Tarafından kurannuru r r

HUTBE KUR’AN-1 (25 Haziran1976)

KUR’AN’I KERİM’İ, ÖNCELİKLE ALLAH VE RASULÜ DOĞRULAR TAKDİR EDER…
GEÇMİŞ, GELECEK OLAYLAR VE İLİMLER DOĞRULAR…
KUR’AN’DAN ANCAK MÜTTAKî OLANLAR TAM İSTİFADE EDEBİLİR…
FERT VE CEMAATİN SAADETİ KUR’AN’I ANLAMAKLA VE ONA SAHİP ÇIKMAKLA GERÇEKLEŞEBİLİR…

HZ. ÖMER KUR’AN’IN BİR KELİMESİNİ ANLAMAK İÇİN GÜNLERCE DÜŞÜNÜR, ARAŞTIRIR, ÇEVRESİYLE PAYLAŞIRDI…
KUR’AN’I, EN AZ, TAKİP ETTİĞİMİZ BİR GAZETE KADAR OKUMAK VE ONA ÖNEM VERMEK GEREKİR…

Elhamdülillâh…Elhamdülillâh…Elhamdülillâhillezî hedânâ lihâzâ…vemâ künnâ linehtediye levlâ en hedânallâh…
Vemâ tevfîkî vela’tısâmî illâ billâh…aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb…
Eşhedü ellâ ilâhe illallâhü vahdehû lâşerîke lehû velâ nazîra lehû velâ misâle leh…
Ellezî lâ uhsî senâen aleyh…Kemâ esnâ alâ nefsihî…
Azze câruhû ve celle senâühû velâ yü’zamü cündühû velâ yuhlefu va’dühû velâ ilâhe gayruh…
Ve neşhedü enne Seyyidenâ ve Senedenâ ve Mevlânâ Muhammeden Abdühû ve Rasûlüh…
Essâbiku ilel-enâmi nûruh verahmetün lil-âlemîne zuhûruh
Sallallâhü teâlâ aleyhi ve alâ âlihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve eshâbihî ve etbâıhî ve ahfâdihî ecmeîn
Emmâ ba’dü feyâ ıbâdallâh ittkullâhe teâlâ ve atîûh fekad kâlellâhü teâlâ fî kitâbihil-kerîm
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Elif lâm mîm zâlikel-kitâbü lâ-raybe fîh” (Bakara, 2/1)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Allah tarafından inzal edilen mukaddes kitabımız, ilk tasdiki tebcili Allah’dan alır. Allah onu doğrular. Allah, onun içinde bulunan şeylerin ayn-ı hak ve hakikat olduğunu söyler.

Kainatın Efendisi, insanlığın iftihar tablosu, binlerce delille müeyyed, Peygamblerlerin haber verdiği, bütün hakikatların kâşifi olan Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a inmesi itibariyle, O tasdik eder, doğrular takdir eder ve tebcil eder; “Bu Kelam, Allah kelamıdır” der

Hadiseler Kur’an-ı Mu’cizül-Beyan’ı doğrular. Haber verdiği her şey zamanı gelince çıkıverir. İlimler Kur’an’ı doğrular…

İşte bütün bu hakikatlar muvacehesinde, ilerde peşi peşine olacak bu hadiseler muvacehesinde Kur’an kendi kendine “lâ raybe fîhâ” der. Onda asla şek ve şüphe yoktur…

Dili bilin bilmeyin, edasına aşina olun olmayın, sizin dahi ondan anlayacağınız ve Allah Kelamı olduğuna hükmedeceğiniz tarafları vardır.Bir yönüyle siz de “Lâ raybe” dersiniz, onda şüphe yoktur.

Allah tarafından indiğinde, sizin bütün saadetlerinizi hâmil bulunduğunda, merak ettiğiniz her haberle geldiğinde şüphe olmayan bu kitap, aynı zamanda sizin için hidayet kaynağıdır.

Fakat siz müttakî olursanız ondan istifade edeceksiniz..

“Hüden lil-müttekîn”(Bakara,2/2)).O, müttakîlere hidayet eder…

Ve değişik bir kırâatte.

“Lâ rayb. fîh”

Onda şüphe yoktur, onda müttakiler için hiyadet vardır. Allah’dan çok korkan O’nun himayesine giren, aklın idlâlâtından sakınan kimseler için, Allah’ın himayesine girenler için, kafasına karîhasına itimad etmeyen kimseler için, aklı hakikatı anlamada bir alet olarak kullananlar için, Peygamberin sesine soluğuna kulak verenler için hidayet vardır.

Kainatın sesine soluğuna kulak verenle, kainat kitabının manasını anlayanlar için hidayet vardır.

Demek Kur’an evnizde durursa, bir mahfaza içinde asılı kalırsa, size hidayet olamayacak demektir. Sizi cinden periden vampirden kurtaramayacaktır.

Sizi devrin dalâletinden, küfründen küfranından, tereddînin bataklığına düşmekten sizi kurtaramayacaktır.

Kur’an’ın sizi kurtarması, Sizin O’na sarılmanaza bağlıdır.

Allah Rasulü, “Bu öyle Hablullah’tır ki, bir ucu Allah’ın elinde, bir ucu da sizin elinizdedir. Tutunduğunuz zaman sizi hidayete götürecektir ” buyurur. O sizin elinizde ve gönlünüzde olduğu zaman, kafanızda manası teşrih edildiği zaman, ona tutulmuş sayılacaksınız.

Evinizde çiviye bağlı ve asılı olduğu zaman, paslı çiviye bağlı olacak o!…Demek ki gönlünüza bağlı değil!..

Manasını anlamadığınız zaman, onu dua kitabı haline getirmişiniz demektir. Okuyup hakikatına kulak vermeyi düşünmediğiniz zaman veya vermeyi aklınızdan geçirmediğiniz zaman, onunla tevrat arasında sizin nazarınızda fark olmayacaktır. Nasıl Tevrattan istifade edemeyeceksiniz, nasıl İncilin envarıyla âlâyı illiyyîne çıkamayacaksınız, öyle de kendisinden istifadeyi düşünmediğiniz, akıl edemediğiniz Kur’an-ı Kerim sizi saadete götürmeyecektir.

O, müttakîlere hidayettir.

Onun gerçek cemaati, her meselesini anlamak için hâhişkâr, istekli, dolu dolu ona müteveccihtir ve bir tek meselesini anlamadığı zaman günlerce yemeden içmekten iştahı kaçmakta, uykusu kaçmaktadır.

Hz. Ömer “Ebdel” kelimesini anlayamamıştı. Hutbede bu husustaki teessüf ve teessürünü dile getirdi: “Ebdel”in manasını gönlüme itminan verecek şekilde bilemiyorum!” remişti…

Her kelime üzernide günlerce durmuş, her kelimenin teşrîhâtını yapmış, her kelimenin nurunu görmüş nuruna ermiş, her kelime gönlünde ayrı bir ışık yakmıştı. Bir tek kelimeye tekabül eden noktada zulmânî bir hava müşahede ettiği için niçin tenevvür etmiyor diye teessüf etmişti.

Kur’an, Hz. Ömer’in olduğu kadar bizim de kitabımızdır. Cemaat içinde kim müttakî ise onun için hidayettir. Açacak bakacak anlayacaksın. Getirdiği şuura ruha ermeye çalışacaksın. Neşrettiği envar altında meselelerini tahlile koyulacaksın. Zulmanî havandan beşerî karanlıklarından, şehvetin dumanından uzaklaşarak, onu kendi saf alemi içinde kavramaya, idrak etmeye çalışacaksın.

“Fîhi hüden lil-müttakîn”.

Muttakîlere onun içinde, derûnunda hidayet vardır, dolu dolu heyecan vardır, insanı cennete sevkeder ve onun içinde dolu dolu nur ve esrar vardır. Onun mahiyet-i ulviyesinde saadet vardır. Ona şahsen tutunan saadete erecektir. Ona sahip çıktığı zaman bir cemaat saadete erecektir.

Ona sahip çıktığını zanneden bir cemaat, hala onu evlerde duvarlara asmaya devam ediyorsa, açıp içine bakmıyorsa, hakkında yazılan hakiki tefsirleri okumuyorsa, onun büyük mahiyetini keşfedebildiği kadar kavramaya çalışmıyorsa, müsadenizle ben: “Bu cemaat Kur’an’a sahip değildir!” diyeceğim.

“Dilini bilmediğiniz, havasına deasına akıl erdiremediğiniz, hakkında tefsirler okuyup anlamaya çalışmadığınız bir kitap, sizin kitabınızı değildir!” dersem sakın darılmayınız.

Gazeteniz vardır sizin ordaki pehlivan yazarlarını bilirsiniz, fıkra yazarlarını bilirsiniz, roman yazarlarnı bilirsiniz. Hangi ay, hangi gün hangi haltlar karıştırıldı onları bilirsiniz. İşte o gazete kadar ilgilenmiyorsanız, okumuyorsanız, gazete kadar Kitabınıza sahip değilsiniz dersem sakın gücenmeyin ve darılmayın…Hakkında en az peynir ekmek yeme rahatlığı içinde başkalarına anlatacak kadar malumata sahip değilseniz, siz Kur’an’a sahip değilsiniz diyeceğim.

20′inci asrın bütün dalaletlerinin, bütün felaketlerinin ötesinde, 500-700 milyon İslam cemaati, İslam Milletleri, bütün kopuk kopuk olmasının verasında aslında bunun cezasını çekmektedirler. Bütün huzursuzlukların ve saadetten mahrum ouşların verasında bunun cezasını çekmektedirler.

Her şeyi arkaya atma, yeniden nur ve saadet asrını getirme, yeniden Kur’un’ın hidayet olduğu devri ihya etme, ondan istifade etmeye, ona teveccüh etmeye bağlıdır.

Biri çıkıp da başkasının yâvesini bana arzetmeye kalkışmasın!

“Kur’an bizim kitabımız olduğu halde biz niçin geriyiz?” demesin!

Ne zaman onun manasını anladık, ne zaman onun emrettiği cihadı yaptık, ilmî tefekkürî yaptık da geri kaldık?..

Sahip çıkmadığımız bir Kur’an bizi bıraktı ve batılı ondan istifade ettiği nisbette terakkî ettiyse bu, bize ait bir cürümdür ve bu cürmün tevbesi yeniden Kur’an’a dönmektir.

İmamın size yaptırdığı tevbe değil; estağfirullah el-azim el-kerim…değil…Kur’an’ı bırakma cürmüne karşı böyle bir tövbeye kalkarsanız, bu tövbe de ayrıca tövbe isteyecektir. Bu istiğfara da istiğfar etmek icab edecektir. Silsile halinde istiğfarlar birbirini takip edecektir.

Kur’an’dan kopuş cürmünün tövbesi, Kur’an’a dönüş şeklinde olacaktır.

Dönecek ve anlayacaksınız..Büyükler, müceddidler hakkında ne yazdı? Onların yazdığı şeylerle bu esrar menbağını, bu sistemler galaksiler mecmuasını anlamaya çalışacaksınız…

Bu mültekal-bahreyni anlamaya çalışacaksınız. İç ve dış dalgaların burun buruna, kulak kulağa, dudak dudağa gelmesinin manasını anlayacaksınız, içinizde derinleşecek, dışınıza doğru açılacaksınız. Ama bunları okuduğunuz zaman anlayacaksınız.

Herkes okuduğu tuttuğu gazete kadar, Kur’an’ı tutacak ve okuyacak, herkes beğenip takdir ettiği partiye, siyasi lideri kadar Hz. Muhammed’i tutacak,

O zaman kainatın Efendisi sizi, sevilen insanlar arasına alacak, o zaman mukaddes kitabınız o nisbette, seven insanların kalbindeki yerini alacak…

Ve işte bu bizim hidayete ermemiz, müttakî olmamız, içinde şek ve şüphe bulunmayan Kur’an’a teveccühümüz nisbetinde olacaktır…

Elâ inne ahsenel-kelâmi ve eblagan-nizâm…Kelâmüllâhil-Melikil-Azîzil-Allâm…
Kemâ kâlellâhü tebârake ve teâlâ fil-kelâm…
Ve izâ kuriel-Kur’ânü festemiû leh… Ve ensıtû lealleküm türhamûn…
Eûzü billhi miheşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
İnnallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn…Sadekallâhül-Azîm… Bârekallâhü ve velicemîıl-mü’minin…
………..
Elhamdülillâh, Elhamdülillâh, Elhamdülillâhi hamdel-kâmilîne kemâ emarr
Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühün-Nebiyyül-Mu’tebarr…
Ta’zîmel-linebiyyihî ve tekrîmen lifehâmeti şâni safiyyih…
Fekâlellâhü Azze ve Celle min kâilin muhbiran ve âmirâ…
İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-Nebiyy Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ…Lebbeyk!..
Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin Kemâ salleyte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbrâhîme fil-âlemîne Rabbenâ inneke Hamîdün Mecîd.
Ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin kemâ bârakte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbráhîme fil-âlemîne Rabbená inneke Hamîdün Mecîd.
Verdallâhümme anissıddîkı Ebî Bekrin vel-Fârûka Omara ve Osmâne ve Aliyyin Radyallâhü anhüm ve anissitteti bakıyetil-aşeratil-mübeşşirati ve anissahâbeti vettâbiîne el-Ahyâru minhüm vel-Ebrâr.
Ve Selleme teslîmen kesîran ilâ yevmil-haşri vel-karâr vahşürnâ meahüm bilutfike âmîn…
Allâhümmensur men nasaraddîn…

İnnallâhe ye’müru bil-adli vel-ihsâni ve îtâi zil-kurbâ ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy… yeızuküm lealleküm tezekkerûn. (16/90)

Ibâdallâh!.. Allah’ın kulları!..Bu şeref bu paye bu ünvan size yeter; Allah’ın kulları!.. Allah’a kul olma âlî payesiyle şerefyâb ve serfirâz olan, Allah’a kul olma şerefini ihraz eden, bütün şerefi Allah’a kulluğuna bağlı olan, şerefi O’na kullukla bulan Allah’ın şerefli kulları!..
İttekullâhe ve atîû. Allah’a karşı gelmekten, isyandan çok korkun; Azameti kadar, acziniz ve fakrınız kadar, büyüklüğü kadar küçüklüğünüz kadar korkun!.. İsyandan sakının ve saygı içinde ona itaat edin.Takva dairesi içine girin! Ayatı tekviniyenin esrarını kavrayın İlahi kelamla ve kendinizle tevfikini yapın!
İnnallâhe ye’müru bil-adli. Allah en geniş manasıyla adaletle; dosdoğru yolda sıratı müstakimde dürüst bir hayat yaşamakla emrediyor.
vel-ihsâni. En geniş manasıyla ihsanla; Mevlayı müteali görüyor gibi O’na kulluk yapmakla; her ne kadar siz O’nu görmeseniz de O sizi görüyor ve her halinize nigehban bulunuyor ya!..
Ve îtâi zil-kurbâ. Yakın daireden başlamak süretiyle yakınlara bir şeyler vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyetin ufkunuzda şehbal açması yücelmesi ve bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle emrediyor.
Ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy. Ahlaksızlığın her çeşidinden; büyüğünden küçüğünden gizlisinden açığından, Dinin kerih gördüğü, Rasulü Ekremin çirkin dediği şeylerden sizi menediyor. Dinin emirlerini dinlemeyip serkeşlik yapmanın, hakka baş kaldırmanın, huzursuzluk çıkarmanın her çeşidinden de men ediyor.
Yeızuküm lealleküm tezekkerûn. Size böyle vâz-u nasihatta bulunuyor, irşad ediyor ta düşüne, kendinize gelesiniz, istikamet bula, inhiraflardan uzak kala, rızasını kazanarak emnü eman içinde doğruların varacağı cennete dahil olasınız…

Ekımıssalâh innassalâte tenhâ anil-fahşâi vel-münkar…vele-zikrullâhil-ekbar…vallâhü ya’lemü mâ-tasnaûn… (Ankebut, 29/45)

HUTBE KUR’AN-2 (02 Temmuz 1976)

KUR’AN-I KERİM’İ, İNSANIN HER İHTİYACINA VE EBED ARZUSUNA CEVAP VERİR…
İNSANA İNEN KUR’AN, DAĞLARA İNSEYDİ, ONLARI PARAMPARÇA EDECEKTİ…
KUR’AN HEM SAADET HEM DE HELAKET HABERLERİ İLE GELMİŞTİR…
SAHABE ÖLÇÜ-KISTASTIR. ONLARI ÖRNEK OLMAYAN CEMAAT MAHVDIR.

PEYGAMBERİMİZİN: “KUR’AN HÜZÜNLE İNDİ, HÜZÜNLE OKUYUN DEMESİ”…
PEYGAMBERİMİZİN: “KUR’AN OKUYUN DİNLEYEYİM!” DEMESİ…AĞLAMASI…
HZ.ÖMER’İN NAMAZDA AĞLAMASI, ARKA SAFLARDAKİLERİN DE AĞLAMASI…
ÖMER BİN ABDÜLAZİZ’İN BİR AYETİ OKUYUP SABAHLARA KADAR AĞLAMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Lev enzelnâ hâzel-Kur’âne alâ cebelin leraeytehû…” (Merşem, 19/21)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Cehab-ı Hakkın büyük ihsanlarına, sonsuz lutuflarına nâmütenâhî atâyâsına mazharız.

Bize istidadlar kabiliyetler lutfetmiş, bu kabiliyet ve istidadların istedikleri şeyleri lutfetmiş. Yem içme arzusu vermiş sonra da yenecek içilecek şeyleri lutfetmiş. Görme kabiliyet ve istidadını vermiş, gözü ona göre yapmış, güneşle göz arasındaki mesafeyi ona göre ayarlamış. İnsanın görmesi gereken renklere göre gözü ayarlamış…

Ebedi yaşama arzusu, ebedi saadet arzusu vermiş…Bütün cihan bizim olsa gamımız gitmez. Mesud olamayız ahireti isteriz, ebedi sonu olmayan bir alem isteriz.

Bu saadet yolunu elde etme yolunu da bahşeylemiş…Bizde ebedi bir alemi, saadeti isteme razusu varsa bu hangi yolla temin edilir; bu yolu da lutfetmiş.Bu yolda mürşitler göndermiş, bu yolda irşat edici beyanlarda bulunmuş…Bunlar Allah’ın lutfudur…

Dünyevi bir arzunuzun yerine gelmesinden meseleyi alın, çoluk çocuğunuzu size lutfetmeye kadar götürün; ondan alın, sağlam bir aile yapısına kadar, hür bir memlekete kadar, bağına bahçesine kadar…bütün bunları aşın, bağ ve bahçeler Cemalinin bir cilvesi olan, istidad ve kabiliyetlerinizin istediği rne kadar şey varsa, hepsini size lutfetmiş. Kur’an ile doğru yolu, müstakîm tarîki size anlatmış…

İnsan hasta değil ise, tab’ını mizacını bozmamış ise, kafası yanlış çalışmıyorsa, kalbi yanlış anlamıyorsa, Kur’an’a kulak verdiği zaman, içindeki saadet arzusuna tam cevap verdiğini bulacak ve bilecektir. İçinden gelen bütün ihtiyaçlara cevab-ü sevap verdiğini müşahede edecektir.

Bütün bunlar Allah’ın lutfudur bize…Allah bu lutufları dağa taşa yapmadı, Allah bu lutufları dört ayağı üzerinde yürüyenlere yapmadı…İnsan etti, insan istidadını bahşetti, sonra lutfedeceği şeylerle bizleri serfiraz kıldı.

Bunların içinde hiç birimizin avamca tabirle, kulağınızı tırmalamazsa ifade edeyim: Hiç birimizin beş kuruşu yoktur, şu ana kadar Allah’ın bize lutfettiği şeyler içinde…Hep meccânî hep bedava lutfedilmişlerdir bunları…İnsanlar bir karşılık vermiş de elde etmiş değillerdir. Yolda bulmuş da değillerdir. O lutfetmiştir ve lutfettiği şeyleri değerlendirmemizi istemiştir. Ve bir gün gelecek bütün bunların hesabını soracaktır.

Kur’an bunları bize anlatmak için gelmiştir.Vazifeliye vazifesini anlatamak için, mahlukata Allah’ın azametini anlatmak için, hakimiyetini anlatma kiçin, istediklerini anlatmak için nazil olmuştur.

Onun için temsil-i Kur’âniye diyor ki:

“Lev enzelnâ hâzel-Kur’âne…”

Sizin üzerinize inen şu Kur’an, ihtiyaçlarınıza cevap veren size doğru yolu gösteren, içinde Allah’ın azametini anlatan, her ayetinde Azamet damlayan Kur’an-ı Mu’cizül-Beyan size değil de şu dağlara inseydi, o dağlar parça parça olacaklardı.

Tûr-ı Sina’da Tecelli-i Akdesi ile parça parça eden, ağacı taşı birbirine katan, şekeri kamışı birbirine katan, ruhu maddeye meczeden Allah, sağı solu karıştıran, mekanı mekansızlığı birbirine karıştıran Allah, bütün bunları sana hatırlatarak, dağın dahi perçe parça olacağını sana hatırlatarak; sen insansın, insanlık istidad ve kabiliyeti var. Sana inen bu Kur’an dağa inseydi, Tur-ı Sina’yı parça parça ettiği gibi, o Tecelli-i Akdes dağları da parça parça edecekti demektedir…

“Ve tilkel-emsâlü nadribühâ…”

insanlara misal olarak irad ediyoruz. İnsan olan insan, mücerred hakikatı bu misaller içinde anlayacaktır. ”

Aklın kavrayamayacağı büyük büyük manaları, Ulûhiyet manasını, Ceberût manasını, Allah’ın Hakimiyetinin manasını, insanın bu dünyaya gelmesinin manasını… Kur’an’ın azametli inişini, onda anlatılmak istenen şeyleri, dehşeti ve celadeti…bu misaller içinde anlayacaktır. Ama insan olan insan anlayacaktır.

Onun için Kur’an, sinesine kulak verip onu dinleyen ve yolunda olan kimseler için saadet müjdesi ile geldiği gibi bir yönüyle ona kulak vermeyen ve dinlemeyenlerin helaket ve felaket haberi ile de gelmiştir…

Nebiler Nebisi Sallallahü aleyhi ve Sellem:

“Kur’an hüzünle inmiştir, siz de okurken mahzun olarak okuyun onu!”

Bunun manası şudur: Gönlünüze inerek okuyun. Onu ağzınızda ve gırtlağınızda bsırakmayın. İlahi kelamı sizden ne istiyor, onu anlamaya çalışın.

Onun için Aleyhissalatü vesselam ve Sahabe-i Kiram Hazerâtı, Kur’an okurken çok defa kendilerinden geçerdi…

Hz. Ömer mihrapta zammı süre okurken, hıçkırıklarından arkadaki saflarda dahi hıçkırık başlardı…

“Kuru gözlere yuf olsun!..”. “Katı kalplere yuf olsun!” diyeyim. “Duygulanmayan bütün sinelere yuf olsun!” diyeyim. O orada bütün heyecan ve helecanlarıyla, Kelimı İlahi’nin ağırlığı altında, hıçkıra hıçkıra ağlardı, ağlama saflarda da başlardı…

Allah Rasulü, Buhari’de gördüğümüz şekliyle, ibn-i Mesud’u çıkardı:

– “Bana Kur’arn oku dinleyeyim!” dedi. İbn-i Mesud:

– “Ey Allah’ın Rasulü, Kur’an size nazil oldu, ben size nasıl Kur’an okuyayım!”…Yani onu siz daha iyi bilirsiniz…

Allah Rasulünün boyu, kameti, kıymeti nasıl güzel, huluku (ahlakı) nasıl güzel, tilaveti, dile getirmesi, Kur’an’ın musikisine uygun, ona has edasıyla öyle Kur’an’a hakimdi Allah Rasulü, o mahzun edasıyla okurken, arkada herkes kendinden geçerdi. Sen böyle güzel okuyorken ben nasıl okurum diyordu ibn-i Mesud…

– “Başkasından Kur’an’ı dinlemekten hoşlanırım” buyurdu…

Burada ayrıca bir ders veriyordu. İbh-i Mesud’un kıraatte İmam olduğunu da anlatıyordu. İbn-i Mesud diyor ki:

– “Süre-i Nisa’yı okumaya başladım, ben okuyordum, O da vecd içinde dinliyordu. Bir aralık bana işaret etti.”

– “Dur, yeter! dedi. Döndüğümde gördüm ki gözleri dopdoluydu, dinleyecek hali kalmamıştı…Ben şu ayete gelmiştim:

“Ve keyfe izâ cinâ min külli ümmetin şehîd”…(Nisa, 4/41).

“Nasıl olur o gün, seni ümmetine şahid o larak getirdiğimiz o gün? Ümmetini ümmetlere şahit olarak getirdiğimiz o gün? Ümmetinin bütün seyyiât ve hatasının ortaya döküldüğü an! Seni başlarına getirdiğimiz o gün? Akın karanın her şeyin hesabının sorulacağı o gün? Sırların ortaya döküldüğü o gün? Ümmetin ve sen yüz yüze ve göz göze, yan yana g eldiğiniz o gün…Nasıl olacak o hal?” diyordu…

Bu, Nebiler Nebisinin şehadeti…Ümmeti de ümmetlere şehadet edecekti…Hakiki Ümmet-i Muhammed sair ümmetlere şahit olacak.

Allah Rasulü işin ruhundaki hüzünden dolayı ağlıyordu.Ve bir de Allah’ın kendisine olan sonsuz iltifatından, sonsuz ihsanından dolayı ağıyordu…

Ferman ediyordu:

“Bu Kur’an hüzünle inmiştir, okurken ağlayın, ağlayamıyorsanız ağlar gibi yapın!”…

Gönlünüzü verin. Eğer gönlünüz ondan müteessir değilse, mütehassir değilse, hiç olmazsa öyle olmaya zorlayın kendinizi diyor. Hiç mahzun olmayan, müteessir olmayan bir gönül taşıyorsanız, gönül değil, atıverin o gönlünüzü…Bunun manası bu idi…

Ömer bin Abdülaziz…

Devlet reisi idi. Öyle bir devletin reisi idi ki, idare ettiği devletin sadakası, Türkiye’nin bütçesi demekti. Bu devletin reisiydi. Bir taraftan tatlı nurani bir kol gibi Endülüs’e kadar uzanan, Afrika’yı baştan başa hakimiyeti altına alan, Mâverâünnehir’e giden, uzak doğuya doğru ulaşan, Anadolu içlerine giren büyük bir devleti, meleklerin idaresi gibi idare ediyordu.

Ama bu devletin reisi Ömer bin Abdülaziz, nasıl dışa karşı büyük, nüasıl büyük bir fatih, büyük bir devlet reisi, içine de öyle hakimdi…

Nedimleri, yanındakiler naklediyor:

Sabahlara kadar çok defa “izil-aglâlü fî anâkıhim” (Mümin, 40/71) ayetini okur, hıçkıra hıçkıra ağlardı.

İnsanların boyunlarına öbür alemde seyyiatları zincirn olarak takılacak, eziyet edilecek; iktisablarından ötürü, haksız tasarruflarından ötürü, yaptıkları sarfiyatın hesabını Allah’a verecekleri hava içinde, sarfe tmediklerinden ötürü, har vurup harman savurduklarından ötürü, küçük büyük bütün idareciler boyunlarına zincir takılacak, tek arpadan dahi Allah’a hesap verecekler…

İşte bu ayeti sabahlara kadar okuyor kendinden geçiyordu.Uyandığı zaman sabah olduğunu hissediyordu ve bu dolu dolu hava içinde raiyyetinin, halkın işine gidiyordu. Mutlu bir devlet, mutlu bir devlet reisi…

Kur’an bu hava ve eda içinde nazil olmuştur. Bu eda ve havadan Kur’an’ın ufkuna bakmayan bir kimse, 20′inci asrın sönük kalbiyle, ölmüş hissiyle, bir şey anlamayan kafası ile bakacak olursa, onu bizim gibi ayakta canlı cenazeler şeklinde göreceksiniz. Bana bakıp Kur’an’ı anlamaya çalışırsanız, haybet ve hüsran içinde kaldınız, benim ölü halimden, Kur’an’ın manasını ruhunu anlamaya kalkarsanız, ebediyyen ölü omlarak kalacaksınız demektir…

Sahabe kıyamete kadar kıstastır…Sahabi ölçüdür.

Her ölçü, Sahabinin ölçüsüne, Sahabinin hayatına yaklaştığı nisbette makbuldür. Onlardan uzaklaştığı nisbette ayarlar bozulmuş demektir.

Sahabiyi ölçü ve kıstas almayan hiç bir sistem, hiç bir tecdid hareketi, hiç bir Mihdi hareketi…hiç bir hareket muvaffak olamayacaktır…Sahabi şudur:

“Ashabî kennücûm bieyyihim ıktedeytüm ihtedeytüm”.

“Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisinie tutunursanız hidayete ulaşır bana ulaşırsınız.”

Sahabi pazarında piyasasında olmayan bir cemaat mahvdır…

Sahabenin hayatını örnek almayan bir cemaat perişandır…

Hayatını Sahabenin hayatına göre tanzim etmeyen bir cemaatin hayatında hayır, bereket ve yümün de yoktur.

Allah Sahabe hayatıyla hayatlanmaya buzleri muvaffak kılsın…

Kur’an’ı getiren, teblig eden O Zat-ı Akdes’den doğruydan doğruya perdesiz, hailsiz, hiç bir mania olmadan yaşadığı hayatı yaşayan, Kur’an’da yok olan, fani olan bu cemaat, elbette örnek olacaktır…

HUTBE KUR’AN-3 (09 Temmuz 1976)

KANUNLAR, İNSANIN MADDİ VE MANEVİ HER İHTİYACINI GİDERECEK ŞEKİLDE DÜZENLENİRSE FAYDALI OLUR…
KUR’AN, İNSANI BÜTÜN YÖNLERİYLE ELE ALMIŞ VE MÜKEMMEL BİR CEMİYET DÜZENİ GETİRMİŞTİR…

KUR’AN’IN BAHAR CANLANMASI TASVİRİYLE, İNSANLARIN DİRİLECEKLERİNİ ANLATMASI…
KUR’AN’IN BÜYÜLEYİCİ SÖZLERİ KARŞISINDA BÜTÜN ŞAİRLER SUSAR…
PEYGAMBERİMİZİ ÖLDÜRMEK ÜZERE YOLA ÇIKAN HZ.ÖMER’İN KUR’AN KARŞISINDA DİZE GELMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Ve kezâlime evhaynâ ileyke rûhan bin emrinâ…” (Casiye, 42/52)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Hayatı bir bütün olarak ele alan mütekamil bir topluluk, mütekamil bir cemaat, kamil milletler, kendi haklarında vaz edecekleri kanunların, hayata ait her meseleyi içine almasını arzu ederler.

Mükemmel bir devlet, fertleri olgun, münevver bir cemaat, ferdi hayatını, ailevi hayatını, ictimai hayatını kanunlarla tanzim ederken, o kanunların bütün ihtiyaçlara kafi ve vafi olacak bir şekilde ayarlanmasını, vaz’ edilmesini arzu ederler.

Aile hayatımızda bir açıklık bırakan kanun, tam kanun yeterli kanun değildir. Aksiktir kusurludur. Ferdi ailevi hayatımızda yeterli maddeler arzetse de, bizim iç alemimizi, ledünniyatımızı fikir ufkumuzu ihmal etse, yine biz bu mevzuda kanun vazıını eksik ve kusurlu görürüz.

Öyle kanun isteriz öyle nizam, hakkımızda öyle mevzuat, öyle maddeler isteriz ki bizim hiç bir şeyimizi ihmal etmesin. Şahsi ve umumi hayatımızla alakalı hiç bir tarafımızı açık, eksik ve gedik bırakmasın.

Onun için ictimai hayatta sık sık değişmeler olur. Kanunlar sık sık değişmelere tabi tutulur. Gelen her yeni hava, gelirken kanunuyle gelir, gördüğü eksikleri giderme edasıyla havasıyla, va’diyle gelir, gelir bir şeyler yapar, bir kısım eksikler bırakır, ya yıkılır veyahutta gider arkasından başkası gelir, aynı eda ve hava ile o da devam eder.

Kur’an en kamil en mütekamil, en mükemmel beşerin kitabıdır. En mükemmel beşer için, insanlar için, cemaatler için mevzu kanunlar mecmuasıdır. Onun hiç bir tarafını ihmal etmemesi gerekir.Bunu upuzun müselsel Kur’an derslerinde blumak mümkün olacaktır. Okuduğumuz yerlerde görmüş olacaksınız, ben sadece bugün bir parçasını arzedeceğim.

Mükemmel bir cemiyet düzeni getirmiştir.Ama bu mükemmel cemiyet düzeni içinde benim ruhumun huzuru, saadeti, sekinesi, temkini timin edilmemiş ise büyük bir eksiklik büyük bir gedik var demektir.

Gevurca tabirle arz edeyim: Milletin ekonomik ihtiyaçlarını gedermişsiniz, bu sahada onu huzura kavuşturmuşsunuz ama kalp esas muhtaç olduğu şeye kavuşmamışsa, dolayısıyla itminana ulaşamamışsa, oturaklaşamamışsba, başka şekilde başka yerden patlak verecek, değişik dirençte ve şekilde huzursuzluklar ortaya çıkacaktır.

Avrupanın hal-i hazırı Rusya’nın müstakbeli buna şahid-i katidir. Siz göreceksiniz…Yıkıntının nasıl korkunç olduğunu, gürültünün naıl dünyayı sarstığını, bütün çıplaklığıyla ve vuzuhuyla göreceksiniz.

İnsan bir bütün halinde ele alınmadığı ne devletin, ne cemaatin hatta ne de melekler topluluğunun uzun boylu ayakta durmasına imkan olmadığını göreceksiniz.

Kur’an bir bütün halinde insanı ele almıştır. Onun zevkine kadar her şeyini ele almıştır.Onun haz duyabileceği şeylere kadar inme, o mevzuda cevherlerle, lâlü güherlerle marifet hüzmeleriyle imdadına yetişme, bu hususa kadar her şeyi ele almıştır.

Hatta dinleme zevkini musiki aşkını dahi cevaplandıracak mahiyette nazil olmuştur.

Mukaddes bu kütüphane bir kitap fakat muhteva itibariyle bu kütüphane, kendi fertlerini cemaatini, hiç bir kapıya hiç kimseye muhtaç bırakmayacak şekilde, bir bütün halinde onun karşısına çıkmıştır.

İşte bu cümleden olarak edasında da ifadesinde de bir ton vardır. Kur’an’ı Allah’a inanmış bir kulakla hususi dinlediğiniz zaman, Allah haşmetinin, celadetinin, azamet ve ceberutunun hükümferma olduğunu, nasıl bu büyük makamlara dairelere ait manaların mevcelendiğini, dalgalandığını, gelip gelip insan kalbine çarptığını insan hisseder. Elverir ki hüşyar bir kalp ile dinlensin.

Müminlere bir haşri anlatmak isteediği zaman. baharı yeşilliği ile müminlerin gözünün önüne serer. Allah’a inanmışları bu tefekkür sofrasında düşünmeye davet eder.

“Fenzurû ilâ âsâri rahmetillâhi…” (30/50).

Öldükten sonra ağacın otun, her şeyin ölmesini müteakip, böceğin hevamın haşeratın, solucanın her şeyin ölmesini müteakip, yeniden baharda Hz.İsrafil’in nefh-i sûr etmesiyle, nasıl hayata yeniden mazhar olduklarını gezip bir görüversinler, ölüler nasıl diriliyor gezip görüversinler. kupkuru tohumlarda ukde-i hayatiyenin yeniden rüşeymlerle başlarını dışarıya nasıl çıkarıyorlar, onları gezip görüversinler!..Ölü bir zemin nevbahar halinde arz-ı didar ediyor gezip görüversinler!…

Allah böyle ölüleri de ahirette ihya edecektir. Burda ölen solucanlar kış uykusuna yatan hevam ve haşerat, kupkuru odunlar haline gelen ağaçlar, böyle haşrolduğu gibi, ötede Allah sizleri de ukde-i hayatiyenizden böyle haşr edecektir. Sizin için bir tohum mesabesinde olan zerrat-ı asliyenizden, tohum durumundaki sizin parçanızdan, sizleri de böyle ihya edecektir.

Allah bahar icraatını nazarımıza kitap halinde serer, sofra halinde önümüze kor, buyrun yeyin der…Bu sofrayı size böyle hazırlayan Allah, bu tefekkür sofrasını hazırlayan Allah, üzerinde sizlerin de bulunduğu büyük sofrayı mahkeme-i kübrada yine sizin nazarınıza arz edecektir.

Öyle tonlu öyle edalıdır ki insan hiç dilden anlamasa, bir çoban dahi olsa bu edadaki haşmeti celadeti görecektir. Kur’an’ın musikisini anlatırken, bunlara yeniden döneceğimizden bu günlük bu kadarlıkla iktifa ediyorum.

Bu haşmet ve celadet, bedevinin dahi beyninde ve kalbinde burkuntular yapıyordu. O dahi hemen Kur’an’ın karşısında serfürû ediyor, dize geliyordu. Bir misalle hitam-ı misk yapmayı düşünüyorum.

Lebid’in kızı, Kabe’nin duvarında babasının o üstün, altınla yazılmış şiirlerini alaşağı ederken, Kur’an’a karşı bunların bir hükmü kalmadı sözü ile:

“Bunlar Kur’an indikten sonra hurâfâttan ibarettir” diyordu.

Lebid’in kızı bunu yaparken, 20′inci asırda çocuk oyuncağı gibi manasız şeylerle meşgul olan beşere diyor ki: Daha ne kadar zaman kafalarınızda ve kalp kabenizin duvarında bir kısım hürâfât muallakasını asılı olarak bırakacaksınız?

Bir cahiliye şairinin cahiliye kızı gibi dahi uyanıp, kendisine gelip bu hürâfât muallakasını alaşağı etmiyecek misiniz artık!..

Çocuk cansız şeylerle, kadavralarla, cansız şeylerle oynar, ama canlı bir şey bir oyuncak verildiği zaman, elindeki bütün oyuncakları atar, canlı olana yapışıverir. En cazip en tatlı oyuncakları çocuğun eline verin sonra yanından yürüyen cansız bir taksiyi hemen geçiriverin, göreceksiniz elindeki yalancı şeyleri atacak, bu gerçeğin arkasından koşacaktır. Çocuk dahi olsa yalancı aldatıcı şeye camid ve kadavra nazarıyla bakacak ve ehemmiyet vermeyecektir.

Onun için cahiliye devrinin insanı, cahiliye devranını görenler, Hz. Ömer gibi, çocuk oyuncağı nevinden ellerinde putlar vardı, çocuk oyuncağı nevinden ellerinde şairlerin divanları vardı, eş’ârları vardı, sözlerden abideler vardı, sahhâr ifadeler vardı. Beyinde mevceler meydana getiren burkuntular meydana getiren sözler vardı, yıkan veya yapan sözler vardı…

Ama Kur’an’ın canlı hayatlı ifadelerini görür görmez ellerindeki oyuncakları attı, Kur’an’ı anlamaya çalıştılar.

Hz. Ömer tavakkuf etmeden hiç durmadan bir anda bin tane mısra okuyabilirim diyordu…Devrin en muhteşem ediplerine hodri meydan diyorum, bin değil bana 500 tane bir mecliste okuyuversinler!..Bin tane mısra okuyabilirm diyordu…

Fakat Kur’an’ın sahhâr ifadesi karşısındabeynini sildi süpürdü attı. Sadece ve sadece Kur’an dedi.

Her şey Kur’an’ın dışında ona oyuncak gibi geliyordu.

İşte bir gün kızkardeşinin evine gidiyor. Hz. Said ibn-i Zeyd’in evinde, amcazadesi ve aynı zamanda kızkardeşinin kocasıydı. Yolda giderken Sahabenin küçüklerinden o günün müşrikinin erazil diye ayak takımı nazarıyla baktığı kimselerden Nuaym ile karşılaştı. Nuaym ona nereye gittiğini sordu. O çoktan yaralanmıştı, küfründe çoktan şüpheye düşmüştü, artık batıl şeylerin onu eğlendiremez hale geldiğini çoktan kavramıştı, gerçeği arıyordu. Yanından canlı bir şeyin geçmesini, fikir ukuna dokunmasını, temas etmesini ulaşmasını bekliyordu. Kur’an’ın bir süresi kafi gelecekti ona…İşte o yola çıkmıştı farkında olmayarak Ömer… Sözde Peygamberimizin kafasını kesmeye gidiyordu ama hadiseler çok değişik cereyan edecekti.

Nuaym giriştiği buişin çok zor olduğunu kendisine hatırlattı.

“Hz. Muhammed’in kılına bile dokunamazsın seni parça parça ediverirler!” deyince Ömer:

“Sen de onlardansın!” diyerek onu yere yatırdı göğsüne oturdu, belki onu kesecekti orada…

“Ömer yanlış yapıyorsun!” sözünde belki şu vardı: Öyle bir yola girmişsin ki çıkması yok bunun. Sen beni öldürsen de başkalarını öldürsen de bu işin önünü alamazsın. Bir kere nur çıkacağım demiş, bir kere esrar çıkacağım demiş, bir kere Allah, “Gayrı bundan öte Ben Hakimim!” demiş, önünü alamayacaksın bunu…

Nuaym, “Kızkardeşin ve damadın da Müslüman oldu” dedi ve Ömer hızla eve yöneldi, kapını önüne geldiğinde Habbab içerde onlara Kur’an öğretiyordu. O demirci köle, Kureyşin asil insanlarına Kur’an öğretiyordu. Kur’an’ı kim biliyorsa en şerif, en eşref en ekrem odur…Bilmeyen ne olursa ohlsun!…

Ömer Kur’an’ı dinleyiverdi gönlüne çok şey girmişti, daha evvel Kabe’nin örtüsü altına saklanarak Peygamberimizi de dinlemişti. Küfrü hakkında şüpheler içinde oynaşmaya başlamıştı, içeriye girdi ve olan oldu…Bir sürü hadise birbirini takip etti. Kızkardeşinin ağzını kanlar içinde bıraktı, damadını yere attı, Habbab yatakların arkasına saklandı, ev karmakarışık oldu ve bütün bu karışıklıktan sonra Ömer’in ruhunda bir düzen hasıl olacaktı. Bunu Kur’an o sahhâr eliyle yapacaktı.

“Ne okuyordunuz bana da verir misinz?” dedi, aldı titreyen elleriyle tuttu, bir tahtaya kemik parçasına veya kalınca bir papirüs kağıdına basitçe yazılmış ve okudu:

“Tâhâ….Mâ enzelnâ….” diyordu…

Ömer okudukça eriyordu…Ağustos ayına maruz buz parçası gibi eriyordu. eriyordu ve içinden bir kısım şeylerin çözülüp gittiğini duyuyordu.

Hele “Allâlâ ilâhe illâ hû lehül-esmâül-husnâ…” ye geldiği zaman ifadedeki ton ve eda arap diline çok iyi vakıf Hz. Ömer’i sarsmıştı. Bütün bu yerde ve gökte bulunan her şey sizin Allah’ınızındır, şu Mabudu Mutlak olan Allah’ın…

Küfründe bir hayli şüphe etmeye başladı ve az bir şey kafi gelecekti…Evet her şeyin verasında Alah…Ne düşünürsen arkasında Allah…Hangi nizam varsa arkasında Allah var. Her şey O Allah’ın diyordu.

Ve Ömer orada parmağını kaldırıyor, lailahe ilallallah Muhammedürrasüllah diyor. Ömer artık o büyük Ömer, şair Ömer, edip Ömer, idareci Ömer değildir….Sadece ve sadece Kur’an’anı talebesidir.

O, Kur’an’ın esrarını anlamaya çalışmıştır. Ondan öteki hayatını Kur’an’ı anlamaya vakfeden, ondan sonra 30 sene daha yaşadı. Bütün hayatını Kur’an’ın sadık bir tilmizi olarak yaşadı. Büyüklüğü Kur’an’ın karşısında küçüklükte gördü. Onun rahle-i tedrisi önünde ne kadar küçüldü, ne kadar az biliyorum dedi. İşte o kadar büyüdü, büyüdü, büyüdü de 20′inci asrın en büyüklerinin başında tac, taçlarda sorguç haline geldi.

O kadar büyüdü ki çok uzaklardan koku alan burnum, ayağını bastığı toprağın kokusunu dahi almadan çok dûn kaldı. O kadar büyüdü ki büyüklükü onun ayaklarını altında derin bir kuyu gibi kaldı. O kadar büyüdü ki o, benim başımda Arş-ı Azam gibiydi, bir kubbe halinde arz-ı didar etmeye başladı, gönüllere taht kurdu.

Kim Kur’an’ı başlara tac yaparsa, Allah onu başlara taca şapar. Kim Kur’an’a gönül verirse Allah gönüllerde ona taht kurar.

Ö mer öyle yaptı doğru yolu seçti. Nuaymın dediği o yanlış yoldan çıkmazdan vazgeçti, her yer onun için asfalt, her yer fezayı ıtlakta namütenahi fezada sağa sola, seyahat edebileceği yollar halinde karşısına dikildi. Yıldızlar kaldırım taşları halinde ayaklarının altına diziliverdi, yarım hilal atının ayakları altında onun nal haline geldi. O, Arş-ı Azam’a kadar yolu vardı. yükselecekti, Vücub imkan aleminin ortasına kadar yükselecek, Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın vardığı ufka ulaşacak, turfanda hurma yediği o ziyafet sofrasından istifade edecekti.

Kur’anın aleminde onun getirdiği nimet sofralarında bir insana ilerleme terakki etme böylesine sonsuzdu, gönlüne doğru insan öyle kavsiyeler çizer, öyle arşiyeler yapar ki Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın miracının gölgesine altında her gün 5 defa hakiki bir mümin, beş miraç yapıverir. 5 defa başı o müminin, Sidre’nin üzerine çıkıverir, bir gömlek gibi onu başına takıverir. Hz. Muhammed’in kokusunu duyuverir. Günde beş defa mümin miraç yapar ama Kur’an’ın cemaati olan mümin, Kur’an’ın vadisinde bulunan mümin, Hz. Ömer gibi teslim-i silah eden mümin, yalancı oyuncakları elinden atıp, gerçeğe hakikata râm olan mümin, bunu duyacak ve hissedecektir.

Efkârdaki hürâfâtı yırtın atın!..

Hz. Ömer’i dize getiren büyük hakikat karşısında dize gelin, serfürû edin, başınızı secdeye koyun, gururunuzu kırın, Allah’dan inayet dileyin…Allah yâr ve yardımcınız olsun!..

HUTBE KUR’AN-4 (16 Temmuz 1976)

KUR’AN’A SAHİP ÇIKILDIĞI, TAKDİR EDİLDİĞİ SÜRECE YERYÜZÜNDE KALACAKTIR…
KUR’AN, GÜÇLÜ VE EMİN OLAN CEBRAİL İLE GELMİŞTİR…
MELEKLER KUR’AN’A İHTİRAM VE İHTİMAM GÖSTERİRLER…
NEBİLER NEBİSİNİN KUR’AN’A İHTİRAMI…

USAYD BİN HUDAYR GECE KUR’AN OKURKEN SEKİNE-MELEKLER İNMESİ VE ONU DİNLEMESİ…
OSMAN GAZİ’NİN, ODADA KUR’AN VAR DİYE AYAKLARINI UZATIP YATMAMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Feinnehû yeslükü min beyni yedeyhi ve min halfihî rasadâ….” (72/27)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kur’an, imkan alemine ilk taalluk ettiği yerden günümüze kadar, ihraz ettiği mualla mevkii muhafaza buyurmuştur.

Mele-i âlâ’nın sakinlerinin ilk vakıf olduğu andan, meleklerin ilk duyduğu andan itibaren, ona en son inanan kimsenin, ona inanıp da ihtiram edeceği âna kadar kendisine has o mualla mevkii muhafaza etmiş ve edecektir.

Ve eğer yeryüzünde onu, bir avuç dahi olsa bir cemaat kendi boyuna göre takdir edemez, ihtiram edemezse, insanların yeryüzünde bulunmasının, Kur’an’ın bulunmasının manası kalmayacak, Allah bu alemi yıkacak dağıtacak, başka bir alemi kuracaktır.

Her şeyin hayatı O, her şeyin beyni O, her şeyin gözü O ve bütün sözlerin de sözü O’dur. O durduğu, sükut ettiği, o görmediği, hakim olmadığı anda, başka şeylerin bulunmasının manası yoktur. Bir kısım ne yaptığını ne ettiğini bilmeyen kimseler, onu takdir etmeseler bile, o daima takdir edilen ifade mecmuası, ifade menzumesi olarak bu güne kadar devam etmiştir.

Rahmet-i İlahiye’den, Kur’an devrinin, Kur’an zamanının daha upuzun bir zaman içinde temadi etmesini dileyelim…

Cibril, Kur’an’ı Nebiler Nebisine getirmekle melekler arasında, imtiyazlı bir hale gelmiş…Belki daha evvel Mikail, İsrafil, Azrail Aleyhimüsselam’ın, Mukarrab melekler arasında mualla mevkileri vardı. Cebrail’in öne geçmesine sâik ve bâdî, Nebiler Nebisine Refîk ve Kur’an’ı getirmesine Kaviyy-i Emîn olmasıdır.

Kur’an ifade ediyor: Güçlü kuvvetli, herhangi bir mani ve engelle değişmeyecek, değiştirmeyecek, yaptığı vazifeyi bırakmayacak, olduğu gibi Nebiler Nebisine intikal ettirecek güçte ve emin bir varlıktır demektedir Cibril için.

Mele-i âlâ’nın sakinleri, Kur’an’ın gelişine teşrifatçılık yaparken, sağdan soldan yapılabilecek karıştırmalara karşı, ciddi bir hürmet duygusu altında, onun etrafında tahşidat yapıyorlardı.

“Feinnehû yeslükü min beyni yedeyhi ve min halfihî rasadâ….” (72/27).

Öyle gaybî alemden gelen o Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, meleklerin sağında solunda, kendisini koruması ve alkışlaması içinde Nebiler Nebisine intikal ediyordu.

Ne kahinin kehaneti, ne sihirbazın sihri, onu bulandıramayacaktı. Ne cinlerin semalara doğru yükselmeleri, gaybdan haber getirmeleri Kur’an’da bulantı hasıl edemeyecek, onun havasını bulandıramayacaktır.

Melekler arasında Kur’an hürmet görüyordu, Melaikei Kiram ona hürmet gösteriyordu ve bunu Allah’a karşı büyük bir vazife sayıyordu.

Kur’an’a ihtiram gösteren insan, kimlerin ne şekilde ihtiram ettiği bir şeye ihtiram ettiğini eğer idrak edebilse, bu mevzuda rahatını huzurunu terk ederek sadece O’nun başında kayyim kesilir.

Nebiler Nebisi Kur’an’a karşı o derece hürmetkar idi ki, O’nu her şeyin üzerinde tutuyor ve hayatının gayesi sayıyordu.

Eğer kur’an-ı Mucizül-Beyan gelmezse artık, sureler inkıtaa uğrarsa ben gideceğim demek diyordu. Hayatın gayesi Kur’an-ı Kerim sayıyordu.

Ve bu ince sırrı Hz. Ebû Bekir de anlamış olacak ki:

“El yevme ekmeltü leküm dineküm…” (5/3) ayeti nazil olunca, ağlamıştı.

– “Niye ağlıyorsun?” diye sorulunca:

– “Din tamam olduğuna göre demek Kur’an nazil olmayacak, demek Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam irtihal edecek” deyiverdi.

Ve Nebiler Nebisi, Kur’an’a ihtiram içinde o kadar derin, o kadar hassas idi ki, Hadislerinin yazılmasını sitemiyordu:

– “Velâ tektübû annî şey’en” diyordu,

“Zinhar benden bir şey yazmayın. Korkarım millet yazdığınız şeyleri Kur’an’a karıştırır”…Her biri lâl-ü güher olan mübarek sözlerinin dahi Kur’an’a karıştırılacağından endişe ediyor, sözlerinin yazılmasını istemiyordu.

Ve ulemayı muhaddisin, bu hadisileri değerlendirerek, karşılaştırarak, bundan hadislerin yazılması hükmünü çıkarıyor ama ne zorluklarla çıkarıyor. Efendimizin sözleri zayi olmasın hakikatına dayalı olarak bir hüküm çıkarıyor ama ne zorluklarla çıkarıyor…Nebiler Nebisin Kur’an’a karşı işte bu ihtiram içindeydi.

Ben frenkçe ifade edeyim; antiparantez b.ir hususu arz edeyim: Bana çok giran geliyor, size nasıl gelir bilmem. Kur’an’ın içine bin tane şey karıştırsalar, acaba farkına varır mıyız? Siz düşünün!…Onun hakaikinin içine bin tane sinsi şey sokuşturulsa, değiştirilse acaba farkına varır mıyız?

Bu mesele sahabetimize delalet eder…Ne kadar sahibiz ona, onu gösterir…Ben bilirsiniz bilmezsiniz demiyorum, eve gidin burda değil orda düşünün. Nebiler Nebisinin hassasiyeti karşısında yerinizi tayin edin…İşe yarar! Kur’an Nebiler Nebisinin hayatında o mualla ve muhterem mevkiini muhafaza ediyordu.

Hz. Ebu Bekir de onu hayatına gaye yapıyordu. Ona:

– “Kur’an okuma!..Gençlerimizi baştan çıkarıyorsun!” diyorlardı.

– “Ben bun okumadan nasıl yaşarım!” diyordu. “Beni nasıl Kur’an’dan alıkorsunuz, yaşadığım müddetçe hayatım o, onsuz hayatımın manası yok diyordu…

Ben bunu şerh edeyim: Kur’an okumadan yaşanan bir hayat, ölümden bin beterdir…Batsın böyle hayat!..Ferdin hayatı, ailenin hayatı ve Kur’ansız milletin hayatı da batsın!..

“Kur’an olmadıktan sonra, cenneti de istemem!” sözü içinde de bu mana mündemiçtir, bu mana anlatılmaktadır.

Böylesine mualla mevkii muhafaza ediyordu Kur’an-ı Kerim…Bütün bunları bir taraf bırakarak göklerin sakinleri melekler nezdinde Kur’an’ın mualla mevkiini gösteren bir misal, Buhari Müslim’de..

Usayd bin Hudayr…Nükabâdan..Akabe’de Allah Rasulünün elini sıkan genç ashabdan…O canların canı Sa’d bin Muaz’ın amcazadesi idi. Hazrec’in yüzünün akı bu iki delikanlı, Nebiler Nebisinin elini sıkmış, biat etmişlerdi…

Bir gece sabaha karşı Kur’an okuyordu. Nerede şifre çözülür, nerede matlub hasıl olur, onu insan bilemez. Her gece Kur’an’a sahip çıkarsa bir gün şifreyi çözüverir o. Ama binde bir eline alsa ya çözülür ya çözülmez.

Onun için Allah Rasulü he rgün Kur’an’dan bir virdiniz, hizbiniz olsun demişti…

Allah Rasulü bir gün camiye geç geldi:

– “Niçin geç kaldın yâ Rasûlallâh!” diyo sorulunca:

– “Her gün adet edindiğim, Kur’an’dan hizbimi okumakla meşguldüm. Kametinizi duydum ama hizbimi bitirmeden gelmek sitemedim!” dediğini görüyoruz.

Hizbi olan cemaat, “Hizb” in ne demek olduğunu bilir. Ya hizbi yoksa?

Usayd bin Hudayr gece hizbini okuyordu…Gece bir şeyler oldu…Ve sabah gelip olan biteni Rasulü Ekrem’e anlattı.

– “Ya Rasulallah! Oğlum Yahya yanımdaydı, atım da yanımdaydı. Ben Kur’an okuyordum. Derken at ürküverdi. Çocuğu çiğneyecek diye tuttum ve yine Kur’an okumaya devam ettim. Ben okurken at yine gayb aleminden bir şey görmüş gibi ürküverdi. Ben yine çocuğa bir şey yapacak diye kestim, atı tuttum, at da rahat durdu….Sabaha kadar böyle devam etti…Sabaha karşı başımı yukarıya kaldırdığımda, nuranî bir şey, bulut gibi bir şey, çepeçevre başımın üzerinde beni sardığını gördüm. Atı ürküten de buymuş.

Allah Rasulü tebessüm buyurarak şöyle buyurdular:

– “O melaikeyi kiramdı, o sekineydi, senin Kur’an okuyuşunu dinlemeye inmişlerdi. Sabaha kadar devam etseydin, onlar da öyle kalırdı halk da onları görürdü”

Kur’an okunurken, melei alanın sakinleri Allah’ın melekleri, sekine, Kur’an’ı dinlemeye iniyor, nazil oluyor…

Allah indinde, melekler indinde mevkii bu kadar mualla olan Kur’an, hadisin ifadesiyle::

“Kim ona tutunduysa, o da onu tutar cennete götürür”.

Zayıf rivalyet de olsa, O Mukaddes kitabın karşısında el-pençe divan duran Osman Gazi, bir altın neslin babası olma mualla mevkiine yükselmişti. Dünyanın en uzun ömürlü İmparatorluğunu kurmuş, 6 asır büyük devletlere “Eyaletim!”, “Vilayetim!” deme mualla mevkiini ihraz edivermişti…Misafir kaldığı belki de Edebeli’nin evinde veya misafir kaldığı bir evde, asılı bulunan bir şeyi gösterir:

– “Nedir bu?” der. Derler ki:

– “Kur’an!”. Ve yatak da sererler ona…”Yatsın bu bey!”, “Osmanlı’yı kuracak bu bey!”, “Bu büyük insan!”….

Büyüklüğünü anlatmak zordura ama herhalde Sahabeden sonra gelecek bir sınıf arasında, Tabiinden sonra gelecek bir sınıf arasında, bu mualla sınıf da yerini alacaktır.

– “Kur’an-ı Kerim buradayken ben ayaklarımı uzatıp yatamam!” der…Ev sahibi sabah geldiğinde onu hala el pençe divan ayakta duruyor görür.

Kendisine mana aleminde derler:

– “Kur’an’a ihtiramının mükafatı, 6 asır bu millete hakim olacak bir neslin babası olacaksın, göbeğinden çıkan bir ağaç, büyür büyür, uzar , semalara doğru ser çeker, bütün dünyayı kaplayıverir, bütün dünyayı gölgelendiriverir…

Te’vilini yaparlar bunun; öyle bir nesil meydana getireceksin ki, bütün insanlığa hakim olacak…Kur’an’a ihtiramın mükafatı…

Ya insan onu gönlüne koysa, derin manasını anlasa, ya ilahi maksadı takip etse, onda derinleşse ne olacak, onu kıyas edin…Çok zor bir şey değildir…Hülasa:

Kur’an, cemaat-i Kur’an’a dönsün yeter!..Cemaat, ilahi maksadı anlasın yeter!..Oradaki ilahi esrarı kavrasın yeter!…Hayatını ona göre tanzim etsin yeter!…

HUTBE KUR’AN-5 ( 23 Temmuz 1976)

HACCIN VE HARB ETMENİN KENDİNE GÖRE ŞARTLARI, ADAB VE ERKANI VARDIR…
ALLAH’A ULAŞMANIN ŞARTLARI, ADAB VE ERKANI, KUR’AN REHBERİNDEDİR, ONDA DERİNLEŞMEKTEDİR…
KUR’AN’I DİLLE DEĞİL GÖNÜLLE OKUMALI, ONUNLA MİRAC YAPARAK ALLAH’A ULAŞMALIDIR…
KUR’AN MAHŞERDE LEHTE VEYA ALEYHTE ŞAHİTLİK YAPACAKTIR…

PEYGAMBERİMİZİN: “KUR’ANI OKU VE YÜKSEL!” SÖZÜ…
PEYGAMBERİMİZİN: “KUR’AN OKUYACAKLAR GIRTLAKLARINDAN AŞAĞIYA GİTMEYECEK” SÖZÜ…
MİRAC GECESİNİ DEĞERLENDİRMEK VE HAKİKİ MİRACI KUR’AN’DA VE NAMAZDA DERİNLEŞMEKLE YAPMAK…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Elif lâm mîm zâlikel-kitâbü lâ raybe fîh…” Bakara, 2/1)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Her yolun bir erkânı vardır Ve o erkân içinde o yolda yürüyen için gerekli, lazım olacak bir kısım şartlar vardır, hükümler ve esaslar vardır.

Hacca gitmenin bir erkanı vardır. Onları yerine getirmeden hacca gitmeniz mümkün değildir. Bu işe başlamadan evvvel sizin üzerinize terettüp eden şartlar vardır. Bu şartları ifa etmeden, siz pasaport almaya, hac yoluna çıkmaya teşebbüs edemezsiniz. Sıhhatinizin müsait olup olmamasına, yaşlı olup olmamanıza bakılır. Müslümanlık olursa, bir kadının yanında mahremi var mı yok mu, ona bakılır. Bugün bu kıstas ve ölçü olmasa bile bir kısım rükün ve şartlara bakıldıktan sonra siz bu yolun yolcusu olabilirsiniz derler. Ve insanlar o yola çıkar, matluplarına doğru gitmeye dururlar.

Ama iş bununla bitmez. Hacca giden her müminin orda yapmakla mükellef olduğu bir kısım vazifeler aardır. O vazifeleri yapacak…Ya bilmiyorsa neyi yapacak? Bilmeyen insanın yaptığı şeylerde, yaptığı işlerden hasıl olan sevaba mukabil, bir o kadar belki de daha fazla günah kazandığını görürüz. Hac’taki tabirleriyle cinayetler işler. Saçını koparmaması gereken yerde koparır, traş olmaması iktiza eden yerde tarş olur, şeytanı taşlaması gerektiği yerde taşlamaz…Bütün bunlarda bir kısım cinayetler yüklenir onun üzerine…

Onun için eline bir rehber alır, hacda yanılmamak için, önüne de bir rehber alır onu taklid etsin diye, onun arkasında yürür, ona bakar, yaptığını yapar, yanılmalardan kurtulur, korunur…Bu, sadece hac yolunda gitme, isabetli iş yapma, sonra matlubuna nail olmak için gerekli olan şeylerdir. Buna haccın erkanı, haccın şeraiti, haccın ruhu diyoruz.

İnsan sefere harbe giderken de bir kısım mükellefiyetlerle karşı karşıya kalır. Elini kolunu sallaya sallaya sefere giden, harbe giden bir kimse çok cesur olsa dahi, gözü pek olsa dahi, herhalde böyle sellemehüsselam gidişini gören kimseler, ona deli diyeceklerdir. Mecnun diyeceklerdir. Harp etmenin şartlarını, erkan ve adabını bilmiyor diyeceklerdir. Eski devirde harbe gitmenin erkan ve adabı; bir ata bir silaha bir eğere sahip olmaktı, harp etmesini bilmekti ve sonra da kumandana itaat etmesini bilmekti.

Şimdi harp tekniği değişti. Şimdiki şartlar içinde bir insan; nasıl harp edilir onları bilmekle mükelleftir. Onun için bugün harbe giderken, silah atmasını bilecek, yatmasını bilecek, düştükten sonra kalkmasını bilecek, silahla sürünmesini bilecek; komando ise judosunu karatesini bilecek. Bunları bilnmeden düşmanın içine girilmez. Şayet topçuysa top atmasını bilecek, topun çapını ayarını bilecek, topçuya göre gerekli ir sürü hesapları bilecek. Yoksa bad-ı heva, sa’y-ü gayreti boşa gidecektir…Bu misaller çoğaltılabilir…

Allah’a gidip ulaşmanın vâsılün ilallâh olmanın, Allah yolunda bulunmanın, ruhen terakki etmenin ve mirac yapmanın da kendine göre adap ve erkanı vardır. İmanla o kapıdan içeri girdilir. Salih amelle o kapı vurulur. Fakat bu mevzuda önümüzde canlı rehber var, elimizde de bir rehber var.

Canlı Rehberimiz Aleyhissalatü veseslam’dır. Fakat bu Muktedayı Küll’e bu Rehber-i Ekmel’e isabetli biçimde uyabilmemiz, elimizdeki Rehberi anlamamıza bağlıdır. Elimizdeki Rehber de Kur’an-ı Mucizül-Beyan’dır.

Hac rehberi, harp rehberi, ziraat rehberi gibi bir şey…Onlarda hasıl olan netice nasıl, o reherlerle elde ediliyorsa, Allah yolunda O’nun rızasını kazanma yolunda, Mevlaya ulaşma yolunda olan insan için de; Kur’an elinde bulunmadıktan sonra;

…evde asılı duran Kur’an değil, Hafızın dudağında olan kur’an değil, benim gibi okuduğu halde gırtlağından aşağıya gitmeyen, dilindeki kur’an değil;

…gönüldeki Kur’an, mana derinliğindeki Kur’an, içe doğru derinleşmede Kur’an…

Bu Kur’an olmadıktan sonra, bir insanın Allah’a ulaşmasına imkan ve ihtimal yoktur. Müminin vasılün ilallah olmasının, Allah yolunda olmasının; Allah’da seyrin, Allah’dan seyrin ve Allah’a seyrin rehberi olan Kur’an olmadıktan sonraya Hıristiyan olacak ya Yahudi olacaktır. Olmasa bile akidede onlar gibi inhiraf edip sapacaktır.

Kur’an müminin Rehberidir…

Nebiler Nebisi Hadisiyle haber veriyor:

“Kur’an okuyana: İkra’ ve irka’ (Oku ve yüksel!) denecek.”.

Senin miracın bu sayede ikmale erecek, ikmal edilmiş olhacak…

“Oku!”…Ayetlere bas merdiven merdiven…Onlardaki hakâika bas merdiven merdiven; Mirac yapıp Allah’a ulaşacaksın…

Kur’an okuyan ve onda derinleşen bir insan, içe doğru derinleştikçe, yukarılaraa doğru ruh ve mana planında, kalbî hayatında, his dünyasında terakki edecektir. Bir tarafta içe doğru kuyu gibi derinleşirken, öte tarafta minare gibi semalara ser çekecektir.

“Oku ve yüksel!” diyor Nebiler Nebisi…

O Kur’an merdiveniyle Allah’a yükseldi…Yine O’nun ifadesiyle:

Bir ucu Allah’ın elinde, bir ucu sizin elinizde olan Kur’an ipine tutunun, Allah sizi alayı illiyyin-i insaniyete çıkarsın.; insanlığın arşına semasına çıkarsın, Sidre’yi gömlek gibi başınıza taksın, Arş’ı üzerine oturun, Allah’ın muhatabı olun!..

“Oku ve yüksel!” diyor Nebiler Nebisi…

Ruhunuzda mirac yapmak istiyorsanız, içe doğru derinleşmek istiyorsanız, Kur’an’ın içindeki esrar ve hakaiki anlamaya çalışın, gönlünüzle Kur’an’a inin; ağzınızla dilinizle dudağınızla değil…

Nebiler Nebisi bir milletin karakteristik durumunu tasvir buyurduktan sonra;

“Gözleri çukur olacak, elmacık kemikleri çıkık olacak, burunları kısa olacak; iş te bunlar Kur’an okuyacak ama gırtlaklarından aşağıya gitmeşecek, namaz kılacaklar onların namazlarına namaz demiyeceksiniz, onların içinde bir tane mümin bulunmayacak” demektedir.

Korkarım ki 20′inci asırda, 10′uncu asırdan beri Kur’an’a hizmet eden, onun bayraktarlığını yapan şu aziz ve necip millet, tasvir edilen bu millet olabilir. Okuduğu Kur’an gırtlağından aşağıya gitmiyorsa, ruh Kur’an’a sahip olmuyorsa, kalp kendi hayatını ona göre tanzim etmiyorsa, fikir planında Kur’an’a göre bir ihkişaf yok ise, onun için yükselme de yoktur. Belki Kur’an onun için şöyle diyecektir:

“İkra’ ve tedenne!” “Oku ve aşağıya doğru git!”, “Oku ve kuyunun dibine doğru bat!” diyecektir.

Okuyacak yükseleceksin. Ruhunda miracını bununla ikmal edeceksin. Allah huzuruna bununla çıkacaksın. “Bu rehberle senin huzuruna çıktım!” diyeceksin. Yaparsan böyle, o da senin lehinde şehadet edecektir…

Yine Nebiler Nebisinin hayat-bahş olan ruhlara hayat nefheden mübarek sözleri içinde müşahede ediyoruz:

“Kur’an ya lehinizde veya aleyhinizde şehadet edecektir. Okudun. yükseldin onda derinleştinse, hakikatlarına aşina, içindeki manalara nigehban oldunsa, Allah’ı görecek, büyük hakikatı müşahede edeceksin. O senin lehinde şehadet edecektir. Bunlardan gafil yaşadınsa, içine inemedinse, battın gittin…Kur’an senin aleyhinde şehadet edecektir…”

Nebiler Nebisinin Miracını okuruz. O’na olan muhabbetimiz ve aşkımızla coşarız, dalgalanırız, heyecanlanırız…

(Mirac gecesi bu akşam veya yarın akşamdır. Her meselemiz karıştığı gibi, aya ait meselelerimiz de karışmaktadır. Mirac Receb-i Şerif’in 27′inci gecesi ama 27 karışınca, Mirac da karışıyor. Araplar bir gün önce yapar. İşi araştırmayan memleketimizde de bir gün sonra, iki gün sonra yapılınca Mirac da karışır. Here şey alt üst olduğu gibi, şu mübarek aylar içinde olan mübarek gecelerimiz de tepetaklak başaşağı geldi. O’nun için benim burada dolayısıyla arz ettiğim bir husus oldu…)

Büyük bir Zatın bir lahikasındaki bir müşahedeme binaen arz ediyorum. Diyor ki: “Araplar bir gece evvel Miraç yaptılar, bizde ise bir gece sonra olduğu için, ben her iki geceyi de tes’îd ettim diyor. Şüpheli olduğundan dolayı her iki gece de uyanık kalmaya çalıştım. Miracın manevi merdiveniyle ben de Allah’a yükselmeye çalıştım!..”

Onun için siz hem bu gece tes’îd edin, hem de yarın gece tes’îd edin, bu şüpheyi bertaraf etmek için. Hem bu gece Allah’a teveccüh edin hem de yarın gece…

Fakat bu miracların üstünde mümin için, bütün müminler için Miracın Miracı, Kur’an-ı Mucizül-Beyan’ın merdivenleriyle Allah’a yükselmesi olacaktır. Siz ruhunuzla bu miracı ikma letmeye, kalbinizle bu miracı ikmal etmeye çalışın, Mirac gecesini ikmal eden müminler olarak, kendi ruhumuzda da Mirac yapmış olalım, kalbimizle de Mirac yapmış olalım.

Mirac, bir vakanın destanını anlatma demek değildir. Mirac açılan bir kapıyı bize anlatmaktadır. Nebiler Nebisinin hayat-bahş olan bereketli eliyle açılan bu kapıdan kıyamete kadar gelecek bütün insanlar istifade edecektir. O’nun yaptığı Mirac gibi bütün müminler Mirac yapacaklardır.

Ama bu Miracı yapmanın yolu, Kur’an-ı Mucizül-Beyan’a sımsıkı sarılma, ruhunda derinleşme ve Namazı Mevlayı Müteal’in huzurunda duruyor havası içinde eda etme, yerine getirme…

Allah yâr ve yardımcınız olsun, hakâika âşinâ ve nigehbân eylesin!…

HUTBE KUR’AN-6 (30 Temmuz 1976)

KUR’AN YOLU AYDINLIKTIR, BEŞERİN HER DERDİNE DEVA OLUR…

KUR’AN: “ERKEK-KADIN BİRBİRİNE ELBİSEDİR” DİYEREK ÖNEMLİ BİR HAKİKATI AÇIKLAMAKTADIR…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Hünne libâsün leküm ve entüm libâsün lehüm…” (Bakara, 2/187)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Elimizdeki mukaddes kitabımız Kur’an-ı Mucizül-Beyan, her devrin insanına anlayacağı bir dille, hoşuna gideceği bir eda ile, ruhunu okşayacağı bir hava içinde, beşerin muhtaç olduğu hakikatları anlatıyor.

Kur’an bu edasında havasında hakikatları dile getirirken ifadesinde, Allah kelamı olduğunu beşer tarafından getirilmediği hakikatını da ifade ediyor.

Öyle bir kitaba dönün, öyle bir kitaba sarılın ki, sizin bütün ihtiyaçlarınızı havi bulunmasının yanında, tereddüt ettiğ4iniz her noktada; her ayet. her kelime, her makta’, Allah kelamı olduğunu size ifade edecektir.

Kur’an yolunda yürürken hiç tereddüde kapılmayacak, şüpheye düşmeyeceksiniz, geriye dönme aklınızdan geçmeyecektir. Nerede böyle bir şeyle karşıkarşıya kalırsanız, orada Kur’an’ın bir ayeti, şeytanın başına çakan bir yıldız, bir şehâb, bir meteor gibi, şeytanınızın başına çakacak, kendi parlaklığıyla karşınıza çıkacak ve “Bana beşer kelamı diyemezsin” diyecek, “Ben Allah’dan geldim” diye ilan edecektir.

Onun için Kur’an yolu aydın bir yoldur. Ne kanunlar vaz’ eden insanların vaz’ ettikleri kanunların yolunda giden insanların yolu gibi katı, bulanık, nereye gittiği belli olmayan yol, ne de hayalini yaşayan, tasavvurlarının dışına çıkamayan bir kısım idealistlerin yoludur. O, insanı meydana getiren, bütün hakikatların manasını ifade eden, bütün hakikatlarına cevap veren, unsanın bütün hakikatlarını tatmin eden, Allah yolu ve insan için takdir edilen cennete götüren en âlâ bir yoldur.

O yolda aydınlık vardır, o yolda ümit vardır, o yolda tereddüt ve şüphe yoktur, o yolda atılan her adım cennete doğru gittiği intibaını verir, insanın içinde bu duyguyu hasıl eder, o yolun her menzilinde her dönemecinde insan, Kur’an’ın bir şekki ve şüpheyi izale ettiği gerçeğiyle karşı karşıya kalır.

O yol, Kur’an’ın kelimelerinin kandilleri altında tenvir edildiği için, Ayat-ı Kur’aniye, Kelimât-ı Nuraniye, Hurûf-ı Kur’âniye, insanın önünde bir rehber gibidir. İnsana ışık tutar. Bir yerde belki mağlub olur bir meselenin altından kalkamazsınız, öhdesinden kalkamayacağınız bir yük sırtınza tahmil edilmiş olur. Orada Kur’an’ın elinizden tuttuğunu, kulağınıza bir şeyler fısıldadığını: “Ben seninle beraberim!”dediğini, “Ucum Allah’ın elindedir” ifadesinde bulunduğunu duyacaksınız. Bunu kalbinize fısıldayacaktır.

Ferdî, ailevî, ictimaî hayatınızı onunla tanzim ederken, sizi ondan vazgeçirecek hiç bir engel ve mani tasavvur edilemeyecektir. O bütün bunları aşacak, ufuktan size tebessüm eden bir güneş edasıyla, şualarıyla başınızı kalbinizi okşayacak “Ben burdayım!” diyecektir. Ve beşerin kendisine teveccüh edip güneşin şuaları karşısında rehavet içinde, ona kendisine teslim edip terk eden bir insan gibi kendisine beşerin kendisini terk edeceği günü beklemektedir.

Umumi beşeri hakikatlarda, beşeri ihtiyaçlarda, Kur’an’ın ayetleri bu gibi meselelerde hükümferma olduğu gibi, mevzuun başında okuduğum ayette de bunu bütün vuzuhuyla, çıplaklığıyla müşahede ediyoruz.

İctimai bir derdin üstünü açıyor, yaranın üstünü açıyor, tedavi etmek üsere neşter vuruyor oraya.

“Hünne libâsün leküm ve entüm libâsün lehüm…” (2/187)

Siz zevcelerinizin libası, giyim elbisesi, çamaşırı, onlar da sizin çamaşırlarınız. Siz onları örtecek, onların nazarlarını agyâr yüzüne bakmadan alıkoyacaksınız. Onlar da size sütre olacak, agyâr yüzüne bakmanıza engel olacaklar. Onlar sizin elbiseniz siz de onların elbisesisiniz. Aranızda mahremce cereyan eden şeyler olacak. Aranızdaki mahrem meseleler, elbisenizin altında, çamaşırın altında vücudun örtündüğü gibi gizli örtülü kalacaktır. Siz onlara ait sırları örteceksiniz, onlar da size ait sırları örtecekler.

Nebiler Nebisi Sallallahü aleyhi ve Sellem bu ayeti, hadisi şerifinde, gece zevcesiyle, zevciyle arasında geçen meseleleri gündüz insanlara anlatan insanlara geveze boşboğaz diye bakar öyle ifade eder.

İkisi de birbirine kuvve-i şeheviyyev ve kuvve-i gadabiyye konuylarında sütre ve elbise olacak. Dertlerini birbirlerine anlatarak boşalmış olacak başkalarına öfkelerini kusmayacaklar. Elbiselerine sahip çıktıkları gibi birbirlerine sahip çıkacaklar

Kur’an insanlığın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatına bakan bir meselede sadece dört kelimeden ibaret bir cümle ile büyük hakikatları mücmel olarak ifade etmektedir. Edipler, beliğler, edebiyatçılar bu hususları daha derin daha geniş olarak Kur’an’ın ruhundan çıkarıp hükümler istinbat etmektedirler

Beşerin her derdine deva olabilecek olan Kur’an, derde deva olma keyfiyetiyle yine beşerin kapısına dikilmiş: “Yok mu bana müracaat eden?” diyor, “Dertlerini tedavi etmek üzere müracaat eden yok mu ? diyor.

Beşer ona müraceet ettiği, onun kudsî eczahane-i kübrasından ilaçlar aldığı, ona teveccüh edip, her denrdinin devasını onda bulduğu zaman, halâsa erecek, ictimai salâha ulaşacak, Allah’ın tevfik ve inayetiyle sarsılmadan, sürçmeden Nebilerin vardığı selamet sahiline ulaşacak, emn-ü eman içinde cennete girecektir…

HUTBE KUR’AN-7 (06 Ağustos 1976)

ALEYKÜM ENFÜSÜKÜM: İNSAN ÖNCE NEFSİNİ ISLAH ETMELİ SONRA BAŞKALARINA YÖNELMELİDİR…
BİRİNCİ DÖNEM: İNSANIN NEFSİNİ ISLAH ETMESİ…
İKİNCİ DÖNEM: EMR-İ BİL-MARUF YAPMASI…
ÜÇÜNCÜ DÖNEM: NUMUNE-İ İMTİSAL OLMASI…

PEYGAMBERLERİN DÖRT SIFATI ÖNCE GELİR: SIDK, İSMET, EMANET, FETANET…SONRA HALKA TEBLİG EDERLER

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Hüvellezî enzele aleykel-kitâbe…” (Ali İmran, 3/7)
“Aleyküm enfüsüküm…” (Maide, 5/105)
“Üd’u ilâ sebîli Rabbike bil-hıkmeti vel-mev’ızatil-haseneti…” (16/25)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Beşerin uğramış olduğu her devirde, o devirdeki cemaatler, milletler aziz olma yolunu, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan öğrenmişler, o sayede aziz olmuşlardır

Her meselesinde Kur’an’a müracaat eden, gönül hayatını onunla tanzim eden, aila yapısını onunla kuran, milletinin temelini onunla atan, ictimai terbiyeyi ona bağlayan milletler, mesut olma yolunu ondan öğrenmişlerdir

Kur’an-ı Kerim, uğrak olmadan kaldırıldığı, raflara konduğu, duvarlara izaz ve ikram edilerek asıldığıgünden bugüne, aile yapısı onunla kurulamamış, fertler ruhlarını ve önüllerinin onunla hazırlamamış, cemiyet düzeni onun üzerine kurulmamış, devletler ondan istimdad edememiş, istifade etmemiş, istifaze etmemiş, istimdad etmemiş, fert de berbat olmuş, cemiyet de payimal olmuş, devletler de yıkılmış ayak altına gelmişlerdir…

Kur’an ezelden gelmiş ebedlere kadar gidecek, hükmü hiç bir zaman zail olmayacak, nazil olduğu an nasıl hükümferma, nasıl muhteşem bir havası var, kıyamete kadar o ihtişam devam edecektir.

Ne zaman ve hangi şartlar altında olursa olsun insanlık ona müracaat ettiği zaman, onu, bütün ihtiyaçlarını gideren bir keyfiyette bulacaktır.

Her devrin insanının dermanının Kur’an’ın içinde meknûz bulunduğunu, bütün yıkılmalar sökülmeler dökülmelerin o sayede tamir edileceği hususunu mev’izede arzettim.

Şu yıkık dökük devrimizde, bütün mukaddes şeylerin ayak altına alındığı şu devrimizde, değer hükümlerinin alt üst edildiği şu devrimizde, demogojinin, safsatanın, felsefenin hükümferma olduğu şu devrimizde, gerçek aklın mehâfilden azledildiği, hakiki mantığın rafa konduğu şu devirde beşer, Kur’an’ın akıl ve mantıkta meydana getirdiği orjinal şeylere çok muhtaçtır. O sayede felsefenin diyalektiğinden kurtulacak, o sayede gerçekle yüz yüze gelecek, o sayede aldanmaz, kendisini aldatmaz bir yola girecektir

Kur’an muhteşem eda ve havasıyla buyuruyor:

“Aleyküm enfüsüküm…”(Maide, 5/105)

İlk devrin insanına söylediği, ilahi, nurlu bereketli bir ifadedir. Size gerekli olan şey sadece nefislerinizdir. Nefsinizin muhasebesini yapınız. İçinize dönük olunuz. Manevi yapınıza doğru derinleşiniz. Ruhunuzu enine boyuna keşfediniz, nefsinizi kavramaya zaptetmeye çalışınız. Onu iltizam ediniz. Onu kurtardığınız zaman kurtulmuş olacaksınız. Beşeri de kurtarmış olacaksınız.

İlk devrin sözü bu söz, öyle bir sözdür ki, kıyamete kadar beşer bu devreleri çok geçirecektir. Şarlatanlıklarla, cerbezelerle meselenin halledilemeyeceğini göreceği çok devirleri geçirecektir. Şarlatanlıklarla cerbezelerle, meselenin halledilemeyeceğini göreceği çok devirleri geçirecektir. Kendine dönmesi gereken devirleri görecektir. Nefsini halletme, nefsiyle olan kavgasında sahil-i selamete çıkma, onunla olan vuruşmada muzaffer olabilme durumuyla, keyfiyetiyle karşı karşıya gelecektir…

Aleyküm enfüsüküm…

Doğru yolu seçmiş intihap etmiş iseniz, başkalarının dalaleti sizi çok meşgul etmesin. Farmasonun farmasonluğunu anlatması sizi meşgul etmesin. Kafirin düzen ve dolabını anlatması sizi meşgul etmesin…Nefesinizi iltizam ediniz, batılı tasvirden ictinap ediniz, fena şeyleri anlatmayınız, güzel şeylerin naşiri olunuz, hakikatın mürşidi olunuz.

Aleyküm enfüsüküm…

Biz bunda şunu görüyoruz:

Birinci dönemde insanmlara gerekli olan şey, nefisleriyle olan kavgalarını muzafferiyetle bitirmektir. Nefis sahasında verecekleri muharebe ile sahili selamete emn-ü eman içinde çıkmalarıdır.

Ve sonra başkalarınını dalalet ve küfürleriyle küfranlarıyla meşgul olmamaktır.

Güzel olan İslamiyetin güzelliklerini neşretmek süretiyle, efkar ve kulûb içine girecek şeyler, sadece ve sadece onun envarının olmasını temin etmektir.

Sonra görüyoruz ki arkadan emr-i bil-maruf geliyor

“Üd’u ilâ sebîli Rabbike bil-hıkmeti vel-mev’ızatil-haseneti…” (16/25)

“Rabbinin yoluna mevizeyi hasene ile, tatlı bir cidalle davet et, hikmetli sözler söyle irşad edici durumda bulun, onu hak yoluna davet et!” ferman-ı Sübhanîsi karşımıza çıkıyor.

Demek ki bir noktaya kadar nefsinle uğraşmak, onun ıslahına çalışmak, söylenen sözleri ona dinlettirmek, Hz. İsa’nın dediği gibi,

“Nefsine nasihat et, kabul görürse başkasına söyle!..Yok nefsin hala nasihatı kabul etmiyorsa, onun kabul edeceği anı intizar et!” demektedir.

Sen menhiyatlar içinde yüzüp duruyorken, ahlaksızlıktan sıyrılamamışken, başkalarının dalaletini, küfrünü anlatmanın hiç bir manası yoktur.

Birinci dönemde insan nefsini iltizam edecek.

Başkalarının dalaletiyle meşgul olmayacak…

Bu ayetin hükmü kalkmış kalkmamış; nasih mensuhçular, hükmü kalkmıştır diyorlar…

İkinci dönemde emri bil-maruf nehyi anil-münker yapacak

Başkalarını kötülüklerden alıkoyacak ve biz bu iki ayeti yanyana getirdiğimiz zaman, hasıl olan vahdetten şunu görüyoruz:

İnsan evvelen ve bizzat nefsini düşünecek…

Saniyen, başkalarıyla meşgul olacak…Talî derecede başkalarının irşadıyla meşgul olacak

Ben başkalarını kurtarmak için kendim dalalette yaşıyorum…Bu, şeytanın iğfal ve tesvilinden başka bir şey değildir. Dalalet küfür ve küfrandan başka bir şey değildir. Kendisini kurtaramaya insan başkalarını hiç kurtaramaz.

Nebiler bu mevzuda bizim için numune-i imtisaldir. Her Nebi’nin bir sıfatı vardır: İsmet, sadakat, fetanet, emanet…Bütün bu vasıfları haiz olduktan sonra Nebi makam-ı muallâ olan irşad makamını işgal eder ve halkı irşad eder. Nebiler söyledikleri sözleri yaşamışlar, ondan sonra halka teblig etmişlerdir…

İkinci makam, yaşadığı şeyleri intikal ettirme, ruhunda duyduğu şeylere tercüman olma, anlatma, gönül hayatını gece hayatını, gözünün yaşını, kalbinini ısdırabını halka anlatma…başkalarının ısdırabını değil…

Üçüncü dönemde numune-i imtisal insan olma…

En karanlık en muzlim devirlerde dahi, en uzaklardan görülebilecek kadar parlak, şeffaf varlıklar haline gelme, gökteki yıldızlar gibi küre-i arzın neresinden bakılırsa bakılsın; bir güneş, bir kamer gibi görünme durumunu ihraz etme!..

İşte o zaman fevc fevc beşerin, arkanızda saf bağladığını, İslamiyete dehalet ettiğini, göreceksiniz. Yeryüzü milletlerinin cemaat cemaat İzlamiyetin hidayetiyle ihtida ettiklerini müşahede edeceksiniz.

Perişan bir halle yıkılmış bir gönülle, harap olmuş kafalarla, yeryüzünün fethine çıkan insanlar, nasıl büyük bir gaflet ve dalalet içinde olduklarını, herhalde bu izah karşısında anlamaları gerekir.

Allahü Teala ve Tekaddes Hazretleri, Nebilerin Sıddıkların yolundan ibaret olan, tariki müstakime bizleri hidayet eylesin, nefsini bırakıp ruhunun meâliyata teşvik edilmesini bırakıp, akılnın çok ulvî alemlerde nuranî şeylerle meşgul olmasını bırakıp, başkalarının küfür ve küfranıyla meşgul olma, başkaların küfür ve küfranını deşme, tasvir etem keyfiyetinden, bir mümin için en çirkin bir şey olan bu hallerden bizleri masun ve mahfuz eylesin… halas eylesin…

HUTBE KUR’AN-8 (13 Ağustos 1976)

ÇETİN KIYAMET GÜNÜNDE, HAMİLE KADINLAR ÇOCUKLARINI DÜŞÜRÜRLER…
MAHŞER GÜNÜNDE ANNE-BABA-EVLAT-KARDEŞ BİRBİRİNDEN KAÇACAKLAR…
HESABIN ÇETİN OLUŞUNDAN, MAHŞER GÜNÜ İNSANLAR SARHOŞ GİBİDİRLER…
NİMETLERİN ŞÜKRÜ YERİNE GETİRİLSE, ALLAH CEMALİNİ DE GÖSTERECEKTİR…

PEYGAMBERİMİZ, HURMA BAHÇESİNDE BİR İKİ HURMA YER AĞLAR, “BU NİMETLERDEN SORULACAKSINIZ!” DER…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“…inne zelzeletes-sâati şey’ün azîm…yevme tezhelü küllü mürdı’atin…” (Hacc, 22/1-2)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Ey insanlar Allah’dan korkun!…Şu sizi yaratan Allah’dan korkun!..Sizi nimetleriyle perverde eden Allah’dan korkun!..Yaptığınız kötülüklerle, kötü bir akıbetle sizi bekleyen Allah’dan korkun!..

“Zelzele saati çok şiddetlidir..”

İçinizin dışına çıkacağı gün çok şiddetlidir. Hayallerinizin tasavvurlarınızın ortaya döküleceği gün çok ağır bir gündür.

Yerin altının üstüne geleceği gün, binlerce seneden beri yer altında yatan mezarların üste çıkacağı gün, yok olmuş dağılmış atomların yeniden yan yana geleceği, cesetler teşkil edeceği, Rabbin huzurunda hesap vermek üzere kemerbeste-i ubudiyetle arz-ı dîdâr edeceği o gün çok çetin bir gündür…

“Yevme tezhelü küllü mürdı’atin…” (22/2)

O gün süt emziren kadın emzirdiği çocuğu atacaktır…Gün o kadar şiddetlidir ki, gece rahatını evladı için terk eden kadın, ruhunu seve seve evladı için feda etmekten çekinmeyen kadan, sinesinde beslediği perverde ettiği çocuğunu kucağından atacaktır. Hamile olan kadın hamlini vaz’ edecektir. Hamile olan canlılar, vakti gelmezden evvel hamlini vaz’ edecektir. Gün o kadar çetin ve şiddetlidir.

Çetindir…Bütün bir hayatın hesabının yapılacağı gündür. Çetindir, nimetlerin hesabının yapılacağı gündür.

Nebiler Nebisi bir bahçede, Ebu Heysem et-Tehiyyâni’nin bahçesinde, üç beş tane kuru hurma, çatlak çatlak bir parça arpa ekmeği ve bir bardak su içtikten sonra gözleri dolmuştu.

– “Niçin müteessirsin yâ Rasûlallâh!” diye sorulunca buyurdular:

– “letüs’elünne yevmeizin anennaîm ” (Karia,102/8)

Yarın Allah’ın huzurunda bu nimetlerden sorulacaksınız. Şu bir bardak sudan dahi hesaba çekileceksiniz. Şu hiç bir işe yaramıyor gibi gördüğünüz arpa ekmeğinden hesaba çekileceksiniz!…

Ya gözünüzün ziyası, azınızın tad alması, ya kulaklarınızın en tatlı seslere muhatap olması…Yaratıldığınız günden vefat edeceğiniz ana kadar tatlı bir senfonizma içinde O’na ait manaları dinlemesi…Bunların şükrünü nasıl eda edeceksiniz?..İşte bunlardan ötürü o gün çok şiddetlidir.

O gün o türlü bir gündür ki, anne evladından kaçar, kardeş kardeşten kaçar, kaçar da babası hakkında dava açar, baba evladından kaçar, evladını Allah’a şikayet eder. Kocası hanımından hanımı kocasından kaçar. (80/34-36)

Herkesin birbirinden kaçtığı o gün insana yâr olacak tek şey, insanın selim bir gönle sahip olması…Sinende tertemiz bir mana taşıyorsun ve şu uçsuz bucaksız yolları aşıyorsun, vadileri geçiyorsun, zikzaklar dönüyorsun, kudsi şeylerin mahalli olan sinenden onları döküyorsun…Sen işte bu türlü nuranî mazinle Allah’ın huzurunda kurtulabilirsin. Sinen ALlah’a ait manalarla dolup taşmışsa, dolup taşan o manalar, senin arkanda iz bırakmışsa şayet, Nebiler Nebisinin huzurunda, Nebilerin dahi “sellim sellim!..” dediği o yerde, emn-ü eman içinde cennete girme hakkını kazanacaksın…

Kur’an okuduğum ayetiyle şu hususları tasvir ediyor.

İnsanları sarhoş görürsün diyor. İnsan çok defa bu ayeti okuduğu zaman, bu sarhoşluğun gelip kendisine çattığını görüyor, kendisinden hesap istenen nefsim, hesabın ağırlığı karşısında, melce’ ve mencânın Allah olması karşısında, alev alev yanan cehennemin dağlar azametinde kıvılcımlar fışkırtması karşısında, amelsizliğim, Nebi’ye intisapsızlığım, Kur’an’ı anlayamayışım, dize gelişim, yıkılışım, sarhoş gibi sürüm sürüm yerlerde sürünüşüm…işte bunu tasvir ediyor.

“Vemâ hüm bisükârâ…” Halbuki kimse sarhoş değildir. Sarhoş olacak yer değildir…

“Velâkinne azâballâhi leşedîd”. “Allah’ın azabı çok şiddetlidir”.

O Allah ki dünyada nimetlerine sizi müstagrak kıldı, O Allah ki şakıyan sularla, şakır şakır öten bülbülleriyle kuşlarıyla, iç ve dış bütün letâifinizin hoş gördüğü şeyleri size ihsan etti. Ama siz bu nimetlere şükretmediniz.

“Lein şekertüm le-ezîdenneküm” (14/7). Etseydiniz, arttıracak orada da verecekti…

Bu iki ayet birbirine çok benzer, aynı eda ve ifade içindedir.

Şükretseydiniz, Allah’ın doğrudan doğruya nimetlerine mukabele etseydiniz, Cenabı Hak arttıracaktı, cennet şeklinde arttıracaktı, ebedi hayat ve saadet şeklinde arttıracaktı. Cemali bâ-Kemali müşahede şeklinde arttıracaktı…Allah Rasulü:

“Yerâhül-mü’minûne bigayri keyfin ve idrâkin ve darbin min misali…”

Orada keyfiyetsiz kemmiyetsiz Allah’ı görecek müminler, bu sürette arttıracaktı. Zât’ını size göstermek süretiyle arttıracaktı.

“Feyensevnen-naîme izâ raevhâ veyâ hüsrâne alel-i’tizâli”

Gördüğünüz zaman cenneti unutturacak şekilde size, bu nimetleri unutturacak, sizi memnun, mesrur ve bahtiyar edecekti..

Ama siz bu nimetlere mukabele etmediğinizden ayeti kerimenin sondaki durumuna muhatap oldunuz:

“Velein kefertüm inne azabî leşedîd”

Nankörlük yaparsanız, baş kaldırırsanız, ululuk ve Azametin bana olduğu noktada büyük görünürseniz, gururla burnunuzu dikerseniz, burada sizi sarhoş gibi sürüm sürüm ederim…Allah’ın azabı çok şiddetlidir…

Siz Kur’an’ın bu tasvir ve tecsimi içinde, mahkemei kübrada kendi durumunuzu tasavvur etmeye çalışın. Amel noktasında müflis olan insanlar olarak durumunuzu tasvire çalışın. Yaptığnıız amellere riya karıştırmak süretiyle idlal ettiğinizden, müflis olarak haşr-ü neşr ettiğinizi tasavvura çalışın. Hayalinize kendi hayatınızı getirin, kırık dökük mahiyetinizi getirin, ayakları vücudunu taşıyamayacak hale gelmiş bir insan tipini nazara alın…

Tahmin ederim ki böyle bir hali şuurunuzla iktisab ederseniz, böyle bir halin içine girerseniz, orada sizin elinizden tutacak bir dest-i gîr arayacaksınız. Nebiler Nebisinin nurlu elinin size uzanmasını intizar edeceksiniz, tahayyül edeceksiniz.

Mahşerde herkes yüz üstü yatıyor, ama birisi var ki ayakta dolaşıyor. Birisi var ki yer yer secde ediyor, birisi var ki kendini unutmuş, kızımnı unutmuş “Ümmetim, ümmetim!” diyor. Sonra O’nun sessizce başınızın ucundan geçtiğini duymaya çalışın ve doğrulur doğrulmaz eteklerine yapışın:

“Dünyada seni anmış ve tanımıştım ya Rasûlallâh!” deyin…

Rahmet-i ilahî’den ümit edilir ki dest-i gîr olan Nebiler Nebisi, elinizden tutar, sizi saadet yurdu, ebedî saadet yurdu olan Cennete Allah’ın inayetiyle ve izniyle götürür.

Bu tasvîr, tecsîm ve tahyîr, sizi böyle bir tasavvura sevk ediyorsa, gönlünüzün içine girebiliyorsanız, hayat muhasebesini şerha şerha önünüze dökme âlî ruh haletini ihraz edebiliyorsanız, kendinizi bahtiyar sayın, bana da size bunları söyleme imkanlarını bahşeden Allah, bu imkanları lutfettiğinden ötürü, hayatımın sonuna kadar O’na minnettar olma işi düşecektir. Bu işi sona erdirme, ikmal etme, itmam etme, yaralı, perişan sergerdan gönüllere derman getirme takatından ve çoklarının takatından aşkın bir meseledir…

Mevlayı Müteâl karıncaları, onları istihdam ettirdiği sahada, bizleri de istihdam buyursun, bizi Nebiler Nebisinin yolundan ayırmasın!…

HUTBE KUR’AN-9 (20 Ağustos 1976)

KUR’AN’IN İMAN VE KÜFRÜ, EHL-İ CENNET VE CEHENNEMİ BÜTÜN VUZUHUYLA AÇIKLAMASI…
CENNETLİKLERE VERİLECEK NİMETLERİ, CEHENNEMLİKLERİN AZABINI AÇIKLAMASI…

MUSTAFA İSMAİL’İN CEHENNEMLE İLGİLİ AYETİ OKURKEN, CAMİYE, DEVRİN ZALİMİ NASIR’IN GİRMESİ HADİSESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“İnnâ a’tednâ lizzâlimîne nâran…” (Kehf, 18/29)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kur’an-ı Mu’cizül-Beyan, beşerin dünyevi uhrevi saadeti için nazil olan mukaddes kitap, ilahi ifade içinde dile getirdiği şeyleri, en üstün bir şekilde dile getirir.

Anlattığı meselelerin hiç bir tarafında bir bulanıklık, bir mübhemiyet bir bozukluk bırakmayacak şekilde gayet vazıh olarak getirir ve beşere takdim eder.

Zulmün, küfrün cezasını, dünyevî uhrevî çirkinliklerini anlatırken, öylesine anlatır ki cidden ona kulak veren, gönlüyle Kur’an alemine giren bir insan, hususiyle Saadet Asrın’da Nebiler Nebisinin dudağından dinleyen bir insan, anlatmak istediği o küfrün ve zulmün çirkinliğini bütün vuzuhuyla görür. Ondan uzaklaşabildiği kadar uzaklaşmaya bakar.

İman, bütün güzellikleriyle Kur’an’da anlatılırken, imanın neticesi cennete girme anlatılırken, ehl-i cennete Allah’ın lutfu, teveccühü anlatılırken, öyle bir hava öyle nuranî bir hali arz eder ki, orada hiç bir müphemiyet hiç bir bulanıklık, hiç anlaşılmaz bir taraf kalmaz. Her şey gayet vazıh ve sarih olarak ortaya dökülür. Ehl-i cennetin iştahını açar,. arkasına teşvik kamçısını vurur, cennete ve Allah’ın cemaline doğru koşuverin deyiverir. İnsanlar içlerinde bir hahişkarlık duyarlar. Bunun gibi ayetleri uzun boylu, saatlerce, günlerce dinlemeye teşne hale gelirler.

Bu iki yönü ifade eden Kehf süresindeki bu ayetin, benim ruhumda büyük bir tesiri olan bu ayet ile münasebettar bir hadise vardır. Bu ayetin tefsirine girmeye liyakatı olan bir hadise vardır. O bakımdan ne zaman bu iki ayeti peşi peşine okusam adeta ehl-i zulmün, ehl-i küfrün başına gelecek şeyler, nazarımda tablolaşıyor gibi oluyor.

Bu hususa badi olan bir hatıranın bir parçasını şöyle anlatayım: Teyipte Kur’an dinliyordum, Süre-i Kehf’in bu ayetlerini, devrin Kur’an okuyucuları arasında büyük üstad sayılan Mustafa İsmail okuyordu.

Onun ağzında kur’an-ı Kerim (Bu da onu anlatma olsun) Saadet Asrında nazil oluyor gibi okunur. Onun ağzında Kur’an’daki tablolar bütün çıplaklığıyla canlılığıyla ortaya çıkıverir. Kur’an, dağlardan taşlardan, canlı ifadeleriyle bahsederken, O, Kur’an’ın canlılığına kendisini uydurmasını bilen bir hafızdır. Kur’an’ın tabiatına Kur’an’ın fıtratına, onlardaki ilahî edaya adımlarını uyduran bir insandır. Cennet şarıl şarıl akan sularıyla, yaprakları birbirine dokunan ağaçlarıyla gözünüzün önünde tablolaşır.

İşte bu güçlü insan, alabildiğine gücünü kullanarak, Seyyidinâ Hz. Hüseyin Camiinde okuduğu Kur’an ve şu ayete geldiğinde…

“İnnâ a’tednâ lizzâlimîne nâran…” (Kehf, 18/29) “Biz zalimler için cehennem hazırladık!…”

Ayetler üst taraftan okunup geliyor. Tam bu ayete geldiğinde, caminin içinde bir alkışlama başladı. Hafızı alkışlamıyorlardı. Devrin zalimi camiye girmişti. Hasan el-Benna şehidi öldüren, Kutupları hapse atan, Kutupların kız kardeşlerine askerin gözünün önünde saldırtan devrin zalimi girmişti. Ne acîp bir tevafuk-u ilahîdir ki, hafız bu ayeti okumaya başladığı an, alkış başlayıverdi. Ne olduğunu sordum, Zalim camiye girdi dediler. Kur’an ne diyordu: “Zalim için çepeçevre duvarlar içinde bir cehennem hazırladık içine koyacağız” diyordu.

Gönlümü kıran bir husus olmuştu Hafız Efendiye karşı. Nasır’ı darıltmamak için, zalimleri anlatan ayeti atladı ve ehl-i cenneti anlatan ayeti okumaya başladı.

Kendi kendime dedim: “A Üstad! Sen atlasan da Allah atlamıyor, onu denk getiren Allah atlamıyor. Kimi cehennemin duvarları çepeçevre saracak Allah onu biliyor ki senin ağzınla Allah getirdi ve zalimin girmesini de o esnaya rastlattı…

Atladığı ayetlerde şöyle diyor: “Onlar cehennemde yardım isteseler bile, su istedikleri zaman kendilerine maden eriyiği gibi bir şey verilecek, ama insanın sesini soluğunu kesen bir şey; Kur’an peşi peşine sayfada, ayette vakıflar koymuş, devam edemezsin…Yüzlerin etini eritecek kadar korkunç hararete sahip, ne çirkin bir şarap, ne kötü bir yer, ne kötü bir yuva ki burada verilen şarap, burada içilen su, hararetiyle insanın yüzünün etini döküyor, bağırsaklarını kavuruyor insanın…” O içeri giren zalim için bunlar atlanmıştı,

Gelen ayetlerde iman edenleri salih amel yapanları anlatıyor. “Onların ecirlerini zayi etmeden is’âf ederim. İhsanla şuurla Allah’a kulluk yapan, varını Allah yoluna sarf eden bir insan, onun ecrini tastamam îtâ ederim. Bunlar onlar ki, Allah onları cennet-i Adn’e koyacak, onların altından ırmaklar da çağlayıp gidecek…

Ehl-i cennetin durumunu şöyle tasvir ediyor: “Kollarına bilezikler takılır”…Bunları, ameli salih yapmış gibi devrin zalimi için okuyordu…”İnce kalın ipekten, yemyeşil göz alıcı elbiseler, tabi fıtrî elbiseler içinde arz-ı endam edecek ehl-i cennet”…bunu okuyordu. Ama devrni zalimi için anlatıyordu. “Koltuklar üzerinde karşı karşıya gelmiş, mütekabil oturuyorlar. Bu ne güzel sevaptır diyor, bu ne güzel dayanacak sığınacak barınacak bir yerdir!” diyor…Zalimi ayeti kerimelerle alkışlıyordu…

İşte o zaman hissî olarak, hislenerek kendi içimden dedim ki:

“A Üstad! Sen öyle desen dahi ben çepeçevre o zalimin cehennemle sarıldığını görüyorum, Hasan el-Benna’nın bileklerinde de o bilezikleri görüyorum, Mevdudi’de o bilezikleri görüyorum. Türkiye’de devrin mazlumunda o bilezikleri görüyorum, sen bilezikleri başkasına taksan da!…

Allah onu kime takacağını biliyor, o bilezikler kafire takılmayacak, Kur’an’ı rafa koyanlara takılmayacak, mektep ve medaristen Allah’ın adını silenlere takılmayacak. Onların içeceği, yüzlerin etini döken şarap olacaktır, varacakları yer de cehennemin gayyası olacaktır. Değiştirsen de değiştirmesen de!..Bu, Allah’ın kararı, Allah’ın hükmüdür. Kur’an peşi peşine ehl-i cennet ehl-i saadet ve ehl-i şekavetin ikisinin durumunu tablolaştırırken, ehl-i cennetin sırtlarına teşvik kamçısını vurmak süretiyle cennete Cemalullah’a, Allah’ın rızasına koşturuyor. Ehl-i cehenneme de öyle bir tiksinti veriyor ki, içecekleri şeyler yiyecekleri şeyler, giyecekleri şeyler, barınacakları yerler itibariyle öyle bir tiksinti veriyor ki, insan daha cehenneme gitmeden, içinde cehenneme karşı bir tiksinti hissi duymaya başlıyor, tertemiz aşina gönüllere, uyanık kalplere…

HUTBE KUR’AN-10 (03 Eylül 1976)

CAHİLİYE DEVRİ İLE SAADET DEVRİNİN FARKI…YAŞLI, GENÇ VE ÇOCUKLARIN BAKIŞI DEĞİŞTİ…
CAHİLİYEDEN FARKSIZ DEVRİMİZDE ANARŞİYE GİDEN GENÇLİK KUR’ANLA HUZUR BULABİLİR…
KUR’AN GÖNÜLLERE OTURUR; SİLAH, CİNAYET, MOLOTOF KOKTEYL, KOMİNİZMA HUZUR GETİREMEZ…

KUR’AN İLE GELEN EMNİYET DEVRİNDE, KADIN TEK BAŞINA KİLOMETRELERCE YOL ALABİLİYORDU…
RUSYA’DA SİSTEM, 19 MİLYON İNSANIN KELLESİ ÜZERİNE KURULMUŞTUR…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Femen ya’mel miskale zerratin hayran yerah” (Zilzal, 99/7-8)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Beşer kendisine çok pahalıya mal olan, canını yakan nefsini heder eden, malına aklına kıydıran, hukukun muhafazasına memur olduğu her şeyi kıydıran bir Kur’ansızlık devri yaşamaktadır.

Cahiliye devrine denk veya onu geride bırakacak bir Kur’ansızlık devri. İlahi maksatların anlaşılamadığı, Allah’ın isteklerinin, Allah’ın emirleri içinde olduğuna dair bir araştırma yapılmadığı, kupkuru, kaskatı bir devir yaşamaktadır beşer.

Böylesine bir devri cahiliyede yaşayan bir insan belki normal görebilirsiniz, bizde böyle yaşayan insanların yaşayışlarına baktığımız zaman normal kabul edebilirdik.

İlimlerin fenlerin insan hayatına çok şey kazandırdığı, fikirlerin çok ilerileri gördüğü bir devirde kapıların Kur’an’a, pencerelerin Kur’an’a açıldığı devirde böylesine Kur’ansız kalma, hazinesi cevherlerle dolu olduğu halde dilenme gibi bir şeydir…O kapıları açıp istefade edememe dilenme gibi bir şeydir.

Cahiliye devri ümitsizlerin devri, bütün kalbi kırıkların devri, paramparça olan parça parça olan kalplere sinelere dermanın gelmediği bir devir. İnsanlar yığın yığın ölüp gidiyorlar, gittikleri yerden dirileceklerine dair kanaat olmadığı için, geride bıraktıkları yanlarına bir damla ümitsizlik, bir damla nevmitlik, bir damla hasret, bir damla nefret bırakıp öyle gidiyorlar. Çocuklar ümitsiz, yaşlılar ümitsiz, delikanlılar serkeş… Cahiliye devri dediğimiz zaman bunu anlıyoruz.

Kendisini yakında intizar eden kabir, yutmak üzere ağzını açtığı, bekledigi bir demde onu gören yaşlı, ona doğru giderken herhalde ümitli olmayacaktır. Kendini kabirden çok uzak gören delikanlı, herhalde serkeşliği bırakmayacaktır. Ve çocuklar o çabuk müteessir olan çocuklar, rakîku’l-kalp olan çocuklar, küçük bir hadise karşısında dahi ağlayan çocuklar, çevrelerinde kopup koıpup gelen ahirete giden kimseler karşısında nasıl dayanıyorlar, nasıl kalpleri münkesir olmadan duruyorlar? Cahiliye devri bu…

Siz bu tabloyu hayalinizde canlandırdıktan sonra, 20′inci asrın kalbi kırıklarına, gönlünde heyecanı sönüklerine, ahiret adına nasipsizlere, bedbinlere, nevmitlere bakıverin, aynı perişaniyeti bütün dehşetiyle müşahede edeceksiniz. Üniversite kapılarından lise kapılarına kadar, ondan sokaklara kadar, Mevlaya inannmayan bir sürü insanın, huzursuzluğu anarşide aradığını göreceksiniz. Şu bulanık dünyayı, ruhlarının bulanıklığı nisbetinde bulanık keyfiyette yaşamak için çırpınan, ne olduğu belli olmayan bir sürü perişan insan müşahede edeceksiniz.

Saadet asrının tulûu ile cahiliye devrinin kasvetli bulutları nasıl silindi, nasıl bir Kur’anî devir açıldı, nasıl yaşlı gönlündeki Kur’an’la ümitvar oldu, kendini bekleyen kabri saadet saraylarına açılan bir kapı şeklinde müşahede etti, Mevlanın huzuruna giriş kapısı kabul etti, gönül huzura müstagrak oldu, Mevlayı Mütealine ulaştı…Nasıl delikanlılar serkeşliği bıraktı, nasıl kızların diri diri kuma gömülmeleri öldürülmeleri terkedildi, nasıl cahiliye devrinin o anarşisi sona erdi…

Kur’an vardı, ahiretten bahsediyordu, hesaptan bahsediyordu.

“Femen ya’mel miskale zerratin hayran yerah” (Zilzal, 99/7-8) diyordu.

Zerre ağırlığı hayrı olan onu görecek, o kadar şerri olan da onu görecek. Bütün gençler bütün hissiyatları ve hevesatlarıyla gemleniyorlardı, bütün galeyanları da sona eriyordu. Kur’an keskin bir kılıç gibi, bütün arzuları kesiverdi. Gençlik bütün enerjisiyle, insanlığın yapısına hakim hale geliyordu. İctimai salaha ulaştıracak bir cemaati, bir cemiyeti nescetme mevzuunda hemen gayrete geçiyordu.

Kur’an devrinde gencin vaziyeti değişiyordu. O başında taylesan, koltuğunun altında Kur’an, karşısında Rasulü âli zîşân, içi neşe ile dolu, gönlü iştiyakla ahireti bekleyen bir insan haline geliyordu.

En küçük hadiseler karşısında ağlayan, kaybettikleri arkadaşlarına ağlayan, anne babalarına ağlayan seriütteessür çocuklar huzura kavuşuyorlardı kur’an devrinde. 8 yaşında çocuk dilinde Kur’an, içinde maksad-ı Sübhan, gönlü bununla dolup taşıyordu, ahirete gidenlerden endişe duymuyordu, artık bir Kur’an devri gelmişti. Kur’an ile bieraber huzur da gelmişti. Kimse kimsenin canına kıymıyordu.

Kadimden beri hukukun temel prensipleri halinde olan aklın muhafazası tam o devirde kendini gösteriyordu, nefsin muhafazası dinin muhafazası, neslin muhafazası, malın muhafazası teminat altına alınıyordu. Kur’anî devirde herkes her şeyden emin olarak yaşıyordu, kapılar açık, pencereler açık, dükkanların kepenkleri açık, ırz namus her şeyin kapısı açık…

Nebiler Nebisinin ifadesiyle, Adiyy ibn-i Hatim’e buyurduğu gibi:

“Bir zaîne Yemen’den kalkacak, devenin üzerinde hevdec içinde bir kadın, Hadramevt’e gidecek ama kimse kirli elini ona uzatmayacak”. İşte bu teminat devri doğuvermişti.

O devri anlatırken kurtla koyun birbiriyle otluyordu diyorlar. Böyle bir hadise olmuş veya olmamış bilmem, ama insanlar içindeki kurtların, kurtlardaki canavarlıktan daha ileri gittiklerini gördüğümüz şu devirde, anlatılmak istenen mana şudur: Kurtlaşmış canavarlaşmış insanların içinde insan emin olamaz. Demek insanlar o kadar emniyet telkin edici, o kadar emin bir hava iktisap ettiler ki, devenin üzerinde bir kadın, günlerce yol katediyor da emniyeti mevzuunda en küçük bir endişe taşımıyordu. Nebiler Nebisi bunu müjdelemişti.

Adiyy der ki ben Allah şahit bu devirde bunu gördüm. San’adan kadın kalkardı, Hadramevte giderdi ama bir serseri o kadının önüne geçip ona bir kötülük yapmayı düşünmezdi der..Beşer için güven devridir.

Çeşitli izmlerle ifade edilen sistemlerle insanlığa huzur getirmek isteyen Üniversitedeki hocasından, onun fikrinin fiil halinde temsilcisi olan anarşistine kadar, huzur getirmek isteyen bu kimseler, Kur’an’ın getirdiği bu huzur devrine az aşina olsalar, bu hakaika az nigehban oluverseler, birdenbire ellerindeki avuçlarındaki her şeyi atacak bu devrin tahakkuku için lazım gelen her şeyi yapacaklardır…

Kur’an öyle âli-şân bir kitap ki, öyle muciz-beyan bir ifade ki, hangi karanlık içine girerse girsin, onu aydınlatacaktır. Buna kur’an devri diyoruz…

Asrımız cahiliye devrinden daha karanlık değildir. Hiç bir kanun ve nizamın hüküm sürmediği, hiç bir hakikata kulak verilmediği cahiliye devrinden daha karanlık değildir. İlimlerdeki hassasiyet ve titizlik, çok hakaiki keşfedip üniversiteye laboratuvar yoluyla getirecektir. Beyer üzerinde ictimaiyatçıların yaptıkları tecrübeler, fiyasko ile neticelendiği için hakikatların Kur’an’da olduğunu anlayacaklardır.

Bütün terbiyecilerin bütün psikologların, insan ruhunu şerhetme mevzuunda ortaya koydukları yanlış kaziyyeler, kendilerini aldattıklarını anlayacaklardır.

İşte bütün bu hakikatlar omuz omuza verdiği inzimam ettiği zaman, beşer için gerçekten tek nizam, tek idare tarzı olan Kur’anın hayat anlayışını alacak, benimseyecek ve yaşamaya çalışacaklardır. Allah, gündüzü geceden karanlık, gecesi kabir-âsâ olan Ümmet-i Muhammed’e merhamet eyleyip, onun karanlık gecesini, Kur’an’ın sabahıyla tenvir buyursun inşallah…

Kur’an hayatının, hayata hayat olması, kan dökmeye insan öldürmeye, silah kullanmaya molotof kokteyl kullanmaya bağlı değildir. Kur’an’ın getireceği havada, getirdiği edada tarzda bu türlü şeylerin yeri yoktur. Kur’an’ı lügatında bunların yeri yoktur. O gönüllere oturur, gönüllere hakim olur. Herkes birden melek-misal bir hüviyet iktisab eder. Sonra meleklerin temsil edeceği bir şey olur. Birdenbire öyle bir şey olur.

Nebiler Nebisinin devrinden, devrimize aralıklı olarak bazen 100 sene bazen 50 sene, bazen 25 sene yaşanmış pratik bir hayattan bahsediyorum. Pratiği gösterilmiş bir hayattan bahsediyorum.

Sosyalizm bir aşamadır, bilmem hangi izm de bir aşamadır, arkasından beşere huzur getiren, saadet getiren bilmem hangi başka bir sistem vardır…Hülyalarını mali hülyalarını atıyorum ayağımın altına, mütalaasına dahi değer vermiyorum, boş olduklarını iddia ediyorum…

Hayal peşinde değiliz, yaşanmış hayattan bahsediyoruz, söylenmiş gönlülerde makes bulmuş, akıllar arkasına takılmış gitmiş, binlerce feylesofu arkasından sürüklemiş götürmüş realiteden bahsediyorum.

İnsan ilimlerin hakim olduğu şu asırda realist olmazsa, resyonalist olmazsa, çok yanlış hükümlere varır…İşte böyle sosyalist hayalcilerin, af buyurun Nebiler Nebisinin kürsüsünde haya ediyorum, komunist hayalcilerin, üniversite kapılarına kadar komunizmi getirip huzur getireceğim adına milleti huzursuz etmeleri, parlementoyu huzursuz etmeleri, adliyeyi huzursuz etmeleri, icra müesseselerini huzursuz etmeleri, hep bu hayalî huzur hesabınadır.

Ama hiç bir zaman beşer tarihinde 5 adam arasında dahi bunların iddia ettikleri bir huzur kurulamamıştır. Kurulan tek yer Rusya, 19 milyon insanın kellesi üzerine kurulmuştur. Türkiye nüfusuna denk aktif insanın kafası kesilmiş, bir sistem onun üzerine oturtulmuştur, sonra kesilenlerin haddi hesabı yoktur. İşte huzur devleti budur. Çindeki bundan daha şedîd, daha denîdir. İşte kurmak istedikleri saadet sistemi bundan ibarettir.

Ben ise size Kur’anı Mucizül-Beyan’ın 14 asır evvvel getirip gönüllere hakim kıldığı, kafalara otruttuğu, beynin bütün fakültelerini emrine aldığı musahhar ettiği bir sistemden bahsediyorum. Bu sistem Allah’ı n ezelî kelamından çıkmaktadır. Bu sistem Hz. Muhammed’in hayatında makes ve manasını bulmaktadır. Şu yıkılışın sona erdiği, enkazı fareleri barındırmadığı şu devirde, bu işe sahip çıkacak sizler, Allah indinde o kadar aziz olacaksınız ki, sizi Sahabe-i Kiramın arkasında bir yerde yer vermek süretiyle taziz edecek, teşirf edecek, tebcil edecektir…

Çalışın akıbetiniz hayırlı olsun, çalışın Allah’ın tebcil ve tebrikine mazhar olun…

HUTBE KUR’AN-11 (10 Eylül 1976)

KUR’AN’IN, HAKKA DAVET EDEN MÜNADİYİ DİNLEYİP İNANAN BİR MÜMİN TİPİ ÇİZMESİ…
“ÖNCEKİ KARDEŞLERİMİZİ DE BAĞIŞLA DİYEN MÜMİN TİPİ RESMETMESİ…
“İÇİMİZDE MÜMİNLERE KÖTÜ DUYGU BIRAKMA!” DİYEN MÜMİN TİPİ RESMETMESİ…
ZALİMLERİN İTTİFAK ETTİKLERİ SÖYLENİNCE, İMANLARI ARTAN MÜMİN TİPİNİ RESMETMESİ…
AYAKTA, OTURURKEN, YAN YATARKEN DEVAMLI TEFEKKÜR EDEN, MÜMİN TİPİNİ RESMETMESİ…

HERKES İNFAK EDERKEN, VERECEK ŞEYLERİ OLMAYIP AĞLAYAN CEMAATİ, KUR’AN’IN TASVİRİ, RESMETMESİ…
HZ. EBUBEKİR, HZ. ÖMER, HZ. OSMAN VE HZ. ALİ’NİN MALLARINI ALLAH YOLUNDA İNFAK ETMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Ellezîne yezkürûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cünûbihim..” (Bakara, 3/191)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kur’an-ı Mucizül-Beyan, yolunda olan, hakkı dinleyen, hakikat karşısında serfürû eden, Nebiler Nebisini tanıyan, ahirete inanan, hayatını ona göre tanzim eden, gönlünde imanın ağırlığını taşıyan ve bu, davranışlarında vakar ve ciddiyet halinde zuhur eden insan tiplerini en tatlı bir eda ile takdim ediyor. Ve ifadesindeki tatlılıkla bizi öyle olmaya teşvik ediyor.

Ülül-azm insanları, büyü ruhları dile getirirken, nasıl devirlerini aştıklarını, nasıl yaşadıkları şartların üstün çıktıklarını, nasıl lâhût alemine yaklaştıklarını, nasıl Nebiler Nebisinin arkasında saf bağladıklarını edasıyla o kadar tatlı ifade eder ki, bunu kendi diliyle duyduğumuz, ruhumuzu bununla doyurduğumuz zaman insan, içinde bir hahişkârlık, bir istek, bir arzu duyacaktır. O arzuyu Mevla bize duyursun…

TABLO-1

“Rabbenâ innenâ semi’nâ münâdiyen yünâdî lil-îmâni…” (3/193)

Tablo şudur: Bütün insanları hakka hidayete davet eden bir münâdî, sokaklarınızda dolaşıyor, arkasına takılın ve takip edin, kapılarınızı vuruyor, gönül burkuntularından kurtulacağınız bir aleme sizi davet ediyor. İçinde, huzur içinde yaşayacağınız bir aleme sizi davet ediyor. Altında ırmakların çağladığı, üstünde ağaçların semaya doğru ser çektiği, koltuklar üzerinde beşaşetli yüzlerle birbirine bakıp edeceğiniz bir alemden bahsediyor, o aleme sizi davet ediyor. Sizi yaratan buraya gönderen her şeyi emrinize musahhar eden Mevla ile yüz yüze geleceğiniz, likâsına ereceğiniz bir aleme sizi davet ediyor.

Siz bu münadiyi dinliyorsunuz. Ve hepiniz gönlünüz coşa coşa:

“İnnâ semi’nâ…….feâmennâ”…

“Biz nida eden birini duyduk, saadetimiz için kapı kapı dolaşan birini duyduk, Ey Rabbimiz! Ona iman ettik, eski günahlarımızı yarlığa, mağfiret buyur, seyyiatımıza keffaret kıl!”

Bir Mümin tipi bize takdim ediyor…Ahiret endişesi içinde, yüzünde o endişenin tekallüsünü taşıyan bir mümin tipi tersîm ediyor. Attığı her adımı öbür aleme göre atan bir mümin tipi tersim ediyor. Neibiler Nebisinin davetine icabet etmiş bir ümmet olarak, bu münadiye kulak kabartmış dinlemiş ve ona icabet etmiş bir mümin tipini tersim ediyor…

Ve aynı tablo içinde diğer bir tip karşımıza çıkıyor:

“Rabbenağfirlenâ veli-ihvâninâ…” (Haşr, 59/10)

“Bizi magfiret eyle bizden evvel gelip geçen ihvanımızı da magfiret eyle!..”

Ruhtaki âlicenaplığı, civanmertliği görüyor musunuz? Kendi devrinde beraber, kader birliği içinde yaşayacağımız, beraber İslam hakikatına omuz verip onu taşıyacağımız müminleri değil sadece, asırlarca evvel aynı davaya hizmet etmiş, bu taşa bir manivela vurmuş, külünkle bunun bir parçasını koparmış ihvanımızı, sebkat etmiş ihvanımızı da magfiret eyle Allahım!…

Bu sözde şu ton vardır: Bizi yarlıgayıp cennete koyabilirsin ama bu işin temelinde olanlar, bu işi bize intikal ettirmede gayreti olanlar, gayreti geçenler, onları cehenneme koyacaksan, biz duamızı bölüp sadece kendimiz cennete girmek istemiyoruz, biz bizim cennete girmemizi, yarlıganmamızı isterken, bizden evvel sebkat edenlerin afedilmesini, nasıl dünyada önümüzde olmuşlar orda da önümüzde yerlerini almalarını ve arkadan bizim seslerimizi duymalarını diliyoruz…

“Velâ tec’al fî kulûbinâ gıllen”

Heyecan dolu bir gönlü herhalde görüyor gibisiniz…Allahın huzuruna gelen bir insan tipi karşınıza çıkıyor: “Allahım müminler için kalbimde en ufak gıll-ü gîşin bulunmasına meydan verme! Mümin için kin nefret haset…bunlara içimde yer verme! Sana inanan herkesi sevmeye ulaştır beni. Beni nefret ettiğin kimselerden de uzaklaştır..

Bu, Ulül-Azm bir ruhun, tam Allah’a teveccüh etmiş bir ruhun, Kur’an’da resmedilişi, ifadesini buluşudur.

Ramazan ayı…Gufran ayı…Aynı zamanda Rahman ayı…Ay ihsan ayı…Bu ayda herkes el açar, ihsan eder, muhtaçların imdadına koşar. Bu memleketin ihtiyacı olan şeylerin imar edilmesi, ikame edilmesi için her şey yapar.

İslamın binasında da bu hava vardır. Onu kurarken herkes bu heyecanı duyuyordu. Herkes malını mülkünü veriyordu. İşte böyle verme esnasında bir cemaat vardı ki verecek bir şeyleri yoktu.
TABLO-2

Kur’an bu meseleyi bize anlatırken resmederken öyle canlı resmeder ki, ben o türlü ifade edemediğim için belki size duyuramıyorum.

Ebu Bekir malının bütününü getirmiş koymuş oraya.

– “Evlatlarına ne bıraktın?” diye sorulunca:

– “Onları Allah’a bıraktım!” diyor.

Hz. Ömer malının yarısını vermiş, canı da o uğurda…

Hz. Osman malının üçte birini vermiş…

Hz,. Ali, malının dörtte birini vermiş…

Ama uzaktan bu manazarayı seyreden kimseler var; var, verecekleri bir şeyleri yok!..İşte bu derin telehhüf ve teessüre sadece gözyaşları ile mukabele ediyorlar. Kur’an alkışlıyor ve bu tipi karşımıza çıkarıyor:

“Tevellev a’yünühüm tefîdu mined-dem’ı hazenen ellâ yecidû mâ yünfikûn”. (Tevbe, 9/92)

“Habibim bilemediğin bir cemaat var, içeriye girememişlerdi, bir şey verememişlerdi, pencerelerden bakıyorlardı, dıştan bu manzarayı müşahede ediyorlardı, dolu dolu gözyaşlarıyla evlerine doğru dönüp giderken sen onlara sormalıydın!..

Herhalde meselenin içine girerseniz, inci danesi g ibi gözyaşlarını döke döke, ayakları titreye titreye, göğüslerinin çarpışını tutamayacak kadar heyecanlanmış bir cemaatin kolu kanadı kırık evlerine dönüşü, sizin nazarınızda temessül edecektir. Siz tasavvurunuzla bunların içinegireceksiniz.

TABLO-3

Bir başka tipi ele alıp alkışlıyor Kur’an-ı Kerim. Gelen yığın yığın belalar ve musibetler karşısında mukavemet edecek, hadiselerin kendisine boy eğdiremediği, küfür zulüm ve her şey karşısında daima yüce dağlar gibi dimdik ve başı onlar gibi dumanlı, bulutlu ve karlı büyük insanları Ülül-Azm insanları anlatırken şu tabirleri kullanıyor, tablo çok tatlıdır:

“Ellezîne kâle lehümünnâsü innennâse kad cemeû…” (Ali İmran, 3/173)

Onlar ki dediler, insanlar sizin aleyhinizde ittifak ettiler, her gün değişik bir tuzakla karşınıza çıkacakar. Kanunlar vaz etmişler, ağlar kurarak sizleri avlayacaklar, mahkeme huzuruna çıkaracaklar, istintaka tabi tutacaklar, isticvaba tabi tutacaklar, akı karayı seçtirecekler size, pirinç cayıklatacaklar, aklınıza hayalinize gelmedik şeyler yapacak, başınızda değirmen taşları çevirecekler, hak yolundan vazgeçirmek için, müfsit fitneci bir cemaat, hakka hizmet eden bir cemaatin karşısına çıkacak ve böyle denecek… Saadet asrında deniyordu, denmeye devam edecek bundan sonrada denecektir. Onları korkutacaklar, endişelerini sarsacak, gittikleri yoldan vazgeçmelerini isteyecekler. “…kad cemeû…”

Onlar ne diyor tabloya bakın:

“…fezâdehüm imânen…”

“Bu söz onların imanını arttırdı…” Çünkü onlar biliyorlar ki hak zuhur ettiği andan itibaren, karşısında daima batılı bulmuştur. Nur karşısında daima zulmeti bulmuşlardır. Çünkü onlar biliyorlardı ki bir yerde Allah’ın rızası varsa şeytanın parmağı olacaktır. Çünkü onlar biliyorlardı ki cennete götürme sevketme davasında cehenneme itici bir güç, hemen karşılarına çıkacaktır. Bunları bildikleri için: “Doğru Allahım! haber verdiğin gibi zuhur etti…”fezâdehüm imânen..:” onlar iman bakımından arttıkça arttılar ve hepsi

“Hasbünallâhü ve nı’mel-vekîl” Allah bize kafi ve vafi dediler. Yeter Mevlayı Müteal bize.

Hz. İbrahim’in nâr-ı Nemrud’a atıldığı an söylediği sözün tonu gizlidir bunda…Başına taşları yiyen, saçılan toprağı duyan, yüzüne atılan tükürükleri duyan Nebiler Nebisi, başı da saçı da yüzü de bunlardan çok âlî ve mukaddestir, O’nun bu mevzudaki ısdırabı gizlidir bu tonda; Hasbünallahü ve nı’mel-vekîl…

TABLO-4

Kur’an bir tip anlatırken bize, hayatının her dakikasına duygusunu, düşüncesini işleyen bir tip, üzerinden geçen itibarî bir hattan ibaret zamanın hiç bir parçasının boş geçmesine imkan ve fırsat vermeyen bir tip anlatır bize:

“Ellezîne yezkürûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cünûbihim..” (Bakara, 3/191)

Onlar yatarken düşünürler, kalkarken düşünürler, yerken içerken düşünürler…Neyi düşünürler? Kuş gibi düşünecek değil ye!..Af buyurun papağan gibi düşünecek değil ye!..Düşünür insan gibi düşünür, sebep netice arasındaki münasebeti düşünür, eser-müessir arasındaki münasebeti düşünür, halk-Halık arasındaki münasebeti düşünür. ilimlerin tekevvün ve tedevvünü ve bunların getireceği şeyler arasındaki münasebeti düşünür. İlim irfanın ve izanın beşeregetireceği şeyleri düşünür…İnsanca düşünür…

Göklerin ve yerin yaratılışını düşünür, nazar-ı ibretle bakar, hiç bir şeyin gayesiz ve nizamsız olmadığı şuuruna ulaşır ve sonra kendisinin de gayesiz ve nizamsız olmayacağını anlar, hizaya girmeye çalışır…Sistemlerin galaksilerin hizaya girip resmi geçitte Allah’a hesap verme mecburiyetinde olduklarını gösterdikleri gibi, iradeli olan insan da iradesiyle Mevlanın huzurunda resmi geçitte durur gibi durmayı düşünür, bunu düşünür. bu hesabı çıkarır…

“Rabbenâ mâ halakte hâzâ batılâ”

Allahım yarattığın şeylerden hiç biri batıl değildir” derler. Her şeyde bir hak var, hak nişanesi var, her şeyde hakka götüren bir yol var, her şeyde hakkın reşhası var, hakkın reşhasından bütün ruhlarda bir râşe var. Bu da senin içindir Allahım!..Biz bu râşeyi duya duya “Allahım, bizi azab-ı nârdan uzak kıl, bizi koru !” diye ona teveccüh ediyoruz.

Bu da üzerinden geçen samanın her parçasına Mevla’nın adını yazan bir tipi anlatılor.

Hiç bir anını boş geçirmeyen yapadığı her ana kendi şuurunu intikal ettiren ve böylece canlı zamana sahip olan, zaman ve mekanın hareketinden ibarettir…Zamanın vücudu yoktur, o müthiş adam Aynştayn’ın anlatmasına göre zaman itibar, bir hattır. Ama mümin zamanın her parçasına Allah’a ait manaları işlemek süretiyle, cansız zaman şeridi mümin sayesinde hayat kazanır. Sinemada sen senin karşında oynuyor gibi zannedersin, müşahede edersin bu tablolar, alem-i beka için uhrevi alem için, senin için sermedî manzaralardır. Seyreder, Mevlayı müşahede karşısında kendinden geçer gaşyolursun.

Bu da düşünen düşünüp yaşayan, düşünmeden hayatında bir tek lahza olmayan bir insan tipinin tersîmi ve bu hususa teşvikidir.

Kur’an bu mevzuda, bu türlü teşvik mevzuunda bu tatlı tablolarıyla. tatlı resimleriyle, müminleri matlubu, maksudu ve indinde makbulü olan şeylere teşvik etmek için tatlı bir eda ile bu hakikatları anlatır, muhtaç gönüllere duyurur. Bununla hisleri sulamış olur, gönülleri doyurur, işba’ eder. Kendine karşı hâhişkâr kılar. Allah bizleri böyle olanlardan eylesin…

HUTBE KUR’AN-12 ( 17 Eylül 1976)

KUR’AN’IN TESHİR EDİCİ BÜYÜLEYİCİ YÖNÜ…
KUR’AN CEDEL-DİYALEKTİK YOLUNU TUTMAMIŞTIR
KUR’ANI’ KIYAMETİN KOPUŞUNU ÖZLÜ KELİMELERLE ANLATIVERMESİ…
MİSALLER: “feizâ câetissââââhhah”, “el-hââââkkah”, “et-tââââmmetül-kübra”, “el-Kâriah”

HZ.ÖMER’İN KABE ÖRTÜSÜ ALTINDA GİZLİCE KUR’AN’I DİNLEYİP BÜYÜLENDİĞİNİ ANLATMASI…
HZ.ÖMER’İN KIZKARDEŞİNİN EVİNDE KUR’AN’I DİNLEYİP OKUYUP ETKİLENMESİ VE MÜSLÜMAN OLMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“feizâ câetissââââhhah” (Abese, 80/33)
“el-hââââkkah” (Hakka, 69/1)
“et-tââââmmetül-kübra” (Naziat, 79/34)
“el-Kâriah” (Karia, 101/1)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kur’an-ı Mucizül-Beyan, ALlah’dan indiği andan itibaren, kıyamete kadar anlattığı, ortaya koyduğu bütün meseleleri isbat için, bizzat kendisi delil ve hüccettir.

O, İsbat sadedinde olan meseleleri başka payandalarla, desteklerle ayakta tutma lüzumunu duymaz. Hatta çok defa bir meseleyi ele alıp onu enine boyuna tahlil etmeye de lüzum yoktur. Doğrudan doğruya onun havası, edası, ortaya attığı meseleyi göstermede, kafî delil sayılmaktadır.

Biz bu asırda hem onun ortaya attığı meselelerin pek çoğuna, hem de meseleleri isbattaki sesine sedasına havasına tonuna yabancı olsak bile, onun diline edasına nigehbân olan, ortaya attığı meseleleri çok iyi bilen, tonuna vakıf olan kimseler saadet asrında büyüleniyor, pervaneler gibi onun etrafında pervaz ediyorlar.

Kur’an hasımlarıyla muaraza yaparken, uzun boylu cedel yolunu seçmiyordu, onlarla münakaşaya tutuşmuyordu. Diyalektik yolu Kur’an’ın hiç tutmadığı bir yoldu. Bu, daha sonra kelamcıların, akılcıların, felsefecilerin ortaya attığı bir yoldur.

Gerçekten insanlar onun ruhuna inebilselerdi, onun anlatmak istediği her meseleyi mantıklı delillerle, aklî kıstaslarıyla rahat bulacak, alacak ve değerlendireceklerdi.

Bedevî onu dinlediği zaman rahat büyüleniyordu. Uzun boylu şeyler dinletmeye lüzum yoktu.

O kıyameti, kıyametin kopacağını anlatıyordu. Sesi havası tonu öylesine teshîr ediyordu ki, kelimenin karakteristik edasına girsen ve sonra o kelimeye kazandırılan tona giriversen, kıyametin hemen başında kopacağını anlıyor gibi olursun.

Velid bin Mugire bu kelimelerle vuruluyordu, Hz. Ömer bu kelimelerle vuruluyordu. Rasulü Ekrem Velid’e “Hâ mîm…!” bir kaç kelime okuyuverdi, dışarıya çıktığı zaman Velid’in rengi kaçmış benzi solmuştu. Bu, gidişten çok bir gelişti. O cin fikirli Ebu Cehil, manzarayı görünce, işin çok değişik olduğunu anlamıştı ve “Muhammed bunu da teshîr etti!” dedi ve hemen Velid’in yanına sokulup: “Sen eğer onun dinine girersen, şu cemaat içinde bir tek girmedik adam kalmaz, onun için kötü şeyler söyle!…şiirdir, kehanettir deyiver!…”

Velid bunları reddediyordu, büyülenmişti ve şunları söyledi:

“İn hâzâ illâ sihrun yü’ser”.

“Bu şöyle böşle bir sihir değil, bu büyüleyen insanın aklını başından alan bir sihirdir!..Kullanılan malzeme bellidir. Bildiğimiz kelimeler kullanılıyor, anlayabileceğimiz maksatları ortaya koyuyor fakat havasında öyle bir sihir var ki, beni tehdid ettiği şeyler adeta başımda patlayacak gibi geldi bana. Ben bu havayı bu edayı gördüm” diyordu…

Kur’an’ın kıyamet kopuşunu anlatırken kullandığı bazı kelimeler şunlardır:

1- “feizâ câetissââââhhah” (Abese, 80/33).

“O kulakları sağır eden ve patlatan o müthiş kıyamet gürültüsü geldiği vakit”

Kıyametin kopuşu kulakları patlatırcasına kopan müthiş bir gürültü anlamın gelen bu kelimeyle anlatılır. Bu sesi soluğu kesen , tarrakalar çıkartan bir gürültü demektir. Sesin tonunda öyle bir mana var ki, bedevinin kelimenin ruhuna girmesiyle anlayacağı öyle bir maksat, öyle bir matlup var ki. matlup kelime ev lafız yanyana gelince, lafızlar çatlıyordu bu mana karşısında, insanın dimağını çatlatıyordu…(Hazırlayanın ilavesi: Kelime okunurken şeddeli “SAD” harfinden sonra meddi lâzım olarak uzatılan kelimede zor telaffuz edilen harflerden olan ve de şeddeli gelerek zorluğu arttıran “HI” harfiyle boğaz sıkılıyor insan boğuluyor, med süresince ağız iyice açılıp can çekişiyor gibi olur.Tam “HI” harfiden kurtulurken ardından yine telaffuzu oldukça zor olan ve göğsün derinliklerine kadar işleyip insanı inleten bir tonu olan “HE” harfinde insan adeta yığılıp kalır gibi olur)

2- “el-hââââkkah” (Hakka, 69/1)

“Gerçekleşmesi kesin olan o gün!” Hak ve doğru olan bir gün. Allah’ın va’di kesin olarak yerine gelecektir. Bu günü Allah, sabit doğru manasına gelen bu kelimeyle anlatıyor bu ton kazandırılıyordu. (Yukarda açıklanan telaffuz zorluğu bu kelimede aynı şekilde mevzu bahistir)

3-”et-tââââmmetül-kübra” (Naziat, 79/34)

“O her şeyi batırıp gömen büyük afet ve felaket günü geldiği vakit” Bu, bütün tarrakaları bastıran ses demektir, çınladığı zaman başka seslerin duymasına meydan vermeyen ses. O olunca herşeyden fariğ olacak vaz geçeceksiniz..

4- “el-Kâriah” (Karia, 101/1)

(Gürültü koparıp başa çarparak gelen o felaket günü”

Sadece kelimelerde böylesine maksada refîk olma, matluba refîk olma meselesi, bedevinin hiç de nazardan kaçıramayacağı bir mevzudur.

Hz. Ömer kendisinin teshîr edilişini böze şöyle anlatır: İbn-i İshak, onun hidayete erişinde iki vesile gösterir. İki husus altında meseleyi mütalaa eder.

Birisi. Hz.Ömer şöyle anlatır: “Bir gece Mekke’de çıktım bir meyhane aradım, tanıdığım meşhur bir meyhaneci vardı, gittiğimde coktan kapamış gitmişti. . Canım sıkıldı bir başka meyhane bulsam da biraz rahat etsem kendimden geçsem diyordum.” Cahiliye devrinin insanı huzursuzdu, iman olmadığı için huzursuzdu, alem sırasıyla kabre girdikleri ve kabir bütün insanları tehdid ettiği için huzursuzdu. Gidip de dönme olmadığı için huzursuzdu. Gönüllere itminan verecek bir manaya nigehban ve vakıf olmadıkları için huzursuzdu, Onun için içki gibi sefahet gibi, zevke düşmek gibi kadına kıza ibtila gibi şeylerde teselliarıyorlardı.

“Bari başka meyhaneye gideyim dedim, gittim o da kapalıydı.” Ömer boşa dolaşıyordu, Hak hidayet etmeyi murat buyurmuştu, Meşiet-i ilahi konuşmaya başlamıştı. Onun dilediğinden başka dileyemeyeceksiniz. Ömer’i sokacaktı Allah, Nebiler Nebisinin Nur ordusunun içine…

Bir kaç gün önce onun için ellerini kaldırıp Allah Rasulü onun için dua etmişti, dua varacağı makama varmıştı, dua Mele-i âlâ sakinleri tarafından kabul görmüştü.

Dua yerde kabul şeklinde zuhur edince, Ömer nurdan bir halenin içine girivermişti

Ömer boşuna meyhane arıyordu, o gece bütün meyhanelerin kapıları sürmeliydi. Hak sürmelemişti. Ömer için tek açık kapı vardı: Beytullah’ın kapısı, Allah’ın Evi’nin kapısı. Oraya vardığı zaman Allah Rasulünü görecekti…Üç, beş meyhane sittin meyhane dolaşsaydı hepsi sürmeliydi…

“Bari Kabe’ye gideyim bir tavaf yapayım dedim!”. Sessiz adam…Bütün ufuklar sessiz…Yeryüzünde Allah’ı anlayan fazla insan yok…Tek başına bütün küfre, kefereye ve karşısında durduğu Kabe’nin 360 puta meydan okuyan Hz. MUhammed vardı Sallallahü aleyhi ve Sellem, sadece onun sesi duyuluyordu.

“Orda onu görünce içimde bir burkuntu hissettim. Bu gece şu adamı bir dinlesem dedim. Neler diyor dinlesem dedim”

Allah Rasulü namaz kılarken Şam’a doğru namaz kılardı ama yine Kabe’yi önüne doğru alırdı. Bunun için Hacerul-Esved ile Rükn-ü Yemani’nin arasında duruyordu.

“Ben Hatim tarafından Kabe’nin örtüsü altına girdim, örtünün altında ona doğru yaklaştım. Orada kendinden geçmiş büyük insan, büyük vecdlerini yaşıyordu, istigraklarını yaşıyordu. Kendine Kur’an’ına kulak vermeyen insanlardan adeta küsmüş gibi, Mevlaya bütün teveccühüyle dönmüş, Kur’an okuyor ve namaz kılıyordu.

“Ben o örtünün altında Kur’an’ı dinlerken, artık ayaklarım vücudumu taşımaz hale geldi, örtünün bir tarafına çökerken, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum” diyor…

“Ne idi beni büyüleyen. Neydi anlatmak istediği şey? Neydi beni teshîr edip, bir kaç gün sonra O’nun arkasına takacak şey?”

Başkası bu tabloyu değişik şekilde anlatır.

O sokağa çıktı, Rasulü Ekrem’in başını kesmeye gidiyordu. Nuaym ile karşılaştı. Damadı Hz. Said’in evine gitti. Kızkardeşi Fatıma ile beraber Kur’an okuduklarını gördü…

Bu iki meseleyi tevfîk etmek mümkündür. Ömer perdenin altında müteessir oldu, Ömer’in içinde buzlar erimeye başlamıştı. Onu bir kaç gün sonra gururundan istifade ederek tahrik ettiler, “Muhammed’i sen halledersin!” dediler. “Onun başını keser getirirsen, Mekke halkı için fitneyi yok etmiş olacaksın!” dediler.

Ömer bir bakıma aziz onurlu bir insandı, madeninde altın vardı, o daima altınlığını gösterecekti. Ama Nebiler Nebisinin potasına düşmediği için, içinde posa da vardı, bu posa da hükmünü icra edecekti. Ömer bir posalık da yapacaktı. Onun için kılıcını beline kuşanmış, yola çıkmış Nebiler Nebisinin başını kesmeye azmetmişti. Ama yolda onu eriten hadiseler oldu.

Çeilimsiz Nuaym karşısına çıktı:

“Boşuna uğraşıyorsun yâ Ömer! Nebiler Nebisinin kapısı da sürmelidir. Zannediyor musun Allah, birini vazifelendirir de sonra Ömer’in elinin oraya ulaşmasına meydan verir, zannediyor musun beşeri irşad için gönderdiği kimsenin başını Allah Ömer’e teslim eder?” diyordu…

Ömer Nuaym’ı yere atınca Nuaym, kızkardeşi ve kocasının da Müslüman olduğunu söyledi. Ömer iyice sarsılmıştı. Sağından solundan kopup gidenler karşısında, bütün kuvve-i manevsyyesi kırılmıştı. Neydi bu kuvve-i kudsiyye?..Neydi bu cazibe?..Neydi bu insanları putlardan alan şey?..

İşte onu öğrenmek istiyordu…Kıskardeşinin kapısına gittiği zaman, Kabe’de duyduğu o havayı, o havada tonda, Kur’anı Mucizül-Beyan’ın sesini duyuverdi.Tâhâ süresi Habbab tarafından tilavet ediliyordu, talim ediliyordu. Kapıları kapalı esrarengiz evlerin verasında, Kur’an talim ediliyordu.

Kafir kanunu, kanunsuzluk kanunu, Allah demeyi, Kur’an okumayı yasak etmişti. Okuyanları tedris edenleri takip ediyordu, dövüyor ve tartaklıyordu…

İşte böyle perdeler arkası, duvarlar verası Kur’an talim ediliyordu. Sesi duydu, kapıyı açtı, içeriye girdi. Muallim Habbab hemen saklanmıştı yatakların arkasına. Kızkardeşiyle damadı ona zarar gelmesin diye karşısına çıkmıştı. Damadını bir tokatta yere serdi, develeri büküp boynunu altına alan Ömere dayanamaz…kızkardeşi üzerine atlayınca bir tokat da ona indirmiş ağzını kanlar içinde bırakmıştı…

Ne olduysa işte o anda oldu, ne olduysa Rahmet o anda heyecana geldi, kızkardeşi ellerini açıp Mevlaya yalvarınca, Ömer de kendine geldi, düşündü; ne günahı vardı bu masumların?..İkisini de kanlar içinde yerlere sermişti…

Ne yapıyorlardı bunlar acaba?..Allah diyorlardı…Rasulüllah diyorlardı…Kur’an diyorlardı.,..Günahları neydi bunları?..

Ömer yumuşamıştı. Ömer’in buzları erimeye başlamıştı. Ömer yavaş yavaş titreyen elleriyle, titreyen ayaklarıyla teslim olacaktı., inkıyad edecekti…

“Şu okuduğunuzu bana getirir misiniz? dedi.

Tâhâ süresinden sadece bir sayfa kadar bir parça ona verdiler. O devrin iptidaî yazısıyla yazılmıştı, burcu burcu lâhût alemi kokuyordu. Ömer meselelere vakıf idi.

“Tâhâ. Mâ enzelnâ aleykel-Kur’âne liteşkâ…”

Ömer’in alemi değişmişti, kendi kendine mırıldanmaya başladı, Kur’an teshîr etmişti, bakışı değişiyordu. Ayakları üzerine doğruldu ve:

“Beni O’nun yanına götürün!” dedi.

Mesele çoktan Nebiler Nebisine ulaşmıştı. “Ömer geliyor!” dediler..

Üç gün önce Müslüman olmuş Hz. Hamza kapının arkasına sıçramış:

“Niyeti iyi ise baş göz üstüne geldi, kötü ise elini kılıca götürmeden başını indiririm onun demişti.

Ömer içeriye girdi ama değişikti. O dev Ömer iki metreyi aşkın boyuyla, ona yakın eniyle, maddi manevi haşmetiyle celadetiyle Nebiler Nebisine teslim olmaya gelmişti.

Allah Rasulü eteğinden tutup çekince:

“Teslim ol ya Ömer!” deyince, o zaten çoktan teslim olmuştu.

“Kendimi kucağına attım!” diyor, “Attım, içimden bir şeyin çıktığını ve içime yeni şeylerin dolduğuinu duydum”

Öyle dolmuş öyle coşmuş değişmiş öyle kabına sığmaz hale gelmişti ki, bir gün sonra Kabe’nin duvarının dibinde, o anda duyduğu doyduğu şeyleri, haykırırken onu göreceksiniz…Başına inen sopaların altında, başı gözü yarılmasına karşılık o, Kabe’nin bir köşesine durmuş, belki Kur’an dinlediği köşeydi, belki ilk eridiği köşeydi, başına kafirlerin sopaları inip kalkıyordu, o ise:

“Lailahe illallah Muhammedürrasulüllah!” diyordu…

“Duyanlar duymayanlara duyursun Ömer Müslüman oldu, teslim oldu” diyordu…

Ömer’i bu ufku geniş insanı teshîr eden şey neydi? Esrar neydi acaba onu böylesine bende eden esir eden ve boynuna bir ip takılmış gibi Nebiler Nebisinin huzuruna, Ufuk insanın huzuruna çekip götüren şey neydi?

Kur’an’daki büyüleyici keyfiyet!…Teshîr eden keyfiyet…İlahî eda ve ifadenin, gönüller üzerinde bıraktığı gölge ve makesti bu.

Allah böylesine tertemiz berrak duyguların, insanın içinde meydana gelmesine sebebiyet veren, heyecan getirici Kur’an’ın o kaskatı asırda meydana getirdiği gönül heyecanını, tıpkı o asır gibi Kur’an’ın getireceği havayı muhtaç şu 20′inci asrın cemaatine lutfeylesin…

HUTBE KUR’AN-13 (24 Eylül 1976)

ALLAH’IN, PEYGAMBERİN, MELEKLERİN EHEMMİYET VERDİĞİ KUR’AN’A EHEMMİYET VERMEK GEREKİR…
PEYGAMBERİMİZİN KUR’ANDAN HİZBİNİN OLMASI, İBN-İ MESUD’A OKUTUP DİNLEMESİ, DİNLEYİP AĞLAMASI…
PEYGAMBERİMİZİN MAHŞERDE NEBİLERE VE ÜMMETLERE ŞAHİD OLARAK ÇAĞRILMASI…

PEYGAMBERİMİZİN, KUR’ANDAN HİZBİNİ OKUDUĞU İÇİN CEMAATE NAMAZ KILDIRMAK İÇİN GECİKMESİ…
USAYD BİN HUDAYR KUR’AN OKURKEN, SEKİNE GELMESİ, MELEKLERİN SABAHA KADAR DİNLEMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Fekeyfe izâ ci’nâ min külli ümmetin şehîd” (Nisa, 4/41)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Değer vereceğinizi şeyleri, Cenab-ı Hakk’ın değer verdiği şeyler arasından seçin!..Tahkîr edeceğiniz şeyleri de Allah’ın tahkîr ettiği şeyler arasından seçin!..

Mevlâ neye ehemmiyet veriyor?

Rasulü Ekrem’in neye ehemmiyet vermesini istiyor?

Ve Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam neye ehemmiyet veriyor?

Mele-i âlânın sakinleri neye serfürû ediyor, neye kulak kesiliyor, neye ehemmiyet veriyor?..

Ehemmiyet verdiğiniz şeyleri bunlar arasından seçerseniz, ehemmiyete değer bir şeye ehemmiyet vermiş olacaksınız. Kıymetli bir şeyin kıymetini takdir etmiş olacaksınız

Ama ehemmiyet verdiğiniz, başa tâc yaptığınız şeyleri, kendi istek ve hevesâtınıza göre seçerseniz, intihâb ederseniz, ölçüleriniz yanlış olduğundan, Allah’ın kıstaslarına uymadığından, Rasulü Ekrem’in ehemmiyet verdiği şeyler arasında bulunmadığından, boş, fani, değersiz şeyler arkasına düşmüş olacaksınız.

Kur’an-ı Kerim’e Allah ehemmiyet veriyor, Kur’an’a Mele-i âlâ’nın sakinleri ehemmiyet veriyor, Kur’an’a Rasulü Ekrem ehemmiyet veriyor ve Kur’an-ı Kerim’e kıyamete kadar gelecek bütün Müslüman saflarının önünde, Sahabe-i Kiram Hazeratı ehemmiyet veriyor.

Melaike-i Kiram’ın herhalde Kur’an’dan bir hizbi vardır. Her gün onu okur ona bakar, düşünür, hayatını, vaziyetini onun içinde bulmaya çalışır.

Aleyhissalatü vesselam’ın Kur’an’dan hizbi vardır…

Sahabe-i Kiram sabırsızlık içinde intizar eder, gelsin de imamımz namaz kıldırsın. Saatler geçer içeriye gelmez Rasulü Ekrem…Ve geldiği zaman:

– “Niçin geç kaldın yâ Rasûlallâh?”

– “Kur’an’dan hizbimi bitiremedim de ondan” der…

Mele-i âlâ’nın sakinlheri kulak kesilir Kur’an dinler…

Bize Buhari’de gördüğümüz gibi, Usayd bin Hudayr naklediyor “Bir gece sabaha kadar Kur’an-ı Kerim okudum. Ben okurken oğlum yanımda duruyordu. Atım da yanımda bağlı bulunuyordu. At ara sıra serkeşlik yapmaya başladı, çocuğa dokunacak diye endişe ettim, Kr’an okumayı kestim, at da rahat durmaya başladı. Ben Kur’an okumaya başlayınca at da yine serkeşlik etti. Gözüne, benim gözüme görünmeyen bir şey görünüyor gibi, yerinde duramıyor, oynuyor hopluyor zıplıyordu. Ben Kur’an okurken böyle oluyordu. Kur’an okumayı kesince duruyordu.

Sonra başımı yukarıya doğru kaldırdım, bir bulut gibi bir şeyin beni ihata ettiğini bana yaklaştığını gördüm. Sabah olunca Rasulü Ekreme naklettim. Allah Rasulü: “Sekînedir! İçinde Melakie-i Kiram, senin terdâd ettiğin Kur’an’ı dinlemek üzere inmiş sekinedir” buyurdu.

Mele-i âlâ’nın sakinleri, Kur’an-ı Kerim’e kulak veriyor” buyurdu

Rasulü Ekrem okuduğum ayet-i kerimede manasını bulan bir vak’a vardı. İbn-i Mes’ud, Buharide Müslimde naklediyor.

İbn-Mesud’u çağırdı. Ashab arasında en iç yakıcı Kur’an okuyan bu idi. Kur’anı kaideleriyle en güzel dile getiren bu idi. “Şundan Kur’an’ı öğrenin!” derdi Allah Rasulü. Kur’an öğrenmek isteyenleri ona havale ederdi. İbn-i Mesud’a yaklaştı:

“Bana biraz Kur’an oku dinleyeyim” dedi.

“Ben süre-i Nisa’yı okumaya başladım. Okudum okudum, bu ayete geldiğimde:

“Fekeyfe izâ ci’nâ min külli ümmetin şehîd” (Nisa, 4/41)

Bu ayette Rasulü Ekrem’in beni çektiğini gördüm, bana “Dur artık!” diyordu. Döndüm yüzüne baktım, gözleri dolu dolu yaş döküyor, duracak hali yoktu, konuşacak hali de yoktu. Belli ki kalb-i pâk-i Nebevî tahammül edemeyecek hale gelmişti, belki biraz daha devam etseydi, dayanamayacak bayılacaktı.

O kabı geniş insan, lâhût alemindeki esrarı mütehâmil insan, envârı mütehâmil insan; bir veli değildi o, büyük bir müceddid değildi; bütün velileri müceddidleri meyve veren Nebiler Nebisiydi ve kabı da kainat kadar genişti. Buna rağmen dayanamayacak bir hal iktisab etmişti.

“Habibi zîşânım, nasıl olacak o gün?”…

Ama kimin hali nasıl olacak belli değil. Kendilerine Kur’an verildiği halde onun kadrini bilmeyenlerin hali mi nasıl olacak, bunu söylüyor, kafirlerin hali mi nasıl olacak bunu bilmiyoruz. Yoksa Efendimize, senin halin mi nasıl olacak diyor?

Vakıa tefsirci diyor ki: Kafirlerin halinin bilmem nasıl olacağı o gün, sen de şahit olarak getirildiğinde…Ben bu manayı dar bir kalıba sokuyorlar kabul ediyorum. Kafirin hali nice olacak o değişik bir şeydir…

Bir de o gün, herkesin başının çaresini aradığı o gün, Nebilerin dahi “Nefsî nefsî” dediği o gün, bütün Nebiler ümmetlerinin başında, hazır bir şahit halinde, bir kayyım halinde dikildiği an, umumuna müfettiş gibi, Nebilerin haline nezaret edecek olan bütün onların üzerinde şahit Hz. Muhammed Aleyhissalatü veseslam’ın keyfiyeti anlatılıyordu.

Bunda ciddi bir iltifat vardı, Nebiler Nebisinin kalbini okşayış vardı. “Şanı yüce kadrin o kadar yücedir ki her Peygamber “Nefsî Nefsî dediği o gün, ümmetlerinin başına getirdiğim o gün, seni de onların başına Peygamberlerin başına getireceğim” sözü Rasulü Ekremin keyfiyetinden soruluyordu.

“Nasıl olur o gün senin halin?” ounu keyfiyetinden soruluyordu.

Onun için Allah Rasulü yağmur dolu bir bulut gibi dolmuş ve gözyaşlarını döküyordu.

Rasulü Ekrem kendi Kur’an okuyordu, hususi hizbi vardı, başkalarına okutuyor onlardan dinliyordu. Ruhunun bu ihtiyacını bu süretle gideriyordu.

Ne zaman Cenab-ı Hakkın ehemmiyet verdiği bu âlî şeye ehemmeiyet vereceğiz? Ne zaman Mele-i âlânın sakinlerinin onu dinlemek için hazır oldukları bu Kur’an’a ehemmiyet vereceğiz?

Ne zaman Hz. Muhammed Aleyhissalatü veseslam’ın kur’an’a ehemmiyet verdiği gibi ehemmiyet vereceğiz. Kulak kesilecek, dinleyecek ve içindeki maksadı anlamaya çalışacağız?

Allah’ın tevfik ve inayetiyle yeniden bir Kur’an havası, Kur’an alemi, Kur’an’a ait bir zaman, Kur’an’a ait bir asır zuhur edecektir?

Cenab-ı Hak o mutlu asrı göstersin bizlere. Canı dudağına gelmişlerin karanlık gecesini gündüz eylesin, kabir gibi zulmanî hayatını cennet-nümûn bahçelere çevirsin!..

HUTBE KUR’AN-14 (8 Ekim 1976)

KUR’AN BÜTÜN KAİNAT İLİMLERİNİ İHTİVA EDEN BİR “BAHRUL-ULUM”, İLİMLER DENİZİDİR…
SAHABE KUR’AN’, PEYGAMBERİMİZDEN GÜNÜMÜZE KADAR DEVİR TESLİMLERLE GELDİ…

PEYGAMBERİMİZİN KENDİNİ İKİNDİ GÜNEŞİNE BENZETMESİ…
PEYGAMBERİMİZİN VEFATI ÖNCESİ: ” SİZE İKİ ŞEY BIRAKIYORUM”: KUR’AN VE SÜNNETİM DEMESİ…
PEYGAMBERİMİZDEN ARAFATTA KUR’AN’I DEVR ALAN MÜSLÜMANLARI, KISA ZAMANDA İSLAMI YAYDI…
GÜNÜMÜZDE KUR’AN DEVİR TESLİMİ, ALLAH TARAFINDAN BU GARİPLER CEMAATİNE YAPILDI…
CEMAATİN DEV ADIMLARLA, KARESİNİN ÇARPIMINA EŞİT GELİŞMESİ

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Velâ ratbin velâ yâbisin illa fî kitâbin mübîn” (En’am, 6/59)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Bir kütüphane hükmünde olan Kur’an-ı Mucizül-Beyan, hacminin küçüklüğü ile makûsen mütenâsip (ters orantılı), bütün kainatın ilimlerini havi muhteşem bir kitaptır.

Her ihtiyaç sahibi , her hâcâtını ondan tedarik edebilecek zengin gani manaların, içinde çağladığı büyük bir kitaptır.

Her gavvâs (dalgıç) ona daldığı zaman, eteği cevherlerle dolu olarak çıkabileceği muhteşen bir kitaptır muhteşem bir bahirdir. Ona Bahrul-Ulûm da demişler. İlimlerin denizidir.

Elverir ki nisan saf dimağıyla, imanıyla izanıyla Kur’an’ı anlama havası içinde, onu anlama havası içinde, ona müracaat etsin, bütün devirlerin ihtiyaçlarına kafi dermanı onda bulacaktır. Bütün onulmaz zannedilen dertler, onun eczahaneyi kübrası sayesinde şifâyâb olacaktır.

Bunlar zaid sözlerdir. Allah Kelamı dedikten sonra ikinci söz artık zaiddir. Seni beni yaratan, Kainat düzenini kuran, insanla kainat arasında esaslar rabıtalar temin ve tesis eden, insanın ruhunu maddesi, maddesini ruhu gibi, kainatın ruhunu maddesini bilen Hz. Allah’ın kelamıdır.

Bu muhteşem mekanizmayı işletmek üzere, eksiksiz kusursuz işletmek üzere mükemmel yürütmek üzere yeryüzüne insanı gönderen Allah, insana merhametinin ayrı bir ifadesi olarak: “Al bak, bunu oku, kendini ona göre tanzim et!” deme manasında. Kur’an’ı da onun yanıbaşına koymuş, sair ilahi kitapları yanıbaşına koymuş dünyaya göndermiştir.

Sizin aklınıza bir makinanın, bir cihazın yahnıbaşına sokulmuş bir katalog gelir, isterseniz öyle düşünün. Kur’an’ın nezahetine dokunmadıktan sonra isterseniz öyle düşünün.

Her hakikat onun içinde mündemiçtir, hüşyar gönüllere, işleyen kafalara, hassas ruhlara, yığın yığın cevherler vermek üzere hazır müheyya bir hazine halinde durmaktadır. Allah isitfadeye muvaffak kılsın!..

Kur’an “Velâ ratbin velâ yâbisin illa fî kitâbin mübîn” (En’am, 6/59) “Yaş ve kuru her şey Kitab-ı Mübin olan Kur’an- ı Kerim’dedir veya Levh-i Mahfûz’un aynası olan Kur’an’dadır.

“Mâ ferratnâ fil-kitâbi min şey’in..” (En’am, 6/38)

“Bu kitapta biz, terkettiğimiz hiç bir şey yoktur”.

Bütün hakaiki ceste ceste içine koyduk ve size gönderdik. Kur’an sizin hayatınızı mamur edecek keyfiyeti haizdir, elverir ki teveccüh ede, istifade etmeye niyet edesiniz.

Rasulü Ekrem, kendi gönlü Kur’an-ı Kerimin böylesine câmiiyyeti, böylesine zenginliği, gınasıyla dolu olarak, kendisine inanmış sadık yaranların gönülleri, Kur’an’ın heyecanıyla dolup taşdığı bir dönemde, o Kur’anı bu havasıyla Ümmet-i Muhammed’e, yakınında kendi cemaatine, kıyamete kadar kendisine icabet edecek bütün müminlere emanet ve tevdî ediyor.

Burada bir noktaya dikkatinizi çekmek için bir misali arzetmede fayda mülahaza ediyorum. Beşerin içinde çeşitli sahalarda büyük insanlar vardır ve bunlar kendi sahalarıyla, insanları tesirleri altına alırlar. Fizik sahasında bir otorite vardır bunun hayatının son dakikası başında bir sürü insan bulunur. Bir dakikayı boş geçirmezler, çeşitli meseleleri görüşürler, ondan çeşili şekillerde istifade etmeye çalışırlar…

Dünyanınmanevi ilimler, ilahiyat ilimleri sahasında bir otorite düşünün, vefat edeceği anda, başının dolup taşdığını görürsünüz, ona sorarlar: “Bizden son bir arzun var mıdır? Bize diyeceğin bir şey var mıdır? Demediğin şu ana kadar söylemediğin bir şey var mıdır? Onu da söyle de onu da almış olalım” derler.

Astronomi sahasında vefat edecek bir insanın başı keza aynı şekilde dolar boşalır. Ona da bir şeyler sorarlar: “Teleskopta gözüne son olarak ilişen bir şey oldu mu?”

Kendisine inanan cemaati, böylesine dikkat kesilmiş, gözlerinin üzerine gözlerini teksif etmiş Allah Rasulü, onların anladığı hava, eda ve stilde son sözlerini söylerken, herhalde kendisinden bekledikleri bir şey olup olmadığını bakışlarıyla ifade ediyorlardı.

Rasulü Ekrem’in 23 yıllık cehdi cihadı tamam olmuştu. Allah dini ikmal buyurmuştu. Bu din artık ondan sonra çağlayanlar gibi gelişecekti, tepeden aşağıya inen çığlar gibi büyüyecekti ve yepyeni bir alem yepyeni bir dünya teessüs edecekti.

O bunu görüyor, müşahede ediyordu. Ashab-ı Kiramdan anlayanlar da gözyaşlarıyla grub edecek bu güneşin grubunu intizar ediyorlardı. Zaten orada hemen araya bunu da sıkıştırıvermişti:

“Ben bir ikindi güneşiyim”.

Herkesin kalbi bu heyecanla dolmuştu. İkindiden sonra güneşin batması için o kadar az zaman kalmıştı ki, onu battı saysak bile hata etmeyiz. Herrkes o güneşin grub edeceği dakikaları bekliyordu.

Bir de o büyük bir dava ile gelmişti, o dava ise tamam olmuştu, belli ki vazifeli artık vazifeden azledilecek, kurb-u huzurua alınacak, tes’îd edilecek, teşrî ve tebcîl edilecek…

Ashab heyecan dolu bakışlarla ona bakarken, o da son sözlerini söylüyordu, güneş grub ediyordu. Nebiler Nebisi grub ediyordu. Ashabın gönlünde yığın yığın şey de birbirini takip ederek hepsi gruba doğru gidiyordu. O anda çok şey sönüyordu.

Öyle bi rgüneş olmalıydı ki, üst üste gelen bu karanlıkları bertaraf edebilsin, bütün kainatları aydınlatabilsin…Nebiler Nebisinin böyle bir hava altında bu sözü söyleyişinde de biz bu tonu yakalıyoruz.

Peygamber grup ettikten sonra bizim karanlık dünyamızı kim aydınlatır? Gönlümüzde bu kadar ümit tomurcuğu solduktan sonra bize kim ümit getirir deyen canı dudağına gelmişlere o şöyle diyor.

“Size iki şey bırakıyorum. Bir tanesi Kur’an diğeri de Sünnetim!..”

Zayıf bir rivayette ehl-i Beytimdir…Bunlara sımsıkı sarıldığınıız zaman gayrı dalalete gitmezsiniz, sapmazsınız buyuruyordu. Karanlık dünyalarınız bu sayede tenevvür etmiş olur, hayatı ictimaiyeniz bu sayede salah kazanmış olur. İctimainiz salah aileniz denge kazanır. Fertler dengeli fertler haline gelir. Elverir ki Kur’an’a sımsıkı sarılmış olasınız.

Vazife devir teslimi yapılıyordu.

Günahların döküldüğü Arafat’da herkesin elbisesini bile atıp, ihram içinde Mevlaya o kadar yaklaştığı noktada vazife devir teslimi yapılıyordu.

Peygamber vazifesini yapmıştı.Sahabi buna şehadet etmişti. Vücudumun zerratıyla şehadet ediyorum ki o vazifesini yapmıştı. Aşkla iştiyakla, o meseleyi omuzuna almanın bütün şevkini heypecanını yaşayan bir cemaat, dudaklarından dökülen sözleri lâl-ü güher biliyor eteklerini açıyor ve Rasulü Ekreme: “Lebbeyk ve sa’deyk yâ Rasulallah!” diyordu. “Emrin baş üstüne ya Rasulallah!”…Hayatın sonuna kadar Kur’an’ı muhafasada, celadet ikdamı iclal Allah’ın tevfik ve inayetiyle birbirini takip edecektir.

Sahabi vazifeyi alıyordu Rasulü Ekrem’den…Grup eden güneş Medine’ye teşrif ediyor ve bir kaç ay sonra da grup ediyordu.

Ama vazife omuza alınmıştı. Onlar Nebiler Nebisinin bayraklaştırdığı, bu ezeli ve ebedi hakikatı, ufuktan ufuğa bayrak gibi, omuzda gezdireceklerdi…Yaptılar.

3-5 sene sonra Bizans köhneleşmiş bütün medeni müesseseleriyle yıkılıyor, Kur’an’a teslim oluyordu. Bizans köhneleşmiş fersudeleşmiş bütün ictimai dini müesesseleriyle Kur’an’a teslim-i silah ediyordu. Yıkılan yerlerde Kur’an adına ümranlar teessüs ediyordu, yepyeni bir medeniyet teessüs ediyordu.

Bunu beş on sene evvel baldırı çıplak, kılıcının kını atının zimamı olmayan, atının üstünde eğeri olmayan arap yapıyordu. Yapıylordu ama ayağının bastığı toprağı gözüme sürme çekeceğim şekilde aziz olmuş arap yapıyordu. Nebiler Nebisini takdir etmiş, başa tâc yapmış, meleklerden daha şerefli bir cemaat haline gelmiş arap yapıyordu…

Medeniyetler yıkılıyor yepyeni medeniyetler kuruluyordu teessüs ediyordu. Kur’an’ı Arafatta Nebiler Nebisinden devralan Nebiler Nebisine söz veren cemaat vazifesini yapıyordu. Sahabi yaptı, fetihler birbirini takip etti, insanlığa bir gül devri geldi, ütopya yazarlarının hülyalarında, hayallerinde kurdukları sistemde düşündükleri şey, Müslümanın pratik hayatında tahakkuk etmişti.

İnsanlığın mesut dönemiydi bu. Fert mesut, aile mesut, cemiyetler mesut, devlet reisi raiyetinden memnun, raiyet devlet reisinden memun, herkes birbirinden memnun. Ufuklarda budcu burcu saadet kokan bir saadet devri hükümferma olmuştu

Daha sonrakiler bu devir teslim vazifesinde kusur yaptıklarından, Kur’an’ı Sahabi hassasiyeti içinde ele alamadıklarından, arada badireler oldu, boşluklar meydana geldi, bu rahneler bizim sesimizi soluğumuzu kesecek kadar derinleşti.

Ahir zamanda Nebiler Nebisinin, ipin iki ucunu birbirine bağlar gibi, sahabiye devir ve teslim ettiği gibi, son kudsî ve kuvvetli bir cemaate, Kur’an’ı yine devir ve teslim yaptığını görüyoruz.

Kur’an-ı Kerim, ahir zamanda gelecek, garipler diye anılacak, secdesiz başların, paslı vicdanların, bükülmeyen bellerin yanında, garipler cemaati olarak ele alınacak, hayatın her sahasında her cephesinde, üniversite koridorlarından liselerin salonlarına kadar, ondan harbiye mekteplerine kadar, ondan havada uçak uçaklardaki pilotlara kadar, pırıl pırıl yanan gönülleri, Nebiler Nebisinin heyecanıyla dolan bir garipler cemaatine bu iş havale eriliyordu.

Ne kadar haklı ne kadar isabetli bir devir ve teslimdir ki bütün maddi imkanlar bu meselede bizi ikna edici mahiyette karşımızda olmamasına rağmen, sebep ve netice arasında münasebet bulunmamasına rağmen, illet-malul arasında münasebet bulunmamasına rağmen, fizik kanunlarını böyle alt üst eder şekilde birdenbire yoktan Allah bir cemaati var ediverdi. Allah’a binlerce hamd-ü sena olsun.

Ben bu mevzudaki şükrümü hamd ve senamı, gönül heyecanımı Allah’a takdim etmekten aciz bulunuyorum.

Şu dev adımlarla gelişme, karesinin çarpımına eşit gelişme Allah’ın tevfik ve inayetiyle istikbale matuf çok kısa bir zaman sonra, küfrün ödünü koparacak şekilde bir çığ gibi onların karşısına dikilecektir.

Nebiler Nebisinin tevdi ettiği Kur’an emaneti, kendisine sadık omuzlarda kendisini bulacaktır. Bütün ilim dalları, Kur’an-ı Kerim’e dayandığı devir gelecektir. Bütün tıkanmalar çözülecektir. Tıkanıp da sokakları kirleten bütün eracif akıp denizlere gidecektir. Yeniden bir Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam devri, bütün gönüllerde, bütün dimağlarda, en ince taraflarıyla ve keyfiyetiyle hükümferma olacaktır.

Allahü teala ve tekaddes hazretleri, asırların ısdırabını üzerinde taşıyan ve artık ötesinde tahammülü kalmamış, canı dudağına gelmişlerin imdadına, bu büyük emaneti üzerine yüklediği cemaatin imdadına koşmakla eyyamlarını tenvir buyursun, karanlık gecelerini tenvir buyursun, leyl- yeldâlarını, upuzun gecelerini bahar-âsâ, cennet-âsâ günlere tahvîl buyursun!…

HUTBE KUR’AN-15 (22 Ekim 1976)

İNSAN ÇOCUKLUĞUNDAKİ GİBİ KALMAZ, BÜYÜR VE DÜŞÜNEN İNSAN OLUR…
AYAKTA, OTURURTEN YATARKEN YER VE GÖKLERİN YARATILIŞI HAKKINDA TEFEKKÜR…
YER VE GÖKTE NİZAMSIZLIK VE DENGESİZLİK YOKTUR, İNSAN NASIL BAŞIBOŞ OLUR?

AKIL SAHİPLERİ YARATILIŞI DÜŞÜNÜR…
YARATILIŞ AMACI ALLAH’IN CEMALİNİ VE CENNETİ GÖRMEK…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“İnne fî halkıssemâvâti vvel-ardı…” (Ali İmran, 3/190)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Ordaki dersin bir devamı olarak, Kur’an-ı Mucizül-Beyan’ın bir ayetinin, insanın hevasını okşayacak, insanın nefsini okşayacak şekilde, insan yapısını okşayacak şekilde ayrı bir ders verdiğini arzetmeyi düşünüyorum.

İnsan hayatının en mühim bir esası, bir rüknü, insanın düşünmesi ve yaşayışını düşünmesine bağlamasıdır. Düşünmeden yaşanan hayatta o kadar çok zikzaklar vardır ki, insan o türlü yaşanan hayatın her dönemecinde, kendisini mahcub edecek bir sürü tablo ile karşı karşıya kalır.

Eğer insanın çocukluğu olgunluk devresinde devam etseydi, çocukluğunda yaptığı fezayih ve kabahatlara orada devam etseydi, her gün ayrı bir mahcubiyetle insanların karşısına çıkacak ve yerin dibine girmeyi arzu edecektir.

Çocuklukta hayat düşünmeden yaşanır. Pek çok çocuklar çocukluk devresini temadi ettirerek, elli-yetmiş yaşına kadar düşünmeden yaşarlar. Ve onun için onların hayatlarının her safhasında, kendilerini mahcub edecek tabloları bulmak mümkündür. Kendilerini yerin dibine geçirecek tablolarla onları yüz yüze getirmek mümkündür

Kur’an gerçek bir insanın tablosunu bize arz ederken kesip biçip kıymetinde değerinde bir insanı bite takdim ederken, onu “Düşünen insan!” olarak kesiyor biçiyor takdim ediyor.

Göklerin ve yerin yaratılışı, insanın tefekkür edip düşünmesi, kendini düşünmeye alıştırması, hayatını düşünmeye bağlaması, yaşamasını düşüncenin içinde mütlaaa etmesi için birer kitap gibidir…

Gökleri ve yeri okuyan bir insan düşünecektir, Allah büyük hatlarla yazı yazmış ve insanların okumasına arz etmiş takdim etmiştir.

“İnne fî halkıssemâvâti velard”

Göklerin ve yerin yaratılışnda, geceve gündüzün ihtilafında, başınızı şu fezayı ıtlaka diktiğiniz zaman en küçük en sagir cirimlerden varlıklardan alınd a en büyük nebülozlara kadar küçük büyük sistemlerin iç içe ahenk içinde, bir nizam içinde hareket ettiklerini göreceksiniz. Sizinle alakalı dairede her şey nasıl emrinize mazhar olduğunu göreceksiniz. Güneşin size ışık göndermek ısı ve hararet göndermek çeşitli boylarda dalgalar göndermek süretiyle, sizin hayati sofranıza ne türlü nimetler takdim ettiğini düşüneceksiniz. Zeminin bir beşik halinde sizi sallaya sallaya güneşirn etrafında sizi gezdiridğini göreceksiniz. Atmosferinizin hayata müsait oluşunu düşüneceksiniz. Zemininizin güneşten şu kadar, 149,5 takribi milyon mesafede uzak bulunuşunu düşüneceksiniz. Havanızı tehneffüs ettiğiniz havanızı terkip eden şeyler arasında oksjien ve karbondioksit nisbetlerini düşüneceksiniz

Ve bütün bunların hayatı devam ettirmek için ince kıstaslarla alınmış elenmiş hayata hizmet etsin diye Allah tarafından hediyye, behiyye, lutuf olarak size takdim edilmiş şeyler olduğunu göreceksiniz.

Denizlerin tuzlu sularından teeffün etmemekden, tebahhur etme kanunlarına kadar, bulutların imtizac keyfiyetinden, rüzgarların zaidi nakısı bir araya getirip yagmur yağdırmasına kadar küre-i arzda her an her sene aynı nisbette yağmur inmesine kadar, otların bitmesine ve hayatla, insan hayatıyla otlar arasında ağaçlar arasında tatlı bir münasebetin devamına kadar, hava alışverişine, hava teneffüsü alışverişine kadar, bütün bunları Rahmetinin iktizası olarak size lutfettiğini hediyye ettiğini düşünüceksiniz.

Siz böylesine düşünerek yaşamaya azmettiğiniz bir hayatı yaşamaya başladığınız an, hemen zaruri olarak mücbir olarak şöyle diyeceksiniz: Bunlar aklı başında olanlar içindir, kendine gelenler içindir. Çocukluk sefahetini bırakanlar içindir, akıllıca yaşayanlar içindir.

Onun için “ülül-elbâb” diyor. Bunların düşünmek aklı başında olmaya bağlıdır. İlimler edinebilir, ilimler adına terkipler yapabilir, ilmî sentezleri ilim tahsilinde olanlara takdim edilebilir. Fakat bütün terkipleri sentezleri bütün tahlillerin çözülmelerin vardığı neticeye varamıyorsa çocukluktan kurtulamamış demektir.

Her şeyde bir netice aranır.

Varlığın nasıl bir gayesi vardır? Varlık bir finaliteyi takip etmektedir. Olan her şeyin terkip ve tahlil gören her şeyin bir neticesi vardır. Bu neticeye gitmek ülül-elbab’a has bir keyfiyettir. Aklı başında olan bunu kavrayacaktır. Mecnun mükellef değildir..

“li-ülil-elbâb”

Kim ülül-elbab: Gök ve yeri kendi eleğiyle elemiş, nizam ve ahenkten başı dönmüş, bir Pascal gibi en azından bu ilahi manzarayı seyreden vecd ve zevk içinde kendisinden geçmiş ağalamalarıyla dem tutmuş, ellezine yezkürunallahe kıyamen…Mevlayı Müteali gezerken anmaya başlamış, şu müthiş nizam, her şeyin bir nizama ve ahenge tabi olduğunu göstermektedir. Ben başı boş olamam demektir. Ayakta Mevlayı anmaktadır. Oturarak Mevlayı anmaktadır, yatarken Mevlayı anmaktadır. Hayatın her parçasını imanını imandaki şuurunu zerk etmektedir.

Yaşadığı hayatın her dakikası fikirdir şuurdur, yaşadığı hayatın her dakikasında tahsil ettiği ilimle yepyeni ufuklara doğru gitmektedir.

Mümin için ilimde tıkanma yoktur. Varılacak ufukların sonu yoktur. Mümin için ilimde gelişmede dahi nametünahi ufuklar açılacaktır insan için.

Nereye kadar açıktır?

Allah’ın sıfatları deryasının sahiline yanaşmaya kadar açıktır, melekleri tanımaya kadar açıktır.

Aya gitmek meesel değil. İnsan azmetse sıçrayıverir oraya. Kimbilir belki sizin içinizde pek çoğu, her gece Nebiler Nebisinin mirac yaptığı gibi aya gitmekte görmekte ve gelmektedir. Bunlar basit şeylerdir. Alem-i şehadetin kaldırım taşları üzerinde gezer gibi gezmek ve onu çarçabuk aşmak. Alem-igayba ittila peyda etme…hayretin,tefekkür, heyecan ve teessürü içine girmek, Mevlayı, kemmiyet ve keyfiyetten münezzeh Mevlayı müteali kavrama, heyecanını yaşamak,. Bunlar öyle müthiş şeylerdir ki ve dünün Ayştayn’ı ne de bugünün Von Bravn’u buraya ulaşamamıştır.

Buraya şu nazarın oulaştağı yere sadece Nebi kademini basmış. Nebinini arkasında giden ayağını basmıştır.

Mümin düşünür…düşünür…düşünür…

Hayatını bir sisteme bağlar, o sistem içinde bu nizamı ona musahhar eden, emrine amade kılan Mevlayı Müteali her zaman hatırlar, kimyahanesinde terkip ve tahliler yaparken fizik kanunhlarının içinde başı dönüp dururken, astronomiyi teleskopla takip ederken seyrederken ışık hızıyla trilyon sene öteleri görürken bugün öyle bir şey yoktur, Mevlayı hatırlar:

“Nnasıl bu nizamı kurdun, hiç bir fütur ve boşluk göremiyoruz. Her bir yerde o kadar ahenk var ki biz elimizdeki matematik kıstaslarıyla füzeyi hazırlıyoruz, o istediğimiz dakikada aya gidip konuyor elimizdeki kıstaslarla füzeyi peyki ayarlıyoruz. Merihin etrafında bir yörüngeye girip dönmeye başlıyor. Allahım ne müthiş nizamdır ki kainatın her tarafından bir saat kurmuş gibi her yerde tın tın tın diye her yerde aynı sesi duyuruyorsun”.

Mümin düşünür bunu, düşünür ama ne gibi bilmem düşünmez. Düşünür bu düşünce neticesinde varacağı ufka varmaya çalışır. Mevlayı irfan ufkuna, Allah’ı bilme ufkuna, ahirete hazırlanma ufkuna…

Ellezine yezkürûnallâhe kıyâmen…”

Derin derin ttefekkür ve tedebbür ederler. Göklerin ve yerin yaratılışı mikro alemin makro alemin yaratılışı ve normo alemin bu iki alemin sentezini yapma meselesini düşünür ve sonra der ki:

“Rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ”

Allahım yarattığın şeyler içinde başıboş hiç bir şey şoktur. Ve bir büyük buradaki fezlekeyi şöyle ifade eder:

Kainata nazar-ı ibretle baksan, hiç bir şeyi gayesiz nizamsız göremezsin! Sen nasıl galesiz kalırsın!

Makro aleme bak, atomlar alemine bak ciddi bir nizam içinde yüzüşlerine bak, hareket edişlerine bak. İradenle terkibini yapabilecek sentezini insanlığa takdime edecek olan normo alemin mümessili sen insan nasıl gayesiz kalabilirsini?

Allahım sen batıl hiç bir şey yaartmadın. yarattığın her şeyde bir gaye vardır, gevurca tabiriyle bir finalite vardır. Binaenaleyh yaratılışımızın gayesi sensin. Senin huzuruna gelmek senin cemalini görmek, görüp görüp de mest olmak…Hayatın gayesi budur.

Yaratılışın gayesi Rü’yet-i Cemâlullah ve cennet nimetleriyle perverde olmaktır… Allah cümleye nasip etsin

“Sübhaneke fekına azâbennâr”

Kötü akıbetten sana sığınıyoruz Allahım! Görüp düşünememden, bilip anlamamadan tahlil ve terkiplerle neticeye gitmeden ve böylece yuvarlanıp yuvarlanıp baş aşağı cehenneme yuvarlanmaktan sana sığınıyoruz. Bizi koruyuver, o azabı elimden…

Bu türlü düşünmenin böylesine heyecanla dolup taşmanın ve bu neticeyi elde etmenin fezelekesi bu olacaktır.

Bizi azabı elîmden nar-ı cahîmden koru allahım demek olacaktır.

Bunları bize talim eden Nebinin sesi duyulur. Bu zincir bu ahenk içinde tatlı bir tedai ile Nebinin sesi duyulur. Kaniatın nizamını anlamış insan için Mevlayı tanımış insan için Nebinin sesi nefesi soluğu duyulur kulakların dibinde.

Aradığınızı gelin size tarif edeyim.Gönül hazırlanmıştır, ruh kanat açmış uçuyor gibidir şadırvandaki güvercinler onun yanında dûn çok aşağı kalır. Uçmaya hazırlana ninsan ruhu Nebinin sesini ve soluğunu kulağında duyar ve O’na icabet eder, O’na icabetini ilan eder:

“Rabenâ innenâ semı’nâ mnüâdiyen yünâdî lil-îmâni…”

Rasbbimiz sen bir münadi gönderdin, o sonra hak ve hakikata davet için seslendi. Kulaklarımızda sesinin ihtizazını duyuyoruz. Biz bu davete icabet ediyoruz, sana inandığımızı ilan ediyoruz. Allahü teala ve tekadde Hazretleri bu şerefle bizleri serfiraz eylesin…

Sonuna kadar süren meselenin kendi tedaileri çağrışımları içinde devam ettirdiğimiz zaman tatlı ahengi tefekkür silsilesini siz de takip etmiş olacaksınız Ama bu ne de olmasa bir hutbedir, uzattığımdan ötürü Rûhâniyet-i Nebevî beni kınamazın cemaat de bağışlasın!…

HUTBE KUR’AN-16 ( 29 Ekim 1976)

VAHYİN KESİLMESİ, SEBEPLERİ VE EFENDİMİZİN TESELLİ EDİLMESİ…
ALLAH’IN “DUHA” VE “LEYL”E YEMİN ETMESİ…
ALLAH’IN “KABID” VE “BASIT” İSİMLERİ VE TECELLİLERİ…

FERT VE CEMAAT OLARAK BAŞA GELEN BÜTÜN SIKINTILARA KARŞI: “YARIN DAHA HAYIRLI OLACAKTIR!” DEMELİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Vedduhâ. Velleyli izâ secâ!” (Duha, 93/1-2)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kur’an-ı Mucizül-Beyan münkesir bir gönle, örselenmiş hissiyata ve bir şey bekleyen insan kalbine hitabını tavcih edip, onu ele aldığı zaman, insandaki bütün letâif, bütün duygular, yaratılışları hikmeti istikametinde bir gelişme, bir mesafe kaydetmeye katetmeye başlarlar.

Okuduğum süreyi celile-i kerimede Rasulü Ekrem, onun hissiyatı, onun efkarı, onun duyguları, onun kalbi ele alınmıştır fakat vaz’ın böylesine hususi olması, diğer insanların bundan istifade etmemesini gerektirmez. Bu hususi vaz’ın altında, bütün insanların hissiyatına, efkarına, duygularına tevcih-i kelam ederek, hepsini kendi hissiyatları içinde ele almakta, kendi dava ve anlayışları içinde ele almaktadır.

Rasulü Ekrem, cereyan eden hadiseler altında, hadiselerin çarkları altında hissiyatı örselenmiş, kalbi kırılmış, duygularında solma olmuştu. Bir hadiseye bunu bağlamak doğru değildir. Binlerce hadisenin kendisini yıldıramadığı Nebi’nin, böylesine sarsıntısını bir hadiseye bağlamak doğru değildir. Yığın yığın hadiseler vardır. Ve yığınla hadise naklederler O’nun bu hale gelmesine sebep olan…

Cibril, getirip başlattığı, Allah’ın emriyle vahyi aralıksız getirmez olur. İlahi alemle hayt-ı vuslat olan vahyin kesilmesi, Peygamberin ulvî aleminde, iç aleminde üprertiler dalgalanmalar sarsıntılar meydana getirir. Allah ile münasebetin inkıtâı manasına gelir, alakanın kesildiği manasına gelir.

Cibril, evde köpek yavrusu bulunan eve girmediği için vahiy inkıtaa uğramıştır derler.

Evde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in bulundurdukları bir köpek yavrusu vardır ama bu mesele ile vahyin inkıtaaa uğraması arasında münasebet kurmak çok zordur. Çünkü arada büyük bir zaman farkı vardır.

Allah Rasulünün huzuruna gelip el açıp dilenen bir sâil vardır, onu naklederler. Allah Rasulünden dilenerek aldığı parayı götürür, öbür tarafta başkasıyla ticaret yapar bir şey alır satar. Hz. Osman karşısına çıkar o parayı onun elinden alır, karşılığını verir ve getirir Rasulü Ekrem’e hediye eder. Bu ameliye tekerrür eder. Allah Rasulü kimbilir kaç defadan sonra adama:

“Sen sâil misin yoksa tüccar mısın?” der.

Denir ki Mukarrabin olduğu için, ondan dolayı vahiy inkıtaa uğradı. İlahî alemle hayt-ı vuslat kesildi. Daha başka sebepler de vardır.

Özellikle vahyin bidayetinde bir kaç gün ilk başta vahiy başladığı halde, gelmeye devam ettiği halde, ciddi teessürle dağlarda kırlarda tepelerin başında gezerdi teessürünü oralara dökmeye çalışırdı.

Bu vakaların hangisi buna sebebiyet verirse versin, şurası muhakkak ki, Nasulü Ekrem Alyehissalatü vesselam, Allah ile arasında olan alakanın, Nebilik ve Mabudiyet alakasının, halk-mahluk olma ve Halık olma alakasının, bir an vahyin gelmemesi süretinde inkıtaa uğramasıyla müteessir olmuştur…

Onun için sağından solundan bu meseleyi hafife alan istihza eden, hususiyle bunlar arasında muhtemelen amcasının hanımı Kur’an’da Tebbet süresinin inmesine vesile olan kadın vardır:

“Galiba şeytanın gelmemeye başladı!” der.

Hâşâ Rasulü Ekrem’e mecnun nazarıyla bakar, onu vahiy olarak konuştuğu şeyin de cinlerin uydurduğu, ortaya attığı eracif olarak tavsif eder…Rasulü Ekrem’in bundan da kalbi kırılmıştır. O:

“Allah sana veda etti, seni bıraktı terk etti, darıldı sana” der.

Bu da Bu da Rasulü Ekremi dayidar eder temelden sarsar.

İşte canının gırtlağa geldiği, kalbinini daraldığı, ulvî nefsinin bunaldığı, insaniyet-i ulviyesinin Allah’dan ınkıta endişesiyle temelden sarsıldığı dakikada “Duhâ” süresi nazil olmuştur.

“Vedduhâ. Velleyli izâ secâ!”
Önce kuşluğa yemin edilmektedir. “Duha” kuşluk demektir.

“Duha” evliya ve asfiya arasında Rasulü Ekrem’in isimlerinden biridir. O’na kuşluk dediler. Kur’an O’nun adını ele alarak “Duha” diyerek O’na kasem etti. Onun için O’na “Yâ Duhâ!” diye seslendiler.”Yâ Tâhâ!” diye seslendiler. “Yâ Yâsîn!” diye seslendiler. Arkasından da “Velleyli izâ secâ! geliyor, örtüsüne örtünen, paltosunu başına çeken, battaniyesine sarılıp yatan geliyor…

Gecenin tasviri vardır burda…”Örtüsüne büründüğü, tam bir karanlık hükümferma olduğu, her şeyin süküne erdiği o geceye de kasem olsun!” diyor Allah!..

Burada benim anladığım, akılam gelen iki nükte var:

Bir: Vahyin başlamasıyla, insanlığın karanlık alemi, karanlık geceleri gündüze düşüvermiş, yepyeni bir gün olmuş, o günün kuşluğuna ulaşılmıştı. Her şey başlarını okşayan güneşin ziyaları altında zevk ve şevk ve neşve içinde hayatını sürdürmeye bakıyordu. Bu, bast halinin “Bâsıt” isminin muktezasıydı. Mevla ciddi bir inkişaf ve inbisat vermişti. Birden bire karanlık gece, leyl-i yeldâ sona ermiş, bir gündüz meydana gelmişti. Cenneti andırır, bu kuşluk kıvamına gelip, dem dem olup, gün gün olduktan sonra birdenbire ortalığı bir gece kaplayıvermişti.

Bu, Rasulü Ekrem’in şahsi hayatında vahyin inkıtâı ve içindeki fırtınanın fırtınayı takip etmesi şekliydi. Bu, insanlığın hayatında vahyin muvakkaten dahi inkıtaa uğraması, onların tenevvürlerinin, aydınlanmalarının gecikmesiydi.

Onun için Rasulü Ekrem’in şahsî hayatı adına da insanlığın bütün umumunun umumi hayatı adına da bir gecenin örtüsüne büründüğünü, pamtosunu başına sardığını, uykuya daldığını, bir sükünetin bir sükünün hükümferma olduğunu görüyoruz.

Allah İslamın inkişaf ettiği, Duha olan Nebinin zuhur ettiği, Duhaya yemin ettiği gibi, “Kâbıd” isminin muktezası olan “leyl”e de örtüsüne bürünen, karanlığıyla hükümferma olan geceye de yemin ediyor.

Bunların her ikisi de Allah’ın değişik iki isminin muktezasıdır.

Denizlerden yukarılara doğru gelen dalgalar gibi bazen dalgalar gelir, bazen de korkunç cezirler halinde denizin derinliklerine doğru çekiliverir. Bu Allah’ın nisimlerinin muktezasıdır. Ve bu kainatta cari hadiseler içinde sık sık yakaladığımız ve gördüğümüz, birbirini takip eder hadiseler cinsinden hadiselerdir.

Sana bir an olur sana bütün dünyayı verseler doymazsın, bütün dünyayı hafife alırsın. Bir futbol topu kadar dünyanın senin nazarında kıymeti kalmaz.

Bazı an da olur ki dünyaya ait en küçük bir hadise karşısında mağlub olursun, dize gelirsin, küçük cazip bir şey karşısında secde edersin rukuya gidersin. Bunlar senin maruz kaldığın ve kainatta İlahî kanun olarak cereyan eden şeylerin muktezasıdır.

“Basıt” ismi, O Yüce Ruha da muktezasını gösteriyordu. “Velleyli izâ secâ!”…da da Kabıd ismi muktezasını gösteriyordu. Allah ona yemin ediyor ona da yemin ediyor, kalbi kırık Nebiyi teselli ediyordu.

“Mâ veddeake Rabbüke vemâ kalâ”
Senin Rabbin seni bıraktı veda etti, sana darıldı diyorlar:

“Rabbin sana ne veda etmiştir ne de darılmıştır”

Sadece veda etme bırakma manasını ifade eden söz söylenmiş olsaydı, Allah’an dargın olmadığı gadaplanmadığı anlatılmış olmazdı. Onun için “Seni terk etmedi, bırakmadı ama darılmadı da ” diyor.

Belli ki bizim esbab-ı nüzul olarak ortaya sürdüğümüz hadeselerle ayetin nazil olması arasında çok da ciddi münasebet görülmüyor.

Çünkü Allah,, Mukarrabînin günahından ötürü şayet vahyi inkıtaa uğrattıysa, bir darılma olacaktı. Doğru söyleyen Allah ferman ediyor: Allah sana darılmadı. Habib-i Edib’in kalbinden Allah’ı hoşnut etmeyen hiç bir şey geçmedi ki Allah O’na darılsın, O’na gadaplansın…

Velel-âhiratü hayrun leke minel-ûlâ”
Herkes için ahiret, herkes için yarın bugünden daha hayırlıdır. Bugünkü dünyanın yarını olan ahiret, dünyadan hayırlıdır.

Şu dakikada kabz haline maruzsunuz, şu dakikada sıkıntı içindesiniz, şu dakikada çeşitli infilaklar, iftiraklar vardır, kaynaşmalar vardır,. Şu dakikada huzur ve endişenizi sarsan hadiseler vardır ama bunların verasında hayır vardır. Hiç bir hadise sizi sıkmasın müteessir etmesin…

Nasıl Habib-i Edibinin kabz halini anlatıyor:

“Sen merak etme yarının daha iyi olacak!” diyor.

“O en sıkıntılı günlerde Hz. Ebu bekir’in işi ele alacağını, Hz. Ömer’in işi ele alacağını, İslam ordularının cihanın yedi kıtasında kişneyen atlarıyla hükümferma olduklarını gösterecekleri o devre işaret ederek, yarının bugünden daha hayırlı olacaktır…

Adın anılacaktır…Sen Müminlerin kalbinin kabesi haline geleceksin, namazda Beytullah’a teveccüh ettikleri an senin adını anmadan, bu şifreyle o kapıyı çözmeden Allahın kapısına teveccüh etmeyeceklerdir…Yarının bugünden hayırlı olacaktır.

Binlerce milyonlarca mümin, milyarlarca insan seni en âlî evsafla dile getirecek, anacak, tazimle senin karşında serfürû edecek inkıyad edecek…Yarın bugünden daha hayırlı olacak…

Ve ahirette yığın yığın şefaat dileyen ve dilenen, arkanda saf bağlayan, serfüru eden, binlerce geda dilenciliğiyle senin gibi sultana müracaat ile sen onlara şefaat edeceksin…Ahiretin bugünden çok daha hayırlı olacak…

Şu andaki sıkıntıyı unutuver, istikbaldeki genişliğe ve vüsate bakıvar. “Bâsıt” isminin hükümferma oluşuna bakıver.”

Bütün bunların altında bu manalar bulunduğu gibi, Ümmet-i Muhammed’in her devrine bakan keyfiyetlerde müşahede ediyoruz.

Şu anda bizi temelden sarsan ve dayidar eden hadiselerin cereyan ettiğini görebiliriz. Şu anda hadiselerin seyri bizim için huzur verice mahiyette olmayabilir. Öyle cereyan edebilir. Fakat madem bir hareket var, bir faaliyet var, bir kaynama var, demek ki yeknesaklıktan çıkmış oluyoruz, demek ki ataletten kurtulmuş oluyoruz, demek ki hissisz ve duygusuz oturmadan kurtulmuş oluyloruz, demek ki fikir hayatımız bütün ufûleleriyle fonksiyonlarıyla faaliyete geçmiş bulunuyor.

Demek ki bunların arkasında bir hayır var; velel-âhıretü hayrun leke minel-ûlâ…Allah affetsin bir zamir değiştirerek şöyle diyorum: “…hayrun leküm..”

Ahiret encam, netice sizin için şu anda yaşadığınız dakikalardan daha hayırlı olacaktır. Şu anda çektiğiniz sıkıntılar, “Kâbıd” isminin muktezası ise, Allah bir hükmü icra etmek için, bu sahneleri hazırlayıp, bu tabloları hazırlapıp sahneye sürdü, sizi güldürecek, nesl-âtî’yi güldürecek, kalplerinize inşirah verecek…

Şu kaynamaların, şu sürtüşmelerin. şu vuruşmaların, şu anlayışsızlıkların verasında, verasının verasında sizi gerçek huzura ve inşiraha kavuşturacak günler bulunmakta, yatmaktadır. Cennete kadar saadet dolu Allah’ın günleri yatmaktadır….manasını size işârî yolla tefhîm etmektedir, ihtar etmektedir, kalplerinize inşirah vermektedir.

İşte eğer cemaat olarak, cemaatlerin, cemaatlerin cemaatinin reisi olan Hz. Muhammed Aleyhissalatü veseslam’ın dayidar ve münkesir kalbinin tamir edilmesi…hangi yönüyle meseleyi ele alırsanız alınız, Kur’an kendine has edasıyla kırık kalp diye ele alıyor, iltifat ediyor, hissiyatını okşuyor, ona ümit veriyor, dolu ümitlerle onu ebediye doğru sevk ediyor, saadete doğru sevk ediyor…

Allahü Teala ve Tekaddes Hazretleri, muvakkat kalaklarımıza ve sıkıntılarımıza sabr-ı cemil versin, dayanmaya bizleri muktedir kılsın ve şu kaynaşmaların, kaynamaların, sürtüşmelerin, vuruşmaların ser-encamını Ümmet-i Muhammed’i hoşnud, kefere ve fecereyi dilgîr edecek keyfiyette tecellî ettirsin…


0 Yanıt, “kuran 1”



  1. Henüz Yorum Yok

Yorum Yapın

Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekli.