi, felaketlerin en büyüğü olan o, felaketli günü göstermesin. O günü görmektense ruhlarımızı alsın. Bizi alayı illiyyine çıkarsın, hakikata hizmette bize can versin, Kur’an’a tam sahip çıkmaya muvaffak eylesin…
Elâ inne ahsenel-kelâmi ve eblagan-nizâm…Kelâmüllâhil-Melikil-Azîzil-Allâm…
Kemâ kâlellâhü tebârake ve teâlâ fil-kelâm…
Ve izâ kuriel-Kur’ânü festemiû leh… Ve ensıtû lealleküm türhamûn…
Eûzü billhi miheşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
İnnallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn…Sadekallâhül-Azîm… Bârekallâhü ve velicemîıl-mü’minin…
………..
Elhamdülillâh, Elhamdülillâh, Elhamdülillâhi hamdel-kâmilîne kemâ emarr
Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühün-Nebiyyül-Mu’tebarr…
Ta’zîmel-linebiyyihî ve tekrîmen lifehâmeti şâni safiyyih…
Fekâlellâhü Azze ve Celle min kâilin muhbiran ve âmirâ…
İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-Nebiyy Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ…Lebbeyk!..
Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin Kemâ salleyte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbrâhîme fil-âlemîne Rabbenâ inneke Hamîdün Mecîd.
Ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin kemâ bârakte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbráhîme fil-âlemîne Rabbená inneke Hamîdün Mecîd.
Verdallâhümme anissıddîkı Ebî Bekrin vel-Fârûka Omara ve Osmâne ve Aliyyin Radyallâhü anhüm ve anissitteti bakıyetil-aşeratil-mübeşşirati ve anissahâbeti vettâbiîne el-Ahyâru minhüm vel-Ebrâr.
Ve Selleme teslîmen kesîran ilâ yevmil-haşri vel-karâr vahşürnâ meahüm bilutfike âmîn…
Allâhümmensur men nasaraddîn…
İnnallâhe ye’müru bil-adli vel-ihsâni ve îtâi zil-kurbâ ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy… yeızuküm lealleküm tezekkerûn. (16/90)
Ibâdallâh!.. Allah’ın kulları!..Bu şeref bu paye bu ünvan size yeter; Allah’ın kulları!.. Allah’a kul olma âlî payesiyle şerefyâb ve serfirâz olan, Allah’a kul olma şerefini ihraz eden, bütün şerefi Allah’a kulluğuna bağlı olan, şerefi O’na kullukla bulan Allah’ın şerefli kulları!..
İttekullâhe ve atîû. Allah’a karşı gelmekten, isyandan çok korkun; Azameti kadar, acziniz ve fakrınız kadar, büyüklüğü kadar küçüklüğünüz kadar korkun!.. İsyandan sakının ve saygı içinde ona itaat edin.Takva dairesi içine girin! Ayatı tekviniyenin esrarını kavrayın İlahi kelamla ve kendinizle tevfikini yapın!
İnnallâhe ye’müru bil-adli. Allah en geniş manasıyla adaletle; dosdoğru yolda sıratı müstakimde dürüst bir hayat yaşamakla emrediyor.
vel-ihsâni. En geniş manasıyla ihsanla; Mevlayı müteali görüyor gibi O’na kulluk yapmakla; her ne kadar siz O’nu görmeseniz de O sizi görüyor ve her halinize nigehban bulunuyor ya!..
Ve îtâi zil-kurbâ. Yakın daireden başlamak süretiyle yakınlara bir şeyler vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyetin ufkunuzda şehbal açması yücelmesi ve bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle emrediyor.
Ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy. Ahlaksızlığın her çeşidinden; büyüğünden küçüğünden gizlisinden açığından, Dinin kerih gördüğü, Rasulü Ekremin çirkin dediği şeylerden sizi menediyor. Dinin emirlerini dinlemeyip serkeşlik yapmanın, hakka baş kaldırmanın, huzursuzluk çıkarmanın her çeşidinden de men ediyor.
Yeızuküm lealleküm tezekkerûn. Size böyle vâz-u nasihatta bulunuyor, irşad ediyor ta düşüne, kendinize gelesiniz, istikamet bula, inhiraflardan uzak kala, rızasını kazanarak emnü eman içinde doğruların varacağı cennete dahil olasınız…
Ekımıssalâh innassalâte tenhâ anil-fahşâi vel-münkar…vele-zikrullâhil-ekbar…vallâhü ya’lemü mâ-tasnaûn… (Ankebut, 29/45)
HUTBE NÜBÜVVET-2 (01 Ağustos 1975)
ALLAH RASULÜNÜN SIDKI, SADAKATİ, VERDİĞİ HER SÖZDE DURMASI…
PEYGAMBERİMİZİN, PEYGAMBERLİKTEN ÖNCE, SÖZ VERDİĞİ ZAMANDA GİDİP, ARKADAŞINI 3 GÜN BEKLEMESİ…
PEYGABLERİMİZİN SÖZLEŞMEYE UYUP, İLTİCA EDEN EBU CENDEL’İ MÜŞRİKLERE GERİ VERMESİ…
HZ.ÖMER’İN, HÜDEYBİYE’DE AĞIR ŞARTLAR KARŞISIDAKİ ÖFKELİ YAKLAŞIMI VE SÖZLERİ…
ANLAŞMAYA İMZA ATAN SÜHEYB’İN DE OĞLU EBU CENDEL GİBİ MÜSLÜMAN OLMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
” innallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn” (Nahl/167); “Va’büd Rabbeke hattâ ye’tiyekel-yakîn” (Hicr, 15/99)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Rasulü Ekrem Aleyhissalatü veseslam’ı anlatmanın altında, Canbı Hakkı hoşnud edebilecek işlerin, Cenabı Hakkın hoşuna gidebilecek isimlerin, sıfatların, o mübarekZat’ın şahsiyetinde bulunmasını göstermenin altında, bizlerin de Müslüman olarak, kendimize terettüp eden vazifelerin neler olduğunu da iş’ar etmek o hususta da işaret etmek istiyorum.
Bir taraftan anlatılan şeyler, büyük bir hakikatın etrafında bir kuyu kazma gibi bir vazife yapıyorsa, beri tarafta muhakkak ki o büyük hakikata kurbiyet, o büyük hakikatin haliyle hallenmeye, O’nun yaşadığı şeyleri yaşamaya, O’nun şahsında bulunan sıfat olarak benimsemeye, O’nun isimleriyle hükümferma olmaya hayattar olmaya bağlıdır.Meseleyi sadece bir hakikatı anlatmaya hasredip öyle dinlememek öyle anlamamak icabeder. Onu dinlerken geçmişteki vakaları dinliyor gibi dinlememek gerekir.
Rasulü Ekrem’in verdiği sözleri yerine getirmesi, bulunduğu ahidleri ifa etmesi bu hususta dahi onun sıdkına sadakatine delalet eder. Kendi devrindeki bütün mücrim kafir bütün insanlar tarafından teslim edilen bu husus, kitaplara tesbit edilen bu husus, bize kadar en sağlam ellerle en sağlam kanallarla intikal etmiş ve ettirilmiştir. Cenabı Hak istifadeye muvaffak kılsın…
O cahiliye devrinde; O’nun için cahiliye devri bahis-mevzuu değildir de, O’nun yaşadığı devrin bir kısmına, o devirde yaşayan insanların dünyası olarak cahiliye deriz. Yoksa Allah Rasulü için cahiliye ve cahiliyet asla bahis-mevzuu değildir.
İslamın ilk intişar ettiği eyyamda ve fütuhatın devam ettiği devirlerde, daima Rasulü Ekrem’in etrafında olan kimseler, O’nun verdiği sözleri titizlikle yerine getirdiğini görmüşler, ahidlerini titizlikle ifa ettiğini müşahede etmişlerdir. Söz vermiş de dönmüş tek vaka kimse gösterememiştir. Bundan sonra da kimse gösteremez. Bir akidde bulunmuş da yerine getirmemiş, tarih buna şahit olmamıştır ve kıyamete kadar da olamayacaktır. Hayatı hassasiyetin ördüğü bir insicamdır.
Çocukluğundan vefat edeceği ana kadar, hayatında böylesine titizliğin bulunduğu bir insanı, Peygamber olarak kabul etmekten başka çare yoktur. Zira O’nun aklının bu şeylere ermediği çocukluk devresinde dahi korunması, gösteriyor ki O, kendisini koruduğu devirde korumuştur, korumanın ne demek olduğunu bilmedi devirde de Allah O’nu korumuştur…
“Ben hayatımda iki defa bir düğüne gitmeye niyet ettim, ikisinde de uyudum düğüne gidemedim” diyen Allah Rasulü, Allah tarafından düğüne gitmesine dahi mani olunmuştur. Ismarlama insan, mümtaz şahsiyet, O daima Allah’ın himayesinde ve Allah’ın inayetinde…
Ebu Davud Sicistanî Süneninde nakletitği bir vakayı bize Abdullah ibn-i ebî Hansa anlatıyor:
“Ben cahiliye döneminde Allah Rasulünü idrak ettim, sonra O’nun getirdiği hidayet hediyesini kabul ettim, Müslüman oldum. Cahiliyede, O Peyamber değilken, onunla bir ticaret yapmıştım, belli bir günde bir yerde buluşmak üzere sözleştik aramızda. Hem bir mübayaa hem de bir muahede yaptık. Ben, araya bir hadise girdi unuttum, sözleştiğimiz yere sözleştiğimiz vakitte bir iki gün gidemedim. Gittiğimde ise delikanlı Muhammed’i orada güneşin altında dimdik beni beklerken gördüm…Bana:
– “Delikanlı bana biraz eziyet ettin, sözleştiğimiz o günden bu yana 3 gündür burada seni bekliyorum” diyordu.
Devr-i cahiliyede dahi Rasulü Ekrem’in cübbesinin eteğine cahiliyeye ait gubar isabet etmemiştir. O, o devirde dahi sadakatini devam ettirmiştir. O, o devirde dahi Muhammedürrasulüllah peçesi ile peçelidir…
Nübüvvetinde ise bu bütün ihtişamıyla kendini gösterir. Binlerce vaka bu mevzuyu örer, bu mevzuyu nesceder karşımıza çıkarır.
Hudeybiye’de müşriklerle bir sözleşme mahede yapıyor. İleriyi kendisine gösteren Allah’ın göstermesiyle, kan dökmeden tecennüb eden Allah Rasulü, İslamın kılıcı olabilecek büyük fatih ve kumandanların, sulh zamanında İslam’a girmeleri, dehalet etmeleri gibi ince bir sırrı keşfeden Allah Rasulü, zahiren Müslümanların ve kendisinin aleyhinde görünür gibi olan Hudeybiye muahedesini imzalıyor. Niceleri gelip gidiyor, niceleri Rasulü Ekrem ile böyle bir muahedede kağıda imza koymak istiyor. Fakat bu en sonunda, gözü dönmüşlerden fakat Mekke fethinde Müslüman olan Süheyl ibn-i Amr’a nasip oluyor.
Süheyl o gün kafirlerin adamı ve küfür hesabına hareket etmektedir. Rasulü Ekrem’e Sahabenin yaptıkları gözünden kaçmamış, ayaklarının bağı çözülmüş, orada manen mağlub olmuş, psikolojikman mağlup olmuş, dize gelmişti.
Ne acı ki oğlu Müslüman olan bu Süheyb orda Rasulü Ekremin karşısında bir hasım gibi dururken, evde zincire vurduğu her gün dayak attığı oğlu, Ebu Cendel nasılsa o gün, ya annesi tarafından ya da başkası tarafından zincirleri kesilmiş, koşa koşa Hüdeybiye’ye gelmişti. 70 kilometreye yakın bu yeri çölde, o kum içinde, toz toprak içinde, güneşin altında koşa koşa gelmiş Rasulü Ekremin yanına yaklaşmış fakat yüz bulamamış geriye çevrilmişti.
70 kilometre basit rakam değildir. Hararetin 60 derece olduğu, yumurtayı pişirdiği çölde, kum fırtınalarının insanı tehdid ettiği bir zamanda tek başına gizli, gece gündüz koşa koşa Hüdeybiye’de Rasulüllahın bulunduğu öğrenmiş oraya gelmişti. O’na dehalet edecek babasının şerrinden kurtulacaktı.
Bunun cürmü de Mekke’deki her inanan gencin cürmü gibi, müşriklerin nazarında, lailahe illallah Muhammedürrasulüllah demekti, Kur’an’a kitabullah demekti, Allah’ın dinine Allah’ın dini demekti. Cürmü buydu. Su istediği zaman sopa, yemek istediği zaman sopay, ayağında ve boynunda zincir intizar ediyordu.Bir gün doğmuştu ama, doğduğu anda da yine batacaktı. O gün için, o andaki haleti ruhiyesine göre…
Muahede şartları tesbit edilmiş, Rasulü Ekrem imza atacak, Süheyle de imza atacak. Bu şartların maddelerinden bir tanesi şuydu: Müşriklerden birisi Müslüman olarak Müslümanların safına iltihak ederse, Rasulüllah onu geriye verecekti…Ama Müslümanlardan bir tanesi kafirlere giderse onlar geriye vermeyeceklerdi.
Bu çoktan Sahabiyi coşturmuştu, çoktan kılıçlar yarıya kadar kından çıkmıştı, Ebu Cendel’in oraya gelişi ve geri verilişi de bardağı taşıran son damla olmuştu. Öfke son haddindeydi. Herkes alabildiğine bir öfke halindeyken birdenbire Mekke’den doğru bir toz bulutu beliriverdi, Rasulü Ekreme doğru yaklaşıyordu, içinden tozdan topraktan bir elbise giyivermiş gibi bir delikanlı çıktı, daha bıyıkları terlememişti.Vücudunda zincir yaraları vardı. Huzuru Rasulüllaha gelir gelmez kendini Rasulü Ekremin üzerine attı:
– “el-aman ya Rasulalah!” diyordu, eman diliyordu, “Beni bu kafirlerin elinden kurtar!” diyordu.
Süheyl gelenin oğlu olduğunu görünce kalemi çekti, ben muahedeye imza atmam dedi. Ya oğlumu teslim edersiniz veya imza atmam dedi.
Rasulüllah bir söz vermişti ama ne ağır bir sözdü. Bir adama inen zinciri kendi vücuduna iniyor gibi kabul ediyor inliyordu…..Kur’an anlatıyor. Ümmetine çok şefîk idi, onların ısdıraplarından çok musdaripti, dalaletlerine küfürlerine tahammülü yoktu. Böyle refîk böyle şefîk böylesine şegfkatli bir Peygamber, kendisine dehalet edecek bir insanı kabul edemeyecekti. Çünkü söz vermişti. Müşriklerden geçeni iade edecekti.
Ebu Cendel Rasulü Ekremin bakışlarından çoktan geriye çevrileceğini anlamıştı. Etrafına dönüp beni bunlara teslim etmeyin diye yalvarıyordu. Ama bütün nazarlar Rasulü Ekremin simasındaydı, bir işaret bekliyorlardı. Boğazlanmaya hazır bu cemaat bir mezbahada teker teker kesilmesi pahasına dahi olsa, o andaki öfke ne demek onu göstereceklerdi. Bir işaret etsin, “Mekke’de nasıl taş taş üstünde koyulmazmış gösterelim!..” diyorlardı ama sabır Peygamberi, metanet Peygamberi, teennî insanı bakışlarıyla onlara sabır tavsiye ediyordu, onları teskin ediyordu.
Hz. Ömer coşmuş ve Rasulü Ekremin huzuruna gelmiş:
– “Sen Allah’ın Nebisi değil misin?” demişti. Bu söz kimbilir kafire nasıl kızgınlığın ifadesiydi. Ömer o dilini koparır, Rasulü Ekreme öyle diyen dilini…Ne sanıyorsunuz Ömeri…Allah Rasulü şöyle diyordu…
– “Evet ben Allah’ın Rasulüyüm!..” Gayet sükünetle gayet temkinle ve gayet itminanla:
– “Size bu sene Kabeyi göstereceğimi de söylemedim, Allah dilerse önümüzdeki seneler olur bu ” diyordu…
Ebu Cendel’i Allah Rasulü iade ediyordu. O bir söz vermişti. Muahede yaptığı kafir bile olsa bir söz vermişti. Müslüman olan onlardan ayrılır kendi saflarına iltihak ederse müşriklere iade edecekti. İçi yana yana bağrına taş basa basa verdiği bu sözü yerine getiriyordu.
Ama bu olay az şey yapmamıştı…Kimbilir bu, bağrında buz taşıyan nice müşrikin, bağrındaki buzun erimesine sebebiyet vermiştir. Kimbilir niceleri “Bu ne sadakat!” diye Rasulü Ekremin büyükülğü karşısında dize gelmiştir. Kimbilir niceleri bu sözü yerine getirme karşısında daha o zaman içinden Muhammedürrasulüllah demiştir.
Tarih bize gösterdi. 5-6 ay sonra Mekke’de buzlar erimeye başladı.O buzların orada durmasına vesile olan Amr ibnül-As, Halid bin Velid gibi kimseler, en evvel çözüldü Medine-i Münevvere’ye geldiler. Daha arkadan niceleri niceleri…O gün Rasulü Ekremi o ağır şartlarda muahedeye zorlayan Süheyl bile ancak Mekke fethine kadar dayanıverdi. Mekke fethi günü Mekkenin fethiyle beraber onun da gönlü fethedilmişti. O da Rasulü Ekremin huzuruna gelmiş, “Muhammed! diye diye ona hitap ettiği o büyük Zatın karşısında artık “Ya Rasulallah!” tazimat ve tekrimatıyla kendisini anlatıyor, onu tazim ve tekrim ediyordu. Onun karşısında o da, daha evvel oğlu gibi bel kırıyor boyun büküyor, serfürû ediyordu.
Rasulü Ekremin en ağır şartlar altında verdiği sözü yerine getirmesi, muahedeyi ifa etmesi, katiyyen gösteriyor ki O, Cenab-ı Hakkın murakabası altında, O’nun gösterdiği istikamette, lehinde ve aleyhinde cereyan eden bütün şartlara rağmen, bir nizamı, bir düzeni, bir sistemi yaşıyor…O, Allah’ın emirlerini yaşıyor, onun dışında hiç bir şeyi kâle almıyordu. İşte bu apaçık O’nun Nübüvvetine delalet eder..
Müminler de verdikleri sözü ahidleri yerine getirir ifa ederlerse, lailahe illallah Muhammedürrasulüllah diyen, Allah’ın mabud olduğunu, kanun ve nizam vâzıı bulunduğunu, düzeni sistemi O’nun getirdiğini kabul etmiş oluyor. İşte verdiği bu sözü yerine getirme müminin, Rasulü Ekreme kurbiyetinin, sadakatinin, Müminliğinin Müslimliğinin ifadesidir. Allah o Sadık Masduk olan Peygamberin arkasında, izinde bizleri de sadık ve masduk olarak haşr ve neşreylesin…Sadık olalım, melei âlâ’nın sakinleri tasdik etsinler, şahit olsunlar…Allah huzurunda öyle haşr ve neşr olalım…
HUTBE NÜBÜVVET-3 (08 Ağustos 1975
PEYGAMBERİMİZ HEM ALLAH’A TEVECCÜH EDİYOR HEM DE BÜTÜN SEBEPLERE BAŞVURUYORDU…
KALBEN VE FİKREN OLDUĞU GİBİ AMELEN DE MUVAZENELİ MÜSLÜMAN OLMALI…
HER CELADET, DİRAYETLE AMA MUTLAKA İBADETLE ANLAM KAZANIR…
PEYGAMBERİMİZ, BEDİR İÇİN BÜTÜN TEDBİRLERİ ALMIŞ. CEMAATİNİ ÇOK İYİ HAZIRLAMIŞTI…
MİKDAD BİN ESVED’İN, MUHACİR ADINA “HER ŞEYE HAZIRIZ!” DEMESİ…
SA’D BİN MUAZ’IN ENSAR ADINA “NEREYE İSTERSEN GİDERİZ!” DEMESİ…
HZ.ÖMER’İN NAMAZDA HIÇKIRARAK AĞLAMASI…
HZ.DAVUD’UN GÖZYAŞLARININ SEL OLMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Va’büd Rabbeke hattâ ye’tiyekel-yakîn” (Hicr, 15/99)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İyi bir Müslüman olma ile, fikren ve kalben iyi bir Müslüman olma ile, bu işi iz’an etme ve sonra iyi bir Müslüman olmanın icaplarını yerine getirme muvazenesi tam kurulduktan sonra, Müslümanlıktan matlup olan neticeyi semereyi almalıyız.
Fikren Müslümanlığa taraftar olduğu, kalben Müslümanlığı imanıyla istediği halde, bu yolun icaplarından birisini ikisini yerine getirmezse, bir kısım eksikleri olursa, Müslüman olmadan hasıl olan neticeyi elde edemez.
Bu meseleyi olduğu gibi kavrama, Rasulü Ekrem’in Müslüman olmada İslamı anlamada, Kur’an’ın bir cemaati bulunmada takındığı tavra bakmak icab eder. Rasulü Ekrem bu muvazeneyi nasıl kurmuştur. Kalple kafa arasında muadeleyi nasıl tesis etmiştir? İç alemiyle dış alemi arasındaki vaki ve hadiseler arasındaki münasebeti nasıl kurmuştu? Buna çok dikkat etmek lazım.
O bir fert olarak tek başına Allah’a karşı mükellefiyetlerini yerine getirirken, bir aile reisi olarak ailesinin bakımı görümü için de aynı zamanda terbiyelerini üzerine alırken, hem onların terbiye ve idarelerini elinde tutarken, topyekün bir cemaatin ve bir milletin bütün mesuliyetlerini de üzerine alıp istikbale matuf bütün insanlığı saadete götürecek yolları getirip insanlığa takdim ederken bu muvazeneye ve muadeleye dikkat ediyordu.
Bir taraftan bütün gücünü bu noktada sarfederken, bütün enerjisiyle bu hizmette kaim ve daim dururken, beri tarafta bütün hissiyatıyla ve gönlüyle Allah’a müteveccihtir. Bütün esbab bir araya gelse Allah Rasulü yine de sadece bunlara itibar etmiyor, bütün varlığıyla Allah’a teveccüh ediyor, onların müessir olabilmesini Allah’dan diliyordu. Misallerini verelim:
Bedir’e sadık yaranını alıp çıktığı zaman dünyaya ait bütün esbabın gerektirdiği işleri toplamış bulunuyordu. Allah Rasulü ve Ashabı dünya sebebi adına mübaşeret ediyecek bir şey bırakmamışlardı.
Alabildiğine coşkulu bir coşkulu bir cemaatle Bedir’e gitmişti. Ahiret için dünyada duran bir cemaatle oraya gitmişti. Şehadet için yarış yapan bir cemaatle oraya gitmişti. Babasıyla evladı arasında kur’a çeken
– “Sen dur da ben gideyim, sen kal da ben şehid olayım!” diyen bir cemaatle gitmişti.
Cemaatini çok iyi bildiği halde, orada yine denemişti Allah Rasulü, Ashabı kirama iki meseleyle karşı karşıya bulunduklarını arz etmişti. Bunlardan birisi kervanı takip etmek, diğeri de musallah düşman ordusu ki, kendilerinden üç dört misli daha fazla kemmiyette karşılarındaydı, onlarla savaşma cihetiydi…Allah Rasulü bu durumu arz eder etmez,
Hz.Mikdad ibn-i Esved, Ashabı Kiramın Muhacir süvarisi, atını ileriye sürdü ve cemaatine tercüman oldu. O günkü ordunun tek atı tek süvarisiydi, tek atlı insan vardı o da oydu…Cemaatinin sadakatini anlattı Rasulü Ekrem’e, dönmeyeceklerini anlattı, bir kere emir vermesini, emir verdikten sonra kandan irinden deryaların çok rahatlıkla geçilebileceğini anlattı.
Esbab olarak Rasulü Ekrem, yine bir eksik görüyor, bu defa mübarek yüzünü Ensar-ı kirama çeviriyor onlara soruyor,
– “Bana bir yol gösterin!” diyordu…
Onların da bir şerîfi vardı, Sa’d bin Muaz…şerefli bir insandı…Medine’de Mus’ab’ın elini sıkıp da Rasulü Ekrem’i davet eden Sahabilerden… İleriye atıldı:
– “Bana öyle geliyor ki bizi kastediyorsun, bize işaret ediyorsun ya Rasulallah!” dedi.
– “Ben cemaatim hakkında sana bir şey söyleyemem ya Rasulallah!” diyordu,
– “Sen bir kere emir ver, Berk-i Gımad’a kadar kılıç çala çala geleceklerdir göreceksin ya Rasulallah!” diyordu…Cemaatin hali sözünden çok daha doğruydu…
Böylece manzara göz önüne getirilecek olursa, Rasulü Ekrem hiç bir eksik bırakmadan düşmanın karşısına çıkmış bulunuyordu. Bu cemaatin hiç bir şeye artık ihtiyacı yoktu. Elinde kılıcı vardı, harbetmesini bilir, mücadele etmesini bilir, alabildiğine coşkundur ve ölüme doğru koşma şevki içindedir.
Ama ne yapıyor Allah Rasulü, kılıca kalkana, mızrağa ve böylesine coşkun cemaate itimad edip oturuyor mu?..değil…Asla ve kat’â…Coşkun cemaati şimdi dura dursun O’na bakalım:
Sırtında bir ridası vak, kalkan kollar onu mütemadiyen rkaya düşürüyor ve arkasında gölge insan Ebu Bekir, o ridayı tutuyor, mütemadiyen üzerine koyuyor…Kollar kalktıkça kalkıyor ulular Ulusuna…Allah’a durmadan dua ediyordu, gözyaşları göğsünü yıkıyor, yerlerde adeta nehir olup çağlıyor…Allah Rasulü dua ediyor:
– “Allah’ım! Bu ordun senin ordun! Buna hezimet verme Allah’ım!” diyor ağlıyor, yalvarıyor yakarıyor…
Esbabın bir araya gelmesini, imkanların omuz omuza vermesi, şeraitin lehte cereyan etmesini kafi sebep görmüyor; Müsebbibü’l-Esbâb sebeptir. İllet-i tâm O’nun elinedir. Esbab olduğu zaman dahi her şeyi yaratan, nesneleri meydana getiren Allah’tır. Allah olmasa bütün cihan bir araya gelse hiç bir şey olmaz.
Mümin böyle itikad edecek…Allah Rasulü böyle bir muadele kuruyor.
Onun parçalanmasın, içinin parçalanmasın dayanamayan Ebu Bekir:
– “Yeter ya Rasulallah!” diyor…Allah seni rüsva etmeyecektir, sana vadettiği şeyi tahakkuk ettirecektir.
Biraz sonra o Va’d-i Sübhanî’yi alıyor., tebessüm ederek kalkıyor, eline bir avuç toprak alıyor ve düşmana karşı saçarken şöyle diyor:
– “Bu cemaat darmadağınık olacak ve geldikleri gibi ökçeleri üzerine kaçacaklardır!” (Haşr, 59/12). Bu, Mekke’de nazil olan bir ayetin parçasıydı. Sahabei kiram da coşmuştu, bir sevinç ve sürur gelmişti. Yüzlerde beşaşet alabildiğine bir coşkunlukla düşmana saldırıyor, hâk ile yeksân ediyorlardı.
Cihad edeceksin, idareye vaziyet edeceksin, umûru üzerine alacaksın, emri bil maruf nehyi anil münker yapacaksın fakat en az bu vadide söylediğin söz kadar, Allah’a müracaatın, Allah’a teveccühün olacaktır. O’nu hatırdan çıkarmayacaksın. Katiyyen bileceksin ki, bütün esbab bir araya gelse dahi tek mesele halledemez. Meseleleri halledecek olan Allah’dır. Müşkülleri çözecek Allah’dır. Problemlere çözüm yolunu gösterecek olan Allah’dır.
Bütün ham softaların bütün kaba tebliğcilerin, bütün yayan ve yavan emri bil maruf ve nehyi anil münkercilerin kör gözlerine, duymayan kulaklarına sokulsun. Cihad ettim diye başkalarıyla mücadele eden, hamlığı o noktada dahi gösteren, nefsim gibi bütün yobazların beyinlerinde patlasın diye arz ediyorum.
Gecenin dudağında evradü ezkar olmayan ham insan, teheccüdü olmayan ham insan, Allah’a teveccühü olmayan ham insan, sabahı akşamı öğleni dualı olmayan ham insan; ham insanın yapacağından bir şey hasıl olmayacaktır.
Bugün ağızlardan çıkan barutun, uctumai hayatımızda meydana getirdiği infilakların temelinde, işte bu hamlık dinamiti vardır. Bu dinamittir ki, patlıyor, ağızlardan barut çıkıyor ve ictimai havamız zîr-ü zeber oluyor, karmakarışık oluyor.
Allah’a teveccüh etmiş bir cemaatin kîl-ü kâli olmaz. Allah’a teveccüh etmiş bir cemaatin ididası olmaz. Allah’a teveccüh etmiş bir cemaat bu mevzuda mümin kardeşleri ile kendisini birbirine düşürecek kadar o mevzuda iddialı olmaz. Allah bize insaf versin, iz’an versin!..
Allah Rasulü Sallallahü aleyhi ve Sellem, sa’yi ve gayreti kadar, o mevzuda gösterdiği celadet ve celadeti kadar gösterdiği dirayet gibi aynı zamanda Allah’a karşı ibadette bulunuyor, ubudiyette asla kusur etmiyordu. Hiç bir Pepygamber de etmemişti. Hiç bir Salih de şimdiye kadar etmemişti…
Hz.Davud’un gözlerinden akan gözyaşları çağlayan haline gelmişti. Hatta mübalağalı bir rivayette, O’nun gözyaşlarından akan tuzlu sular, ot bitirmişti, onun seccadesi daima ıslaktı..Ne günah işlemişti Hz.Davud?..Peygamber ne günah işler? Hangi zallaya maruz kalmıştı…Hiç bir günahı hiç bir zellesi yoktu. Kimbilir belki kalbinden Allah’ı hoşnut etmeyeceğine inandığı bir şey geçmişti, kimbilir belki nazarına bir şey çarpmıştı, ondan dolayı şimşeği çarpılmış gibi, beyninden vurulmuş gibi, hayatının sonuna kadar durmadan ağladı durdu…40 sene göz yaşlarını ceyhun etti.
Hz.Ömer, cemaatin önünde namaz kıldırıyordu, bir aralık bütün Sahabi saflarında bir hıçkırık duyulurdu, Hz.Ebu Bekir de öyle namaz kıldırıyordu. Rasulüllah öyle namaz kıldırıyordu. Ömer de öyle namaz kıldıracak…
“İnnî eşkû bessî ve huznî ilallâh!”… (Yusuf, 12?86) ayetine geldiği zaman, kimbilir hangi deruni his altında ayaklarının bağı çözülmüş, Hz.Ömler kur’an okumaya takatı kalmamıştı, sesi soluğu kesilmişti. Onun hıçkırıklarını duyan cemaat de ağlamaya başlamıştı.
Devlet idare ediyordu. Hz.Ömer, emri bil maruf yapıyordu Ömer, devlet işlerine vaziyet ediyordu Ömer; ama kullukta kusuru yoktu Ömer’in…Aklı kadar kalbi vardı, kalbi kadar da hissi vardı Ömer’in ve hepsi cihan paha ve cihan değer kıymetteydi.
Bütün Suleh, bütün Eslâf bu anlayış içinde öylesine ince. böylesine derin idiler.
Bize ders olsun!..Allah bizi de hidayet buyursun!Tariki müstakime irşad etsin diye arz ettim. Nefsim hakkında bir dua olsun, böyle olmasını arzu edenler de bu duaya amin desin, Allah onlara da lutfetsin…
Bu vaziyetimiz iyi şeyler doğurucu olmaktan çok uzaktır. Boş kavgalar, boş gürültüler, esbabperest olma hiç bir şeyi halletmez. Her mesele karşısında son söz ve ilk söz Allah’a aittir. Başında da ortasında da sonunda da Allah’a teveccüh edeceksiniz ve sadece esbaba, Allah emrettiği için uyacaksınız…Tohum atma gibi riayet, su verme gibi, biçme gibi, değirmene götürme gibi riayet edeceksiniz, o kadar!..Bileceksin ki bütün bu kanunlara hükmeden, Hakim-i Mutlak Ahkemül-hâkimin Allah vardır. O hükmetmedikten sonra hiçi bir kanun kanun haline gelemez, hiç bir kanun icra edilemez, hiç bir kanun sahayı vücuda gelemez, buna katiyyen inanacaksın.
Ne acıdır ki çok kimseler, esbabperestlikleri yüzünden meydana gelene bir kısım kargaşalıkları ve huzursuzlukları mümin kardeşlerine atfetmek süretiyle yeni yeni huzursuzluklar çıkarır, tesanüdü sarsarlar…Bilseler ki her şeyin verasında, veraların veralasında Allah vardır, bilseler ki müşküller O’na teveccüh etmekle halledilecek, bilseler ki gönül onunla tamir edilecek; Allah’a teveccüh edeceklerdir. Allah’a inananlar Allah’a teveccüh edeceklerdir. Rasulüllah’a inansalar O’nun yoluna gireceklerdir. Kur’an’a itimat etseler, kur’an’a cemaat olmaya çalışacak ve kalplerindeki gıllü gîştan temizlenme hususunda gayret edeceklerdir…
Allah şu mübarek aylar hürmetine, bu aylarda yapılan dualar içinde dualarımızı kabul buyurup, bizleri rüşde ve hidayete erdirsin, tevfikini yâr etsin!…
HUTBE NÜBÜVVET-4 (15 Ağustos 1975) </span
ALLAH'A KULLUK HER ŞEYİN ÜSTÜNDE BİR CİDDİYET GEREKTİRİR…
PEYGAMBERİMİZİN KULLUĞUNDAKİ HASSASİYETİ…
VAKARLA TEVAZU ZITLARINI YANYANA GETİRMESİ…
NÜBÜVVETİNİN BARİZ DELİLİDİR…
PEYGAMBERİMİZİN MİNBERDE MEHABETİ, YANINDA İKEN DE İNSANLARIN RAHAT OLMASI… PEYGAMBERİMİZİN SENELER ÖNCESİNDE EŞİNİN ARKADAŞI YAŞLI KADINA İLTİFATLAR ETMESİ… PEYGAMBERİMİZİH 10 SENE BOYUNCA ENES'E "NEDEN YAPTIN VEYA YAPMADIN?" DEMEMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
"Yasin… vel-kur'ani'l-hakîm…İnneke leminel-Mürselin…" (Yasin, 36/1-3)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Kur'an-ı Mucizül-Beyan, Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselama bir şeyi emreder. Aynı emirle biz de memur bulunuyoruz. Bize de bir şey emreder. Rasulü Ekrem Allah'ın emirlerini yaşar, harfiyyen yaşar sonra Kur'an tutar. O'nun hiç bir inhirafı olmadığını, müstakim bir Müslüman olduğunu, tariki müstakimin yekta yolcusu bulunduğunu anlatır, tabcil ve takdir eder.
Biz memur bulunduğumuz aynı şeyleri duyar, dinler inhiraf ederiz. Kur'an tutar bizi tevbih eder, kınar, yüzümüze vurur:
"Duyduğunuz halde neden yapmıyorsunuz. İşittiğiniz halde neden Allah'ın emirlerini yerine getirmiyorsunuz? Kul olduk dediğiniz halde niçin Allah'a karşı kulluk vazifesini bihakkın ifa etmiyorsunuz?" der yüzümüze vurur tevbih eder.
İşte Allah Rasulünün Allah'a karşı kulluk vazifesini yaşamasındaki hassasiyeti ve işte bizim kulluk vazifesindeki laubaliliğimiz! Allah bizi af buyursun!..
Kulluk, bir insanın hayatında en hassas, en ciddi üzerinde durması gereken, hiç laubalilik kabul etmeyen çok ciddi bir mavzudur.
Hayatta laubalilik kabul edebilecek mevzular olabilir. Bir insanın bir memuriyet elde etmesi, ciddi olarak bir işin üzerinde durması ve bu vazifeyi elde etmesi, bu iş böylesine bir laubaliliği götürebilir. Bir insanın kış yiyeceğini yazın tedarik etmesi, bağını bahçesini çapa yapması, hayvanlarına bakması laubalilik götürebilir bir mevzudur, olmasa da olur bunlar. Başka kanallardan temin edilebilir bu. Bir insanın çocuğunun dünyevi maddi istikbalini temin etmemesi, ne o insana ne de o çocuğa çok şey kaybettirmez. O yoldan olmaz, başka yoldan Allah bir şey ihsan eder, bu da laubalilik götürebilir…Bu hususta laubali olalım demek istemiyorum…Ama bu meseleler laubalilik götürebilir.
İmana İslama gelince, o mümin müslim olarak yaşadığımız hayatın her dakikasında ciddiyet istemektedir ve laubaliliği şiddetle reddetmektedir. Mümin olarak yaşadığınız hayatın hiç bir dakikasında laubali olamazsınız. Daima ciddi yaşayacaksınız. Öyle bir ciddiyet içinde ki, şu anda bu işi ciddi tutmama bize her şeyi kaybettirebilir,. Allah'ı kaybettirebilir, Rasulüllah'ı kaybettirebilir, Kur'an'ı kaybettirebilir.
İşte bu Rasulü Ekrem'in nadide bir tarafıydı. Bu yönüyle O, alabildiğine vakur, alabildiğine azametli, alabildiğine ciddi idi. İnsanlarla O'nun bu mevzudaki münasebeti, muaşereti, sadece onalrı küstürmeme, darıltmama, Allah'ın emri olarak onlara tevazu kanatlarını yerlere kadar indirme emrine ittiba ederek, sadece iyi geçinmeye çalışıyordu.
Yoksa kulluk bihakkın O'nun sırtında bir yük bir ağırlıktı.O'nu ciddi olarak meşgul ediyordu. Başka şeyleri düşünmesine de mani oluyordu.
– "Yâ Aişe! Nevbetin!..Müsade edersen Rabbime ibadet edeyim!" diyordu.
Ondan müsade alıyordu, bir gönül kırılmasın diye onu hoşnut ettikten sonra kalkıyor, namaza duruyordu. Kalkıyor secdeye kapanıyordu, rukû ediyordu. Allah'a kul olması, O'nu bir vakar abidesi haline getirmişti. Tepeden tırnağa her halinden vakar ve ciddiyet dökülüyordu. Beri taraftan da müminlerle muaşeretinde tevazu kanatlarını yerlere kadar indiriyordu.
İşte bu iki zıt şeyi, bir araya getirme beraber yaşama, Nübüvvetin hâssasıydı. Başkalarında bulunsa dahi tam ve kamil şekilde bulunamaz. Daima nâkamil ve kusurludur, nakıstır. O'nda ise tam bulunuyordu. Bu iki zıt şeyi bir araya getirmişti. Alabildiğine mehabet, alabildiğine kulluğun verdiği ciddiyetle beraber, müminlere karşı muaşerette onlardan bir fert gibi olma…
O, yüzünü ekşitmezdi, yüzünü asmazdı. Bütün vakar ve ciddiyetine rağmen yanında oturanlar, O'nu çok rahat bulurlardı ve rahat ederlerdi. Bir yönüyle çok rahat bir varlıktı. Her tarafıyla da O'na bakan, arabın dediği gibi:
"O'nun ibadetü taatındaki her halinde Allah'ı müşahede ederdi"…Eğer bir Müheymin bir Rakîb olarak Allah'ın mevcudiyeti, bunun üzerine düşünülmezse, O'nun bu ciddi halini, bu vakarlı halini başka şekilde izah etmeye imkan yoktu…
Hz.Enes Radyallahü anhü, O'nun bir halini böze şöyle naklediyor:
"Rasulü Ekrem halka hakikatları anlatırken, minbere çıkıp da hakikata terüman olurken, o belası gelecek bir cemaatin nezîri gibi konuşurdu. Sanki bir alev gelecek o cemaati yakacak gibi. Öylesine ciddi, sesinde o ton, konuşmasında o ahenk; onları ikaz ve irşad ederdi…Ama halkın içine döndüğü zaman, yüzünden beşaşet ve meserret akardı.Yanın oturan herkes rahat ederdi. Bu iki zıttı Allah Rasulü bir arada bulunduruyordu.
Allah'ın emirlerini tebliğ makamında irşad makamında, insanlara bir şey anlatma ve anlatılacak şeyleri insanlara gösterme makamında alabildiğine ciddi ve vakur idi. Fakat insanlarına yanında, onların rahat etmesi için yüzü yerdeydi Allah Rasulünün, tevazu kanatları yerdeydi ve insanlardan bir insandı…
Cabir anlatıyor Bezzar naklediyor.
"Hz.Aişe'nin yanına bir kadın geldi, Rasulü Ekrem Saadet hücresinde oturuyordu. O yaşlı kadına çok iltifat buyurdular, hal hatırını sordular. Bir devletten gelen bir murahhasa yapılan muameleyi yaptılar. Öyle bir muaşeretti ki o muaşereti, o iltifatı, o muameleyei gören herkes:
"Keşke misafir olsaydım da şu kadının şu kadının yerine Rasulü Ekrem'in Saadet hücresine gelseydim bu iltifatı görseydim!" der.
Rasulü Ekrem'in iltifatı diğer insanlardan farklıdır. Başka insanların iltifatı kabul edilecek bir şey değildir, onlar verseler bile…
Rasulü Ekrem'in iltifatını kazanma mevzuunda insanlar yarış yapsalar haklarıdır. Bir insana Rasulü Ekrem'in iltifat etmesi, ahiret hesabına onu mühürleme demektir.Onun için O'nun birine iltiatını gören bir insan, onun yerinde olmayı düşünüyordu. Bir insana duasını duyan hemen dua edilen insan yerinde olmayı düşünüyordu.
Bu yaşlı kadın Cüsametü'l-Müzeniyye idi. Hz.Aişe çok yadırgadı, garipsedi bunu.
– "Ya Rasulallah! Bu yaşlı kadına bu kadar fazla değil mi?" Allah Rasulü şöyle buyurdu:
– "Bu kadın Hadice zamanında bize gelirdi…Bu nasıl ahde vefadır!…Bu nasıl mürüvettir!..Bu nasıl hatıralara hürmettir?..Hadice zamanında bize gelirdi…Hadice seneler evvel vefat etmiştir, o kadının Rasulüllah ile münasebeti de sadece hayata arkadaşı olan bir insanın arkadaşına bağlılığına dikkat edin!..Hadice zamanında bize gelirdi…Böylesine hatıralara hürmet ve mürüvvetkâni olarak hareket etmek!..Bu imandandır!" buyuruyordu..Hatıralara hürmet etmek, Hadice'nin hatırasıdır diye hürmet etmek, "Bu imandır!" diyordu Allah Rasulü…
Bir yönüyle bizlere çok şeyleri ders veriyor beriki yönüyle Allah Rasulünün hassasiyetini, Allah'a karşı sıdkını, sadakatini, Peygamberlikte ciddiyetini ve halka iltifat mevzuunda Allah'ın emirlerine harfiyyen inkıyadın göstermek süretiyle Muhammedürrasullülah'a imza atıyor…
Hz.Enes, yine Müslimdeki hadistete şöyle diyor:
"Ben Rasulüllah'a 10 sene hizmet ettim, 10 sene içinde hoşuna gitmeyecek bir şeyi yaptımsa, "Niçin yaptın?" demedi. Yapmadığım bir şey için de "Niçin yamadın?" demedi. 10 sene hizmet ettim O'nu rahatsız eden işlerim, hizmetlerim de oldu ama bir kerecik yaptığım şeye neden yaptın, yapmadığım şeye de neden yapmadın demedi.
İnsanı insan olarak düşünün, bir devlet kuran insan olarak düşünün, bir mürşid ve tebliğci olarak düşünün, bütün beşeri hidayet vazifesini üzerine almış bir insan olarak düşünün, 9 kadının maûnetini üzerine almış bir insan olarak düşünün, çocuklarının torunlarının terbiyesi ile bir mürebbi gibi meşgul olan bir insan olarak düşünün, dış dünyanın siyasetine karşı, entrikalarına karşı koyan bir insan olarak düşünün; yakın ve uzak dairelerin ihaneti, hıyaneti, denaati ve şenaate karşısında, girenlerin çıkışı karşısında, bir vapur gibi binenlere mukabil inenler karşısında hiç sarsılmadan hiç âsâbı bozulmadan, dimdik ayakta duran insan…bütün bu vazifelerin altında, tansiyonunun nasıl yükseleceğini, âsâbın nasıl gergin hale geleceğini hesaba katın ve ondan sonra 10 sene Enes'in hizmetini nazara alın, yaptığı şeye "Neden yaptın?", yapmadığı şeye "Niye yapmadın?" demediğini düşünün!..Arkasından Muhammedürrasulüllah diyeceksiniz!..Olsa olsa bu Allah'ın Rasulü olur.
O kamer-i hikmet cemalli Nebiler Nebisi, Allah adına getirdiği şeylerden şefaatiyle bir nebze bizim de imdadımıza yetişsin. Cenab-ı hak o hal ile bizi de hallenmeye muvaffak kılsın.
"Yasin vel-kur'ani'l-hakîm…İnneke leminel-Mürselin…" (36/1-3)
".Ey yüce insan Kur'an'a yemin ediyorum ki, Sen Nebilerdensin. Sen şanı yüce olarak beşeri irşad etme, kurtarma maksadına matuf olarak gönderilen Peygamberlerden birisin!" demek süretiyle Allah, Peygamberliğini ifade ediyor. Gönüllerdeki bu yüce Peygamberliğe karşa bu kabil mühürlenmeye Allah bizi muvaffak kılsın!..Biz de temhîr edelim bunu, sıdku sadakatla Allah Rasulüne bağlanalım, azmü râh edelim ve arkasından ayrılmayalım!..
HUTBE NÜBÜVVET-5 (22 Ağustos 1975)
İMAN YAŞAMAKLA ANLAM KAZANIR…
PEYGAMBERİMİZ KENDİNE AİT ÖZEL KONULARI AÇIKLAMIŞ SAKLAMAMIŞTIR…
SAĞLIKLI TOPLUMDA ZAYIFLAR HAKLARINI KOLAYLIKLA ALABİLMELİDİR…
İHKAK-I HAK YAPMALI, HER HAK SAHİBİNE HAKKI EKSİKSİZ VERİLMELİDİR…
PEYGAMBERİMİZİN, BORCUNU USULSÜZCE İSTEYEN BEDEVİYE HOŞ DAVRANMASI…
USAYD BİN HUDAYR’IN VURMA HAKKINI ALMAK İÇİN PEYGAMBERİMİZE SIRTINI AÇTIRMASI, SONRA DA ÖPMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Yasin… vel-kur’ani’l-hakîm…İnneke leminel-Mürselin…” (Yasin, 36/1-3)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İnsanın sadece bir kanaat olarak “Allah’a iman ettim!” demesi ve sadece o kanaata her eşyi bağlaması, mümin muvahhid, müslim olması için kafi değildir.
Aldığı şey, kalbine yerleştirdiği şey, hayatında kendini gösteremedikten sonra, vicdanında ağırlığını daima hissettirmedikten sonra kavl-i mücerred iman adına hiç bir şey ifade etmeyecektir.
Allah’a bihakkın inanan kimseler, inandım dedikten sonra iman, onların kalplerinde ağırlığını hissettirir. His alemleri onunla meşbu olur, hayatları onu yaşamakla geçer ve bütün hayatlarındaki davranışlarında Allah’ın verdiği rükünlere sadakat gösterirler, Cenabı Hakkın verdiği fermanları başa tac yaparlar. Kendilerin çok makul gelen fikirlerden Allah hesabın feragatta bulunurlar. Uygun gördükleri şeyi Allah hesabına terk ederler. Allah için yaşarlar. Allah için otururlar. Allah için soluk alır verirler. Hayatları tamamen Allah’a istikamette, Allah’a doğru gitmekte geçer ve Allah’a vasıl olarak öteye ulaşırlar. Bu mümin olanın şiarıdır. Allah bizi tam manasıyla müstakim müminler zümresine ilhak eylesin…
Rasulü Ekrem müminlerin başıdır. Allah’a iman etmede, getirdiği tebliğ ettiği Kur’ana iman etmede ve kendi Nübüvvetine inanmada müminlerin başında gelir. Onun içindir ki O’nun hayatında heva ve hevesine göre verilmiş hiç bir hüküm, hiç bir hayat tarzı hayatında şeriatı muhalif herhangi bir hal ve vaziyet müşahede edilmemektedir. Bundan sonra da kıyamete kadar aransa yine edilemeyecektir. O nasıl kendi devrinde Cenabı Hakkın emirlerini yaşamada hassasiyet gösteriyordu, biz de O’na sağlam tek ümmet olmayı ancak O’nun bize getirip tebliğ ettiği emirlere harfiyyen sadakat göstermekle yapacağız. Allah bu mevzuda sadakat ve hassasiyet lutfetsin bizlere…
Hükmü ilahiye rıza gösterme, Allah’ın kanunlarıyla hüküm verme, başkaları hakkında bir derece söz götürüyor olsa da, insan ona rızadide olsa da şefkatli olmasına rağmen, kendi aleyhinde nefsi aleyhinde Allah namına Kur’an hesabına karar vermesi, onları tatbik etmesi, o insanın sadakatina, Peygamber olmasına, Allah’a kurbiyetine delalet eder.
Allah Rasulü kendine ait nice şeyleri ifşa etmiştir ki, eğer ifşa etmeseydi Allah ile kendi arasında kalacaktı. Halbuki O, bir vazife olarak onları da ifşa ediverdi. Böyle bir vakayı Ebu Said el-Hudri, ibn-i Mace’de şöyle dile getiriyor:
Rasulü EKrem’in huzuruna bir bedevi geldi, O’nu sarsarcasına bir şeyler istedi. Sahabei Kiramın dikkatini çekecek biçimde talepte bulunan bu adam ne istiyordu? Dikkat kesilenler onun Rasulü Ekrem’e daha evvel verdiği bir parayı istediği gördüler.
– “Yazık sana kiminle konuştuğunu biliyor musun? O, Allah Rasulüdür. İnsan alacağı şeyi talep etse dahi, böyle talep etmemelidir”. Adam:
– “Ben ondan alacağımı talep ediyorum ve hakkımdır, alıncaya kadar da yakasını bırakmam!” dedi. Yeni Müslüman olmuş, çölden gelmiş, Nebi’ye ait fehameti bilemeyen bu insan, o huzurun edebini ihlal edecek, o huzurun edebine muhalif davranışlarda bulunacak..Sahabi bunu hazmedemiyordu. Ama adam da israr ediyordu.
Allah Rasulü öfkelenen Sahabiye karşı:
– “Bana taraf olmak değil hak sahibine taraf olmanız gerekmez mi? Alacaklı insandır o, son söz onundur” diyor. Ve sonra Havle binti Kays’dan bir miktar hurma almak süretiyle adama borcunu ödüyor. ”
Bedevi bu büyük fazilet abidesi karşısındadeğişmiş gibi edeple:
– “Sen vazifeni yaptın borcunu ödedin. Allah da lutuf olarak ihsan olarak sana karşı yapacağını yapsın!” diye duada bulundu.
Allah Rasulü:
“Dikkat edin! Hakkı hak bilip, hakkı talep eden alan ve mahkemeyi kübraya bırakmayan bu insanların en hayırlısıdır” diyor öfkelenmiyordu. Adamın sûi edebi karşısında tehevvüre kapılmıyor, hakkını alan mahkemeyi kübraya bırakmayan bunlar, insanların en hayırlısıdır…
Bir ümmet kudsiyetini kaybeder, onun içinde şayet zayıflar hakkını incinmeden, sarsılmadan, musibete maruz kalmadan alamıyorsa, bir cemiyet bir cemaat içinde zayıf, hakkını rahatsızlığa maruz kalmadan alamıyorsa, o cemaat kudsiyetini kaybetmiş, ictimai salahını kaybetmiş bir araya gelseler de iple bağlanmış, cemiyet ve cemaat kıymetinden fersah fersah uzak kalabalık bir topluluktur.
Allah Rasulü feveran ve tevehhürü gerektiren yerde, alicenaplık, civanmertlik içinde hakkı talep eden insanın haklılığı karşısında onları ikaz ediyor, ona taraftar olun diyor ve bir cemaat içinde zayıf hakkını alamıyorsa, o cemaat ictimai salâhını kaybetmiştir.
Usayd bin Hudayr naklediyor, Ebu Davud’da.. Usayd, Nuayma gibi, onun kadar olmasa bile şaka yapar halkı güldürürdü. Halbuki şaka bile laubaliliğin ifadesidir. Gayrı ciddiliğin huzuru kaybetmenin, ihsan şuurundan uzak olmanın ifadesidir. İnce zekalılık, akıllılık edip başkalarıyla başkalarının düşük taraflarıyla, fikirleriyle anlayışlarıyla alay etmek, saadete götürecek vasıtasını tahrip etmek, farkına varmadan Allah’dan ve Rasulallah’dan uzaklaşmak demektir. Allah Rasulü doğru sözle dahi olsa şakadan menediyordu. Kendi hayatında üç beş tane tariz mahiyetinde şakalar var ise de fakat hoş görünüyordu. Hele başkalarını güldürüp, güldürüp de kalplerini öldürmeye matuf şeylerden menediyordu.
Birgün Allah Rasulü Usayd’ı halkın önünde oturmuş onları güldürdüğün gördü ve ayağının ucuyla sırtına dokunuverdi. Arada uzun zaman geçmiş Allah rasulü:
“Bende hakkı olan gelsin alsın!” demişti. Usayd:
– “Ya Rasulallah! Falan gün yanımdan geçerken ayağınla sırtıma vurmuştun! deyince Allah Rasulü :
– “Gel, hakkını al!” dedi. Usayd itiraz etti:
– “Fakat ya Rasulallah! Benim sırtım çıplaktı, bir şey yoktu!” deyince çevrede bulunan Sahabe tedirgin olmaya, şaşkınlık ve endişe içinde izlemeye başladı.
Allah Rasulü ihkak-ı Hak yapıyordu, kimsenin hakkının üzerinde kalmasını istemiyordu. Elbisesini sıyırıp sırtının nurlu teni görününce Usayd’in maksadı da esasen çoktan anlaşılmıştı…
Hemen atılıp yüzünü gözünü Kainatın Efendisinin tenine sürmeye ve bir taraftan da:
“Artık bu yüz cehennem ateşi görmeyecek!” demeye başladı…
HUTBE NÜBÜVVET-6 ( 29 Ağustos 1975)
PEYGAMBERLER ALLAH TARAFINDAN SEÇİLMİŞ ISMARLAMA İNSANLARDIR…
HER BAŞARI VE SAADET BİR KISIM MEŞAKKATLERLE ELDE EDİLİR…
ALLAH RASULÜ HAYATI BOYUNCA ÇİLE ÇEKMİŞTİ…
HZ.ÖMER, PEYGAMBERİMİZİ ÖLDÜRMEK NİYETİYLE GİDERKEN, KIZKARDEŞİNİN EVİNDE KUR’AN DİNLER, MÜSLÜMAN OLUR…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Ve yemkürûne vemekrullâhe vallâhü hayrul-mâkrîn” (Enfal, 8/30)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Maddi manevi muvaffak olma, bir kısım mahrumiyetlere katlanmaya bağlıdır.
Hayatında hiç bir mahrumiyeti, hiç bir işkencesi olmayan bir insan muvaffak olamaz.
Dünyada sûrî bir muvaffakiyeti görülse bile bu devamlı değildir, ahiretteki muvaffakiyet ise asla bahis mevzuu olamaz.
Her türlü refah ve saadet, her türlü iyilik ve güzellik bir kısım sıkıntılara bir kısım meşakkatlere, bir kısım mesaib ve devahiye katlanmaya bağlıdır
“Bikaderil-keddi tüktesebül-meâli”. Ne kadar meşakkate maruz isen o kadar yükselirsin. Vücuduna ne kadar diken battı, canın ne kadar yandı ise o kadar…
Çilesi ısdırabı olmayan insan, büyük davanın adamı değildir
O’nun içindir ki Allah, en fazla sevdiği ve sevmesini bizlere farz olarak yüklediği göklerin ve yerin nuru, bütün varhık aleminin merkezi olan Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ı akla hayale gelmedik meşakkatlere maruz bırakıyordu. Ama bu kötülükleri fenalıkları musibetleri O’na, kendilerine hakkı tebliğ ettiği için kafirler yapıyorlardı. Allah kafirleri sebep ve vesile yapıyor, Habibi Edibini imbikten imbiğe atıyor, potadan potaya intikal ettiriyor, “Bir eridin mi, yeter mi yetmez. Bir daha eriyeceksin..Posa kaldımı içinde?..Zaten yoktu ne posa olacak?”..
Hasların hası haline getirdiği, bütün haslara imam yaptığı Nebiler Nebisini, bu mevzuda dahi mukteda bih olarak bize arz ediyor. “Kudvetünâ Rasûlüllah” diyen bizler; “Önderimiz, rehberimiz, pişdârımız Hz.Muhammed’dir” diyen bizler, karşımızda bu hususta dahi O’nu örnek görelim diye “Muktedâ bih” görelim diye…
Rasulü Ekrem büyük davasında böylesine haince, sinsice şeylerle vaz geçirilmeye çalışılıyor, O ise direniyor, zireklik gösteriyor, yılgınlık göstermiyor, dimdik hayatının sonuna kadar bütün vazifelerini bihakkın yapıyordu…
Okuduğum ayette kafirlerin O’nun karşısına çıktıkları bir kısım tuzakları, bir kısım hileleri anlatıyor.
“Sana tuzak kuracaklar, seni kökten kazımak için seni idam etmek yok etmek için çeşit çeşit hileler çevirecekler, komplöler kuracaklar ama Habib-i Edib’im, inandığın Allah’a itimad et, Allah hayrulmâkirindir”. Bütün kefere ve feceranin çevirdiği hile ve tuzakları onların başına çevirecek ters yüz edecektir, bütün emellerini akîm bırakacaktır, onları hâib ve hâsir kılacaktır. Seni ümitvar edecek, seni mesut edecek, muzaffer edecektir diyor…
Her gün Rasulü Ekrem’in karşısına bunlardan biri çıkıyordu. Her gün bir köşe başında zağlı bir bıçak, zehirlenmiş bir kılıç, Rasulü Ekrem’in karşısına çıkıyorlardı. Her gün bir duvarın başından bir taş atılıyor, bir yığın toprak saçılıyor, yığın yığın tükürükler mübarek yüzüne atılıyordu. O tükürükleri nereye atmak icab eder Allah bilir. Onu biz de biliyoruz ama Allah Habib-i Edib’ini eritiyor, çileden çileye maruz bırakıyordu.
Bütün kainat şahit oldu, etrafındakiler etbâı şahit oldu, biz de şahidiz ki Rasulü Ekrem zerre kadar inhiraf etmemiştir…Şöyle demişti:
– “Güneşi bir omzuma koysalar amcacığım! ayı da bir omzuma koysalar vallahi ben bu işi bırakmam hiç teklif etme! Bu işi herkese duyuruncaya kadar…Allah dinini izhar edecek veyahut ben bunu talep ederken ölüp gideceğim. İşte bu iki şey olur üçüncüsü olmaz. Benim terk etmemi bana teklif etmeyin!”.
Amcası ağlayan Nebi’ye:
- “Git evladım!” diyordu, “Şimdiye kadar nasıl himaye ettim, bundan sonra da himaye edeceğim, bildiğin gibi hak ve hakikata tercüman ol!” diyordu.
Yolların çetrefilli olması, karşısına çeşit çeşit insan çıkması, bıçakların kılıçların hançerlerin çıkması ve tehdid ve tekliflerin yapılması Rasulü Ekremi sindiremiyordu.
İşte bu kötü tuzaklardan bir tanesini de ilerde İslamın yüzünü ak edecek Hz.Ömer’e yaptıracaklardı. Müslümanlığın yüzün güldürecek Hz.Ömer’in nurlu elini kana boyayacaklardı. Ebedi hüsrana ve haybete mahkum edeceklerdi.
Hz.Hamza İslam’a girince, İslam bağı, hem de cibilli bağ, Müslümanlar kuvvet kazandığından kafirler iyice şoke olmuştu, iyice efkarları allak bullak oluverdi. Hz.Hamza gibi gözünü budaktan esirgemeyen insan, hem imanla Rasulüllah’a bağlanıp, hem de amcası olduğundan dolayı cebilli bir bağla bağlanrısa, artık bunlara karşı çıkılmaz diye ciddi bir endişeye düşmüşlerdi.
Onun için vakit fevt etmeden iki üç gün içinde Hz.Ömer gibi mert mi mert cesur mu cesur birisini hazırlayıverdiler. Ebu Süfyan ve ebu cehilin şeytanlığı ile, o zamana göre ebu Süfyanın şeytanlığı ile Hz.Ömer’i hazırlayıverdiler. Pür hiddet ve alabildiğine şiddet içinde Rasulü Ekrem’e karşı oynanacak oyunu o oynayacak, işini bitirecekti.
Hz.Ömer çok çetin bir işe girişmişti, ama o işin neticesinde dize gelme, teslim olma da vardı. Megazi yazarları Ömer’in dize gelmesi teslim olması mevzuunu anlatırken, zaman zaman Kabe’nin örtüsü altında Kur’an’ı dinlediğini naklederler. Bu belki onun sinesinde bir takım buzların erimesine sebebiyet vermiştir. Bir seferinde bir kurbandan duyduğu sesle buzları eriyivermişti. Fakat en son kızkardeşinin evinde bütün buzları eriyecekti…
Ömer pür hiddet Mekke’nin karanlık sokaklarından birinde, rasulü Ekrem’in bulunduğu ibn-i Erkam’ın evine doğru giderken, karşısına Nüaym ibn-i Abdillah çıkıvermişti.
– “Nereye böyle pür-hiddet ya Ömer!” deyiverdi.
– “Muhamed’in başını kesmeye gidiyorum!” dedi. Ömer’in pervazı yoktu, hicret ederken bile:
– “Kadınını çocuğunu sahipsiz bırakmak isteyenler falan vadide karşıma çıksınlar!” diyecekti. Ömerin füturu yoktu pervazı yoktu. O gün de öyleydi….
Allah Rasulü Buhari’deki hadiste:
“İnsanlar maden gibidir. Cahiliyede altın olan yine altındır, bakır olan yine bakırdır” der. Sünepe miskin insanlar kafir iken nasılsa Müslüman olunca da öyle olurlar…Ama cesur mert gözünü budaktan esirgemeyen insan Müslümanlığa o hal ile girdiği zaman, o İslamın müdafisi ve hamisi olur…Nuaym şöyle dedi:
– “Çok ciddi bir işe girişmişsin Hattap oğlu!” . Bu söz Ömer’in çileden çıkmasına yeterli oldu, göğsünden tuttuğu gibi bu zayıf ve çelimsiz adamı yere attı ve göğsüne çullanıverdi. O dakikada evvel onu boğacaktı…
– “Evvela senin işini göreyim, demek sen de onlardansın!”…
Nuaym gülüyordu; Ömer’in cesaretine Allah’ın Hilmine gülüyordu. Rasulü Ekrem’in çektiği cefalar karşısında Halîm oluşuna gülüyordu.
– “Ya Ömer! Senin kızkardeşin de girdi bu işe!” deyince Ömer beyninden vuruluverdi. Nuaymın üstünden kalktı…
Amcasının oğlu ve kızkardeşinin kocası Said ondan evvel Müslüman olmuştu. Habbab onlara Kur’an talim ediyordu.
Taha süresi nazil olmuştu. Rasulü Ekrem’in destanı desem sezadır. Rasulü Ekrem’i Hz.Musa’yı anlatan, Peygamberlerin çilesini anlatan, insanların imanını anlatan, kefere ve seheranin hakikat karşısında dize gelişlerini anlatan Taha süresi adeta Rasulü Ekremin hayatını destanlaştırıyordu. İşte bu iki süre o iki insana talim ediliyordu.
Hz.Ömer’in aslan sesi kapının önünde duyulunca, Habbab bir kenara sıvışmış saklanıvermişti. Said de saklanmış, Fatıma ise ney yapacaını bilemez hale gelmişti…Ömer hiddetle girmişti ama Ömer’in içine Taha süresinin lahuti sesi çoktan girmiş bir kısım buzların erimesine sebebiyet vermişti.
– “Ne idi o okuduğunuz?” Kızkardeşi çekimserdi, Allah’ın kelamını çıkarıp Ömer’in abdestsiz eline vermek istemiyordu. Kocasının yakasından tutup yere yatırınca kızkardeşi araya giriyordu ve ağzına yediği yumrukla kanlar içinde yere seriliyordu. Ama Allah’a teveccüh ediyor ve inandığını Ömer’in yüzüne haykırıyordu…
Mazlumun ve kalbi münkesir olanın o esnada Allah’a teveccühle ağzından çıkan dua münacaattaki mübarek kelimeler iksir gibi tesirini gösterir..Ömer:
– “Getirin o Kur’an parçasını bana!” dedi ve eline alıp kemali edeple okumaya başladı. Yavaş yavaş adeta insanlığı mesholmuş ömer, o esnada fıtratı asliyesine dönmek için bir değişim görülüyor kendisinde.Yavaş yavaş Ömer değişiyor, yavaş yavaş Ömer çözülüyor…Allâhülâ ilâhe illâ hüve lehül/esmâül-husnâ…vehel etâke hadis-i Musâ…buraya geldiği zaman putun putperestliği nasıl peşi peşine yıkıldığını hayalen tasavvur ediyor. Her şey Allah’ın azameti karşısında nasıl parça parça olup yıkıldığını müşahede ediyor gibi oluyor. zaman
Ve orada lâilâhe ilallâ Muhammedürrasûlüllâh besmelesini çekiyor. İçindeki buzları eritiyor. Rasulü Ekrem’in yanına gitmek üzere yola çıkıyor. Haber çoktan Rasulü Ekrem’e ulaşmış, bir iki gün evvel, vaka zayıf dahi olsa, değişik tariklerle geldiği için kuvvet kazanıyor; Rasulü Ekrem, Ebu Cehil ile Ömer’den ikisinden birinin hidayeti için dua etmişti. Cibril daha önce gelmiş Ömer’in geldiğini nasıl geldiğini haber vermişti. Onun için Allah Rasulünün hiç endişesi yoktu. Sahabenin panik ve telaşa kapılması karşısında üç gün önce Müslümanolan Hamza kapının arkasına sıçradı:
– “Ömer iyi niyetle geldiyse başımızına üzerinde yeri var, eğer kem niyetle geldiyse haddini bildirmek kolaydır” demişti. Birbirinden üç günlük bir aralıkla Müslüman olan bu iki insan, İslama güç ve kuvvet kazandırmışlardı.
Ömer Rasulü Ekrem’in yanına girdi, Rasulü Ekrem onu tebessümle karşılıyordu. Sahabi de hayret ve dehşet içindeydi. Yanına sokulduğu zaman eteğinden tuttu ve silkiverdi, belki de o an küfre ait her şey dökülüverdi.
Panayırlarda develerin boynunu büküp altına alan Ömer, o dev Ömer, iki metreden uzun boyuyla Rasulü Ekrem’in karşısında iki büklüm olmuş dizegelmişti. Huzuru Rasulüllahda öyle erimiş, tükenmiş, küçülmüştü ki Allah Rasulü onu sinesine bastığı an oradan ayrılan Ömer başka bir Ömer olarak ayrılıyordu. kılıcıyla O’nun başını kesmeye giden Ömer, kılıcını kınına sokmuş, 39 Müslümanın önüne düşmüş, açıkta namaz kılalım enerjisi, açıkta namaz kılalım cesareti, açıkta namaz kılalım hakkaniyeti, hakka bağlılığı havası içinde dışarıya çıkmıştı.
Müslümanların Müslümanlığı ilan etmeleri, Ömer’in o günüyle olmuştu. Allah bütün yeryüzü Müslümanlarının bir Ömer beklediği bu devirde, şahs-ı manevi halinde bu Ömer’i zuhur ettirsin. İslamiyetimizi ilan ve izhara bizi muvaffak kılsın, hak ve hakikatın berrak ve açık yüzünü güldürsün, sizleri de güldürsün.
O günden sonra İslamiyet zuhur etti, o günden sonra Allah Rasulünün meydan getirdiği mevceler bütün âfâkı sardı, o günden sonra O’nun sadık yârlarının yârânlarının atlarının nâraları bütün cihanın her tarafında duyulmaya başladı.
Cihan Hz. Muhammed cihanı oldu. O dalgaların en küçüğü, 20′inci asrın kurumuş, patlak patlak, çatlak çatlak olmuş sahiline gelse dahi siz Elhamdülillah onun muhabbetini sinelerinizde O’nun muhabbetini, O’na imanın coşkunluğunu, O’na bağlılığı hissediyor ve Allah’a binlerce hamdü sena ediyorsunuz. O’nu anarken, O’na ait şeyleri anlatırken, sanki Sahabenin içinde gibi kendinizi hissediyorsunuz…
Sanki Ömer şimdi geldi, sanki şimdi çıkıyor gibi!……………….Allah bütün gönüllere duyursun, Allah hissiyatımızı hüşyâr eylesin!..İslamiyeti hakiki manasıyla gerçek yüzü ile kavramaya bizi muvaffak eylesin!…….
HUTBE NÜBÜVVET-7 (05 Eylül 1975)
PEYGAMBERİMİZ ALEMLERE RAHMETTİR…
KAİNATI BİR KİTAP OLARAK ONUN SAYESİNDE OKUYABİLİYORUZ…
İNKARCILAR BİLE O’NUN RAHMETİNDEN PAY ALMIŞLAR, MEDENİYET KURMUŞLARDIR…
PEYGAMBERİMİZ VAZİFESİNİ HAKKIYLA YAPMIŞTI…
BUGÜN TEBLİĞ VAZİFESİ BİZİM OMUZULARIMIZADIR…
PEYGAMBERİMİZİN HABEŞ KRALI NECAŞİİ’YE, ROMA İMPARATORUNA NAMELER GÖNDERMESİ…
SAHABE’NİN TEBLİĞİ DÜNYAYA YAYMALARI…
HZ.ÖMER’İN GÖRDÜĞÜ RAHİBE AĞLAMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Ve mâ erselnâke illâ Rahmeten lil-âlemîn”. (Enbiya, 21/107)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, bütün varlıklara, bütün alemlere hususiyle insanlara Rahmet olarak gönderilmiştir (21/107).
Herkes Allah’dan gelen atiyyelerden, mazhar olduğu nisbette Rasulü Ekrem’in Rahimiyetinden ve şefkatinden istifade eder.
İmanı ne kadarsa, kalbi ne kadar genişse, ruh yapısı ne kadar üstün ve yüksek ise o nisbette Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselamdan istifade eder. Taşların toprakların ağçların Rasulü Ekremin getirdiği nurdan ve hidayetten istiadeleri vardır. Anlamayanların nazarında, bizim nazarımızda, bütün kainat o sayede manasızlıktan, abesiyetten kurtulmuştur. Her şeye Allah’ın kitabı nazarıyla bakılmıştır. Bar fabrika bir makina nazarıyla da kainata bakılsa bilekainata bir kitap nazarıyla bakmak daha muvafıktır. Kudretin yazdığı muhteşem bir kitap. Onda Rahmeten lil-alemin olan Rasulüllahın nuru, ruhu mürekkep olarak kumllanılmıştır. O’nun getirdiği hidayet hediyesinden sonra, neşretti envardan sonra kainata baktığımız zaman, her şeyin bir kitap halinde Allah’a delalet ettiğini görüyoruz. İnsana cevap verdiğini görüyoruz.. Ağacın yaprağından köküne kadar Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine deliler çıkarıyoruz. Bunu bize büyük müMürşidimiz ve Muallimimiz Hz.Muhammed Sallallahü aleyhiv e Sellem öğretti..
Bir meyvaya baktığımız zaman ağzımızla meyva arasındaki münasebete baktığımız zaman, dildeki tad alma duygusuyla, ondaki tad verme durumuna baktığımız zaman, muadele kurduğumuz zaman, onun bizim için yaratılmış olduğunu anlıyoruz. Bu mevzuda da kör ve duygusuz idik, nice akıllı kimseler var ki bunu anlamıyorlar, fimozof geçinen niceleri var ki bu mevzuda yaya, söylediği sözler de yavandır. Biz bu mevzuda bir şeyler biliyoruz, ümmî olmamıza rağmen…Bunu bize Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam öğretti. Mürşidimiz, Mübelliğimiz, Mübelliği ekmelimiz olan Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam öğretti…
Kainata böyle Rahmet olan, cansızlara böyle vech-i rahmeti bulunan Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam, kafirler için dahi getirdiği Rahmetten onların bir hisse aldığını görmek, söylemek, bu mevzuda mütalaa beyan etmek yerinde olur. Getirdiği envar ve esrardan müteessir olan bütün küfür alemi, kurduğu medeniyeti O’nun getirdiği esaslardan müteessir olarak kurmuştur.İnsanlara kul olma zilletinden uinsanlık kurtulmuştur. İnsanlık O’nun getirdiği envar sayesinde manasını bulmuştur. İsterse kafir İSlamiyete reaksiyon olsun diye vaz ettiği esasları vaz etmiş olsun; madem İslam bir ışık tutuyor, madem İslam bmu mevzuda dahi sevkedici oluyor, kafir için bile vech-i rahmeti var demektir…
Ahirete bakan yönüyle kafir için vech-i Rahmettir. Nice kafirler vardır ki onun aklı ikna eden, kalbi doyuran, insanın hissiyatında itminan hasıl eden getirdiği o envar ve esrar kafiri tereddüde sevketmiştir. Ahiret hakkında kafirin tereddüdü vardır, böylece dünya hayatı ona zehir olmamaktadır. Onun için kafirler için dahi Rasulü Ekrem Rahmeten lil-alemindir.
Müminler için ise, O’nun getirdiği envar, esrar ve rahmeti dille ifade etmeye imkan yoktur. Biz O’nun sayesinde dünyayı anladık, O’nun sayesinde dünya ve mafihayı kavradık, O’nun sayesinde iman ve küfür muvazenesini idrak ettik, O’nun sayesinde biz cennete iştiyak kazandık, O’nun sayesinde Mabudu Mutlak’ı tanıdık, O’nu göklerde bir cisim gibi görmekten kurtulduk, taht üzerine oturan Mücessimenin kanaatını ifade eden şekilden tahayyülden ve tasavvurdan kurtulduk.
Bütün bunlarda Rabulü Ekrem bize ışık tuttu ve bütün bunlar O’nun teblig vazifesi içindeydi. Bunları bizim atalarımıza, atalarımıza hak ve hakikatı anlatan O’nun kendi yârânlarına anlattı, onlar da bizim atalarımıza anlattı, atalarımız daha sonrakilere ve bize kadar geldi. Şimdi bu büyük vazifeyi bizim anlatmamız gerekiyor.
Rasulü Ekrem kendi Saadet asrında, Hıristiyan, Yahudi, Mecusi demeden herkese bu hak ve hakikatı anlattı. Devlet reislerine nameler gönderdi; Necaşi’ye, Habeş Hükümdarına nameler gnöderdi. “ALLah’ın Rasulünden Habeş Hükümdarına” diyen başlayan namesini alınca Hükümdar hüsnü kabul gösterdi. Eğer emrederlerse Medinei Münevvereye gelmeye hazır olduğunu ifade etti. Ama o gün için kendi cemaati içinde bulunması, onları irşad mevzuunda gayret sarfetmesi itibariyle kalmasının daha faydalı olacağını izhar buyurdular. Allah rasulü onu devat etmedi, etseydi gelecekti. O, Rasulüllah’ın huzuruna gelme iştiyakını taşıyordu. Bu iştiyaka şu sözleri ne güzel tercümandır.
- “Keşke şu saltanatıma bedel, Nebiler Nebisine hizmetçi olsaydım!” diyordu.
Allah Rasulü koskoca Roma İmparatoruna da name gönderdi. “Min muhammedin ila Hirakle azîmirrûmi. Emmâ ba’dü feinnî ed’ûke bidıâyetil-slam eslim tüslem…”. Bu name ile Rasulü Ekrem şunları anlatıyordu: Allah Rasulü ve elçisi Muhammed’den Roma İmparatoru Hirakliyüs’e…Ama maksadımı anlatmaya gelince, ben seni İslamın davet ettiği şeye davet ediyorum, İslama gir Müslüman ol, selameti bul, kurutuluşa er!” diyordu. “Eğer İslama girersen kurtulursun, eğer yüz çevirirsen etbaın ğünahı da sana olacaktır. İçinde bulunudğun mezhebin sütün mezhep mensuplarının günahı senin boynuna olacaktır. Etrafında çiftçilik yapan avam, senin bütün davranış ve tutumuna göre kendisini ayarlaayn şu ayak takımının günahı da senin boynuna olacaktır. Ey ehli kitap gelin siz biz, aramızda müşterek olan şeyde beraber olalım.(3/64) Sizi bu beraber olduğumuz şeye davet ediyorum”.
Ehl-i Kitap diyor zira siz tevratı ve incili okudunuz, ümmî değilsinizhak ve hakikata aşinasınız, öyleyse ilk defa okumuş olanlar kulak vermeli…Ne yazık ki okumuş olanların pek çoğu Allah’a düşman oluyor. İlerde bekliyoruz intizar ediyoruz, kemal-i şevkle, ilimlerin hassasiyeti hakikatlari okumuş olanlara göstersin. >Kur’an’ın bu fermanına okumuşlar lebbeyk desin Allah’ın emrine itaat etsinler.
“Ey Ehl-i Kitap, okumasını yazmasını bilenler! O gün için Hristiyan ve Yahudi olanlar! Tealev ila kelimenit sevâün beynenâ ve beyneküm (3/64), siz ve biz aramızda müşterek olan bir kelimede toplanalım, sadece Allah’a kul olalım, şapıslara kul olmayalım, putlaştırılanlara kul olmayalım, totemler karşısında secde etmeyelim, insan sadece Allah’a secde eder, sadece O’nu tazim tekrim ve tebcilde bulunur. İnsan insanlara secde ettiği serfürû ettiği, bel kırıp boyun büktüğü nisbette insanlıktan çıkmış, sükt etmiş, kendi dûnunda yaşayan varlıkların derekesine düşmüş olur. Allah mevcudiyetiyllke kaim ve daim iken, ezeli ve ebedi iken, bazımız bazılarını Rab edinmeyelim, hahamların arkasından gitmeyelim, ruhbanlara papazlara tapmayalım diyordu.
Hirakliyüs Allah Rasulününün bu davetine icabet ediyor cevabü sevap veriyordu. Ama ayak takımının ayaklanması onu durduruyordu. Kimbilir belki Buhari’nin anlatmasına göre, belkiiçinden iman ediyordu ama Necaşi gibi Aleyhissalatü vesselam’a gelip tabiolmayı O’na arz etmiyordu. İmanlı gittiyse Allah, rasulüllah’ın şefaatine mazhar etsin. yok imansız gittiyse kimse onunelinden tutamaz kurtaramaz
Rasulü Ekrem hayatta iken, bütün dünyanın her tarafında nameler gönderdi adını duyurdu. Arap yarımadası içinde hak ve hakikatı duymamış kimse adeta kalmadı…Yüz bin Sahabisiyle Veda Haccında o büyük vazifeyi yaparken cemaatine soruyordu: ”
- “Ben vazifemi yaptım mı, tebliğ vazifesini yaptım mı, Peygamberliğimi ifa ettim mi?” dile soruyordu. Bütün Ashab ellerini kaldırıyor: “Evet sen Peygamberlik vazifesini yaptın!” diyorlardı. O da Allah’ı işhad ediyordu: “Allâhümmeşhed-Allah’ım şahit ol! Ben Peygamberlik vazifemi yaptım” diyordu. Artık rahipler hahamlar papazlar duydu, havralar kiliseler duydu, bütün cihan alem duydu, ateşgedeler duydu, denize, suya tapanlar duydu, kahramanları putlaştıranlar onlara tapanlmar duydu diyordu.. Vazifesini yaptığına inanarak Allah’a teveccüh ediyor “Vazifemi yaptım şahid ol!” diyordu…
Onun için Sahabei Kiram bu derin anlayıştan öylesine müteessir olmuştu ki, Rasulü Ekremin tebliğ vazifesine öylesine bağlanmış ve hakikatı öylesine nescetmişti ki, inşallah bi rgün yeryüzünde Allah ve Muhammedürrasulüllah demeyen tek insan kalmayacaktır azmi cehdi içinde ufuktan ufuğa Allah’ın adını bayraklaştırmış ve taşımışlardı…
Hz.Ömer devr-i Hilâfetpenâhîlerinde , cihan hakimiyeti kurmuş, koskoca imparatorluklar, karşısında dizegelmiti, Roma İmparatoru bir köle gibiydi. sasanilerin hükümdarı bir esir gibi karşısına çıkıyordu. Ama o da yine kullugunu ve bendeliğini unutmamıştı. Giydiği cüppenin kollarının ipleri sallanılyordu. Giyidiği pantolon yolculukta yırtılmıştı, yaması ipliği de yoktu, bir papazdan ip alıp da öyle yamamıştı. O Allah’a karşı kul ve bende olduğunu asla unutmamıştı. İsterse cihan hükümdarları karşısında dize gelsin, cihanın hazineleri devlet hazinesine aksın, insanlığını Rasulüllah’a ittibaını untmuyordu.
İşte bu büyük manalı teftiş eder mahiyetinde olan gezileri sırasında, bir manastırın önünden geçiyordu, bir papaz halifeyi ruyi zemin geçiyor diye manastırın bir deliğinden bir penceresinden ona baktı veya kapıdan çıktı onu istikbal etti. Onu bembeyaz saçlarıyla bükülmüş beliyle, boynundaki stavrozuyla, siyah cübbesi altında gören Hz.Ömer, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ne bilelim ne düşündüğünü?..Kimbilir ne derûnî hisler geçti içinden…Ama söylediği sözden, bazı şeyler düşündüğünü bazı şeyler tasavvur ettiğini anlıyoruz.
- “Niye ağlıyorsun Ey Allah’ın Peygamberinin Halifesi?”. Hz.Ömer hıçkırıkları sona erdikten sonra cevap veriyor:
- “Şu yaşa kadar bu adam kendisini manastırda Allah’a ibadete taate vermiş bu zaviyede durmadan Allah demiş, insanların günahlarını çıkaracağım günahlardan kurtaracağım diye gayret sarfetmiş, bütün bunlara rağmen yaşına başına rağmen, cehenneme gidecek ona ağlıyorum…Boşuna hayatını taketmiş ona ağlıyorum…”
Rasulü Ekrem hakikatı herkese duyurdu, O’nun adına anmadan, O’nun adını taş ıyan bileti eline almadan, saadet vapuruna binmeye imkan yoktur. O’nu duyduktan gördükten sonra, O’rnna ittiba etmedikten sonra, cennete girmeye imkan yoktur.
Kafirlerin vekili gibi bir kısım kimseleri cennete sokmak isteyen kimseler belki de bu hususu anlayamayacaklar. Kainat sarayının dellalı olan Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam, kaniatın mana ve mahiyetini takdir karşısında o büyük manayı onlara anlattıktan sonra, onu tanımayan insanlmar için saadet ve necat tasavvur edilemez.Hz.Ömer kafirin küfrü karşısında hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Keşke iman etmiş olsaydı, keşke Rasulü Ekremin davetine icabet etmişolsaydı, keşke bizimle beraber bir kardeş gibi el ele hemdem cennete gitme hakkını kazanmış olsaydı.
Mümin öyle düşünüyordu çünkü Rasulü Ekrem öyle düşünüyor. Biz ve siz kendi halimize bakalım, sokaklarda hayatını cehennem hesabına geçiren insanmların haline bakalım, saç ağartan cehennem hesabına, yüz kızartan cehennem hesabına, baş saçlarını döken cehennem hesabına, siyahlara bürünmüş cehennem hesabına..Yığın yığın kalabalıkların cehhenneme gidişi karşısında ağlamayan bizlerin hali, nasıl ağlanacak bir haldir siz kıyas ediniz.
Hz.Ömer bir insana ağlıyordu. Evlerimize giren evlerimizden çıkanpencerelerimizden bakan, bencerelerimize bakan binlerce insan kararmış alınlar, paslanmış vicdanlar karşısında viçdan ürpermiyorsa, kalp titremiyorsa, hissiyat hyecana gelmiyorsa, imandan nasibimiz az demektir. Rasulüllah’ın coşkunluk ve heyecanından hissemiz az demektir. Kur’an’ın mevcelerinden hissemiz az demektir.
İşte Rasulü Ekrem alemşümul tebliği ile veda haccına kadar devam ettiğini, tebliğiyle defterini tertemiz kaparken Allah7ı işhad ettiği gibi, bizim de bi rgün o durumumuz gelecektir. Allah’ın huzuruna gideceğiz, biz de bir kısım kimselerden mesul tutulacağız. O’nun alemşümul davetini duymadınız mı?O davete kulak vermediniz mi? Duydunuzsa ona mukabil ne yaptınız? Gönüllerinizde o büyük davet nasıl makes buldu? Diyecektir bunları Allah!..”Kaprislerimizi aşamadık, hissiyatımızın önüne geçemedik, tulü emelden kurtulamadık!”…bunları mı söyleyeceğiz? Bunları söyleyeceksek, bunların hiç birisi bir mazeret teşkil etmeyecektir. Bir mazeret olarak Allah nezdinde kabul olmayacaktır bunlar…
Öyleyse o büyük dava, büyük tebliğ vazifesi bütün ağırlığıyla bugün bizim omuzumuza yüklenmiştir. Köşede bucakta, kahvede ocakta, evimizde barkımızda bu hakikatlara tercüman olacak ve bu halimizle Rasulü Ekrem’e: “SenAllah’ın insanlığa gönderdiği bir Rahmetsin, o Rahmet gönüllerimizde makes buluyor. Biz icabet ediyor, “Lebbeyk ya Rasulallah!” diyoruz. Kıyamete kadar da yetiştireceğimiz nesiller bunu diyecektir.
Dünyanın bir asır mı ömrü var, iki asır mı ömrü var, inşallah teala başımızı süslediğiniz tezyin ve tenvir ettiğiniz gibi şu dünyanın karmakarışık ve karanlık neticesini de biz tenvir ve tezyin edeceğiz deyecek, Rasulü Ekrem’in arkasında duracak, o şefaati uzmasıyla imdadımıza okşacak, Allah da bizim için medetresan olacaktır.
Allahü teala tebliği anlamaya kavramaya, tebliğ vazifesinde Peygamberin davasına yardım etmeye bizçleri muvaffak kılsın!..
HUTBE NÜBÜVVET-8 (12 Eylül 1975)
PEYGAMBERLER ALLAH TARAFINDAN SEÇİLMİŞ ISMARLAMA İNSANLARDIR…
PEYGAMBERE BAĞLILIK HİÇ BİR KİMSEYE BAĞLILIKLA MUKAYESE EDİLEMEZ…
PEYGAMBERİMİZİN ELİ HER DERDE VE DERTLİYE BİR DERMANDIR…
PEYGAMBERİMİZE GELEN BİR DELİKANLI ZİNA RUHSATI İSTER, PEYGAMBERİMİZ AKLIN VE MANTIĞINI DOYURUR, İKNA EDER…
SONRA DÖNER DUA EDER KALBİNİ DOYURUR…O DA EN İFFETLİ BİR DELİKANLI HALİNE GELİR…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Ve mâ erselnâke illâ Rahmeten lil-âlemîn”. (Enbiya, 21/107)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Peygamberlerle boy ölçüşülemez. Onların mükellef ve muvazzaf bulundukları vazifeye liyakatları bizim anlayışımızın, idrakimizin üzerindedir. Müstesna bir ruh sahiptirler, müstesna bir kalbe sahiptirler. O müstesna ruh ve kalp ilerde Allah’a teveccüh edeceğine, etmiş olmasına bir mükafat-ı acile ve âcile olarak Cenab-ı Hak onları Peygamerlikle serfiraz etmiştir.
Ruhle ceset arasında, mana ile lafız arasında, zarfla mazruf arasında ciddi bir münasebet vardır.
Hayatlarında iradelerini sadece ve sadece Cenabı Hakkın rızası istikametinde kullanmayı düşünecek olan o zatlar, Allah tarafından daha önce bilinmiş, Nübüvvetle serfiraz deilmiştir.
Ismarlama sözüyle anlatacağımız o müstesna zatlar, Nübüvveti ibadetü taatla kazanmamışlardır. Sadece Allah, beşeri irşad etmek için o büyük vazifeyle onları tavzif etmiştir.
Onların hayatlarını en ince teferruatına kadar incelediğimiz, dikkat ettiğimiz zaman görüyoruz ki, onlar hakikaten bu vazifeye layık ve Cenab-ı Vacibül-Vücud ve Tekaddes hazretleri, onları seçmede böylesine serfiraz etmede, Hikmeti Sübhaniyesiyle ayn-ı hak bir iş yapmıştır. Zaten Allah’ın yaptığı işlerde hak olmayan bir şey kasavvur edilemez.
Onun içindir ki Nübüvveti düşünürken biz, bizim üstümüzde varlıklar olarak düşünüyoruz. Ve onun için Nebilerin arkasından giderken, onların arkasından gitmeyi, herhangi bir beşerin arkasından gitmeye tercih ediyoruz. Bu beşer babamız olsa dahi, ben suya düştüğüm zaman çırpınırken beni kurtaran olsa dahi, annemin ırzına geçecekleri anda onu kurtaranlar olsa dahi, Rasulü Ekrem’i bütün beşere, bütün kaidlere bütün mukteda bihlere, bütün mevsuk kimselere tercih ediyoruz.; bütün Nebileri de tercih ediyoruz.
Bizim Nebilere uyma mevzuundaki hassasiyetimiz, ciddiyetimiz herhangi bir beşere bağlılıkla asla mukayese edilemez. Bir misal olarak asla anlatılamaz.
Peygamberlere bağlılık, onların Allah’a bağlılığı nisbetindedir.
Peygamber Allah’a ne kadar bağlıysa, biz de Peygamberlere o kadar bağlıyız. Ve şayet bu mevzuda küçük bir zaaf kendini gösterecek olursa, senin o Peygambere bağlılığın kopacak, ümmet olmadan sükut edecek, şefaatinden de mahrum olacaksın…
Misal kabul etmez, mesîl ve muvazene, muadele kabul etmez bu hakikatı anlatırken, biz onların yaptığı vazifelerden, o pırıl pırıl vazifelerden bir kısım tablolar takdim etmekle meseleyi tenvir ediyoruz.
Allah Rasulüne getirilen müşkiller hallediliyordu. Beşere beşerin idrakine göre hakikatları anlatıyor, onların içlerindeki ukdeleri, içlerine giren pasları izale ediyor ve gerçek huzur ve saadeti gönüller üzerina taht kuran gerçek saadeti getiriyor tesis buyuruyor, insanlığı da mesud ediyor.
Bir milyon hadisin hafızı dediğim Ahmed bin Hambel, şerefli Medine Sahabisi Ebû Ümûmetü’l-Bahılî Hazretlerinden bize şunu naklediyor: Rasulü Ekrem sallallahü aleyhi ve Sellem, inşallah meclisimiz, mescidimiz, o büyük manadan hissedar olan mescidlerden meclislerden olsun, Saadet asrında saadet insanlarının içinde, saadet mescidinde oturuyor.
Bir delikanlı içeriye girdi, rengi benzi kaçmış bir delikanlı…Rasulü Ekrem’e doğru yaklaştı, suikast falan olur diye fazla da yaklaştırmadılar…Girebildiği kadar girdi Rasulü Ekrem’den bir şey istedi:
– “Ey Allah’ın Rasulü!” dedi, “Nefsimin hislerimin esiriyim, zina etmem hususunda bana müsade buyurur musun? Ben muvahhidim, müminim. namazını kılar orucumu tutarım ama izdivaç yapacak durumum yok, bu hususta bana, şahsıma mahsus olmak üzere müsade buyurur musunuz”
Ashabı kiram kimbilir adamı nasıl karşıladılar, yüzlerini nasıl ekşittiler ve kaç tanesi kimbilir hançerinin kabzasına elini götürdü ama Allah rasulü, onlara sekine ve sükun tavsiye ederken, beri tarafta delikanlıya da:
– “Üdnü minnî-Bana yaklaş!” diyordu.
İlk defa nasıl delikanlının gönlüne giriyor, nasıl o şehevî hisleri çıkarıyor, nasıl gönlüne taht kurup oturuyor ve delikanlı camiden çıkarken nasıl derin bir nezahet nezaket ve taharet içinde çıkıyor… Delikanlı yaklaşınca şu soruyu ona tevcih etti:
– “Sen bana izin vermem için teklif ettiğin bu şeyin, senin anana yapılmasını düşünür müsün? Arzu eder misin?”…Beyninden vurulmuş gibi delikanlı kükrüyor:
– “Hayır vallahi, ruhum sana feda olsun ki böyle bir şeyi istemem!” deyince Allah Rasulü:
– “Aynen senin gibi hiç kimse böyle bir şeyin anası için yapılmasını istemez!”. Allah Rasulü ikinci sorusunu sorar:
– “Kızkardeşin için böyle bir şey yapılmasını ister misin?”
– “Allah ruhumu sana feda kılsın kızkardeşim için de böyle bir şeyin yapılmasıın istemem!”. Allah Rasulü:
– “Hiç kimse kendi kızkardeşi için böyle bir şeyin yapılmasını istemez!”…
Allah Rasulü sekinet ve temkinle delikanlının içine giriyor, tekrar tekrar soruyor:
– “Kızın için, halan için, teyzen için…böyle bir şeyin yapılmasını ister misin?” Her defasında da hayır cevabını alır ve sözlerini tamamlar:
– “Unutmayacaksın! Senin benden iznini istediğin şey, o şeyi yaparken birinin anası, kızı, kızkardeşi halası, teyzesidir…” Sonra da son ameliyeyi yapar, hayatbahş olan mübarek elini delikanlıınn göğsüne koyar;
O El ki, yeri geldiği zaman gülle ve bomba oluyor, düşmanın gözünü çıkarıyor, düşmanı geriye püskürtüyordu…O El ki Ashab susadığı zaman, yukarıya doğru onu kaldırıyor Cemal ile şefkatle Allah’a teveccüh ediyor, on parmağından on musluklu çeşmeler akıyor ve Ashaba su veriyor…O El ki celalle şiddetle hiddetle kamere kalktığı zaman iki şak ediyordu. Kur’an bu hakikatı bize intikal ettiriyordu.
İşte o mübarek Eli, dertlere dertlilere derman taşıyan o Eli, bizim dertli delikanlının göğsüne koydu, kulağına fısıldar gibi şu duayı okuyordu:
“Allâhümmegfir zenbehû ve tahhir kalbehû ve ahsin fercehû…” “Allahım bu delikanlının günahlarını magfiret buyur, Allahım bu delikanlının kalbini temizle, Allahım bu delikanlının iffetini koru onu iffelli namuslu yap!”
Delikanlı geldiğine bin pişman olmuştu, oraya nasıl gelmişti. Ama oradan değişmiş olarak ayrılıyordu. Ve Sahabi müşahedesini bize şöyle naklediyor:
“Biz artık ondan sonra o delikanlıya iffet abidesi nazarıyla bakardık. Değil bir kadının yanına semtine sokulmak, o bir kadının yanından geçerken belki buram buram ter dökerdi. Bir iffet abidesi haline geldi, öyle yaşadı, öyle ruhunu Allah’a teslim etti. Dertli nice gönüller, canları dudaklarına gelmiş, Rasulü Ekremin şifâbahş olan elinin göğüslerine konması gerektiği şu devirde, o ele ne kadar muhtaç olduğumuzu düşünsünler…
Gönülde bu ummanîlik, o ummanîliğe dilin tercüman olması, alabildiğine bir saffet, ihlas ve binlerce dertli geda, O’nun mübarek kapısının önünde boynu tasmalı, kapının eşiğine başını koymuş, saadet, selamet, afiyet, sıhhat ve deva bekliyorlar.
O kapıdan fırsat bulup içeriye giren herkes dermanı eline almış olarak çıkıyor. Onun kapısından içeriye girmiş bir dertlinin iyi olmadığı görülmemiştir. Bir marîzin marazdan kurtulamadığı görülmemiştir. Bir alîlin illetten kurtulmadığı görülmemiştir. Herkes derdine derman bulmuş, herkes çeşit çeşit şifalarla şifayâb olmuş, herkes Saadet Asrına uygun havaya girmiş, Saadet asrının Saidleri haline gelmiş, mutluları bahtiyarları haline gelmiştir.
20′inci asrın müslüman cemaati, Rasulü Ekrem’in o asra çok benzeterek ifade buyurduğu, garipler diye anlattığı cemaati, o asrın insanının muhtaç olduğu kadar, O El’e, o havaya o ifadeye çok muhtaçtır. Cenabı hak medet-resanımız olan Habibi Edibini imdadımıza koştursun.
O’na o Risaleti uygun gördü verdi, O da Risalete elhak liyakatını gösterdi, kendisinden beklenen vazifeyi bin misli fazlasııyla yerine getirdi. O, o devri tenvir etti. Bu devre kadar saçtığı nurların mevceleri bize geldi mevcelendi, atını bir miktar da bu tarafa sürmeye Allah muvaffaka kılsın, bizim karanlık gecemizi tenvire muvaffak kılsın inşallah!..
Nebi müstesna bir insandı, kimsenin yapamadığını yapar, o hakikatlar muvacehesinde siz en büyük düşünürlerinizi, en büyük terbiyecilerinizi, en mükemmel söz söyleyenlerinizi bir araya getirin; bir adama sigarayı terk ettirsinler ben bu davadan vaz geçeceğim, yapamayacaklardır. Binlerce sigaradan daha derin ibtilalara mübtela binlerce insan, belayı bahri masivaya mübtelayım ya Rasulallah diyen herkes o huzura geliyor ama belayı bahri masivadan kurtulmuş olarak, emin arı tertemiz dışarıya çıkıyor. Allahü teala her yönüyle Nübüvvetini ifade eden, Peygamberliğini gösteren O Nebiler Nebisini tanımaya bizi muvaffak kılsın
Rasulü Ekrem sönük bir insan değildir. Nübüvveti tanınmayacak bir insan değildir. Aklı dize getirecek, hissi yere oturtacak, mantığın dilini koparacak şekilde bahir ve zahir şevahid ve delaile sahiptir. O kadar güneşler gibi parlak hakikatlar vardır ki onda, her birisi tek başına Muhammedürrasulüllah dedirtir.
Ama binlerce şeytanın esiri olmuş, müptelası olmuş bizler için, nefsim için daha çok delile ihtiyaç olduğu için hem de müsadenizle Allah’ı naffına sığınarak pek çoğunu daha ilerdeki derslerde intikal ettirmeyi düşünüyorum…
HUTBE NÜBÜVVET-9 (19 Eylül 1975)
PEYGAMBERİMİZİN EŞSİZ ŞEFKATİ RE’FETİ…
PEYGAMBERİMİZ BÜTÜN GÜZEL SIFATLARI ZITLARIYLA ŞAHSINDA TOPLAMIŞTI…
O MÜSTESNA NEBİ’YE YAKIŞAN MÜSTESNA BİR MÜMİN VE CEMAAT HALİNE GELMEK GEREKİR…
UHUD SAVAŞINDA PEYGAMBERİMİZİN KANI AKMIŞ, EBU UBEYDE YANAĞINA SAPLANAN DEMİRİ DİŞİYLE ÇIKARMIŞTI…
KANLARI AKARKEN BİLE “BENİ BİLMİYORLAR ONLARA HİDAYET EYLE!” DİYE DUA EDİYORDU…
TAİF’DE KAİNATIN EFENDİSİNİN TAŞLANMASI YİNE ONLARA DUA ETMESİ…
MEKKE FETHİNDE, KENDİSİNE KÖTÜLÜK YAPAN HERKESİ AF ETMİŞTİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Lekad câeküm Rasûlün min enfüsiküm azîz…” (Tevbe, 9/128)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, birbirinden çok uzak gibi görünen fakat büyük bir hakikatı ikmal ve itmam eden sıfatları, hususiyetleri nefsinde toplayan müstesna bir insandır.
Aralarında upuzun mesafeler var gibi gördüğümüz meseleleri, o ulvî kudsî mahiyetinde bir araya getirmiştir.
Dinine imanına mukaddesatına saldıran düşmanlara karşı şiddetli ve çetin olma, şefkat ve re’fete nasıl zıttır, birbirinden uzaktır. İşte bu birbirinden uzak iki hususiyeti de en ulvî manasıyla, en üstün şekliyle kudsî şahsında toplamıştır. Nasıl sabrı vardır, nasıl cesaret ve ikdamı vardır; öyle de re’feti ve rahmeti vardır. Cenab-ı Hakk’ın nasıl Sabûr ismine tam ayna, tam makes ise, öyle de Kur’an’da:
“vekâne bil-mü’minîne rahîmâ” dediği zat, aynen Rahîm ismine mazhardır
Allah’ın mahlukata nasıl acıdığını, kudsî acımakla, nasıl onlara re’fet ve şefkatle muamele ettiğini görmek isterseniz, fani alemden, içinisde dolaşan, kameti kıymetiyle kendini size gösteren Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a bakın, O’nu anlayacaksınız. O, hakaret edenlere uygunsuz laflar söyleyenlere dilini tutmuş, vuranlara dövenlere karşı elini tutmuş, gönül kırıklığı, kırgınlığı nedir onu duymamış, duyup ondan sonra onlara mukabele etme meselesi ve hissi asla onda vaki olmamıştır.
Birbsirinden uzak gibi görünen bu şeyleri bir araya getiren, o kamet-i bâlâ. bizden içten gele gele Muhammedürrasulüllah dedirtiyor. Cenabı Hak gönülden demeye bizleri muvaffak eylesin.
Bütün tarih-i hayatında Allah rasulü yığın yığın hakarete maruz kalmıştır.
Uhud’da hasımları, can düşmanları tarafından akla hayale gelmedik şeylere maruz bırakılmıştı. Kılıçlar adeta başında kırılmak için her o tarafa doğru koşuş yapıyorlardı. Allah:
“Vallâhü ya’sımüke minennâs “(5/67) Fermanı Sübhaniyesiyle onu koruyacaktı. Ama kafir küfrünün muktezası, iman düşmanlığını yapıyordu, Peygamber düşmanlığı yapıyordu, Kur’an düşmanlığı yapıyordu. Ve Uhud’un nihayetinde Allah Rasulü, bir tarafta Hz.Fatıma bir tarafta Hz. Ali, yaralarının kanını durdurmaya çalışıyordu. Buhari çeşitli yerlerde bize naklederken, o gün bir türlü Rasulü Ekrem’in kanı durmuyordu, o ise kanının yere akmasına mani olmak istiyordu. Nebi kanı düşmesin yere re olur ne olmaz, Gayretullah’a dokunur mahvolurlar duygusu, hissi ve endişesi içindeydi. Hz.Fatıma ancak bir hasır parçası yakıp, külünü basmak süretiyle kanını dindirmişti…
Bir taraftan da dişi kırılmıştı. Ebû Ubeyde, mübarek yanağından içeriye giren başındaki miğferinin halkalarını çıkarmaya çalışıyordu, damağına saplanmış, yanağını delmiş içeriye girmişti. Onu çıkarırken Ebû Ubeyde’nin de dişleri kırılmıştı. Ön dişleri yoktu, az kekeme konuşurdu, o ümmetin emini Rasulüllah’ın çok sevdiği insan…
O gün hepsi bir şey yapmıştı. Kimi kolunu vermişti, kimisi bacağını vermişti, diş vermesine sıra gelince Ebû Ubeyde’nin hissesine de bu düşmüştü. O da dişlerini dökecekti orada.
O kanlar içinde Şefkat ve Re’fet kahramanı Nebiler Nebisi, ellerini ulular Ulusuna kaldırıyor ve zamana dur dinle diyecek şu sözleri söylüyordu:
“Allâhümmehdi kavmî feinnehüm lâ ya’lemûn”.
“Allah’ım benim cemaatime sen hidayet eyle, beni bilmiyorlar onlar! Bilselerdi bunu yapmayacaklar” . Yerde başından gözünden kanlar akan bir Nebi, vücudu yaralanan bir Nebi, siyanetle meleklerin onun imdadına koşmak için yarışa girdikleri bir Nebi, Gayretullah’a dokunur da Allah bunları mahveder endişesini duyuyor içinde, ellerini kaldırıyor, şakır şakır kanlar akarken
“Allahım cemaatim beni bilmiyor, sen hidayet eyle!” diyor.
Hasmına karşı gönülden bu kadar dua, ancak Nebi gibi ummânî bir gönüle sahip olan kimseden sadır olabilir…
Taif’de başından aşağıya inen taşlarla yine tabanları yarılmıştı, terler içinde kanlar beraber geçtiği yerleri suluyordu, geçtiği yerlerde bir ıslaklık bırakıyordu. Mekke’ye doğru öyle dönüyorlardı. Ama bu ıslaklık Nebi’nin vücudundan çıkan kanın ıslaklığı idi. Bunlara rağmen, siz Nebinin kıymetini düşünün, meleklerin nasıl bir tül gibi onun üzerinde tiril tiril titrediğini düşünün, Rahmetin O’nun hesabına nasıl heyecana geldiğini düşünün ve sonra da Arsulü Ekrem’in durumuna bakın. O, kavminin başına gelecek bir bela daha gelmeden önce endişe duyuyor, halini Allah’a şikayet ediyor:
“Yüz sene sonra nesillerinden bir tek insan iman edecekse, bunları mahvetme!” diye dilek ve temennide bulunuyordu Allah’a karşı dua ediyordu. Bu, O’nun sonsuz Re’fet ve Şefkatinin ifadesidirl.
Mekke fethedileceği ana kadar, hususiyle senadid, ileri gelen kureyş, ona yapmadığı şey bırakmamıştı.
Mekke fethinde Ebu Cehilin oğlu İkrime Müslüman olmuş, Yermük’de bir kahraman olarak İslam uğruna savaşmıştı. O güne kadar hasımdı, en büşük düşmandı. Mekke fethi günü o kadar mağlub oldukları, teslim oldukları halde kılıç kullanmış, Müslümanların Mekke’ye girmesine engel olmak istemişti. Kanı heder edilmişti, bulunduğu yerde öldürülecekti, vicdanı öyle mütefessihtir denmişti. Gözyaşları içinde huzura gelen kadınının af talebi kabul edilmişti. Rahmet kapısı kapalı değildi, bin defa da irtidad etse kapısına gelse yine kabul edecekti. İkrime de geliyor hüsnü kabul görüyordu.
Kendisinden endişe eden nice kimseler vardı. Hz.Ali’den akıl aldıktan sonra, toplanmış, O, Kabe’nin yanından geçerken aynen şöyle demişlerdi:
“Tallâhi lekad âserakellâhü aleynâ” (12/91). Bu senelerce evvelyine aynı manzume içinde bir Peygambere Hz.Yusuf’a onu anlamayan kardeşlerinin yaptıkları bütün kötülüklerden sonra, ondan özür dilemeleri sadedinde söyledikleri bir sözdü. Mısır’da bütün mahcubiyetlerini bütün üzüntülerini tam böyle hissettirecek şekilde, tercüman olacak şekilde böyle dediler:
“And olsun ki Allah seni bizden üstün yarattı, sen müstesna ve mümtaz bir kimseydin, ama biz bunu çekemedik, senin için oyunlar oynadık, kötülükler yaptık diyorlardı, kusurlarını söylüyorlardı.
O gün Nebi de Nebiye yakışır âlicenaplık içinde şu cevabı veriyordu:
“Lâ tesrîbe aleykümül-yevm” (12/92) Bugün artık bir tevbih bir kınama yoktur. Bugün kusurları başa kakma yoktur. Bugün Allahın Rahmaniyeti Rahimiyeti, Gafûr olması hükümdardır, gidin hepinizi Allah magfiret etsin!”diyordu
Allah Rasulü, 13 sene Makkae hayatında, 8-10 sene Medine hayatında, 20 sene gibi bir müddet içinde mütemadiyen zulüm yapan, haksızlık yapan bir cemaatle yüz yüze gelmişti, tedmîr etmek icabederdi, hepsini çarmıha germek icabederdi, köklerini kazımak icabederdi, bizim kıstaslarımız içinde. Halbuki Nebiler Nebisinin şefkat eli yukarıya kalktığını ve Yusuf Aleyhisselam’ın okuduğu ayeti okuduğunu görüyoruz.
O, ümmetine karşı son derece şefkat ve re’fet içindeydi. Ayet anlatıyor:
“Felealleke bahıun-nefseke…”(18/6, 26/3) İman etmediklerinden ötürü, teessüfünden ötürü neredeyse kendini intihar edeceksin, sıkıntıdan ölüp gideceksin diyor. Nebinin şefkatini anlatıyor Kur’an-ı Kerim…
İşte bu sonsuz şefkat, ancak ahiret hesabına vazife yapan, Allah hesabına çalışan, Allah namına işleyen, Allah namına başlayan, Kur’an’a tercüman olan, Beşerin mürşidi Nebilere has keyfiyettir.Ve bunlar içinde de Nebiler Nebisi Aleyhissalatü vesselam’ın mümtaz vasfı, mümtaz durumudur.
“Tilkerrusülü faddalnâ badahüm alâ ba’d” (2/252). Bunlar hepsi Allah’ın Nebisidir ama bir kısmını Allah diğerlerine tafdîl etmiştir, üstün kılmıştır. Bazılarıyla konuşmuş, bazılarına başka muamelede bulunmuş ve böylece birbirinden farklı olarak yaratmış ve göndermiştir. Allah O’nu kameti kıymetine uygun idrak etmeye muvaffak eylesin…
İnsanlığa saadet getiren, selamet getiren mürşidler taksim edilirken, hissemize Allah’ın lutfu olarak, beşerin en müstesnası, en mümtazı düştü. En müstesna ve en mümtazın hissesine düşen beşer de en müstesna ve mümtaz bir beşerdir. Müstesna bir cemaattir, müstesna bir ümmettir.
İşte bu ümmet, Allah’ın haklarında takdir buyurduğu bu müstesna keyfiyete hiss-i şükran olarak, Nebiler Nebisine çok sağlam bağlanmakla bu nimeti bu lutfu bu nimeti, bu ihsanı devam ettirmeye muvaffak olacaktır. O bize Muhammed’i ihsan etti Aleyhissalatü vesselam, bisi de O’na ihsan etti bizi birbirimize bağladı. Öyle bir Nebi’ye bağladı ki, ehli keşfin müşahedesiyle, dünyaya geldiği an, anasının şu ifadelerini duyuyoruz: “Kulağımı ağzına verdim dinledim, ne dediğini anladım” Süleyman Çelebi”nin diliyle, derdi ki: Ümmetî ümmetî ümmetî!..
Buhari Müslimin rivayetiyle, mahşerde herkes “Nefsî nefsî” dediği zaman, yine başını yere koyacak,
– “Ümmetî ümmetî” diyecek ve O’na:
– “Kaldır başını şefaat diye şefaatin makbul olacaktır” denecek. İşte O Nebi’nin şefaatinden hissedar olma, O’nun getirdiği bütün füyûzâttan hisseyâb olma, arkasında bütün hayatımız boyunca kaim ve daim olmamıza bağlıdır.
Ne mutlu bizlere ki, Cenab-ı Hak bizi, Hz.Muhammed gibi Afhami beşer , Ekmeli beşer, Eşrefi beşer olan O’na bende yaptı, bağladı, o kapıda bizler havhavcı dahi olsak, bunu şeref sayacak, hayatımızın sonuna kadar minnettarlık ve şükran hislerimizi ifade edeceğiz. Ne mutlu bizlere ki Allah bizleri Kur’an’a cemaat eyledi, ne mutlu bizlere ki binlerce insanın avare sergerdan, ilahi kayıtlardan uzak, namazsız niyazsız, kirli alın ve paslı vicdan, sokaklarda dolaşmasına rağmen, orucunu yemesine rağmen, İslamı hafife almasına rağmen, kalbî hayatını küsûfa uğratmasına rağmen, hiç bir liyakatımız olmadığı halde, bizi camiye itti, hidayet eyledi. Burda Rasulü Ekremi bize anlattırıyor, dinlettiriyor, kalbimizi O’nunla işba buyuruyor…
HUTBE NÜBÜVVET-10 ( 26 Eylül 1975)
AHLAK SUN’İLİKTEN UZAK, FITRİ OLMALIDIR…
FITRİ OLMASI DEMEK KUR’ANA MUVAFAKAT ETMESİ DEMEKTİR…
KUR’AN AHLAKINI İKİNCİ FITRAT HALİNE GETİRMEK DEMEKTİR…
PEYGAMBERİMİZİN AHLAKI FITRİ İDİ, HAYATINDA HEP BÖYLE OLDU…
PEYGAMBERİMİZİN, BİR ÇOCUKLA DEVEYE NÖBETLEŞE BİNMESİ…
PEYGAMBERİMİZİN ODUN TOPLAYIP ARKADAŞLARINA OCAK YAKMASI…
EBU BEKİR’LE OTURURKEN, GELENLERİN KİMİN PEYGAMBER OLDUĞUNU FARK EDEMEMELERİ..
MEKKE FETHİNDE GİRERKEN BAŞI TEVAZUDAN, DEVENİN EĞERİNİN KAŞINA DEĞECEK KADAR EĞİLİYORDU…
BİR KADIN PEYGAMBERİMİZE “KÖLE GİBİ OTURMUŞ!” DEMİŞTİ. “EVET BEN ALLAH’IN KÖLESİYİM!” BUYURMUŞTU…
PEYGAMBERİMİZİN TEVAZUUNUN YANINDA BİR MEHABET VE CELADETİ DE VARDI…
“ACEMLERİN BİRBİRİNE AYAĞA KALKTIKLARI GİBİ BANA AĞAYA KALMAYIN!” DEMESİ VE AÇIKLAMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Lekad câeküm Rasûlün min enfüsiküm azîz…” (Tevbe, 9/128)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Güzel ahlak, insanın fıtartının tezahürüdür.
İnsan içinde Ahlak-ı aliyeyi İslamiyeye karşı bir alaka yok ise, Kur’an’ın anlattığı ahlak tarzını, ahlak sistemini içine sindirememişse, ruh dünyasının dudakları onun ile mütebessim değilse, o insanın ahlaklı görünmesi sun’îlik olur, yapmacık olur.
Ahlak fıtrî midir sun’î midir, güzel ahlaklı kimseye insan baktığı zaman bunu apaçık görür.
Ahlakın fıtrî oluşu, tertemiz fıtratın, Kur’an’a yatkın, uygun ve muvafık hale gelmesi, o tertemiz fıtratın kur’an’da anlatılan şeylere muvafakat gösterirse, öylesine alışırsa, itiyad haline gelirse, Kur’an ahlık halinegelmiş ahlakında herhangi bir göz tırmalayıcılık ve sun’îlik müşahede edilmez.
Sur’î güzel ahlaklı çok kimse vardır ki bir noktaya kadar melekliği devam eder fakat bir noktada bakarsınız yılan dilini çıkarır ve sizi sokuverir. Pek çoklarımızda müşahede edildiği gibi, bir sinek uzun boylu kartal görünemez. Bir ateş böceği uzun zaman insanlığın nasarında yıldız diya aldatamaz. Yıldız yıldızdır, ateş böceği ateş böceğidir.
Uzun zaman, uzun asırlar insanlığın nazarında yıldız görünen bir insan yıldızdır. Bütün beşerin en akıllılarının onu öteden beri yıldız olarak tanımaları; demek fıtratı yıldız olan o insan, Kur’an-ı Mucizül-Beyan’da bulunan yıldız yıldız ahlakı almış, onunla mütehallık olmuş, onu fıtrat haline getirmiş, itiyad haline getirmiş, her türlü sun’îlikten uzak olarak o ahlak-ı âliye ile yaşamıştı…
İnsan Allah Rasulünün mübarek sözlerine hiç muttali olmasa, icraatına bihakkın vakıf bulunmasa bile, O’nun bir iki mübarek davranışına bakması, rüşde ermesi ve dairei hiyadet içine girmesine kafi geliyor. O’na bir kere bakan insan, içinin eridiğini ve hemen O’na doğru koştumaya sevkeden bir hissin kendisini kamçıladığını içinde hissetmeye başlar.
Bu, alabildiğine O’nun fıtrîliğine, ciddiliğine, sun’îlikten fersah fersah uzak bulunduğuna delalet eder.
20′inci asırda, bu asrın anlayışı, bu asrın ilminin telkin ettiği riyakar simalar, aldatıcı simalar, mütevazı görünen simalar, yüzü yerde görünen insanlar, bunlar arasında niceleri vardır ki, hakiki perde kalksa pek çoğunu siyah mal göreceksiniz, kuyruk dikmiş akrep göreceksiniz, fırsat bulduğunda hemen soktuğunu müşahede edeceksiniz. Bu da bu asrın ilim anlayışının nezaket adına telkin ettiği, insan fıtratını bozan, insanı fıtrîlikten temiz hılkatten uzaklaştıran sun’î ahlak şeklidir.
Aleyhissalatü vesselam’ın ahlakı fıtrî idi.
O’na mütevazi diyorsak, O’na Halîm Selîm diyorsak, fıtrî idi bunlar.Bunları günlük yaşayış haline getirmişti Allah Rasulü. O, halim selim olmak için halim selim değildi, O mütevazi olmak için mütevazi değildi. O zatında fıtratında tevazuu bir ahlak olarak benimsediği için mütevazi idi.
Onun için bu yüksek ahlakı, 23 yıllık Peygamberlik hayatında, ondan önceki 40 senelik Peygamberlik öncesi hayatında herkes görmüş ve aksini hiç müşahede etmemişlerdi, 23 sene insanlığın en meşhurları nazarında kartal gibi görünmüştü, yıldız gibi görünmüştü, güneş gibi görünmüştü. Vefat ettiği zaman da aynı hal üzere vefat ediyordu. Allah rasulü bir çocukla dahi yolculuk yapsa, binecekleri bir merkep var ise, o çocukla manevebe (nöbetleşe) ile binerdi ona.
Kays ibn-i Sa’d'ın başından geçer bir vaka olarak megazi yazarları naklederler. Çocuk merkebin üzerinde, Allah Rasulü yerde yürüyordu. Bu çocuğa ağır geliyordu ama Allah Rasulü çocuğu indirip kendisi binmedi merkûba…Bindiyse çocuğu da tekrisine aldı.
Sahabi naklediyor: Bir yerde kırda oturuyordu. Yemek yapalım diye kalktık, O’nun istirahat etmesini düşündük. Halbuki O buna rıza göstermedi, vazife taksimi yapalım dedi. O gün vazife taksimi yaptık, o tatlı vak’ada odun toplama işi Rasulü Ekrem’e düşmüştü. Gitti odun topladı ocak yaktı…
Allah Rasulünün fıtrî tevazuunun Hicrette şöyle tezahür ettiğini naklederler.
Hz.Ebu Bekir ile gidiyordu, sîret ve sûret benzerliği vardı ikisinde de . İkisi de dünyayı terk etmiş, ikisinin de renginde ve benzinde Allah marifet ve mehabetinin izleri saklıydı.. Simalarına bakan insan Allah korkusu altında kıvranan insanlar olduğunu hemen anlardı.
Kuba’da ikisi yanyana oturuyorlardı. Peygamberi karşılamak için gelen Medineliler, çocuklar acaba hangisi Peygamber, hangisinin elini sıksak diye tereddüt geçirmişlerdi. Kimin Peygamber olduğunu anlayamamışlardı. Vaziyete muttali olan Hz.Ebi Bekir hemen kalktı, eline bir yelpaze aldı, Rasulü Ekrem’in başında onu hareket ettirmek süretiyle; oturanın Peygamber, ayakta olanın da ümmet olduğunu göstermişti. O, Ashab içinde oturuyorsa kimse O’nun büyük olduğunun farkına varamazdı. O, ehadi nâsdan bir insan gibi otururdu..
En mevsuk hadis kitapları bize şunu naklediyor: Halk arasında sofrasının başına bağdaş kurup oturan Nebiler Nebisi eliyle yemek yiyordu. Bir kadın, biraz da ahlakı aliyeyi İslamiyeden uzak, biraz edepsizliğe yakın bir kadın:
– “Köle gibi oturmuş yerde yemek yiyor!” diye Rasulü Ekrem’i hafife aldı, hakir görmeye çalıştı.
Allah Rasulü o vak’ada ağzındaki bir lokmayı kadına yetirince, sahabe müşahedesini anlatıyor, bütün kadınların en hayalısı haline geldi diyor. Allah rasulü
– “Evet ben de köleyim, Allah’ın kölesiyim!” diye de cevap veriyordu.
Bir insanın hiç bir zaman omuzundan atamadığı, atamayacağı bir kölelik vardır. O fıtrî olarak bu köleliğe katlanmıştı. Müminlere karşı tevazu kanatları yerlere kadar inikti, insanlardan bir insandı. Hz.Ali’nin ifadesiyle:
“Kün ındennâsi ferden minannâsi”…
“İnsanların arasında insanlardan bir insan ol!..”Teveccüh sana bir makam verme fikrini vermesin! Bu hissi vermesin seni aldatmasın…Bu noktada dahi O, bîpâyân hadsiz büyüklüğe sahipti.
Tevazuu O’nu yüceltiyordu. O kadar büyüktü ki mütevazı görünüyordu, o kadar büyüktü ki insanlmarın seviyesine inmek için belini büküyordu…İşte O’nun tevazuunun asıl manası bu idi…
Mekke fethediliyordu. Hz.Aişe ve pek çoğu bize müşahedelerini anlatıyor
Allah Rasulü bin yerde o gece ışık yakmıştı, kafirlerin kalbine korku salmıştı. Mekkeli halkta bir panik hasıl olmuştu. O gün bir Fatih olarak Mekke’ye giriyordu. Fazla değil 8-9 sene evvel Mekke’den, arabın tabiriyle ta’rîd olarak dışarıya çıkarılmıştı, o gün yüzüne bakmamış kovmuşlardı. Mekke’den atmışlardı. Bugün ise Allah Rasulü Fatih bir kumandan olarak Mekkeyi Mükerremeye giriyordu.
Kabeyi muazzamayı görünce, üzerine bindiği hayvanın üzerine öylesine eğildi abandı ki, tevazuundan başı semere değecek hale geliyordu, yüzünde bir hicab çizgisi belirmişti. Hicab ediyordu. Allah’ın mukaddes şehrine bir fatih olarak girmekten hicab ediyordu.
Allah Rasulü bütün alemin kendisini alkışlamasına ve Sahabenin onun yanında serfürû etmesine rağmen. tevazuu elden bırakmıyordu, fevkalade büyüklük ve mehabetle beraber, fevkalade tevazuu bir arada cem’ etmesi, O’nun Peygamberliğine delalet eder.
Allah Rasulünde müthiş bir “Mehabet” vardı. O’nu bihakkın tanıyan bir kimse, Peygamberliği ile bilen kimse, O’nun yanında söz söylemeye cesaret edemezdi. Hele Sahabi edebi içinde meseleyi ele alacak olursanız. Sahabi ağzını açıp da O’na bir şey sormaya adeta cesaret edemezdi. Ama Allah Rasulü bununla beraber çok mütevazı idi. Simaya bakarken muhakkak tebessüm ederdi. Otururlarken tıpkı onlar gibi otururdu. Ve kendisi bir meclise girdiği zaman kıyam edenlere:
“Lâ tekûmû kemâ tekûmül-eâcim yüazzımühüm baduhû ba’d”.
“Birbirinize ayağa kalkmayın tıpkı acemler gibi, onların bazısı bazılarına öyle tazim eder büyük görürlerdi… “Bana ayağa kalkmayın!” diye menederdi.
Ama buna rağmen bu fevkalade tevazuun yanıbaşında, bir mehabet ve celadet vardı. O’nu gören bir bakıma dudağı patlardı. Çünkü Allah’a imanın, Allah’a bağlılığın, O’nun murakabasına gönül vermenin ağırlığı vardı, ihtişamı vardı üzerinde.
Bu iki birbirine zıt şeyi bir araya getirme, Nübüvvetin hâsseyi lâzimesi idi ve ancak O’nda bütün kemaliyle görünmüştü.
Allah Rasulü Ashabını kendisine ayağa kaldırtmıyordu ama Ashab da hiç hürmette kusur etmiyordu, her içeriye girişinde ayağa kalkıyorlardı. Mümkünse O’nu başlarına da alıyorlardı, hürmette kusur etmiyorlardı.
Fakîh bundan bir hüküm çıkarır:
Büyüğün şe’ni odur ki kendisine ayağa kalkanlara kalkmayın desin. Ama küçüğe düşen edep de odur ki, büyüğe ayağa kalksın. Küçük kalkacak büyük de kalkma diyecek kaldırmayacak. Bu, bu işin muvazenesidir.
Siz kalkmayın dedi diye Rasulü Ekrem mescide girecek ve onlar da ayaklarını uzatıp oturacaklar…Bu, İslam tarihinde varid ve vaki değildir. Ancak 20′inci asrın enaniyet adına benlik adına, şahsiyet adına terk edilmesi neticesinde meydana gelmiş hoyratlığıdır…Büyüğe ayağa kalkılır, izaz ve ikram yapılır, ama onda zerre kadar büyüklük varsa, bu ayağa kalkmalarına mani olacaktır…
Rasulü Ekrem tevazu sultanı. Büyüklüğü kadar mütevazi idi. Hayatı ictimaiyede herkesin görmesi ve görünmesi için bir tezahür noktası bir odak noktası vardı. Eğer kameti çok yüksek ise, görünebilmesi için, halkın nazarına kendisini arz edebilmesi için, başını aşağıya eğerek takavvüs edecektir.
Eğer boyu kısa ise, küçük ise şayet, görünemiyorsa, o noktadan görünebilmek için parmaklarının üzerine dikilecek, uzanmaya çalışacaktır. Onun içindir ki büyük görünen kimseler insanların en aşağısı, en denisi, en hasisidir. Tevazu içinde bulunan kimseler de İnsanların en büyükleridir.
Allah, Nebiler Nebisinin ayna olup aksettirdiği tevazunun nebzesini bizlere de lutfeylesin. Keremi ihsanı çok geniştir, O’ndan çok şey istiyoruz, himmetimiz âlî tutuyoruz. İstediğimiz bütün şeyleri lutfedip bizi payidar, ve ahlakı aliye ile serfiraz kılsın…
HUTBE NÜBÜVVET-11 (03 Ekim 1975)
CEHENNEM AZABINDAN KORUNMA, CENNET NİMETLERİNE KAVUŞMA EN ÖNEMLİ MESELE…
PEYGAMBERİMİZ AİLESİNİ VE ATEŞE ATILAN ÜMMETİNİ KORUMAYA ÇALIŞMIŞTI…
HER MÜMİNİN KENDİNİ VE AİLESİNİ ATEŞTEN KORUMASI GEREKİR…
HZ.ALİ İLE HZ.FATIMA EVLENİRKEN DÜNYA ADINA SADECE BİR KALKANLARI VARDI…
PEYGAMBERİMİZİN HZ.FATIMA’NIN ELİNDE ALTIN ZİNCİRİ GÖRÜP, ATEŞE BENZETMESİ…
EL VE OMUZLARI NASIR TUTAN HZ. FATIM’NIN HİZMETÇİ İSTEMESİ, TESBİH ÇEKİLMESİNİN TAVSİYE EDİLMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Ya eyyühellezîne âmenû kû enfüseküm ve ehlîküm nârâ” (Tahrim, 66/6)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İnsanın en büyük gayesi, hikmet-i vücudu, Cenab-ı Hakk’ın marifetidir. Bu marifetin semeresi de, insanın Allah’ın azabından masun kalması, Allah’ın nimetleriyle perverde olması serfiraz olmasıdır.
Öyleyle insan için en mühim meselelerden ikisi, cehennem azabından kurtulma, cennet nimetleriyle perverde olma meselesidir. Cehennemin ve azabının hafife alındığı devirlerden birisi sayılan 20′inci asır, insanların çok az korktukları, çok az ürktükleri bir devir olan 20′nci asır, bizi bu hususiyet üzerinde daha hassasiyetle durmaya sevk ediyor.
Kainat sel halinde ya cenneti ya da cehennemi netice vermek üzere akıp gitmekte ve iki havuz da öteler ötesine toplanmaktadır. İnsanlar amel edecek, hidayet yolunda olacak, saadeti elde edecek, cennet havzına akacaklar veya insanlar amel etmeyecek, hakkın yolunda olmayacak, şekavet içinde yaşayacak, cehennemde tecemmu’ eden havza gidip akacaklar.
Kur’an’a inanan cemaate Kur’an:
“Ey iman edenler nefsinizi ve aile efradınızı, yakını insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun!” diyor (66/6).
Amelle ona karşı koyun, hareketle ona karşı koyun, imanınızı amel ile payandalayın, bu sayede cennete akan suyun içine girmiş, çağlamış ve cennet havzına akmış olacaksınız..
Rasulü Ekrem ne iş yaparsa yapsın, gönülleri bu hususa imale ediyordu. Peygamberliğin gayesi de buydu esasen. Marifet-i Sani’yi anlatmanın semeresi de buydu esasen. Onun için O, cennete giden yolu gösteriyor ve cehennemden de mümkün olduğu kadar sakındırıyordu.
Ama çok kimseler O’nu dinlemedi, pervanelerin ateşe atıldığı gibi atıldı ve kendilerini yaktılar. O bu durumu ifade ederken Buhari’de:
“innemâ meselî ve meselü ümmetî kemeseli racülin istevkada nâran…”
“Benim ve sizin durumunuz şuna benziyor diyor: Bir zat bir ateş yaktı ve sonra kelebekler uçup içine girmeye başladı, öşte siz öyle ateşe giriyorsunuz, yanan ateşe giriyorsunuz, ben ise sizin eteklerinizden tutmuş çekiyorum girmeyin diye. Siz ise israr ve inat edip kendinizi ateşe atıyorsunuz.”
Aile sevgisi, aile mürüvveti, aile muhabbeti içinde dahi Aleyhissalatü vesselam’ın istihdaf ettiği hususlardan çok mühim biri olarak bunu görüyoruz. Onları sever, sevgilerini üzerinde toplar, mürüvvetli hareket eder. Bir keremkâniye yakışır davranış içinde davranır, onların dikkat nazarlarını üzerinde toplar ve sonru bunu değerlendirir, tutar o nazarları hakka çevirir, Marifet-i Sani’ye çevirir, ve cehenneme hicap-perde yapar.
Rasulü Ekrem nasıl seviyordu, öyle de onların akıbetlerinden endişe ediyordu ve çok korkuyordu. Ya benim evladü ıyalim cehenneme giderse, ya Allah onlara azab ederse diye korkuyordu. Onun için dünyaya bulaşmalarına masiyete girmelerine hata işler yapmalarına engel oluyor karşılarına çıkıyor, kollarını açıyor geçemezsiniz diyordu…
Hz. Ali Hz. Fatıma ile evlendiği zaman arada mihir olarak tedavül eden şey, Hz.Ali’nin çok da kıymetli olmayan kalkanıydı sadece.
Dünya malı ve mameleki adına Hz.Ali’nin sahip olduğu sadece bir kalkanı vardı. Hz. Fatıma onunla dünya evine girecekti. Bir kalkan satılacak onunla bir dünya yemeği velime yapılacaktı ve belki melekler aleminde bile öyle kudsi topluluklara az ratlanır, kudsî bir ictima hasıl olacaktı. Sarfedilen şey bundan ibaretti. Allah katında bir böcek kadar kıymeti var veya yok, nice kimselere yığın yığın paralar sarfedilirken Hz.Fatıma’ya sarfedilen işte bundan ibaretti. Solucanlara dünyanın malı serveti sarfedilirken Hz.Ali’ye sarfedilen şey bundan ibaretti.
Şu vakayı müşahede ediyoruz.: Nesai Sevban tarikiyle bize naklediyor:
Sevban’a Mevla Rasulillah derlerdi. Allah Rasulü’nün azatlılarından ve O’ndan hiç ayrılmayan bir insan. O’nun için Saadet hanesinin esrarına da vakıftı.
Hz.Fatıma elinde bir altın zincir evririp çeviriyordu. O esnada Allah Rasulü eve giriverdi. Kızının elindeki zinciri görünce aldı…Hz.Fatıma bir kadındı ve bir altın zinciri vardı, koldaki bilezik, boyundaki gerdanlık yerinde bir altın zinciri vardı. Allah Rasulü sordu:
– “Bunu nereden aldın kızım?” Hz. Fatıma:
– “Bunu amcanın oğlu bana hediye etti” dedi.
Allah Rasulü kaşlarını çatarak şöyle dedi:
-”Hoşuna gider mi halk, orada desinler ki Peygamberin kızının elinde ateşten bir zinciri var, bunu demeleri senin hoşuna gider mi ?”
Hz.Fatıma beyninden vurulmuştu. Vakayı nakleden diyor ki:
“Allah Rasulü ikinci bir şey söylemeden çekti gitti evden. Kırıldım, yıkıldım, arkadan da o zinciri hemen götürüp sattım, bir köye aldım ve azad ettim. Sonra yaptığım bu şeyi söylemek üzere huzuruna gittim:
-”Babacığım !” dedim,
– “Sen öyle dedin ben de böyle yaptım”. Hiç bir şey söylemeden ellerini kaldırdı ve
– “Hamdederim Allah’a ki kızım Fatıma’yı ateşten korudu”…Ateşe götürücü şeyler karşısında Nebiler Nebisi titizdi.
Allah Rasulü dünya nimetlerinden bir bakıma onları mahrum ediyordu. Aza kanaat edin, az şeylerle kifâf-ı nefs edin, bütün sermayeniz ahirete kalsın. Ahirette sizi memnun edecek şeyleri:
“ezhebtüm tayyibâtiküm fî hayâtikümüd-dünyâ” (46/20) ayetinin anlattığı gibi, burada yeyip bitirmeyin, oraya müflis olarak gitmeyin”…hassasiyetini gösteriyordu.
İşte tek kalkanın düğünde velime sermayesi yapılması ve eldeki bir altın zincirin satılması, dehşetli bir hadiseymiş gibi mukabele edilmesi…Bütün bunların altında Nübüvvetin manası, Allah’ı tanıma, ahirete iman, azabtan korkma, cenneti ummanın manası vardı.
Buhari Müslim bir başka vakayı anlatıyor: Vakayı Hz. Ali naklediyor: Ehl-i Beyt’i muhabbet imandandır, Allah Ali’yi bize sevdirsin inşallah!.. “Fatıma benim ve çocukların yediğimiz şeyleri ekmeği unu, el değirmeni ile çekerdi. Evi suluyacak süpürecek, evin önüne su serpecek, bütün suyu da kendi omzuyla taşırdı. Anlatırken de şöyle derdi: Taş çeke çeke, su taşıya taşıya elleri de nasır tutmuştu, evi süpüre süpüre toz toprak içinde kalmış gubar kesilmişti. Halbuki Efendimize çok köleler hizmetçiler geliyordu. O dağıtıyordu, sağa sola veriyor herkesi memnun ediyordu. Bir köle de bunlara verip hizmetçi yapabilirdi. Herkes de Fatıma’nın evinde seve seve hizmetçilik yapardı.
Bir gün yine böyle bir yerden gelmişti, Kızını razı ettim, dedim
– “Git babana anlat! sana bir hizmetçi versin! Ne olacak böyle senin halin. Hiç durmadan sabahtan akşama kadar çalışıyorsun”.
Hz.Fatıma gitti. Allah Rasulünün yanında halk oturduğu için hicab etti, bir şey söyleyemeden döndü geldi.
İnce ve büyük kızının bir maksatla geldiğini anlayan Allah Rasulü, maslahat bittikten sonra kalktı evlerine geldi, ikisinin arasına oturdu. Biri kızı biri amcasının oğluydu. Şöyle dedi:
– “Niçin geldin kızım?”
“Ben durumu anlatmaktan utandım, hicab ettim, Ali anlattı durumu:
– “Ya Rasulallah değirmen taşı çeke çeke elleri nasır bağladı. Su taşıya taşıya da omzu yağır oldu. Evi süpüre süpüre toz toprak içinde kaldı. Yeni gelen esirlerden bir hizmetçi lutfederseniz!.” dedi.
Allah Rasulü memnun olmadı kaşlarını çattı ve şöyle dedi:
– “Kızım! Ben Medine fakirlerinin hakkını size dağıtamam!” diyordu. “Binlerce muhtaç varken onları aç susuz bırakıp sizin imdadınıza koşamam. Daha hayırlısını söyleyeyim mi ben? Değirmen taşını kendin çevir, suyunu omuzunda kendin taşı, bu hayat kısa bitecektir, evini de kendin süpür. Böyle yatağı geldiğiniz zaman da, ellerinizi açın Mevlanıza karşı 33 kere Sübhanallah, 33 defa Elhamdülillah, 34 defa da Allahü ekber deyin. İşte bu 100 defa Allah’ı tesbih ve takdis var ya, bu benden sitediğiniz şeyden çok daha hayırlıdır”.
Sizin istediğiniz şey fani dünya hayatına ve onun rahatına bakıyor. Halbuki ben sizin ahirette rahat olmanızı istiyorum. İstiyorum ki orada mesut olasınız. Siz ise dünya hayatında mesut olacak şeyleri benden istiyorsunuz. Bu dünya fani ve zaildir. Bunun manası buydu..Yoksa münasebet yok gibi geliyor. Hizmetçi istiyor, O da, ona tesbih öğretiyor. Çünkü tesbihat takdirat tebcilat, tahmidat ahiret hesabına…
“velbâkıyâtüs-salihatü hayrun ınde Rabbike sevaben” (18/46).
Mal ve evlat size tatlı zinetli gelebilir, cazip ve parlak gelebilir. Ama sizi daha fazla mesud edebilecek şeyi diyeyim mi size: Tesbih çekin, takdis edin, Allah’ı tahmid edin, tekbir getirin, Allah’ın büyüklüğü karşısında küçüklüğünüzü size daima hatırlatacak ahval ve keyfiyet içinde yaşayın…
Rasulü Ekrem azim şefkati içinde, cesim ref’feti içinde ahireti endîş idi. Dünya yapılan her şeyin yenmesinden çok korkuyordu. Müminlerin yaptıkları şeyin kısmı azamının ahirete bırakmaları lasım geldiğini onlara hatırlatıyordu. Ve bu işi de öncelikle kendi ailesinden başlayarak yapıyordu. İşte söyle bir aile reisiydi…
Bir tarafta rahmet dolu bulutlar gibi yüz ekşiliği vardı ama bu yüz ekşiliğinin arkasında Rahmet vardı. O, aile aile efradına karşı yüzünü ekşitirse yağmur yağacaktı ve suluyacaktı. Ahiret hesabına bir gülşen bir sümbülzâr olacaktı etraf…Ama bazen de tebessüm eder, sinesine basar onları iltifat ederdi. Onlara da bunu kaybedeceklerinden korkar, katiyyen O’nu dinlerlerdi.
Bu iki durum bir aile reisinde bulunması gereken şeylerdir. Hane reisinin endişesi olmaylı, ahiret-endîş olmalı, evladü ıyalinin cehenneme gideceğinden çok korkmasıve bunu hissettirmesi onun aile reisliği muktezasıdır. Ve bir taraftan da onlara mürüvvetli davranmalıdır.
Aleyhissalatü vesselam’ı tanımaya, “inne fî Rasûlillâhi leküm üsvetün hasenetün” (33/21) diye bize takdim edilen en mükemmel örnek, en mükemmel mukteda bih, ders alınacak en mükemmel Zât olarak bize gönderdiği Habib-i Edîb’inden ders almaya, Kudve olarak ihtiyar etmeye, iktida etmeye Allah bizleri muvaffak kılsın, yolunda kaim ve daim eylesin!…
HUTBE NÜBÜVVET-12 (17 Ekim 1975)
EŞLERİ DAİMA ALLAH RASULÜNÜ HER ŞEYE TERCİH ETMİŞLERDİ…
PEYGAMBER HANESİNDE EŞLERİ DAİMA HUZUR İÇİNDE YAŞADI, BİR KIRGINLIK HİSSETMEDİLER…
EŞLERİNİ GÜZELLİKLE İDARE ETMESİ, PEYGAMBERLİĞİNİ VE BÜYÜKLÜĞÜNÜ GÖSTERMEKTEDİR…
TAHYÎR HADİSESİ: PEYGAMBER EŞLERİNİN, DÜNYALIK TALEBİNE KARŞI, DÜNYAYI YA DA NEBİYİ TERCİH TEKLİFİNİN YAPILMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Yâ eyyühennebiyyü kul liezvâcike…”(Ahzab, 33/28)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Bir müessirin büyüklüğü, eseriyle belli olur. Bir ağacın değer ve kıymeti mevyesiyle belli olur. Bir faalliyet ve iş neticesiyle değerlendirilir.
Rasulü Ekrem Aleyhissalat vesselam’ı ele aldığımız zaman da, muhteşem kudsi faaliyetinin neticesiyle O’nu değerlendireceğiz. O’nun Mekke’de tevellüd buyurmuş, orada neşet etmiş, Medine’ye hicret etmiş bir insan olarak değil de; beşerde silinmez izler bırakmış, büyük inkılablar yapmış, insanlığı mahrekine oturtmuş, Cenab-ı Hakka giden yola hidayet etmiş, gönülleri Allah’a tevcih etmiş büyük bir insan olarak bakma mecburiyetindeyiz.
O bir eser meydana getirmiş, büyük Müessiri Allah büyük işlerde istihdam etmiş, her meselede büyük eserlerini gördüğümüz gibi, bir aile iradesinde zevcelerini idarede de bir eser görüyoruz. Şayet hanesinde huzursuzluk olmamışsa, bir kaç kadın O’nunla beraber mesut yaşamışsa bu büyük bir muvaffakiyettir. Beşer tarihinde eşini emsalini görsermeye adeta imkan yoktur.
Kainatın Efendisi ahirete intikal buyurduğu zaman, gözü yaşlı bir sürü Sahabisinin, evlatlarının torunlarının yanında bir de zevceleri vardı. Hayatları boyunca kendisine gül kadarn incinmemişlerdi, kırılmamışlardı. Vefat edince de bütün dünyaları yıkılmış gibi kendilerini harap hissediyorlardı. Bu, hiç bir zaman onların gönüllerinin Aleyhissalatü vesselam tarafından kırılmadığını, hiç bir zaman o hane içinde dayidar olmadıklarını gösterir.
Demek ki onların içinde huzuru ikame etmesini bilmiş, nasıl mesut olurlar o yolu iyi tayin etmesini bilmiş. İşte bu, O’nun ne büyük bir müessir olduğuna, ne fekalade bir idareci olduğuna, nasıl müthiş bir fetanet taşıdığına delalet eder.
Hz.Aişe’nin muhteşem yeğeni Hz.Urve, Zübeyr bin Avvam’ın oğlu ve Hz.Aişe’nin tilmizlerindendir. Daha ziyade elimizdeki muteber hadis kitaplarında, Hz.Aişe’den bize intikal eden hadislerin başında bu büyük imamı, bu büyük Tabiini, Urve’yi görüyoruz. Der ki halam bir gün baan şöyle anlattı: Hala, biz babanın kızkardeşine deriz ama arapçada hala, teyze demektir. Dedi ki:
– “Bizim evimizde ay bir defa görürdük, bir daha görürdük, bir daha görürdük da ne ocak yanardı, ne su kaynardı, ne de çorba pişerdi. Efendimizin bütün haneleri hemen hemen böyleydi. Mescidin etrafında, ilerde insanlığa nur saçacak o nur mahfilleri, 8-9 tane hücre, küçük basit hücre, içlerinde oturacak bir şey yoktu, verecek bir şey yoktu, pişirecek bir şey yoktu”.
– “Ne yerdiniz?” dedim.
– “Esvedeyn!” dedi, Yani iki siyah yerdik! Yani “Hurma yer su içerdik!” dedi.
Allah Rasulünün hanesinde durum böyle devam ediyor cereyan ediyordu. İki üç ay bir evde ocak yanmazsa, su kaynamazsa, çorba pişmezsse insan insan olarak, az dahi olsa yüzünü ekşitiverir. İşte böyle bir yüz ekşitme hadisesi olmuştu…
Cabir ibn-i Abdillah, ibn-i Amr’dan, Ahmet bin Hambel’in nakliyle bize şöyle anlatıyor:
– “Bizim evimizde de hiç olmazsa günde bir defa bir çorba pişsin!” demişlerdi.
– “Hiç olmazsa halkın karşısına çıkarken giyecek bir şeyimiz olsun!” demişlerdi.
Halbuki Allah Rasulü ahirete ait semeratı dünyada yeyip bitirmemeleri için onlara adeta perhiz yaptırıyordu. “Ezhebtüm tayyibatiküm-Dünyada yediniz bitirdiniz” tokadından kurtarmak için, dünyada her şeyi yeyip bitirmemeli için onlara adeta perhiz yaptırıyordu. Ama bir noktada belki anlayamamışlardı. O da canı sıkılmış, ayrılmış onlardan, evinin bir köşesinde oturuyordu.
O evin içinde büyük bir Sahabinin, bir ikincisinin kerimeleri vardı, ikisi de duyar duymaz eve dalıverdiler. Bir tarafta ümmetinin kederlerini hayatı boyunca çeken mahzun Peygamber mahzun mahzun oturuyor, öbür tarafta her ikisinin kerimeleri, Hz.Aişe ve Hz.Hafsa hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Bir çorba istemişlerdi ama cenneti kaybetmekle karşı karşıya kaldıklarını zannediyorlardı. Onun telaş ve endişesi içindeydiler. Peygamberi kırdık diye endişe ediyorlardı.
İkisi de kızlarının başına dikilip onları dövmek istiyordu. Allah Rasulü buna müsade etmeyecekti.Fakat çok da mahzundu, yüzü çok ekşiydi.
Hz.Ömer kendi kendine
– “Ne yapayım da Rasulü Ekremi güldüreyim!” deyiverdi. “Bir tebessüm etse de güller açsa!” diyordu kendi kendine. Hemen Aleyhissalatü veseslam’ın karşısına dikildi ve şöyle dedi:
– “Ya Rasulallah! Bunlar senden bir şey istiyorlar, demek senin karşında konuşabiliyorlar. Vallahi eğer Zeyd’in kızı, yani kendi zevcesi bana böyle bir şey yapacak olsa, gırtlağına şöyle yapışırdım!” deyiverdi.
Allah Rasulü tebessüm buyurdu ve şöyle dedi:
– “Bunlar benim elimde olmayan şeyi benden istiyorlar, benden dünya istiyorlar, dünyaya teveccühümü istiyorlar”
Onlar çoktan pişman olmuşlardı ama bu mesele sadece Ebu Bekir’le Ömer’i müteessir etmemişti, melei âlâ’nın sakinleri müteessir olmuştu, arş ve kürsi müteessir olmuştu. Aleyhissalatü vesselam’ın mütemadiyen tebessüm eden çehresinden tebessümü izale edecek her hadise, arşı titrettirecek büyük bir hadisedir.
Tahyir hadisesi, bir ayetle ifade edilmişti:
– “De ki eğer dünya hayatının zinet ve debdebesini alayış ve gösterişini yeme ve içmesini arzu ediyorsanız, geliniz sizi güzel bir salıvermekle salıvereyim, tatlik edeyim, sizden ayrılayım, gidin istediğiniz gibi yaşayın” der gibi tehdidamiz bir ifadeydi bu…(Ahzab, 33/28)
Ayet gelince Allah Rasulünün zevceleri iki meseleyle karşı karşıya kalıyorlardı. Bir, ya Efendimizin tatlik etme meselesine evet diyecekler ve ebediyyen Pepygamberimizi, kimbilir belki cennette saadet-i uzmayı da kaybedeceklerdi. Bir de o dar geçime, sıkıntılı yaşayışa tahammül edecek, Efendimizi, Allah’ın rızasını ve dâr-ı ahireti, cenneti kazanacaklardı.
Allah Rasulü ilk defa Hz. Aişe Validemizin ifadesiyle onu çağırdı ve ayeti okudu. Ve şöyle dedi:
– “Sana bir şey söyleyeceğim, annenle babanla görüşmeden karar verme”…
Nebiler Nebisi çok refik, çok şefik, çok rahimdi. Hz.Aişe’nin o haneden çıkması, belki her şeyden çıkması olacaktı. O hane Hz.Aişe’yi kaybedecekti. Hz.Aişe de o haneyi kaybedecekti. Ve bizler de Hz. Aişe’yi kaybedecektik. Dinimize ait nice şeylyeri öğrenemeyecektik. Kadınlık alemi Hz. Aişe’yi kaybedecekti. Onun içindir ki Allah Rasulü bu umumi hususları nazarı mütalaasına alarak
– “Annenle babanla görüşmeden karar verme!” diyordu…Hz.Aişe:
– “Nedir bu ya Rasulallah?” diye sordu. Allah Rasulü:
– “Allah sizi muhayyer bırakmamı emrediyor, isterseniz çeker gidersiniz, isterseniz burada kalır, bu sıkıntılı hayatı yaşar, ama Allah ve Rasulüllah’ı kazanırsınız!”..Büyük kadın tebessüm ediverdi…Büyük kadın ayağının altını öpeyim…ve dedi:
– “Bunun için mi annemle babamla görüşeceğim? Ben Allah ve Rasulünü tercih ediyorum!” diyordu…Üç ay değil altı ay bu evde ocak yanmasa, çorba pişmese, sıkıntılar birbirini takip etse, yine Allah ve Rasulünü tercih ediyorum diyordu…
Bir tahyir hadisesi olmuştu, Onlar da ya salıverilmeleri veya o hanede her türlü sıkıntıya katlanmaları onlara teklif edilmişti, muhayyer bırakılmışlardı…
Hz.Aişe’nin ifadesiyle. Efendimizin zevcelerinden hiç birisi dünyayı ve dünyanın nimetlerini istememişti. Bu hanede kalırız, aç susuz kalırız ama senin yanında kalırız demişlerdi. Mahbit-i vahyi ilahi olan Nebinin gönlünün yanında kalırız. Evinde Kur’an’ın sesi yükselir, nebi’nin sesi ve sözü yükselir, evimiz irşad mahalli olur demiş, O’nunla kalmayı tercih etmişlerdi
Onlara bu hususu yaptıran bir şey vardı. Demek ki Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam’dan hepsi memnun idi. Küçük bir yeme içme meselesinden ötürü, küçük bir hoşnutsuzluk, O’nun kalbini kırmış, arşı ihtizaza getirmiş, melei alanın sakinlerini mükedder ve manzun kılmış idi ki bütün bunlara Cenab-ı hak tercüman olmuş, bu ayetle bu teklifi duyurmuş fakat bütün gönüllere heyecan gelmiş, helecan gelmiş, rasulü Ekremi tercih etmek süretiyle bu derde derman olmuştu…
Evet Rasulü Ekrem o kadar kadını idare etmede dahi bahir eşsiz menendi olmayan müstesna bir insandır…
HUTBE NÜBÜVVET-13 (24 Ekim 1975)
PEYGAMBERİMİZE YABANCILAŞAN FERT VE TOPLUMLAR ÇOK ŞEY KAYBETMİŞLERDİR…
GÜNÜMÜZÜN İNSANI PEYGAMBERİMİZİ VE İSLAMİYETİ TANIMAKTAN UZAK YAŞIYOR…
BİR GAZETE VEYA MECMUA KADAR İNSANIMIZ, PEYGAMBERİ VE KUR’AN’I TANIMIYOR…
PEYGAMBERİMİZDEN DEVAMLI İSTEYEN HAKİM, VEREN ELİN ÜSTÜN OLDUĞUNU ÖĞRENİNCE, İSTEMEYİ BIRAKTI, VERİLENİ ALMADI…
HZ.ZEYNEP VALİDEMİZ, HZ.ÖMER’İN GÖNDERDİĞİ GANİMET PAYINI ALMADI, ALLAH’A: “BANA BUNU GÖSTERME!” DİYE DUA ETTİ.
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Yâ eyyühennebiyyü kul liezvâcike…”(Ahzab, 33/28)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Aleyhissalatü vesselam’ın talim ve terbiyede büyüklüğü, kendi muhatapları içinde, kendinden sonraki asırlarda, bir kaç asır kemal-i ihtişamla devam etmiştir.
Kur’an’ın ifadesiyle kalbi bulunan herkes kalbiyle O’na teveccüh etmiş, O’ndan bir insanın istifade edebileceği şeklin en seviyelisiyle istifade etmiştir.
Yavaş yavaş Kur’an’ın nurundan, Rasulüllah’ın nurundan uzaklaşılan devirlerde, Rasulü Ekrem’in getirdiği terbiyeye insanlar gözlerini kapamış, kulaklarını tıkamış, O’nu anlamak istememiş, O’nu araştırmak istememiş ve böylece O’na karşı yabanileşmişlerdir.
Bu yabanileşme hayat-ı ictimaiyemizde, insanlık hayatında çok acı tesirleri acı semereleri olmuştur. Beşer Rasulü Ekrem’in getirdiği esâsâtı yaşamak süretiyle gerçek huzura kavuşmasına rağmen, kavuşması Allah tarafından takdir edilmiş olmasına rağmen, o prensipleri ve düsturları yaşamadığından, onlara kulak tıkadığından, göz yumduğundan ötürü, aradığı huzuru bulmakta, bununla beraber kendisini idlal eden bütün kafirler, bütün ehl-i dalalet insanlığı, hala başka kapılarda dolaştırmakta, başka şeyler anlatmaktadır.
Kahve kahve sokak sokak televizyon ve radyo karşısında onu iğfal, idlal ve teshir etmekte, vaktini öldürmekte, Kur’an’ı Rasulüllah’ı anlamasına, sünneti Seniyyeyi anlamasına, kendini anlamasına imkan vermemektedir. Ehli dalalet, insanları İslamı anlamama mevzuunda, cehalet içine hapsetmekte, mahkum etmekte, köreltmekte, bodurlaştırmakta, yozlaştırmaya devam etmekte ve çok acı, pek çok Müslüman da bütün bu mahkumiyete rızadide olmaktadır.
Bir ve ikinci asırda, üçüncü dördüncü asırda, o asrın mümini, Fem-i Güher-i Nebevi’den lâl-ü güher gibi dökülen Nebiler Nebisinin her sözüne kulak kabartıyor, sinesini açıyor, bütün varlığıyla benliğiyle teveccüh ediyor, alıyor ve yaşıyordu. O işin münakaşasını yapmıyor, dedikodusunu yapmıyor, aklını ve bütün melekelerini Nebiler Nebisini tanımaya sarfediyordu. Kaniattaki tarrakalar içinde Allah’ın mevcudiyetini araştırıyor, O’na inanmaya çalışıyor, kaderin esrarını, kainatın büyük hatları arasında araştırmaya çalışıyor, iman erkanının sırrına aklıyla ulaşmaya çalışıyordu.
Artık bu mevzuda tam selahiyetli hale geldikten sonra yine köleliğini, abd olduğunu, esir ve bende olduğunu idrak ederek, Nebiler Nebisinin karşısında tasmalı hale geliyordu. Aklını kullanıyor devletleri idare ediyordu. Dirayetini kullanıyor devletleri dize getiriyordu. Ama hakkı kabul ettikten sonra Nebiler Nebisinin fermanı karşısında dize geliyordu. “Köle oldum, kul oldum, kul olmakla huzur ve saadete kavuştum!” diyordu.
Herkesin karşısında köle olmuş, kul olmuş, dize gelmiş 20′inci asrın İslam bilmez, Müslümanlık bilmez Müslümanları, baş kaldıracakları dalalet yerine Rasulüllahın emirlerine baş kaldırıyor, Allah’ın hikmetlerine baş kaldırıyor, aklım almadı diyor, batacağı medeniyetine uymadı diye iddia ediyor, itirazlarda bulunuyor, kendi saadetinin temelini dinamitliyor.
Sahabeyi Kiram, Nebiler Nebisine itiraz etmiyorlardı. Abdürrezzak, Said ibn-i Müseyyeb tarikiyle bize şunu anlatıyor: Allah Rasulü, Huneyn’i müteakip herkese bir şeyler veriyordu.
Hakim ibn-i Hizam da huzuruna geldi ve:
– “Bana da ver ya Rasulallah!” dedi. Allah Rasulü bir miktar verdi ona. O:
– “Biraz daha ver ya Rasulallah!” diye tekrarladı. Allah Rasulü yine verdi. O yine:
– “Biraz daha ver!” dedi.
Nebiler Nebisi yine verdi…Kerim’in ihsan edeceği keremden esasen elini dûr etmemesi lazımdır. Allah ve Rasulü sana ne kadar verirse, elini aç talep et, iste…talepten dûr olmamak lazım. Ama Allah Rasulü şöyle dedi:
– “Şu dünya hayatı dediğin çok tatlı, renkli ve caziptir. İnsan gönül üstünlüğü gönül yüceliği ve cömertlik içinde alır güzel yerse, onun için bereket olur. İnsan cimrilik ve hisset içinde bir şeye elini uzatır alır yerse, onun için bu bereketsizlik olur. Veren el alan elden hayırlıdır, üst el alt elden hayırlıdır”…Bunun üzerine Hakim sordu:
– “Sendende mi ya Rasulallah?” dedi…”Senin elin yüksek olsun, veren olsun, bizim elimiz alçak olsun, biz daima isteyelim sen ver…Senden de mi?…” Allah Rasulü:
– “Evet benden de!…” deyince Hakim:
– “Vallahi bundan sonra kimseye bâr olmam, kimseye el açıp dilenmem!” dedi…
Hz.Ebu Bekir devri oldu. Hakim muhtaçtı, üç günde bir eline az miktarda su veya süt geçiyordu. Onunla geçiniyordu. Ama gelecek ihsanları kabul etmiyordu. Ganimet veriyorlardı onu da istemiyordu. İlklere kafirlerden gelen şeyler taksim ediliyordu, o onu da kabul etmiyordu. Üç seneye yakın. Ebu Bekir devrinde hiç bir şey kabul etmedi. Hakim, 10 sene Ömer devrinde de bir şey kabul etmedi. Ruhunu Allah’a teslim ettiği an Allah Rasulüne verdiği sözde sadıktı:
“Vallahi ya Rasulalah bundan böyle artık kimseden bir şey kabul etmeyeceğim!” demişti.
Bu aklın mantığın ifadesiydi. Allah’ın hendesesine göre yapılmış kainatta, Nebinin talimine uymak, Allah’ın hendesesine uymak demekti…Senin kurumuş, kokmuş, çürümüş, tefessüh etmiş hendesene uyulacak değil ya!..
Zeyneb binti Cahş’ı görüyoruz Ezvac-ı Tahirattan…
Aynı zamanda Rasulü Ekrem’in halasının kızı. Daha evvel dengi olmayan biriyle evlenmişti. Allah o nikahı bozmuş Allah Rasulüyle izdivaç ettirmişti. Efendimize sonuna kadar sadakat içindeydi. Efendimizden sonra bu çok cömert kadın, el işiyle kadınlara bir şeyler yapar hediye ederdi. Alacak parası yoktu el işi yapardı, sadaka olarak dağıtırdı. O’nun için Allah Rasulü bir gün yüzüne bakarak şöyle demişti:
– “İçinizden elin uzun olan evvela bana ulaşacaktır”…
Hz. Aişe der ki Efendimizden sonra biz ellerimizi ölçerdik, kimin kolu uzun, o herkesten evvel Allah Rasulühne kavuşacak önce ölecek diye! Zeyneb vefat edince anladık ki bu kol uzunluğu değil, cömertliktir”.
Hz. Ömer, kendi devrinde Zeyneb’e bütün Ezvâc-ı Tahirata ayırdığı ganimetten pay gönderdi. Ganimeti önünde gören Hz.Zeyneb hıçkıra hıçkıra ağladı:
“Bu da mı bana gelecekti Rasulü Ekrem’den sonra? O devirde günler, haftalar, aylar geçerdi de bir şey yemezdik biz, dünyaya mı dalacağız, ahireti mi unutacağız, Allah’a göz mü yumacağız, kalplerimizi başka tarafa mı tevcih edeceğiz?” dedi ve sonra birdenbire aklına bir şey gelmiş gibi, bir şey kavramış gibi, kıbleye teveccüh etti ve ellerini kaldırdı:
“Allah’ım! Bundan sonra artık bana Ömer’in ihsanını gösterme! Emanetini al ve beni kurtar!”…diye dua etti.
Aradan bir ay geçmemişti, Zeynep duasında istediği şeye ulaşıverdi. Allah ruhunu kabzetmiş, melei âlâ’nın sakinleri arasına alıvermişti.
Rasulü Ekrem devrinde yaşanan hayat, söylenen sözler, fikir olarak ortaya konan düsturlar ve prensipler, itirazsız, niçin ve nedenini sormadan, fikrini mantığını gerçekte kullanan müminler tarafından harfiyyen kabul ediliyor.
Gele gele 20′inci asır oldu, batının batıl felsefesi, Müslümanların içine geldi hakim oldu. Kur’an’a gölge düşürdü…Müminin nazarında bâb-a âlîde çıkan bir gazete, bir kitap kur’an’dan daha parlaktır. Ona gönül verir, anlamaya çalışır. O, Kur’an’a, Rasulüllah’a gölge düşürür.
Halbuki onlar, seni ruh yapınla yıkmak, yerle bir etmek, fikir yapınla hâk ile yeksan etmek için asırlardan beri gayet sistemli olarak sürdürülen fikirlerini neşretmektedir. Kur’an’ı dinamitleyen fikirleri neşretmektedir. Rasulüllah efkar ve imanını dinamitleyen fikirler neşretmektedir. Ve sen ister farkına var ister varma, kitabına karşı seni ters çeviren, Nebine karşı seni ters yüz eden, Kur’an’a sırtını dönmene vesile olan, bu batıl efkarı neşreden şeyleri okur, onların gölgesi altında Kur’an’ı ve Rasulüllah’ı anlamadan uzak kalırsın…
Nebiler Nebisini anladığın, Kur’an’ı tanıdığın, Allah’a içten gönül verdiğin andan itibaren, gerçek saadet ve huzur veren yola girmiş olacaksın. Başkaları için olmasa bile, bu senin için mukadder ve müyesserdir…Camidesin, Mevlan ve Efendin olan Allah’ın karşısındasın, Ravzayı Tahireye müteveccih, Nebiler Nebisinin Ruhaniyeti altında bulunuyorsun. Camidesin ahdü peymanını tecdid ediyorsun. Allah’a verdiğein sözü yeniliyorsun, lâilâhe illallâh Muhammedürrasulüllâh diyorsun…
Diyorsun ki “Allahım söz, senin sözündür, onu dinliyorum, varlık senin varlığındır ona inkıyad ediyorum. Allahım ifade ve hikmet senin ifade ve hikmetindir ona bel bağlıyor boyun büküyorum. Allahım mukteda bih senin Habibi Edibindir, ona iktida ediyor arkasında duruyorum”.
Söylediğin bu cümle ile sen bunları söylüyorsun ve bunları yeniliyorsun. Burada ahdü peymanını tecdid ediyorsun. Erkeklikten, müminlikten, kalbi olmaktan, ruhi olmaktan eğer bir iz ve eser varsa, bir hayat ve canlılık var ise, verdiğin bu söze riayet edeceksin, yeniden kur’an’a dönecek, Mevlaya müteveccih olacak, O’nun emirlerini Kur’an’dan anlamaya çalışacaksın…
En az okuduğun gazete kadar, en az okuduğun saçma sapan fikirleri muhtevi bulunan kitaplar kadar, seni ve kainatı anlatan Allah’ın kitabına teveccüh edeceksin…
“Yazıklar olsun!..Kur’an’ı anlama aşkından mahrum olan Müslümanlara!..Yazıklar olsun televizyon ve gazete kadar Rasulüllah’a ehemmiyet vermeyip, O’nu anlamaya çalışmayan Müslümanlara!..Veyl olsun Allah’ı anlama tanıma mevzuunda gayret ve cehd safretmeyen Müslümanlara!.. “.
HUTBE NÜBÜVVET-14 (19 Aralık 1975)
PEYGAMBERİMİZ, YERYÜZÜNÜN EN MÜSTESNA CEMAATİNİ YETİŞTİRMİŞTİ…
O, KÖTÜ AHLAKI ÇEKİP ALDI, SERUM VERİR GİBİ YÜCE AHLAKI İNSANLARA VERDİ…
O, MÜKEMMEL TERBİYECİ İDİ, EN VAHŞİ İNSANLARI EN MEDENİ HALE GETİRDİ…
O, KABİLİYETLERİ BELİRLEYİP EN UYGUN GÖREVLERDE KULLANDI…
PEYYGAMBERİMİZİN ŞAİRİ HASSAN BİN SABİT, HATİBİ SABİT İBNÜ’L-KAYS, VALİSİ HZ.ALİ, MUALLİMİ MUS’AB…
İDARİ BAŞARISIZLIKLARIN TEMELİNDE, LAYIK OLMAYANLARIN GETİRİLMESİ VE SIK SIK DEĞİŞTİRİLMESİ BULUNMAKTADIR…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Ve âtû-emânâti ilâ ehlihâ…”(Nisa, 4/58)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Allah Rasulü, her haliyle, her davranışıyla, halkıyla (yaratılış) hulukıyla (ahlak) müstesna olan; O müstesna varlık, herkesten farklı olarak bir cemaat yetiştirmeye, o cemaate Allah’ın bahşettiği şeyleri, en iyi şekilde değerlendirmeye Allah’ın tevfikiyle muvaffak olmuştur.
Bir Cemaati yetiştirmek, büyük bir mesele ve başlı başına bir davadırNesli terbiye etmekle meşgul olan ruhçular, terbiyeciler, insan yetiştirmenin ne kadar zor olduğunu çok iyi bilirler. İki tane insana bir kısım kötü huylarını terk ettiremiyoruz. İki insana bir kısım âlî huyları huy o larak benimsettiremiyoruz. Ne iyi dediğimiz şeyler hüsn-ü kabul görüyor, ne de kötü dediğimiz şeyler kapılardan reddediliyor, terk ediliyor…
İlmin fennin inkişaf ettiği bir devirde, hususiyle insan hayatıyla ilgili fenlerin, ictimaiyatla ilgili fenlerin, ruhiyatla alakalı fenlerin çok inkişaf ettiği bir devirde, insan ruhu üzerinde insanların tecrübeye kalkıştıkları bir devirde bu derece ilim ve fen iflas ederse, bu derece adem-i muvaffakiyetle kapıdan dönerse, Rasulü Ekrem’in kapıdan dönerse, Rasulü Ekrem’in işte bu vadide icraatında, talim ve terbiyedeki büyüklüğü kendi kendine göstermiş olur. O ilmin, fennin olmadığı bir devirde, insanların vahşi adetlere körü körüne saplanmış oldukları bir devirde onları o fena muhitten, fena anlayıştan, fena itiyatlardan, alışkanlıklardan alıp uzaklaştırmak süretiyle, en âlî hasletlerle mamur eyledi.
Ve ondan sonra da o şahısların her birerlerinin nerede en mükemmel şekilde işe yarayacaklarını tayin ve tesbit buyurdu. Çeşitli madenleri önüne aldı, bakırdan bakır çıkardı, gümüşten gümüş çıkardı, altından altın çıkardı. Sonra da nerede kullanılır, yerli yerinde kullandı…
Cahiliye döneminde Ömer, Mus’ab’a karışıktı. Mus’ab Halid’e karışıktı. Halid de Amr ibnü’l-As’a karışıktı. O da Sabit ibn-i Kaysü’l-Hazrecî’ye karışıktı…Hepsi aynı cehalet içinde bocalayıp duruyordu.
Ama büyük Mimar, kuracağı abidesini kurmaya başladığı andan itibaren, evvela onları terbiye etti, hepsinin ruhuna uygun saykıl vurdu, cila vurdu…Kim nerede hangi şekilde kullanılacak onları tayin ve tesbit etti…
Hassan bin Sabit O’nun Şairiydi…
Sabit ibn-i Kays O’nun Hatibiydi…
Beni Temim vefdi heyeti geldiği zaman, onların Utarid ibn-i Hacib ismindeki hatipleri konuşunca; o topluluk içinde EBu Bekir de Ömer de vardı, Allah Rasulü onlara değil sabit’e işaret etti, “Kalk konuş!” dedi. O konuşunca beni Temimin hatibi dili tutulmuş gibi gerisin geriye gitti…
Şairleri şiir okumaya başlayınca, Peygamberimiz Hassan bin Sabit’e işaret etti. Halbuki o huzurda başka şairler de vardı. Ruhul-Kudüsle müeyyed olan bu şair bir kısım şiirler söyleyince, benî Temim şairinin dili tutuldu, o da gerisin geriye çekildi gitti.. Nerede şaire ihtiyaç varsa, nerede hatip gerek, bunları yerli yerince biliyor, koyuyor ve kullanıyordu Allah rasulü…
Yemen’de Hz.Ali’ye ihtiyaç vardı. Orada Hz. Halit gibi büyük kumandana, büyük Fatihe ihtiyaç yoktu. O’nun için Halid’den sonra Hz.Ali’yi Yemen’e gönderdi. Bera ibn-i Azib anlatıyor: Bir gün geçmemişti ki Ali’nin arkasında yığın yığın saflar teşekkül etti., cemaatle namaz kılmaya başladık” diyor.
Kim mürşittir, kim mübelligdir, kim muallimdir, bunları yerli yerinde tayin ve tesbit etme, büyük dava adamının büyüklüğüne uygun ve üstün keyfiyetinin ifadesidir.
Mus’ab bin Umeyr’i muallim olarak Medine’ye gönderiyordu Allah Rasulü. Yanında bir sürü Sahabi vardı. Daha bıyıkları terlemeyen bir delikanlı niye?..Medineye gönderiliyordu. Çünkü o işin ehliydi. Vakıa o da çamurdan çıkarılmıştı, o da bir maden halinde bir kömür gibi Rasulü Ekrem’in eline gelmişti, o da potaya konmuş eritilmişti, onun da posası tortusu cevherinden ayrılmıştı, ama o mahiyetiyle muallim ve mürşid olarak yaratılmıştı. Onun için bir sene evvel Allah Rasulünün elini sıkıp giden iki üç tane Medineli ilk Sahabi, ertesi sene Mus’ab’ı iş’arıyla erkek kadın 70 kişi bir cemaat halinde Rasulü Ekrem’i istikbal ediyor ve elini sıkıyorlardı Akabe’de…Allah Rasulü kim nerede ne iş yapıyor onu baştan tayin ediyor ve bir daha değiştirmiyordu…
Ayağının ucunu göremeyen idareciler, sık sık idareci değiştirdiklerinden, sık sık işten anlayanları değiştirdiklerinden, sık sık kumandanları azlettiklerinden ötürü, herkes kendi sahasında, birbirini takipeden istikrarsızlıklar art etmektedir. Eğer sık sık ordu komutanları azlediliyorsa, o ordu harp etmez, sık sık ricali devlet arasında aziller varsa, o devlet iş yapamaz…Böyle azillerin takip ettiği devlet, istikrarsız bir devlettir. İşten anlayan, işinin ehli haline gelen, mütehassıs hale gelen kimseleri azleden bir devlet iş yapamaz ve istikrarsızdır. Ayağının önünü göremedikten sonra da yapacak başka çare yoktur.
Onun için bütün enetellektüel cüceler diyeceğim küçük devlet adamları, Rasulü Ekrem’in bu babtaki büyüklüğüne baksınlar ders alsınlar…O, bir yere nasbettiği adamı değiştirmemiştir. Bir ordunun başına bir kölenin 15 yaşındaki oğlunu kumandan tayin etmişse değiştirmemiştir, azletmemiştir. Katiyyen isabet buyurmuş ve sonuna kadar da öyle gitmiştir. O mütehassıs insan da sonuna kadar vazifesini yapmıştır.
Bu büyük adam işidir…Hayatında büyük adam görmeyen bizlerin, Rasulü Ekrem’i sadece Allah’dan Allah’dan aldığı şeyleri tebliğ eden bir ansan olarak görme; O’nu dör görmek demektir, gerçeğiyle tanımamak idrak etmemektir. O başlı başına müstesna bir insandı. Onan her yanı, en büyük adamları çok geride bırakacak kadar büyüktü…
Unutulmanın savaşı yapıldığı bu devirde, Allah’a inanmış camiye gelmiş cemaatin, Rasulü Ekrem’i tanıma hususunda, yeniden Saadet Asrı’na teveccüh etmesi icab ediyor. Dimaglardan ve kalplerden Allah Rasulünün silinme savaşı yapıldığı bu asırda, dalalet ve helaketin birbirini takip ettiği bu asırda, yeniden nazarların Hz.Muhammed ufkuna teveccüh etmesi gerekiyor…
HUTBE NÜBÜVVET-15 (02 Ocak 1975)
PEYGAMBERİMİZ, BEŞERİN HER İHTİYACINA CEVAP VEREBİLEN, İNSANLIĞIN TEK İNSANIDIR…
20 SENEDE BEŞERİN İMANİ, AHLAKİ, İCTİMAİ, İKTİSADİ, HUKUKİ HER MESELESİNİ HALLETTİ…
İSLAM EVRENSELDİR, HER ZAMAN VE MEKANDA BEŞERİN HER PROBLEMİNİ ÇÖZEBİLECEKTİR..
PEYGAMBERİMİZİN, “KUTUPLARDA NASIL NAMAZ KILINIR?” MESELESİNİ ASIRLAR ÖNCESİNDE HALLETMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Ve âtû-emânâti ilâ ehlihâ…”(Nisa, 4/58)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Peygamber fendimiz Sallallahü aleyhi ve Sellem, büyük vazife ile ortaya çıkacağı ana kadar, yani 40 küsur yaşına kadar, daha önce selim fıtratı, temiz dimağı, münevver kalbinden başka herhangi bir hazırlığı yoktur. Sadece dünyaya bir Hanif olarak gelen, masum olarak gelen O insan, o yaşa kadar masumiyetini muhafaza etmiştir.
O öyle bir fıtrattır ki, bütün kevn-ü mekandaki hakaiki üzerine yazabilecek kadar nuranî, parlak, vüsati olan inbisat edebilecek bir fıtrattır.
Peygamberlik vazifesine 40 yaşında başlamış, 40 yaşında ilahi alemden kendisine bir meltem gelse de aradaki 3 senelik fetret eğer hesaba katılacak olursa, 43-44 yaşında Allah Rasulü kendisini vazifeli bildi, teblig ve irşatta bulundu.
İşte O’nun bundan sonraki hayatı, Allah hesabına beşere malolmuş bir hayattır. Hayatının her parçası, dakikası, aşiresi, salisesi beşer hesabına hayr-mahz olarak geçmektedir. O çalışmakta, beşerin defterine saadeti ebediye hesabına sevaplar hasenatlar yazılmaktadır.
O, artık ondan sonra bütün insanlığın insanıdır. Bütün insanlığın feyiz ve nur kaynağıdır
Zaten mebdei de odur O’nun. Ama biz O’nu böyle bir münteha, böylesine semere vermiş mükemmel bir ağaç olma durumunda gördükten sonradır ki ancak mebdeine intikal ediyor, temelinde büyük bir çekirdeğin, kainatı bitirebilecek bir çekirdeğin yatmış olduğunu görüyoruz.
Başta ta Nübüvvetle serfiraz olacağı ana kadar Allah’ın matmahı nazarı olduğunu, getirip vaz ettiği talim ve terbiyede, terbiye edip yetiştirdiği kıyamete kadar gelecek, inanmış insanların cemaatinde müşahede ediyoruz.
İşte bu 23 senelik, dinlenmeme istirahat etme bilmeden, fevkalade bir çalışma, alabildiğine bir cehd içinde geçirdiği bu devre içinde Allah Rasulü, kıyamete kadar beşerin bütün ihtiyaçlarına cevap verebilecek hakikatla arz-ı didar etmiş, bütün hakikatları getirmiş ve işte bu hakikatları insanlara kabul ettirerek muvaffak olmuştur.
Bu kısa bir iki cümle içinde Nübüvvetini gösterir hususlardan, nusreti ve nusretinden sonra beşerin muhtaç olduğu şeylerin ter-ü tazeliği içinde devamı hususunu arz edeceğim…
Allah Rasulü bütün insanlığı alakadar eder. O, Allah’ın emriyle bir inkılap yapmıştır. Bu inkılap sadece insanların bir meselesini, bir müşkülünü halletmek, bir ihtiyacına cevap vermek için değildir.
O’ndan evvel ve sonra beşer tarihinde pek çok proletarya sınıfının ayaklanması, işçi hareketleri, asillere soylulara zenginlere karşı kıyamlar şeklinde ma’şerî ve beşerî hareketler olmuştur. Bütün bunlar sadece beşerin bir durumunu halletmek içindir. Karnını doyurmak onu huzura kavuşturmak içindir. Midesine hizmet etmek içindir. Kalbinin cidarını bağırsaklarına yedirmek içindir. Dün, bugün ve yarın, bütün boğuşmaların vuruşmaların altında bunlar vardır.
Allah Rasulü beşerin karnını da doyuracak esasları getirmiştir, onların zengin olacağı hususları daha kendisi hayattayken onlara vadetmiştir ve gerçekleştirmiştir bunları…25 sene sonra zekat vermek isteyenler sokak sokak dolaşıyordu da zekat verecek adam bulamıyordu….bu da oldu…
Ama O’nun büyük davası, insanın en mühim meselesi olan, insanı yokluktan kurtarma meselesi ve davası idi. Kabirde çürümeden, dirilmemek üzere yatıp kalmaktan kurtarma davasıydı. Kollarını sıvadı kalplere bunu yerleştirdi. İki kere iki dört eder katiyetinde, etrafındaki cemaate bunları inandırdı.
Saadet-i Ebediyeyi temin davasıydı, Allah’ı görme davasıydı ve sonra yeryüzünde yaşadıkları müddetçe, imanın gönüllerde meydana getirdiği cennet-nümûn hayatı yaşama davasıydı. İmanın kazandıracağı ve kazandırdığı huzuru insanlara kazandırma davasıydı. İnsanlığın ictimaî iktisadî hukukî meselelerini halletme davasıydı…
Hülasa topyekün beşerin şahsî, ailevî, ictimaî hayatında, en küçük adabî bir meseleden, en büyük usûle kadar nelere muhtaç ise, bütün bu muhtaç olduğu şeyleri getirme, beşere takdim etme davası idi.
O herhangi bir kalenin tamirini yapmıyordu, düşmüş bir kaç taşı yontup yerine koymuyordu. Bütün beşeri içine alabilecek bütün keyfiyatıyla barındırabilecek, muhkem ve müstahkem bir kaleyi, temelden tesis ediyordu. Nebilerin attığı temel üzerinde O da, bu kaleyi yeniden tesis buyuruyordu.
İşte bütün bu büyük ve ağır vazifeler, başkalarının 150 sene tehâlük-i efkârla hallettikleri tek bir meseleyi veya hallettim zannettikleri tek bir meseleye mukabil, beşerin bütün meselelerini halletme pahasına, ısdıraplı, çileli, muînsiz, yardımsız, dünya efkârının da muhalefetine rağmen, papazların hahamların muhalefetine rağmen, kavim ve kabilesinin muhalefetine rağmen, tereddüt etmeden Everest gibi dimdik yerinde duran bir insan; 20 senede beşerin her meselesini hallediyordu.
İran’ın önünde arz-ı didar eden orduları, ictimî, iktisadî, hukukî meseleleri de götürmüşlerdi, muhtaç oldukları her şeyi onlara takdim edeceklerdi. Kayser’in ordularının önünde savaşan İslam Orduları, beşerin muhtaç olduğu menabii servetle, hazâinle onların karşısına çıkmışlardı ve kısa zamanda gayrı müslimler, bütün Yahudi ve Hıristiyanlar, bütün ateşgedeler, Allah Rasulünün mücahid, mürşid tebliğci cemaati ile karşı karşıya geldiği andan itibaren kendi cemaaini, kendi devletini arkaya atarak, Müslümanlığa, Müslümanlara dehalet ediverdiler, Müslümanlığı benimseyiverdiler. Müslümanlığın Medeniyetine hizmet eden unsurlar haline geliverdiler.
Bu, Allah Rasulünün fevkalade nusreti, fevkalade muvaffakiyetidir ki, Cenab-ı hak anlatmaya imkan verir mi bilmem, O’nun ordusu, O’nun Askerleri ve raiyyeti adı altında bu mevzuyu, bir sene gibi bir nizam istiab eder, anlatmayı düşünüyordum, sizden evvel de başka iki yerde bu sözü verdim fakat Allah, anlatma imkanı vermedi…Bu bahis daha ziyade O’nun Cündullah dediğim, ahlakıyla, kültürüyle, medeniyetiyle, anlayışıyla canlı misalleriyle, O’nun Cemaatini anlatmada göreceğiz…Nasıl muvaffak oldu göreceğiz…
Allah Rasulünün getirdiği esâsâtın, sabit muhkem esaslar olmakla beraber, kıyamete kadar gelecek ayrı ayrı devirlerde yaşayan, muhtelif hava ve mizaçlarda yaşayan, muhtelif kültürlerin tesirinde yaşayan, muhtelif iklim şartlarına maruz bulunan beşerin bütün ayrı ayrı ihtiyaçlarına cevap verir keyfiyette olduğunu, ve bunları devam ettirmesi temadi ettirmesidir
14 asırdan beri beşer geliyor; ta Endenozya’dan, Malezya’dan, Cava’dan alın da Cebeli Tarık’a kadar, ondan alın Afrika’nın son ucuna kadar, ondan alın da Endülüs’e kadar Fransa’ya kadar, Viyana’ya kadar…
Bu 14 asırlık zaman içinde ayrı ayrı kültür tesirlerinde, muhit şartları altında, iklim şartları altında yaşayan insanların, değişik ihtiyaçlarına, ruhundaki muhkem olmakla beraber -Allah beni muaheze etmesin- Elastikiyetin kazandırdığı kıyasî imkan, ictimaî imkan, hakaiki çıkarmaya imkan, efkara mümaşat etme, her anlayışa ceavap verme ulviyeti, kudsiyeti, yumuşaklığı, genişliği ve vüs’ati…Allah Rasulünün davasının alem-şümul olduğunu göstermektedir…Kutuplara kadar dayanmış, oradaki insanların dahi ihtiyaçlarına cevap verecek kadar alem-şümul bir dava olarak gelmiştir…
Rasulü Ekrem beşerin yatmadaki âdâbına ait meseleleri halletmeden başlamış da en büyük meselesi lailahe illallah Muhammedürrasülüllah meselesine kadar bütün meseleleri halletmiştir. O kadar ki kendinden 13-14 asır sonra kutuplara keşifler için gidecek kimseler olacaktır; bugün inkarcılar size sorulorlar bunu, bana 50 defa sordular…
“Kutuplardaki insanlar nasıl namaz kılacaklar?”…
Kutuplarda adam yoktur, adam varsa, namaz kılan adam yoktur. Namaz kılan adamlar gittiği zaman cevabımızı vereceğiz diyoruz…Evvela bu diyalektiğe karşı…
Saniyen diyorum ki, Aleyhissalatü vesselam Deccal’ın kutuplardan doğru hurucunu anlatırken, izafî zaman ölçüsünü veriyor. Çeşitli gün kıstasları koyuyor ortaya ve hemen kendisinden bir asır sonra bir müceddid olarak arz-ı didar eden Şafii, el-Ümm kitabında buna fetva çıkarıyordu…
Diyor ki: “Bir gün, bir kaç gün olan, bir kaç ay bir gün olan yerlerde insanlar nasıl namaz kılacaklar diye sorulursa. gecesi gündüzü en yakın olan yerin imsakiyesini kullanırlar” derim…”Rasulü Ekrem bu hadisinde bunu anlatıyor” diyor
Ve Hanefi Fıkhından, Merâku’l-Felah şerhi Tahtavî, 3-4 asır evvel, yakın yerin imsakiyesini kullanmak süretiyle namazlarını kılar diyor. 6 ay gece de gündüz de olsa, geceyi ve gündüzü parçalarlar, bir kısmını gece bir kısmını gündüz farzederler…
İşte buraya kadar Kainatın Efendisi insanlığın bütün meselesini hallediyor. İnsanlar aya gitseler yerleşseler, orada mümine terettüp eden bir kısım ahkâm olsa, o meseleleri dahi mübarek sözleriyle halletmiş olduğunu göreceğiz…
Beşerin bir tek meselesi değildir halledilen meseleler…Bütün meseleleri üst üste yığın ve bunun karşısında çileli ısdıraplı kafirin müşrikin aman vermediği bir hayat koyuverin, 20 senede; hem irşad olacak, hem teblig olacak. hem talim ve terbiye olacak, hem fetihler yapacak, hem de beşerin ictimaî meseleleri, hukuki ve iktisadî meseleleri, ubudiyete itikada ait meseleleri peynir ekmek yeme rahatlığı içinde halledilecek…
Bu beşerin sultanına, insanlığın Efendisine has bir keyfiyettir ki, bu büyük muammayı Allah O’na çözdürdü, ona açtırdı, kördüğümden daha kör olan beşerin bu meselelerini; İskender kördüğümü kılıçla kesiverdi…
Allah Rasulü Kur’an’ın elmas kılıcıyla beşerin kördüğümünü kesiverdi…Beşerin saadeti ebediyeye gitmede yoluna yuvarlanan taşı kaldırıverdi. Cemalullah’a hicab ve nıkab olabilecek perdeleri kaldırıverdi, bertaraf etti…Dünyevî ve uhrevî saadete insanlığı ulaştırıverdi…
HUTBE NÜBÜVVET-16 (09 Ocak 1976)
MORAL GÜCÜ VE ŞEVK BAŞARI YOLUNDA, HAYATİ DERECEDE ÖNEMLİDİR…
ALLAH RASULÜ CEMAATİNE SÜREKLİ MORAL, SABIR VE AZİM TELKİN EDİYORDU…
SAHABE, YÜKSEK RUH HALETİ SEBEBİYLE, 8-10 SENEDE İKİ İMPARATORLUĞU DİZE GETİRMİŞTİ…
AŞK, HEYECAN VE COŞKUSUNU KAYBEDEN MİLLETLER, GALEBE ÇALAN MİLLETLERE EZİLİRLER…
PEYGAMBERİMİZİN BEDİR’DE DUA EDEREK SANABEYE MORAL VE COŞKU VERMESİ…
SEVR MAĞARASINDA HZ.EBİ BEKİR’İ TESELLİ EDİP İÇİNE HUZUR KAZANDIRMASI…
UHUD’DA ENES BİN NADR’IN: “O’NUN ÖLDÜĞÜ YERDE SİZ NİYE YAŞIYORSUNUZ?” DEMESİ…ŞEHİD OLMASI…
YEMAME’DE EBÛ AKİL, YARALI KOMADA YATARKEN, “ENSAR!” ÇAĞRILINCA KALKIP KOŞMASI…ŞEHİD OLMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Elâ inne hızbellâhi hümül galibûn” (Maide, 5/56)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İnsanın muvaffak olmasında çok mühim bir unsur da, kuvve-i maneviyyesinin sağlam olmasıdır.
Kuvve-i maneviyyesi kırık dökük bir cemaatin, pek hayırlı işler yapacağı umulamaz, hayırlı neticelere varacağı umulamaz.
Güç kadar, materyal kadar sistem kadar, kuvve-i maneviyyeye belki daha fazla ihtiyaç vardır.
Bazen kuvve-i maneviyye, ruh sağlamlığı ve zindeliği, yılgınlık göstermeme, sonuna kadar zîrek olarak davranma, hadiselerin akış istikametini değiştirir, hadiseleri ters yüz ediverir.
Kainatın Efendisinin hayatı, yetiştirdiği tilmizlerin hayatı, buna ait misellerle doludur.
Harp malzemesine sahip bulunmayan, imkanlardan mahrum olan hatta bazı seferlerinde develerin hörgüçlerindeki suyu içecek kadar mahrum olan bir cemaat, 8-9 sene gibi kısa bir zamanda iki imparatorluğu dize getirmesi, yerinde umranlar kurması, ateşgedelerin yıktıkları ateşhanelerinin yerinde medreseler tesis etmesi, ilim irfan yuvaları tessi etmesi; mescidiyle mabediyle medresesiyle gittiği yerlere gitmesi, o Cemaatin kuvve-i maneviyelerinin çok sağlam olduğunu göstermektedir.
Bidayet-i İslam’da Nebiler Nebisinin hayatına baktığımız zaman, sadr-ı evvel dediğimiz kısımda, daha müminler çile çekerken, üç beş Müslüman bir araya gelme imkanlarından mahrum iken, Allah rasulü, halet-i ruhiyeti itibariyle onları takviye ediyor, sarsılmamayı, yılgınlık göstermemeyi, geriye dönmemeyi onlara telkin ediyordu.
Kabe’de tek başına oturduğu bir gün, çektiği sıkıntılar sebebiyle yanına sokulup:
– “Bize dua et! Ya Rasulallâh!” diye yakınan Ammar bin Yasir’e şöyle demişti:
– “Allah bu işi tamamlayacak fakat siz acele ediyorsunuz!”…
Allah Rasulü bu sözü söylediği günden Mekke’nin fethine kadar çevresine daima emniyet güven ve kuvve-i maneviyye telkin ediyordu.
“Kafirler galebe çaldılar, yeryüzün inkarcılar işgal ettiler. Bundan böyle bir müslümanın hakimiyeti bahis-mevzuu olamaz. Ateistler hakimdir” diyen kimseler, kimin hesabına çalıştıklarını, kimin hesabına konuştuklarını düşünsünler…
Allahü Teala topyekün dünya küfrüne ve küfranına, topyekün dünya kafirine ve facirine karşı, tek başına:
– “Allah bu işi tamamlayacak fakat siz acele ediyorsunuz! Hire’den Yemen’e bir zaîne tek başına yolculuk yapacak, kadın ordan oraya gidecek de şakîler ona saldırmayacaklar. O günü göreceksiniz fakat siz acele ediyorsunuz!…”.
10 sene sonra o gün oluyordu. Müminler onu görüyordu, o gün acele edenler utanıyordu.
Ama Allah Rasulü daha çekirdekte iken dahi onun bir ağaç olacağını, sümbül vereceğini, ser çekeceğini, saçak salacağını, meyve bahşedeceğini o gün müminlere telkin ediyor ve kuvve-i maneviyyelerini takviye ediyordu. Allah tertemiz ruhuna mahbit-i vahy-i ilahi olan kalbine bu kabil şeyleri fısıldıyordu.
Bedir’de ellerini kaldırmış yalvarıyordu Allah Rasulü. Ordusunun kuvve-i maneviyyesinin sağlam olması, muzaffer olması, düşmanın payimal olması için Allah’a dua ediyordu. Ve bütün nazarlmar onun yüzünde idi. O hal kendisinden geçince, Ashabın dönünce:
“Ve yüvellûneddübür…” (54/45) buyuruyordu. Ayet, bütün Kureyş ve kafir topluluklarının, geldikleri gibi gerisin geriye dönüp kaçacaklarını söylüyordu. Bu ayeti Ashabının yüzlerine okuyordu, can geliyordu o insanlara, coşkunluk geliyordu, taşkınlık geliyordu.
Sevr’de, yâr-ı gâr’ı ile beraber iki kişi, tek başına orada dünyanın tehlikelerine karşı, kafirlerin tehdidlerine karşı Allah Rasulünde zerre kadar bir sarsıntı yoktu.
Hz. Ebu Bekir, o manzarayı bize şöyle anlatır:
– “Az eğilip de ayaklarının altına bakıverselerdi, bizi Sevr mağarasında göreceklerdi” der. Cenab-ı Hak göstermedi. Hz. Ebi Bekir endişesini dile getirmişti:
– “Yâ Rasûlallah! Mağaranın önünde dolaşıyorlar”…Diyor ki Allah Rasulünde zerre kadar fütur yoktu…
– “Mâzannüke bisneyn Allâhü sâlisühâ…”. “Dostum ne tasalanıyorsun? Üçüncüsü Allah’dır” diyordu.
Ebu Bekir’e can geliyordu, Allah sekine indiriyordu, kalpte oturaklaşma ve itminan hasıl oluyordu.
İşte büyük Erkan-ı harbin, cihan fetheden ordusunun sinesinde bu vardı. Gönlünde bu vardı. Tek başına kaldığı anda dahi, düşman saflarına kendisi çarpıyor, Allah’ın zafer ihsan edeceğine inanıyordu.
Uhud’da da ölüm kalım birbiriyle boğuştuğu hengamde Hz. Ömer bir çare-i necat olur diye Uhud’a doğru çekildiği hengamda, birden yanından yıldırım süratiyle geçen Enes bir Nadr’ı görüverir. O, Ömer’e soruyordu:
– “Nereye yâ Ömer?”
– “Allah Rasulü vefat etti. Biz de başımızın çaresine bakıyoruz!”.
Hz. Ömer diyor ki Ömer Enes bin Nadr birdenbire gözden kaybolurken şöyle diyordu:
– “O’nun vefat ettiği yerde siz niye duruyorsunuz, niçin ölmüyorsunuz?”
Düşmanı saflarına dalmıştı, Mevlasına teveccüh ederek, kafirlerin Nebiler Nebisine yaptığından hicab duyduğunu anlatmıştı, özür dilediğini anlatmıştı, Müslümanların halini de şikayet etmişti. Geriye çekildiklerinden ötürü…
Bir müddet sonra onu parçalanmış olarak bulduklarında, sadece kızkardeşi parmağının ucundaki nişandan onu tanıyabilmişti.
Kuvve-i maneviyesi bu kadar sağlamdı. Herkes kendini cihana tek başına karşı koyabilecek güçte hissediyordu.
20′inci asrın tamamen kaybettiği bir cevherdir bu. Asrımızın mümin cemaati bu cevheri elde ettiği zaman, yeniden cihana meydan okuma imkanlarını elde etmiş olacaktır.
Kafirlerin galebesini, inkarcıların hakimiyetini peşin kabul eden kimselerine okumuş kimseler arasında, ne lise ve üniversitede, ne daha seviyeli kimseler arasında, ne müessir müesesseler arasında ne de halk arasında müessir olamayacaktır.
Çok coşkun imana sahip olsa dahi, halkın kuvve-i maneviyesini yıkan kimseler, peşinen kafirleri gelebe çalmış kabul edenler, peşinen kendisini mağlub eden kimseler, şeytana ve şeytanın hizbine hizmet eden kimselerdir.
Bir mümin şu caminin içindeki tek mümin, herkes irtidad etse, dininden dönse, tek adam kalıverse, diyecek ki:
” Cenab-ı Hak şu milletin maküs talihini benimle değiştirecek. Ben bu milletin karşısına çıkacak yeniden onları doğru yola irca edeceğim”.
Bu iman, cesaret ve bu coşkunluğa sahipse, Allah lutfunu esirgemeyecek payidar edecektir.
İşte Nebiler Nebisi Sallallahü aleyhi ve Sellem, Nübüvvetin hâsse-i lâzimesi olarak bu mümtaz sıfatla mevsûf idi. Askerlerine bu coşkunluğu verivermişti. Onun için yaşlı, genç, erkek kadın, çoluk çocuk herkes, bu coşkunlukla coşkundu, coşuyor ve taşıyordu.
Yemame harbi oluyordu.
İbn- Ömer anlatıyor: Ashab-ı Kiram arasında titizlik ve hassasiyetiyle meşhurdur. Allah Rasulüne ait sözleri naklederken o kadar o kadar ince eler sık dokurdu ki, O’nun söylediği sözlerde artık kimsenin bir tereddüt ve şüphesi olmazdı.
Ömer bin Abdülaziz hadislerin tedvini hususunda:
“İbn-i Ömer biraz şiddetlidir, onun hadislerini alırken biraz düşünün!” demektedir. Olay Sika olan ravi tarafından bize nakledilmektedir:
Yemame harbi cereyan ediyordu. Ebû Akil kolunu kaybetmişti, kullanamayacak durumdaydı, yatıyordu. Biz şimdi komaya girme diyoruz. Başına bir örtü örtmüş başında duruyordum. Dudaklarını zor hareket ettiriyor, gözünü zor açıp kapıyordu.
Biraz sonra Maân’ın , sesi duyuluverdi. İslam saflarındaki çatlaklık o Sahabeyi öyle bağırmaya zorlamıştı.
– “Yâ lel-Ensâr!.:” diyordu.
Bu ses, Huneyn’de duyulan Rsulü Ekrem’in sesiydi. İslam saflarında çatlaklık oldu mu, taş gibi, tunç gibi polat gibi düşmanın okuna yayına sine açan Ensar çağrılırdı…
Ensar çağrılıyordu!..
Ebu Akil Ensardandı!..
Birdenbire örtünün altından hortlar gibi kalkıverdi…Nasıl kalkıyordu bu insan? Tepeden tırnağa mecrûh idi, doğranmış gibiydi…
– “Yat!” dedik,, “Sen yaralısın! Seni çağırmıyor!”..
– “Ensar dedi, duymuyor musun?” dedi…”Ensarı çağırıyorlar, demek ki bir ihtiyaç var” diyordu.
O kopmak üzere olan kolunu sürükleye sürükleye düşman saflarına daldı, ben de onu takip ediyordum…
Allah Halid bin Velid’in usta manevralarıyla, yalancı Peygamberi ters yüz etti, Allah Rasulünün bayrağı dalgalanmaya başladı Yemame sükût ediyordu…Müseyleme öldürülmüştü…
“Ben Ebû Akil’i buluverdim. yanına sokludum, son dakikalarını yaşıyordu. Rengi benzi uçmuş, nazarları çoktan cennete gitmişti. Biraz sonra ruhu da uçup gidecekti. Yanına sokulduğum zaman tereddüt içinde bana soruyordu”:
– “Limeniddebrah…Kim galip kim mağlub?…”…Bunu hareket edemeyen dudaklarıyla nasıl anlatmıştı bilmiyorum ama kimin galip kimin mağlup olduğunu soruyordu. Ben dedim:
– “Allah Rasulü galip, kafir de mağlup oldu”… İşte o zaman ellerini kaldırdı, dudakların hareket ediyordu…Öyle anladım ki Allah’a şükrediyordu.
Müminde bu denli canlılık vardı. Yaralısında mecrûhunda alîlinde dahi bu derece canlılık vardı. Tek başına kalsa dahi makus talihin onu güldüreceğine inanıyordu.
Biz bu ruha muhtacız. Nebiler Nebisinin müminlerin ruhuna nefhettiği, onlara hayat olan bu ruha muhtacız.
Bu ruhu etrafınıza telkin ediniz…Dünya ateşten çember olsa üzerimize gelse, biz şu (Manisa) Müradiye camiinin içindeki cemaatten ibaret Müslüman kalsak, yine de bu çemberi aşacağımızı telkin edin etrafınıza…Allah’n galebe çalacağını telkin edin etrafınıza…Rasulüllah’ın galebe çalacağını telkin edin.
“Elâ inne hızbellâhi hümül galibûn” (Maide, 5/56). Dikkat edin Allah’ın ordusu daima galebe çalacaktır.
“Velâ tehinû velâ tahzenû…” (Ali İmran, 3/139). Müminler gevşeklik göstermeyiniz, mahzun olmayınız. Müminseniz üstünsünüz, Kur’an ferman ediyor…
0 Yanıt, “nübüvvet 1”