HUTBE NÜBÜVVET-17 (16 Ocak 1976)
PEYGAMBERİMİZ ALEMLERE RAHMETTİR, KAİNAT AĞACININ MEYVESİDİR…
İNSANLIK, ÖZELLİKLE MÜSLÜMANLAR, HZ.MUHAMMED’LE İFTİHAR ETMELİDİR…
İNSAN O’NU GÖREBİLDİĞİ TANIYABİLDİĞİ KADAR RAHMETİNDEN İSTİFADE EDEBİLİR…
PEYGAMBERİMİZE, ALLAH’IN NAZARIYLA, KUR’AN VE NEBİLERLE BAKMALIDIR…
PEYGAMBERİMİZE, ÇAĞIN KİRLİ PENCERESİNDEN; AKILLA BAKILMAMALIDIR…
İSLAM ALEMİNİN DÜNYA MİLLETLERİ ARASINDAKİ EZİK DURUMUNUN SEBEBİ, ALLAH RASULÜNÜ TANIMAMALARIDIR…
PEYGAMBERİMİZDEN İSTİFADE EDEBİLMEK İÇİN, HER TÜRLÜ DIŞ KÜLTÜRÜN ETKİSİNDEN SIYRILMAK GEREKMEKTEDİR…
PEYGAMBERİMİZİN ÇOK EVLİLİĞİNİN DEDİKODUSUNUN YAPILMASI, O’NUN TANINMADIĞINI GÖSTERİR…
KIYAMET, PEYGAMBERİMİZ TAMAMEN TANINMAZ OLDUĞU ZAMAN GERÇEKLEŞECEKTİR…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Ve mâ ersalnâke illâ rahmeten lil-âlemîn” (Enbiya, 21/107)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Cenab-ı Hak, sevdiği, tazim, tekrim ve teşrif buyurduğu Peygamberi Hz.Muhammet Aleyhissalatü vesselam’ı, bütün alemlere, hususiyle insanlara Rahmet olarak göndermiştir.
Alem Rahmetten olan hissesini O’nun sayesinde alır.
Alem, Rasulü Ekrem’e; O büyük ağaç, O’na hamile bulunması itibariyle Rahmetten nasibini alır.
İnsan, insanlığın şerefi olan o Nebiler Nebisi’ne intisaptan ötürü Rahmetten nasibini alır.
Müslümanlar Nebiler Nebisinin arkasında saf bağlayıp, Ona iktida ettiklerinden ötürü, o Rahmetten nasibini alırlar.
O mukaddes meyveyi bitiren kainat, bir çekirdek halindeki durumundan, O’nu semere vereceği âna kadar, O’na hamile bulunduğundan, Allah’ın Matmahı Rahmeti idi. Allah Rahmet nazarıyla kainata bakıyor, merhamet ediyordu.
Kainat Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a hamile idi. Hz. Adem’in hata sonucu izdivacında, Hz. Muhammed’in dünyaya teşrifi gibi gizli bir sır vardır. Sonra büyük sistemlerin, nebulozların, galaksilerin infilak ve iltisaklarında, bölünme, parçalanma, yeni şekil ve biçimlere girmelerinde, anne karnında ceninin devir devir çeşitli şekillere girmesi gibi, Hz. Muhammed’i semere vermesi istikametinde bir gelişme vardır ve o Rahmetten hissedardır…
İnsanlık, O’nu bilse, O’na mensubiyetinden ötürü onunla iftihar edecektir.
Hususiyle Müslümanlar O’nu kamet-i kıymetine uygun tanıyabilseler, O’nunla iftihar etmekten başka bir şey düşünemeyeceklerdir.
Ama O’nu tanıma, Rahmeten lil-alemin olan Hz. Muhammed’e yanaşma, O’nun ummanlar gibi Rahmetinden istifade etme; ruhun hiç bir şeyin tesirinde kalmamasına, dimağın hiç bir kültürün tesirinde gelişmemesine, kalbin kalbi bozucu hiç bir amilin etkisi altında pörsümeme hakıkatlarına bağlı, esaslarına bağlıdır.
Devrinin kültürüyle yoğrulmuş nice kimseler vardır ki, ancak kendilerine açılan delikten O’nu görebilir tanıyabilir. Kameti kıymetine uygun göremez tanıyamaz.
Devrinin telvîsâtı eğer baktığı deliğin etrafını kirletmişse, belki O’nda da bir kısım kirler de görebilecektir. Devrinin kıstasları ile bakacaktır. Beşer karihasından çıkacak yalan yanlış kanunların ölçüsü ile Hz. Muhammed’i tanıyacaktır.
Kainatta onu tanıyacak ve tartacak kantar yoktur. Tâhâ O’nu medhediyor, Yasîn O’nu dile getiriyor, Vedduhâ ile Allah O’na iltifat ediyor ve O Sultanlar Sultanı; Allah sarayının kapısını vurmadan içeriye giren en Aziz misafiridir. Mihmandârı Allah’dır O’nun…Kimse tartamaz, kimse ölçemez O’nu…
Ama her asrın insanı kendi asrının kıstasları içinde O’nu ele aldığı için, o Rahmeten lil-âlemîn’e tam kurbiyete muvaffak olamamıştır.
“Niçin çok evlendi?” dedikodusu, bu asrın yanlış kıstaslarından biridir…Sen, senin asrında, hususiyle felsefenin gayrı salih (babasız) veletlerinin ölçüleriyle Rasulü Ekrem’in esâsât- kudsiyesine bakamazsınn…
Rasulü Ekrem’e Allah’ın nazarıyla bakacaksın!..Kur’an’ın mirsâdıyla bakacaksın!..Nebilerin dile getirmesiyle dile getireceksin!.
Onun içindir ki Rahmeten lil-âlemin olan O Zat’ın rahmetinden istifade O’nu tanıma nisbetinde azalmıştır. Herkes kendi deliğiyle O’nu gördüğü için, gördüğa delikten girebilecek kadar feyiz, sır ve nur içeriye girmektedir.
Ve gördüğü deliğin telvisâtıyla girdiği için, kafasında yerleşen eracifle girdiği için, o girerken, o büyük mana, mukaddes hakikat girerken, bir kısım yalan yanlış şeyler de içeriye girdiğinden, mide bulantısı yapmaktadır. Kalp ayrı kafa ayrı yaşamaktadır.
Hususiyle asrımızın insanı Hz. Muhammed’in Rahmetinden istifadesi azdır. Zor istifade edecektir çünkü kendi kafası kendi devrinin ilcaatları içinde yoğrulmaktadır. Kalbi ise o Nebi’ye hayranlık ve aşk içinde çırpınmaktadır…Kalp ayrı vadide kafa ayrı vadidedir. Bunların iksisini zidivaç yapıp evlendirdiği vakit Aleyhissalatü vesselam’a hakiki inanma ve iştiyak doğacaktır.
Bazı devirlerde asırlarda sadece akıl hakim olmuş, bazılarında sadece gönül hakim olmuş. Bu her iki yanlış ve eksik anlayış içinde Allah Rasulü tanımamamış, takdir edilememiş, arkasından gidilme iştiyakı gönüllerde duyulmamıştır.
Rasulü Ekrem’e dayanmayan varlıklar yok olur.
Kanitanı mebdeinde O’nun çekirdeği olmasaydı, neticede bir meyve gibi O semere vermeseydi, kainatın bir manası yoktu. Allah o kainatı yok edecekti.
O’na dayanmayan insanlık yok olacaktır…
O’nun içindir ki O’nun adı hadislerde, kelimei şehadetle birlikte anılmadığı zaman kıyamet kopacaktır fermanı Nebevisi yer almaktadır. Rasulü Ekrem’in esasatı ve âsârı, yeryüzünden silindikten sonra, yeryüzü üzerinde kirler halinde kabul ettiği şeyleri, silip süpürüp cehenneme atacaktır. Rasulü Ekrem’e intisabını takviye etmeyen Müslümanlar da derbeder ve payimal olacaklardır.
Müminler ancak O’na kurbiyetleri nisbetinde, O’nu tanıma iştiyakını duymaları nisbetinde aziz olacak, onurlu olacak, Allah’ın kendilerine vadettiği hilafet payesiyle serfiraz olacaklardır.
O’na kurbiyetimizin olup olmamasını, aklî, felsefî mantıkî meselelerle, Allah Rasulü’nün hakâikinin mütenakız düşmesiyle tartacağız…
Bütün bu meseleler O’nun mana ve mahiyeti içinde erimiş, her şeyi O’nda yok olmuş olarak görebiliyor, her şeyi O’na dayıyor, her şeyi O’nunla değerlendirebiliyorsak, O’na kurbiyetimiz var demektir.
Ve insanlık topyekün bilsin ki, Aleyhissalatü vesselam’ı kendi deliğine göre değil, Allah’ın bakışına göre tanımadıktan sonra, derbederlikten keşmekeşlikten ve huzursuzluktan kurtulamayacaktır. İnsanlık kendi seviyesine göre derbeder olacaktır. müminler de kendi seviylerine göre derbeder olacaklardır…
Onun için Allah Rasulündan 30 sene sonra, O’nun tanınmasına konan gubarlar, O’nunla müminler arasına giren hâiller ve perdeler, o asrı kattı karıştırdı perişan etti, payimal ediverdi. Kanlar döküldü insanları öldürüldü. Çünkü Allah Rasulünü gösterecek delik daralmıştı. Telvis edilmişti. Asrın ilcaatı hükmünü icra ediyordu.Rasulü Ekrem büyüklüğüyle kalplere giremiyordu.
Daha sonraki asırlarda da Müslümanlar, onu tanıma hususunda geri ve yaya kaldıkları nisbette Cenabı Hak yine tokatlamış yine te’dip etmiştir. Dünyada 500-00 milyon Müslüman geçinen bütün İslam aleminin, dünya milletleri nazarında perişan vaziyetleri, buna en canlı bir misaldir, binlerce misaldir.
Pakistanından, Hindistanından, Filipinlerine kadar, Enenozyasından Cavasından, Mısırına Suriyesine, ondan Magrip memleketlerine kadar, ondan Anadoluya kadar, Kur’an’dan ellerini gevşeten, Rasulü Ekrem’in adını unutan, nesillere adına unutturan Müslümanlar, nasıl payimal olduklarını, nasıl dünya devletleri karşısında ezik oldukları halde içten içe birbirlerini dürtüklediklerini, sürtüştüklerini, boğuştuklarını, yaka paça olduklarını görmek istiyorsanız, Alem-i İslama, o Alem-i İslam’ın dili tercümanı olan gazeteler vasıtasıyla bir bakıverin, tercümanı olan radyolar vasıtasıyla bir dinleyiverin, televizyonlarında bir seyrediverin.
Bütün şenâet ve denâetiyle, bütün habâsetiyle, şu medeniyetin kustuğu şeyler, apaçık kendisini gösterecektir. Bunun temelinde Rasulü Ekrem’den kopmalar, uzaklaşmalar, O’nu tanımamalar vardır.
Cenab-ı Hak, O’nu tanıma, anlama, takdir etme, her şeyin O’na bağlı olduğunu görme ve iz’an etme lutfuyla bizleri lutuflandırsın, serfiraz eylesin, derbeder ve payimal olmaktan halas eylesin…
HUTBE NÜBÜVVET-18 (23 Ocak 1976)
DÜNYEVİ-UHREVİ MESELELERİMİZİN HALLİ; PEYGAMBERİMİZİ İYİ TANIMAYA BAĞLIDIR…
PEYGAMBERİMİZİ TEK YÖNÜYLE DEĞİL, BÜTÜN YÖNLERİYLE TANIMAK GEREKİR…
PEYGAMBERİMİZİ TANIDIĞIMIZ KADAR DA O’NU YAŞAMAK GEREKİR…
HZ. ADEM, PEYGAMBERİMİZİN ADIYLA TEVBE ETMİŞ, HER PEYGAMBER DE O’NU DİLE GETİRMİŞTİ…
PEYGAMBERİMİZE GÜN BOYUNCA SALATÜ SELAM OKUNMALIDIR…
O’NUN ELİNDE GASSÂL ELİNDE MEYYİT GİBİ OLMAK!..
O SULTAN…BİZ GEDA…OLMAK!..
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Yâ eyyühennebiyyü innâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiran ve nezîrâ” (Ahzab, 33/45)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Dünyevî ve uhrevî saadetimizin bir rüknü ve esası olan Peygamberimizi Sallallahü aleyhive Sellem tanıma ve O’na inanma, bizim anladığımız, sandığımız, öyle kabul ettiğimiz düşüncelerin, kaziyyelerin çok üstünde bir ehemmiyet taşımaktadır.
Rasulü Ekrem’i iyi tanıma ve O’na iyi bağlanma nisbetinde dünyevî meselelerimiz sırasıyla hallolacak ve bu iş ahiret saadetinin de temeli olacaktır.
Rasulü Ekremi tanımada ne kadar geri, O’na bağlılıkta ne kadar donuk ve katı isek, dünyevi işlerimiz o kadar çıkmaza girecek, ahiret saadeti mevzuunda da o kadar ümitli olmaktan uzak kalacağız, belki nevmîd olacağız…
Cenab-ı Hak, O’nun Zatı’nı kendi Zat’ına mir’ât edinmiştir.
Adını da kendi adının yanına yazmıştır
Böylece O’nun ulviyet ve kudsiyetini o sürette göstermiştir.
İşin hakikatına ve hadis ölçüleri içinde senedine dokunulsa bile, Hz. Adem dahi Cenab-ı Hakka karşı, maruz kaldığı zelleden ötürü af dilerken, Hz. Muhammed’in Sallallahü aleyhi ve Sellemin adıyla dilemiş, “O’nun hürmetine beni bağışla!” demiştir…
Büyük bir hakikatın topuna çevkânı Hz. Adem çalmakla başlamışsa, Hz. Nuh bunu kıvama getirmişse, Hz. Musa’da bu tam en mükemmel şeklini almışsa, Hz. İsa dolu dolu işin müjdesini vermişse; çevkâna, topa gideceği yere götürecek şekilde vuran Hz. Muhammed Sallallahü aleyhi ve Sellem olmuştur.
Beşer büyük hakikatı Rasulü Ekrem sayesinde tanımıştır, hakikata O’nun sayesinde aşina olmuştur.
Öyleyse O’nu tanımak, O’nu büyüklüğüne göre inanmak, Allah nazarındaki kıymetine göre O’nu takdir etmek ve bağlanmak, bizim için çok mühim ve terk edilmesi aleyhimizde olacak büyük bir esastır…
Rasulü Ekrem’i sadece nakledenlerin, nakilcilerin, magazi yazarlarının anlattıkları satırlar içinde, kelimeler içinde aramak, onun çok verasında münevver bir mahiyeti ve hüviyeti olduğunu kabul etmek ve tanımak gerekir.
Ve yine Rasulü Ekrem’i şairane bir eda, aşikâne bir hava içinde hislerin insanı olarak da tanımamak gerekir. Ve yine O’nu bir kısım kanunları vaz’ eden kanun vâzıı, bir düzen kuran bir düzenci şeklinde, katı bir devlet adaı olarak da tanımamak gerekir.
Evet O’nda mantığın yeri çok büyüktür. O haddızatında büyük bir devlet adamıdır. Allah’ın emri ve izni ile bir kanun vâz’ıdır.
Gönüllerin Mahbûbu, akılların perestiş ettiği, ruhların etrafında pervane gibi pervaz ettiği, nadide ve münevver bir varlıktır. Şimdiye kadar şairler ve aşıklar, pakkında ne demiş olurlarsa olsunlar, o Kâmet-i Bâlâ’nın topuğuna çıkacak kadar söz söyleyememişlerdir.
Ama bunların yanıbaşında, O’na bağlılık ve sevgiyi, his alemimizde bırakmamız gerekir. Sadece iki damla gözyaşı ve gönlün bir iki dakika içinde O’nu anması, O’na bağlılık, O’nu sevmek ve yolunda olmak demek değildir.
O, bayramlardan bayramlara anılan bir insan değildir. O, cumalardan cumalara anılacak bir insan değildir. Günde beş namazla anılması bile yeterli değildir. Bu hakikatı Allah Rasulü kendisi bize ifade eder:
– “Sana ne kadar Salât-ü Selam okuyayım ya Rasûlallah?..Günün dörtte birinde okusam nasıl olur?” diye sorana:
– “Daha fazla okusan daha faydalı olur!” şeklinde cevap vermişti.
-” Yarısında okusam nasıl olur?”…
– “Daha fazla okusan daha faydalı olur!”.
– “Günün dörtte üçünde okusam nasıl olur?”…
– “Daha fazla okusan daha faydalı olur!”.
– “Bütün gün okusam nasıl olur?”…
– “Daha güzel olur!”…demek süretiyle, her şey olduğunu ve dillerden hiç düşürülmemesi gerektiğini, kalplerde taht kurup oturmasının esas olduğunu anlatmaktadır.
Yolunu şaşırmış, vahşi ormanların içinde tutunacak bir noktayi istinadı kalmamış, şaşkın beşerin, sahil-i selamete çıkması, ancak ve ancak yeniden Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a saadet insanının anladığı manada teveccüh etmesine bağlıdır.
Bunun dışında bütün iddiaları, bunun dışında söylenecek bütün sözleri, bunun dışında yapılacak bütün davranışları, kendi kendimizi aldatmadan ibaret sayacağım, cemaat de bundan ötürü beni kınamasın, beni mazur görsünler…
Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam, his aleminize hakim olacak, gözler O’nun için ceyhûn olacak, kalbine oturacak, kalbin O’nun heyecanıyla duracak hale gelecek…
Kafana oturacak, mantığın üzerinde tasarrufta bulunacak. Mantığının üzerinde O’nun hakimiyetini hissedeceksin.
Bütün fiiliyâtına, bütün ameliyâtına O’nun sözü geçer olacak, O’nun davranışları örnek olacak.
İşte o zaman sen Aleyhissalatü veseslam’ı tanımış olacaksın. Alem sana musahhar olacak.
Sen O’nun elinde “Gassâlin elindeki meyyit gibi”, teneşirde sağa sola döneceksin, iradeni kullanmayacaksın!..
Alem de senin elinde gassâlin elindeki meyyit haline gelecek; yağmur isteğinle Allah tarafından yağdırılacak, yer isteğinle aşağıdan ot bitirecek, devletin senin isteğinle düzene girecek. Allah bin bereket ihsan edecek mahlukat emrine musahhar olacak.
Allah teknik sahada, ictimai sahada, fen sahasında, eltaf-ı Sübhaniyesiyle, Hz. Muhammed’in hizmetçilerinin imdadına koşacak… Ama elverir ki, Sultanlığı O’na veresin…
Gedalığı kabul edesin!…
Bizim sultan olduğu halde sultanlığını ayağının altına alan Sultan Ahmet cennetmekanın dediği gibi…
“Sultanım!…Sultanlık Sana yakışır!..Nitekim Gedalık bana yakışır!…”
Sultan O’dur geda da bizleriz…
O, mütemadiyen etrafa eltaf dağıtan bir ganîdir. Allah’ın gınasıyla…Biz ise el açık tekeffüf eden, dilenciliğimizi O’na arz eden mütemadiyen dilenen tese’ül eden sâilleriz…
Allah bizi O’nun kapısında tese’ülden ayırmasın…İhtiyaçlarımızı O’na arz etmeden bizi ayırmasın…
O’nun sayesinde müşküller halledilecek, O’nun sayesinde her mesele nizama intizama girecek, O’nun sayesinde aileler, cemiyetler istikrara kavuşacak…
O’na dönün, Allah’a dönmüş olacaksınız…O’nun arkasında saf bağlayın, rahmet çepeçevre bizi kuşatacak.. O’nun adını vird-i zebân edin, mele-i âlâ’da adınız vird-i zeban olacak, göklerin sakinleri sizi anacak…Rahmet tepeden tırnağa sizi kuşatacak…
Ama O’nu ruhunuzla, hissiyatınızla, kalbinizle, mantığınızla her şeyinizle anın…Hareketlerinizle düşüncelerinizi dile getirmeye göstermeye çalışın…
HUTBE NÜBÜVVET-19 (30 Ocak 1976)
Hz.MUHAMMED’E İNTİSAP EDEN İKİ DÜNYADA DA MUTLU OLUR…
İNTİSAPTA HER MESELEYİ KOLAYCA HALLETTİREN BÜYÜK GÜÇ VE ENERJİ VARDIR…
PEYGAMBERİMİZİN HİZMETÇİSİ SEFİNE’NİN, KARŞISINA ÇIKAN ARSLANA, PEYGAMBERİN HİZMETÇİSİYİM DEMESİ…
SAHABİYE GEMİ MANASINA GELEN “SEFİNE” İSMİNİN, PEYGAMBERİMİZ TARAFINDAN VERİLMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Yâ eyyühennebiyyü innâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiran ve nezîrâ” (Ahzab, 33/45)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İntisapta büyük kuvvet vardır.
İnsan tek başına ne şahsi işini, ne de ailevi işini halledemez. Hele yığın yığın, halaka halaka düşmanları varsa, üzerine aldığı ferdî ve ictimaî vazifenin öhdesinden kalkamaz.
Ama vazife ne kadar büyük olursa olsun, bütün bu işleri yapabilecek bir kuvvete bir kudrete istinad ederse, çok rahatlıkla bu işlerin altından kalkabilir.
İntisap, zahiren halledilemez zannedilen meseleleri halleder.
İntisap, insanın vahşetini ünsiyete çevirir.
İntisap sayesinde insan, hiç bir zaman kendisini yalnız hissetmez.
Dünyada bir hemdemi var olarak yaşar, kabirde bir yari, bir dostu var olarak huzur içinde yaşar. Mahkemei kübrada tesirini, neticesini görür, semeresini görür mesut ve bahtiyar yaşar.
Bizim gibi zayıf kimseler, şahsi işlerinin öhdesinden kalkamayan kimseler, Vacibül Vücud ve tekaddes hazretlerine intisap sayesinde kuvvet kazanırlar.
Bu intisabın yolunu endamını edasını öğreten bütün bu talim ve terbiyede bizim için pişdar olan mukteda bih olan yekta Kudve Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a iktida ve intisap sayesinde Allah’a intisap etmiş olacağız. Allah’a intisabın manasını öğrenmiş olacağız. Allah intisap keyfiyetini kavramış olacağız.
Öyleyse her şey Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam’a bağlı bulunuyor. Her mesele onda, onun ufkunda, onun etrafa nur saçan halesi içinde hallediliyor.
Onun dairei kudsiyyei Nübüvveti içinde halle takdim edilmeyen hiç bir mesele halledilmeyecektir. Onun Nübüvvet dairesinin içine götürülmeyen hiç bir mesele, hiç bir müşkül çözülmeyecektir.
Hz. Muhammed aleyhissalat vesselam, beşerin Allah’a intisabının temsilcisidir.
Beşer O’nun arkasında nacak Allah’a intisap etmiş olacaktır.
Kimin ismi Hz . Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın defterinde varsa, Allah’ın nazarında azizdir.
Kim ümmet olduğunu kabul ettirmiş adını O’nun defterine geçirmişse aziz olmuştur. Ve kim gönlünde Hz.Muhammed’e Sallallahü aleyhi ve Sellem’e birinci yeri vermişse, Hz. Muhammed’in nazarında azizdir ve defterine kaydolmaya namzettir, liyakatı vardır.
Kim Hz.Muhammed’in arzularını kendi arzu ve isteklerinin üstünde tutuyorsa, O’na intisabı izzet biliyorsa, O’na hizmeti şeref sayıyorsa o insan aziz olacaktır.
İşte Sahabi, Tabiin ve Etbai Tabiinden sonra beşerin perişan olması, derbeder olması, payimal olması, Rasulü Ekrem’e gerçek manada intisap anlayışını kavrayamayışındandır.
Beşer ne zaman Aleyhissalatü vesselam’a hakiki manasıyla intisabını kavramışsa, bir müridin bir mürşide intisap ettiği gibi, tarikatta tekkede zaviyede bir bendenin bir maksuda bir matluba bağlandığı gibi bağlanmışsa, sair zamanlara nisbeten teâlî ve terakki etmiş yükselmiş, hadiselerin üstüne çıkmış, düşmanlarına galebe çalmıştır.
Bu intisabın manasını anlamadığı devirlerde, 20′inci asırda topyekün İslam aleminin maruz kaldığı gibi, bu intisabın hakiki manası anlaşılamayan devirlerde, bu asırda olduğu gibi, İslam Alemi Saadet asrına nisbeten tedenni etmiş, yıkılmış Müslümanların izzetleri, haysiyetleri, namusları payimal olmuştur.
Biz maddi ve manevî Hz. Muhammed’e dayanmakla kuvvet kazanacağız.
Allah Rasulü’nün Sefîne isimli hizmetçisi, ormanın içinde yol katederken, karşısına birden bir arslan çıkıvermişti. Ne yapacağını şaşıran Sahabi sahabe arslana:
– “Ben Allah Rasulünün hizmetçisiyim!” demişti.
İntisabını, Rasulü Ekrem’e bağlılığını bu kadarlıkla ilan etmişti. Arslan homurdanmış, çekip gitmişti…
Söz götürür bir senetle anlatılan rivayette ise, dönüşte arslan onun önüne düşmüş, yol göstermiş, ormandan dışarı çıkarıvermişti. Aslanlar, kaplanlar, bütün vahşiler, onun zincirinde bağlıdır, her şey Allah’ın elindedir.
Sen Rasulü Ekremin zincirinin halkasına girerek izzet kazanacaksın. Her şeyin seni dinlediğini göreceksin. Bu vuhûşun, vahşilerin de sana itaat ettiğini göreceksin.
Sefîne’ye sordular:
– “Sana niçin gemi manasına gelen Sefine diyorlar?”…
O, bir iç çekti ve sonra anlattı:
O, Nebiler Nebisinin hizmetçisiydi, hürriyetini kaybetmiş sonra Rasulü Ekrem’e satılmıştı. Beşer onun eliyle hürriyete kavuştuğu gibi, kula kul olmadan, puta kul olmadan, heykele serfürû etmeden O’nun eliyle kurtarıldığı gibi, Sefine de O’nun sayesinde kulluktan kurtulmuş, hürriyet havasını teneffüs etmeye başlamıştı.
O artık fıkıhtaki ıstılahıyla Nebiler Nebisinin mevlası, Nebiler Nebisi de onun Mevlası olmuştu. Aralarında mevla-Efendi intisabı vardı. Ümmetlik intisabı bunun ötesinde kuvvetli bir bağdır.
Sefine, Ahmet bin Hambel, Beyhaki ve Ebu Nüaymda anlatıldığı gibi şöyle cevap verdi:
– “Rasulü Ekrem hayatta idi, bir sefere gidiyorduk, Ashab taşıdıkları yükken yorulmuştu. Ben bir iki arkadaşımın yükünü aldım. Benim yük aldığımı görünce, civanmertliğim karşısında Allah Rasulü teveccüh buyurup bana gemi manasına “Sen sefinesin!” demişti. Ben de kendimde öyle bir kuvvet hissettim ki, vallahi bir deve yükü vurdular sırtıma, bir daha vurdular, yedi deve yükünü vurdular. küre-i arzı da sırtıma vursalardı taşırdım!..İşte o günden beri ben sefine oldum”.
Sahabenin büyük manaların hâmili olmaları daha büyüktür. Büyük hakikatların nâkili olmaları daha büyüktür. Taşıdığı yükten daha büyük hakikatları taşıdı ve bize intikal ettirdiler.
Rasulü Ekrem’e intisap pireye filleri boğduruyor. Rasulü Ekrem’e intisap bir sivri sineği sultan yapıyor, sultanları onun esiri haline getiriyor. İntisap sayesinde büyük kuvvete büyük enerjiye mütevakkıf meseleler, küçük kuvvet ve enerjiyle hallediliveriyordu.
İntisapta merkeziyet vardır.
İntisapta bütün gönüllerin tek tarafa teveccühü vardır. İntisapta Mukteda bih Rasulü Ekrem vardır. İntisapta bünyanı mersus gibi tek yekta imamın arkasında saf bağlama vardır. İntisapta Hz.muhammed’in Aleyhissalatü vesselam, kuvvetine sırtını dayama vardır.
Bugün yapacağımız her şeyin, her meselenin üstünde, her şeyin onu bize anlattığı Hz. Muhammed Aleyhissalatü veseslam’a intisap gelir.
Bu sayede bütün meselelerimizin yavaş yavaş çözüm girdiğini göreceğiz, Allah’ın tevfik ve inayetiyle…
En muglak en mudıll meseleler, Hz.Muhammed adının bezme karışmasıyla, çok rahat halledilir bir hale geldiğini müşahede edeceğiz…
Meclislerimiz burcu burcu Muhammed koksun, O’nun ahlakı yükselsin, püğür püğür O’nun adı ufkumuzda dalgalansın…
Hz. Muhammed’in hüsnü kabul gördüğü evler, hüsn-ü kabul gördüğü sineler, hüsn-ü kabul gördüğü âfâk, hüsn-ü kabul gördüğü efkâr, Allah tarafından aziz edilecektir.
O’nun hüsn-ü kabul görmediği sineler, O’nun hüsn-ü kabul görmediği kafalar ve O’nun hüsn-ü kabul görmediği milletler ve devletler perişan ve sergerdan olacaktır.
Bir değil bin misal, Alem-i İslam bütün şenâetiyle bütün denâetiyle bir tablo halinde arz-ı dîdâr eder, buyrun bakın!..Hz. Muhammed’den kopan kopukların hali!…
Allah, her şeyi O’na bağladığı, Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam’a bizleri bağlamak süretiyle aziz eylesin…
HUTBE NÜBÜVVET-20 (06 Şubat 1976)
ZAHMETSİZ BAŞARI ELDE EDİLEMEZ, HİÇ BİR DAVA ÇİLESİZ NETİCEYE ULAŞAMAZ …
İLAHİ KANUN OLARAK, PEYGAMBERLERİN ÇEKTİKLERİ…HZ.İBRAHİMİN ÇİLELERİ…
BEDİR, UHUD VE HENDEK’DE SAHABE-İ KİRAM, ÇİLE ÇEKTİKTEN SONRA ALLAH’IN YARDIMI GELMİŞTİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Metâ nasrullah!”… “Elâ inne nasrallâhi karîb” (Bakara, 2/214)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Büyük doğumlar, büyük sancılara mütevakkıf… Yer bir rüşeymi meydana çıkarması için şak oluyor, toprak ot bitirmek için ayaklar altında çiğneniyor… Gülü bitiren nice topraklara vardır ki, biz onları ayaklarımızın altında hem nelerle çiğniyoruz…
İçinden bir ot bir ağaç bitirmek için bir taş, sinesini parça parça ediyor… Şak şak olmadan sineler, içinden bir şey çıkmıyor!..
Maddi manevi bütün muvaffakiyetler, bütün zaferler, dolgun dolgun semereler elde etmeler, bunun gibi mahrumiyetlere, ısdıraplara, çilelere bağlıdır.
Çilesi olmayan bir davanın neticesi ve semeresi olmaz.
Başlangıcında ısdırap çekilmeyen, acısı yudum yudum yutulmayan bir dava sonuna kadar devam ettirilemez.
Bir davanın sahipleri, salikleri, zahidleri, şayet o davanın çilesini çekmişler ise, onu ucuza satmayacaklar, onu çabuk bırakıp gitmeyecekler, onu terk etmeyeceklerdir…
Pek çok hazırcılar, merdivenin basamaklarına basıp üzerine çıkmadan, ilk basamaktan hemen en son basamağa atlayan pek çok hazırcılar, çok büyük davaları üzerlerine alır onu götürmeye çalışırlar ama çilesini çekmedikleri için üç beş adım sonra da bırakır, müminlerin kuvve-i maneviyyelerini kırarlar.
Çile çekmek!..Nebilerin yoludur bu yol!..
Nebilerden sonra Sıddıkların, şehidlerin salihlerin yoludur bu yol…Çile çekmedik bir Nebi yoktur. Dövülmedik, vurulmadık, kovulmadık bir Nebi yoktur. İşin temelinde merkez noktasında yumruk yemedik, başındoa değirmen taşı çevrilmedikm bir Nebi, Sahabi, bir Havari, bir dost da yoktur…
Her davanın temelinde, her büyük semerenin temelinde kanlar vardır, irinler vardır, etten kemikten iskeletler vardır.
Allah Rasulü evvela Sahabenin teriyle yoğurdu bu hamuru ve sonra davası uğruna çıkan ham insanlara karşı, gözü körlere karşı, ne densizlere karşı kanıyla yoğurdu bu çamuru…
Onun içindir ki hemen çarçabuk Eltâf-ı İlahiyyeyi beklemek; O’nun lutfundan daima bekleriz ama çarçabuk semereyi beklemek, işlerin hemen rayına girmesini beklemek, bir lemhada oluvermesini beklemek, öteden beri devam edegelen Allah’ın adetlerine aykırı, harikulade kabilinden bir şey istemek demektir.
Biz bir davanın davalılarıyız inşallahü teala…İçinde bürhanı bulunan bir davanın davalısı…Rasulü Ekrem’in davasına omuz vermek süretiyle istifade etmeyi düşünen tufeylîlerden davalıyız biz!..Allah bizi bağışlasın..
Bu davaya omuz vermek süretiyle şeref dileniyoruz ve bu davada bizim önümüzde savaşmış, can siperane mücadele vermiş Ashabın içine girmek süretiyle, onlara gelecek eltâftan, ihsandan istifade etmek istiyoruz.
Allah İslamı me’dûbe olarak hazırlamış, Peygamberiyle bu sofrayı insanlara takdim etmiş ve bütün beşeri davet etmiştir. Bu sofraya azizler icabet ettiler, bu sofraya şerifler icabet ettiler…Ebu Bekir’den Bilal’e kadar en soylu en soplu insanlar icabet ettiler.
Bizler de davet edildik veya edilmedik…Liyakatımız olmadığını bilerek o kapıya kadar geldik. Biliyoruz ki O Aziz Mihmandar, bu tufaylîleri, davet edilmeden gelenleri, bu liyakatsızları geriye çevirmeyecektir.
İşte o asiller, o şerifler arasında, o nimetten, o Allah sofrasından istifade edeceğimiz ümidiyle biz de Allah’ın davetine icabet ediyor, Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’dan izzet ve şeref diliyor ve dileniyoruz.
Büyüklerin yürüdükleri istikamette yürümek Allah’ın kanunudur.
Nebilerin hareket tarzı içinde bulunmak ve onların başına gelen şeyleri normal, adet-i ilahi olarak kabul etmek, Allah’ın kanunudur ve bu kanun-ı ilahi değişmeyecektir. Dünyanın neresine giderseniz gidiniz, hangi devrindeki durumu yaşarsanız yaşayınız, kanun-ı ilahi değişmeyecektir.
Sizler de muhakkak kainatın size gülmesini, zamanın size tebessüm etmesini, hadiselerin arzunuz istikametinde akıp gitmesini istiyorsanız, buna götürücü yollar vardır: İslamın çilesini çekmek, onun ısdırabına maruz kalmak…
Allah Rasulü Bedir’de bir yığın düşman karşısında kalıyor. Allah ısdırabını yaşattıktan, çilesini çektirdikten sonra:
“velakad nasarakümüllâh”. (3/123) Siz zelildiniz Allah yardım etmek süretiyle sizi aziz kıldı diyor.
Uhud’da kafirleri karşısına çıkarıyor:
“İnne azâbe Rabbike levâkı’”. (52/7) ferman ediyor. Allah’ın azabı muhakkak yerine gelecektir. İnhiraf edenler dünyada tokat yiyecektir. Küfreden küfrana düşen kimseler burada kaçacaklar, orada da zebanilerin önünde kaçacaktır diyor.
Ahzab’da yine kafirler müminlerin karşısına çıkıyor ve Allah Kur’anıyla ferman ediyor:
“Em hasibtüm en tedhulul-cenneh”.
(2/214). Sizden evvel gelip yaşayan, gelip geçen kimselerin başına gelenler başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Sizin de başınızda değirmen taşları döndürülmeden, suratınıza tokatlar inmeden, bir kısım körler gözsüzler tarafından takip edilmeden, mürafaaya tabi tutulmadan, istintak ve isticvabınız yapılmadan, bir bakıma hayatınızın hesabını vermeden, cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?
Sarsıldılar, temelden sarsıldılar. Bedbin olacak, nevmit olacaklardı. Allah’ın Rasulü ve O’na inananlardan hepsi:
“Metâ nasrullâh!”, “Ne zaman Allah’ın yardımı?” dediler.O hale geldiler…
Kur’an Ahzab’ı anlatırken; Aşağıdan yukarıdan çepeçevre kafirlerin, müslümanlığı temelden yıkmak, temelden yok etmek için nasıl sardığını anlatıyordu. İşte bu durumda 200-300 silahsız adamın, ırzını namusunu, İslami haysiyetini ve Rasulü Ekrem’e bağlılığını, O’nu muhafaza sözünü nasıl muhafaza edeceğini düşünün, hesaba katın!..Sahabenin nasıl sarsıldığını düşünün hesaba katın, sonhra “Metâ Nasrullâh!” sözünü tonuyla anlamaya çalışın!…”Allah’ın yardımı ne zaman?” diyorlardı.
Gök yağmurunu kestikten sonra, yer bir ot bitirmez hale geldikten sonra şak şak olup insanları yuttuktan sonra, dikenli tarlalar insanların önüne serildikten sonra, insanlar dikenli otlar ve dikenli demirler üzerinde yürütüldükten snra, kan irin içinde yüzdürüldükten sonra “Metâ Nasrullah?” geliyor…
İşte muvaffakiyet maddi manevi bu sıkıntılara katlandıktan sonra:
“Elâ inne nasrallâhi karîb” (2/214).
Dikkat edin Allah’ın yardımı yakın durumdadır diyordu. Kanun ilahi birdir. Hz. Adem’i yaşamaya mecbur ettiği kanun ilahi, Hz. Nuh’u yaşamaya mecbur ettiği kanunu ilahi, Hz.İbrahim’i yaşamaya mecbur ettiği kanun ilahi ve gözümüzün nuru Ashabı yaşamaya mecbur ettiği kanunu ilahi hiç değişmemiştir.
Adem hakaret görmüştür, Hz.Nuh ayağına ip bağlanmış sokak sokak sürüklenmiştir. Hz. İbrahim hakaret görmüştür. Hanımına el uzatılmak istenmiştir, yurdundan çıkarılmıştır, evladını kesme gibi bir imtihana tabi tutulmuştur, hanımını götürüp haremin yerine koyma gibi bir imtihana tabi tutulmuştur ve aynı zamanda ateşe atılmıştır.
Ateşe atıldığı ana kadar sadakattan vefasından, Allah’a karşı bağlılığından hiç bir şey kaybetmeden, kanunı ilahinin bu olduğuna gönülden bağlanmış ve bütün bunlara katlanmıştır.
Hz. Musa ısdırap çekmiş, çile çekmiş kanunu ilahiye uymuştur.
Ve büyükü bir Peygamber, İsrailoğulları, tepeden tırnağa Zekeriya Aleyhisselamı yarıvermişlerdir. Kanunu ilahidir bu değişmeyecektir.
Hz.Yahya’ya da kastetmişlerdir, kanunu ilahidir bu değişmeyecektir.
Siz bu kanunların dışına çıkamayacaksınız. Bu kanunların dışında huzurve saadet bekleyenler, bu kanunların dışında Kur’an’ın gönüllere hakimiyetini bekleyenler, rüyalarında bir şeyler bekleyenlerden farksız olduğunu ilan edeyim, iade edeyim. Rüyasında bir kısım şeyler bekleyen kimsenin durumundan farksızdır bunun durumu…
Hakikata, muvaffakiyete ve maddi manevi huzura götürücü yol daima aynı olmuştur. Bu aynı yolda bizleri, sabırla metanetle yürüleye muvaffak kılsın. Allah’ın yardımı inayeti, himaye ve siyaneti Rasulü Ekrem’e her dem ulaşmıştır, onu korumuştur. Bizleri de muhafaza buyursun.
Liyakatımız olmadığı halde bu büyük davayı, bu büyük davaya sahip çıkarak götürüleceği yere kadar götürmeye bizleri muvaffak kılsın!..
HUTBE NÜBÜVVET-21 (13 Şubat 1976)
PEYGAMBER EFENDİMİZ KAİNAT AĞACININ NURDAN TOHUMU GİBİ, NEBİLER O’NUNLA ŞEREF ALDI…
MİRAC, VARLIK AĞACI OLAN PEYGAMBERİMİZİN KAİNATIN SAFHALARINI DOLAŞMASI DEMEKTİR…
PEYGAMBERİMİZİN MİRAC’DA ALLAH’IN SIFAT VE İSİMLERİNİN MANASINI MÜŞAHEDE ETMESİ…
PEYGAMBERİMİZİN MİRAÇ’DA GÖRDÜKLERİ VE İNSANLARA GETİRDİKLERİ…
HİCRET ÖNCESİ, DEVLET KURACAĞI MEDİNE İÇİN HAZIRLANIYOR OLMASI…
GÖRDÜĞÜ GÜZELLİKLERE RAĞMEN, YİNE ÜMMETİNİN İÇİNE DÖNMESİ…
AYETÜL-KÜBRA’YI MÜŞAHEDE ETMESİ…
NEBİLERE NAMAZ KILDIRMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Sübhânellezî esrâ biabdihî leylen minel-mescidil-harâmi…” (İsra, 17/1)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İnsan Allah’a teveccühü nisbetinde, kendini O’na kulluğa vermesi nisbetinde, hususiyle Allah’ın tahmil ettiği farz vazifelerin dışında nafileleri nisbetinde Allah’a yaklaşacak, Allah’ın eltafına mazhar olacak, nazarına ve kalbine karşı yeni yeni ufuklar açılacaktır.
İnsan kulluğuyla dünyada huzurunu saadetini, Allah’a bağlılığını göstermesiyle ahiret saadetini ve selametini, Allah’ın rızasını ve rıdvanını temin edecektir.
Her seviyedeki insan kendine terettüp eden kulluğu yaptığı zaman, seviyesine göre Allah’ın ihsanlarına lutuflarına mazhar olur.
Bir Nebide bu, kainatı dolduracak kadar mana, bir türlü mana veremeyeceğimiz, değerlendirmesinden kendimizi uzak tuttuğumuz, çok büyük manalarla bir kısım eltafa mazhar olabileceği gibi, biz de kendi çapımıza göre, Allah’a karşı takdim ettiğimiz kulluğa göre, Cenab-ı Hakk’ın bir kısım lutuflarına, ihsanlarına mazhar olacağız…
Allah’ın insana verdiği kabiliyetler ve istidadlar insanın elinde, insanın iradesi sayesinde değerlendirildiği takdirde, Cenab-ı Hak ikinci bir tevfik yapacak, ikinci bir lutufta bulunacak ve insan hak yolunda bir taraftan Allah’ın lutuflarına mazhar olurken diğer taraftan yeni yeni lutuflara mazhar olma kapılarını, pencerelerini açıklarını araştıracak, Allah’ın Rahmetinin simasına bakmaya çalışacaktır.
Hakkın yolnuda hareket eden bir insan için hareketin, ibadetü taatın, terakki etmenin sonu sınırı yoktur. Hak yolunda kavsiyeler çizen urûçlar yapan insanlar, nâmütenâhî yükseldikleri halde, durma, dinlenme bilmeden mütemadiyen yukselmişlerdir.
Çünkü çekici olarak Cenab-ı Hakkın Rahmetinin cazibesi, itici olarak Allah tarafından kendilerine lutfedilen kabiliyetler, istidadlar, bilemediğimiz sayamadığımız tâdât edemediğimiz nâmütenâhî nimetler:
“Ve in te’uddû nı’metallâhi lâ tuhsûhâ!” (14/34)
“Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamayacaksınız!”
İşte bunlar sizi itecek, Rahmet sizi çekecek, siz mütemadiyen terakki edeceksiniz, yükseleceksiniz. Merdivenin her basamağında ayrı bir eltafa mazhar olacaksınız…
Bu mana alabildiğine büyük şekliyle Rasulü Ekrem’de Mirac halinde tezahür etmiştir. Bu mana bir velide bir kavsiye bir arşiye halinde tezahür eder.
Bu mana müminin miracı olan namazda, her müminin kalbinde kendisini gösterir. Elverir ki mümin, Hakka teveccüh ederken ne yaptığını, niçin Mevlanın huzuruna geldiğini bilsin. Ve Rasulü Ekrem’in beşere getirip takdim ettiği semereleri herkes kabiliyet ve istidadına göre görecektir…
Rasulü Ekrem, Aleyhissalatü vesselam, kainat ağacının müstesna ve mümtaz meyvasıydı. Kainat ağacını Allah, O’nun üzerinde geliştirdi.
O, yokluğa nurdan bir tohum olarak atıldı, varlık bir tûbâ gibi O’nda meydana geldi, O’nda vücut buldu, O’nda vücut buldu.
Peygamberler, kendi devrine kadar bütün inanmış insanlar o büyük manayı taşımakla serfiraz oldular, şerefyâb oldular.
Hz. Adem O’nunla şerîf idi, Hz. Nuh, O’nunla şerîf idi, Hz. Musa O’nunla şerefli ve kerîm idi.
Ta kendi devrine kadar; kendi devrine kadar olgunlaşmış, meyvesini vermiş bir ağaç… Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam, bütün o hakâiki anladıktan kavradıktan sonra, Allah tarafından perde perde o hakâik üzerinde gezmeye, kendini meydana getiren ağacın safhalarını, bütün mertebelerini görmeye davet edildi.
İşte Mirac bunun adıdır…
İnsanın nereden başlayıp nereye kadar gittiğini, mebdei ile müntehâ arasında bir hat çizerek, başlangıcını sonunu görmesi, uğradığı menzilleri görmesi, yükselip Allah’ın huzuruna varması…Rasulü Ekrem bunu yaptı…
Demek ki O’nun terakkisinde şunu görüyoruz: O, meyva olduktan sonra Allah elinden tuttu:
“Seni meydana getiren ağacın kökü budur, dalları budur, yaprakları budur, çiçekleri budur dedi.
Kainatın sistemleri üzerinde, nebülozlar üzerinde semalar üzerinde, mekanlar üzerinde, zamanı mekanı araştırarak gezdiriverdi. Zamanın mekanın üzerinde Kurb-u huzuruna aldı, imkan vücûb arasında, insanın beşeriyetten sıyrılıp çıktığı fakat lâhût alemine giremediği noktada ki giremez kimse, olamaz böyle bir şey; orada O’na tattıracağını tattırdı, göstereceğini gösterdi…
Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, Allah’ın azametini, Allah’ın Sıfatlarının muhît oluşunu, Esmasının bütün kainatta cilve-endâz keyfiyetini müşahede etmek için, bütün kainat kitabını Mirac gecesinde mütalaa etti.
Kur’an bunu anlatırken:
linüriyehû min âyâtinâ (17/1) diyor.
Ayetlerimizi O’na göstermek için, bizim varlığımıza delil olan şeyleri göstermek için yani Ayâtül-Kübrâ’yı O’na göstermek için, Allah O’nu huzuruna aldı.
İnsan kainatın bir yanına bakar bir delil çıkarır, kendine bakar bir delil çıkarır ve sonra hayalinde bu delilleri yanyana getirir, büyük deliller yapmaya çalışır. Ve bunlarla Allah’ın Azametine bakmaya çalışır.
Bir de bütünüyle bu delilleri birden görme, Allah’ın Azametine ayna olan bu delillerin simasında Allah’ın büyüklüğünde Allah’ın büyüklüğüne bakma, Allah’ın sıfatlarına, Allah’ın şe’nine bakma!..
İşte Mirac, küllî şekilde Allah’ın azametini, Rasulü Ekrem’in bir tek kainat sayfasında müşahede ettiği bir gecedir ki, insanın gördüğü binde veya milyonda görebildiği şu kadar şey, duyduğu milyonda şu kadar şey, hissettiği milyonda şu kadar şey; bütün bu meseleleri atlayarak binde bir göreceği bir yere, binde bir duyacağı bir yere, binde bir hissedeceği bir yere yükseldi ki Allah miracı anlatan ayetin sonunda:
“İnnehû hüves-semî’ul-basîr” demektedir.
İsterse Semî’ ve Basîr’i Allah’a verin, Allah Semi’ ve Basir’dir deyin. Rasulü Ekrem’in ondan hissesi nâmütenâhî olacaktır. İsterse burdaki zamiri, Rasulü Ekrem Semî’ ve Basîr olmuştur artık, imkan vücub arası bir noktaya gelmiş, Ayetül-Kübrna’yı tamamen müşahede etmiş, Allah’ın azametine birdenbire bakıvermiştir şeklinde anlayın…
Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, insanları Allah’ın huzuruna götürecek, yükseltecek mükemmel ve muhteşem bir dinin esasatını getirdi, insanlara telkin etti, İman esaslarını İslam esaslarını, İhsan esaslarını getirdi, insanlara telkin etti.
Rasulü Ekrem’in bu mevzuda yakîni artıktı, artıklardan daha artıktı, olabilecek şeyin üstündeydi…Bununla beraber Allah O’nun ilmel-yakînini aynel-yakîn haline getirmek, aynel-yakînini hakkal-yakîn haline getirmek ve sonra yeniden gerisin geriye insanların arasına döndürmek için O’na bir miraç yaptırdı.
Yani o insanlara diyordu ki: Allah’a inanacaksınız, meleklere, kitaplara, haşre, kadere inanacaksınız. Allah miraçta bunları O’na gösterdi. Kendi Cemal ve bâ-Kemâlini müşahede ettirdi…Mabudu mutlak Mevcudu mutlak, Maksudu mutlak kimdir gördü. İçi iz’an dolu insanların içine döndü.
Allah melekleri O’na gösterdi, anlattığı hakikatlardan bir tanesi bu idi. İlmel-yakini hakkal yakin mertebesine geldi. Cenneti ve cehennemi ona müşahede ettirdi. İnsanlık sel halinde akarken, kesîfi aşağıdan cehenneme, latîfi nuranisi yukarıdan cennete gidecekti.
Allah Rasulü yolların ayrımında beşere istikamet veren, yol gösteren insandır. Burda bunları anlatırken, hakkal-yakîn mertebesinde tonlu bir eda ile anlatması için Allah, insanların akması, akıp gitmesi neticesinde varacakları iki havzı gösterdi… Döndü geldi, insanlara anlattı. Kader kalemlerinin işlediğini, seslerin cızırtısını duyduğunu nakletti…
Bunun gibi bütün meâliyi hakikatları müşahede buyurdu, iman hakikatları mevzuunda ilmel-yakin, hakkal-yakin mertebesine gelirken, Rasulü Ekrem dolu dolu nimetlerle ümmetinin içine geliyordu.
Keza namazın hakikatını gördü, orucun hakikatını, haccın hakikatını, zekatın hakikatını gördü. Onun için O’nun ve O’nun Ashabının ruhunda artık bir suhrâ birer angarya olmadan çok uzaktı. Onlar namazda Allah’ın huzuruna gelirken, cennete gitmekten daha derin bir zevk duyuyorlardı. Çünkü hakkal-yakine mazhar olmuş insan perdesiz, hailsiz istifade ediyorlardı.
Allah Rasulü mirac sayesinde böylece iman, islam hakikatlarıyla döndü, müminlerin imanını İslam mertebesinden İhsan mertebesine yükseltti. Artık herkes Allah’ı görüyor gibi Allah’a kulluk yapıyordu. Çünkü O öyle yapıyordu. Allah’ın azameti karşısında, murakabası müşahedesi karşısında, kalbi tir tir titriyordu ve Allah’a kulluğunu böylesine hassasiyetle ve kemali ciddiyetle takdim ediyordu.
Yine Rasulü Ekrem Mirac sayesinde mazhar olduğu hakikatlardan bir tanesi de bütün Enbiyayı izama İmam olduğu hususunu göstermesi olmuştur.
Belli ki O’ndan evvel gelen her Peygamber, bir bakıma bir müezzindir. O imamın gelip mihraba geçmesini intizar etmekteydiler. Nebiler cemaati ve herkes kametin bir parçasını okuyordu. O’nun geleceğini haber veriyorlardı.
Kudsi şerifte bütün Enbiyayı izamın ervahının önüne geçip onlara namaz kıldırdığı zaman bu hakikat da tebeyyün etmiş, Nebisi bütün Nebilerin en üstünü olan, bu Ümmeti Muhammed, O Nebi’ye intisab etmek süretiyle, bu da bütün ümmetlerin içinde bir mevki, mualla bir mevki ihraz eder hale gelmiştir.
İşte Allah tazimve tekrim ifade eder bir eda ile:
Sübhânellezî esrâ biabdihî…” derken bu hakikatları anlatıyor.
Ve arkasında da “Linüriyehû…” derken O’na Ayetül-Kübrayı göstermek, kainatın Zatına vech-i delaletini göstermek için, apaçık mucizeleri, delilleri önüne sermek için bir seyahat yaptırdığını bize anlatıyor.
Bir diğer husus da, Allah Rasulü Miracı, hicret buyurmadan bir sene evvel yaptıysa, Medinei Münevvere’de kuracağı Site İslam Devletiyle bütün cihana meydan okuyacak hale geliyordu.
Yani Hz. Musa Firavun’un karşısına çıkacağı zaman da:
“linüriyehü min ayatinel-kübra” diyordu.
“Ey Musa sana ayetül-kübramızı göstermek için yaptık bunları diyordu. Ta onun imanını takviye ediyordu. Firavunun karşısına çıktığı zaman sarsılmasın, kuvvei maneviyyesi kırılmasın, hakikatı pürüzsüz tereddütsüz anlatsın…Öyle de Rasulü Ekrem, artık küçük bir cemaatin imamı olmadan çıkıyor, Medine’ye gidecek, sitesini kuracak, Bizansa karşı meydan okuyacak, Sasaniye karşı meydan okuyacak, yakınından uzağına kadar bütün din düşmanlarına karşı meydan okuyacak…
Onun için yine Süre-i Necm’de anlatıldığı gibi:
“Velekad raâhâ min âyâtinel-kübrâ” (53/18) “
O bizim Ayetül-Kübrâmızı müşahede etti” demek süretiyle, tem iz’âna medar olabilecek, okuduğunu okudu, anladığını anladı, ilim irfan dolu kalbi ile yeniden insanların içine geldi, cennetleri seyretti, Cemal-i bâ-Kemâl’i müşahede ettil…
Ne hurilerin perdedarlığı, ne de meleklerin O’nun önünde teşrifatçılığı, O’nun dikkat nazarını çekmedi, nazarlarını üzerine alamadı ki Kur’an yine onu tebcil ediyor; Göz kaymadı, nazar tugyâna düşmedi, O sadece nazarını Hakkın kapısına tevcih etti, Hakdan gelecek eltafı bekledi. Sadece Allah’ı umdu ve sonra da mertlere yakışır civanmertçe yakışır bir eda ile başkalarının gidip dönmediği o yerden, mertçe insanların içine döndü… Bu büyük hakikatı Abdülkuddüs gibi bir büyük veli şöyle anlatır:
“Vallahi Hz. Muhammed, semaları aştı, zaman ve mekanın üstüne çıktı, Hak ile görüştü, cennetleri müşahede etti…Ben o makamlara çıksaydım vallahi geriye dönmezdim!” demek süretiyle Nebi ile Veli arasındaki mesafeyi çok veciz şekilde çok güzel anlatmaktadır.
Rasulü Ekrem ümmetinin elinden tutmak, yükseldiği yerlere ümmetini de yükseltmek, gördüğü hakikatları onlara da göstermek için, tekrar mümetinin içine döndü. Çile devri yeniden başladı, ısdırap devri yeniden başladı…Ümmetinin elinden tutu, İman, İslam, İhsan hakikatlarıyla gittiği Miraca onları da götürdü…
Allah bizi salih, sadık, halis, muhlis ümmet eylesin ve bu miracı cümleye muvaffak kılsın, müyesser kılsın….
HUTBE NÜBÜVVET-22 ( 05 Mart 1976)
ELİMİZDEKİ HER ŞEY ZAİL OLUYOR, PEYGAMBERİMİZ İNHİRAF ETTİRİCİ YOLLARI ANLATMIŞTIR…
MÜBTEDİLER, HAM RUHLAR HER DEVİRDE DAVAYA HEP ZARAR VERMİŞLERDİR…
HZ.OSMAN ZAMANINDA ÇIKARILAN FİTNE VE HZ. OSMAN’IN ŞEHİD EDİLMESİ….
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Vemâ yentıku anil-hevâ in hüve vahyün yûhâ” (Necm, 53/3-4)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İnsan olarak dünya ve ahirette bize faydalı olacak şeyleri, insaniyetimizin muktezası, beşeriyetimizin muktezası seçme durumunda olan kimseler olarak, bize hayır getirecek, fayda getirecek bereket getirecek doğru yolu seçme mecburiyetindeyiz.
Bu doğru yol biz dünyaya gelmeden evvel başlamış, ahirete ahiretten cennete ve Cenabı Hakkın, Cemalini görmeye kadar devam eden bir yoldur. Bu yol dünyada başladığı gibi dünyada da bitmemektedir.
Onun içindir ki insan yolunu tayin ederken çok hassas ve çok titiz davranmalıdır. Burda işlerimiz iyi gider, düzenimiz yerinde olur, berk-i zail gibi başımızının üzerinde çakan saadet şimşekleri, bizim muvaaketen mesut eder.Yalancı lambalar muvakkaten yüzümüze güler.
Ama vefatımızla ötesinde artık bir yol yoksa, yol çıkmaza giriyorsa bu saadetin bu huzurun bu refahın bize saadet getirmesi refah getirmesi şöyle dursun, üzüntümüzüe üzüntü katacak, sıkıntımıza sıkıntı ilave edecektir.
Çünkü nimetin zail olması başlı başına bir bela bir musibettir. Tattığımız hangi nimet vardır ki, şu anda kaybetmiş olmanın ısdırabını çekmiyoruz. İstifade tetiğimiz hangi lezzet vardır ki zail olduktan sonra yerine bin elem bırakmış olmasın. Elemsiz bir lezzet alma zevalsiz bir zevk edinme, tam ve zail olmaz bir refah elde etme yolunu mükemmel tayin etmeye bağlıdır.
Bu yol da rasulü Ekremin yoludur.
O, bu yoldan inhiraf ettirici her şeyi söylemiş. gayb-bin nazarıyla görmüş, “Heva ve hevesinden konuşmaz!” diye Kur’an’ın tavsif ettiği O insan, vahye müstenid kendisine vahyedilen şeyleri söylemiş doğruyu söylemiş, doğru yolun sağını ve solunu tesbit etmiş, insanların inhiraf etmemesi için tahşidat yapmış, yığınaklar koymuş…Ta Allah’ın cemalini görecekleri âna kadar saadet ve selamet yolunda müstakim yürüsünler..
İman etmeyi de kafi göremmiş Allah rasulü. O imanın levazımatini insanlara anlatmış, insan Allah’a iman ederse, en küçük daireden en büyük daireye kadar. O’nun Uluhiyet ve Rububiyetini kabul edecektir. Ve cenabı Hakkın ifade buyurduğu, Habibine ihsan ettiği hakikatları da kabul edecektir.
Onun için Müslümanlar arasında dahi olsa. Mutezile ve Cebriye gibi kimseler ahiret saadetinden pek çok şey kaybedeceklerdir. Dâllîn gürûhunun maruz kaldığı felaketlere maruz kalacaklardır ve burada Allah’ı göremeyeceğimizi iddia edenr kimseler orada Vacibül Vücudu göremeyecekler, o zevke eremeyeceklerdir.
İşte buraya kadar Kainatın Efendisi zarara götürücü inhiraf ettirici bütün bu eğri büğrü yollardan yolun sağında ve solunda tahşidat yapmak süretiyle en doğruyu göstermiştir.
Ümmeti Muhammedin önünde Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam gibi pişdâr vardır. Bu hususa gelmek için bunları söyledim. Onların istikballeriyle ferden aileten cemaaten istikballeriyle çok alakadar olan yine Kur’an’ın ifadesiyle imanlarında çok haris islamiyete bağlı olmalarına çok haris şanı yüce bir Peygamber vardır.
Bu Peygamberin arkasında ittifak ve ittihad edecekler veyahutta her gün değişik sözler söyleyen bir kısım beşer kırıntılarının etrafınd,a arkasında toplanacaklar, onlara ittiba ve iktida edecekler.
Bu iki yoldan birini tayin etmek bir insan olarak bizim için çok mühimdir. Bu iki yoldan birisini, bir öyle bir yol seçiyorsunuz ki o yolun başında sizin en küçük meselenize kadar istikbalinizle alakadar şanı yüce bir Pişdâr var, bir öncü bir rehber bir mukteda bih vardır.
Kalbinizin meyilleriyle meşgul olur. kafanızla meşgul olur, ne kadar yaşayacaksınız onunla meşgul olur, ne zaman vefat edeceksiniz onunla meşgul olur.
Bir de bir kısım kimseler vardır ki insanları etraflarında toplarlar, onları istedikleri istikamette sevketmek isterler ama bunları arzularını yaşarlar kaprislerinin esiridir onlar kendi faydalarından başka bir şey düşünmezler.
Değil kafalarınınızın meyillerine, değil kalbi temayüllerinize inmek bakmak onları araştırmak, ailenizden de haberleri yoktur. Cemiyetininizin dayidar olmasından da payimal olmasından da haberleri yoktur. Haberleri olsa da müteessir değildirler.
Bir de işte böyle kimseleri seçme onların arkasında toplanma onlara iktida etme meselesi vardır.
Aklı olan idraki olan bu yollardan ilkini seçecektir. Hz. Muhammed’in yolunu seçecektir.
İşte Sahabeyi kiram Alayı illiyyine kemalata çıkaran budur. Onlar çeşitli yollarla karşı karşıya kaldıklarında, Hz. Muhammedin yoluna hem her şeye rağmen O’nun yolunu seçtiler.
Evladü ıyali terk etmeye rağmen çoluk çocuğu Mekke’de bırakıp gitmeye rağmen, yığın yığın meşakkate maruz kalmaya rağmen Aleyhissalatü vesselam’ın yolunu seçtiler.
Çünkü bildiler anladılar ki kalbin meyillerine kadar inen, onların kalbin meyillerinin teşrihini yapan tam maddi manevi bir insan anatomisini ortaya koyan Hz. Muhammed Aleyhissalatü veseslam, sözünde özünde havasında edasında en doğru vaz ettiği kanunlar, en isabetli beşere saadet düsturu olarak getirip takdim ettiği şeyler saadet getirici şeylerin ta kendileridir..dediler iktida ettiler ve Allah’ın tevfikve inayetiyle huzura kavuştular.
Buna tam anlayamayan kimseler kargaşalıklara sebebiyet verdiler. Huzursuzluklara sebebiyet verdiler. Şu anda dilgir olan beşerin huzursuzluğunun temelinde Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ı gerçek manasıyla bilmemek yatmaktadır.
İki hususu tenvir eder Saadet asrından yine Kainatın Efendisinin ihbarına dayalı bir misali arz etmek istiyorum…
Hz. Ömer’in devrinin sonuna kadar, Hz. Osman’ınn da sadrı evvel dedeğimiz ilk 5-6 senesine kadar Sahabei kiram, Kur’an’ın gönüllerde meydana getirdiği mevcenin tatlılığı ile, kur’an’ın gönüllerde hasıl ettiği huzurun tatlılığıyla mesut ve bahtiyardı en ufak bir kargaşalık en ufak bir huzursuzluk yoktu bahis mevzuu değildi.
Her gün dev adımlarla gelişen islamiyetin gelişmesini çekemeyenYahudi, oyunun oynayacak, düşmanın içine iftirak atacaktı ve bunda tefrika tahrip kolay olduğundan az dahi olsa, O Saadet asrında dahi muvaffak oldular.
Bir kısım işin içine girmemiş mübtedi Müslümanları da tahrik ettiler, tehyic ettiler.
Allah’ın Peygammberinin halifesine karşı kıyıma sevk ettiler. Ve bu felaketlere karşı, karşı koyacak zat, çok şefkatli çok mülayim çok edepli Hz. Osman Radyallahü anh hazretleri idi.
Buhari’nin anlattığına göre Ebu Musa el Eş’ari anlatıyor.
Bir gün Eris kuyusunun başında Allah Rasulü oturuyordu kapı çalındı bana:
– “Kapıyı aç ve içeriye gireni cennetle müjdele!” dedi.
Ben kapıyı açtım Ebu Bekir içeriye girdi.
– “Rasulü Ekrem seni cennetle teşbir etti” dedim.
Biraz sonra kapı çalındı tekrar:
– “Gir aç, içeriye gireni cennetle müjdele!” dedi.
– “Açtım Ömer girdi içeriye…Hilafet sırasıyla giriyorlardı.
Biraz sonra kapı çalındı, Allah Rasulü edasını değiştirdi:
– “Kapıyı aç içeriye gireni maruz kalacağı belalarla, cennetle tebşir et!” dedi.
Diğerlerine ikisine söylememişti ama buna maruz kalacağı belalar tabirini kullanmıştı. Osman belalara maruz kalacağını çoktan biliyordu. Ağır hilafet yükü üzerine yüklendiği an, rasulü Ekremin çizgilerini tam kavrayamamış bir kısım mübtediler kıyam edeceklerdi.
Hz. Osman gibi çok anlayışlı bir insan, Allah Rasulünün kendine bıraktığı hilafet gömleğini sırtında muhafazaya çalışacaktı.
Evini ihata edeceklerdi, muhasara edeceklerdi. O bagilere teslimi silah etmeyecekti, teslim olmayacaktı, onlara direnecekti ama İslamın içine atılmış bir kıvılcımdı bu, büyüyecekti. Yaktıkça o açık büyüyecekti, yırtık büyüyecekti ve geniş leyecekti ve sonra hilafeti topyekün yutacak kadar korkunç bir yırtık meydana gelecekti.. Hz.Osman evinin içinde felaketzede bu insan her şeyden mahrum akıbetini intiza rediyordu.
Türkiye kadar 21 devletin halifesi Reisi cumhuru devlet reisi…Ne devlet reisi sözü, ne de Reisi cumhur sözü, Hz. Osman’ın o mualla sözünü izah ve ifade edemez. Ondan çok dûndur ama başka tabir bilemediğim için ifade ettim.
Akıbetini intizar ediyordu. Evin içine gireceklerdi, onu şehit edeceklerdi,. Susuz bırakılmıştı. Efendimizin zevcelerinden birisi bindiği merkûbuyla ona su getiriyordu. Bir iki tane şaki o merkep üzerinde Efendimizin zevcesini bizzat düşürdü suyu kırdılar.
Çok susuzdu, dudakları patlamıştı susuzluktan, halbuki o, medineye ilk teşrif ettiklerinde Muhacirin-i Kiramın su içtikleri kuyuyu kendi parasıyla almıştı ve İslam’a vakfetmişti…Müslümanlar artık bedava su içiyorlardı. Onu başkalarından almıştı. Kendi parasıyla satın aldığı kuyunun suyunu ona vermiyorlardı. O gece kendisine müracaat edenler oldu, dediler ki
– “Sen bu işten vazgeç!” O şöyle dedi:
– “Kainatın efendisi bana bir gün şöyle buyurdu:
– “Ya Osman Allah sana bir gömlek giydirecek. Bir kısım kimseler onu sırtından çıkarmanı isteyecekler, sen o gömleği sırtından çıkarma!” diyordu…
– “Ben bu hilafeti atamam diyordu, bunu bana Allah giydirdi. Bu hilafeti atmak demek esasen fitnenin baş kaldırması, ondan sonra gelecek halifelerin alaşağı edilmesinin kapısının açılması demekti. Bu kapıyı ben açmak istemem”…
– “Müsade et, silahlı şakileri bertaraf edelim” dediler.
– “Nebiler Nebisinin köyünde kasabasında kan dökmeyi hiç istemem” diyordu.
Temiz bir kalbi vardı, ufku çok genişti, mükemmel bir devlet adamıydı, mülayemetini istismar eden bir kısım akraba olarak sadece soyundan kendisine yakın olan kimseler, Hz. Osman için zararlı olmuş ve bir kısım Ashabı küstürmüşlerdi.
Ben o devrin yarasına neşter vurup deşmek istemiyorum. Sadece Rasulü Ekrem’in ihbarlarının tahakkukunu, uyanık olan insanın takındığı tavrı işin mübtedilerinin karışıklık çıkardığı hususunu arz etmek istiyorum ki, tarih tekerrürden ibarettir. Bu asırda da aynı talolar bize arz edilmektedir. Aynı manzaralarla karşı karşıya bulunuyoruz.
O gece yattı, Ramazan-ı şerifti. Sabahtan akşama akşamdan sabaha kadar Kur’an okuyordu. Rüyasında Kainatın Efendisini bir sofranın başında gördü. Allah Rasulü iki halifeyle beraber sofranın başında onu bekliyorlardı. Allah Rasulü:
– “Ya Osman! Hasarûke?” dedi, “Seni muhasara mı ettiler?..”. Dedim ki:
– “Neam yâ Rasûlallah!..”
– “”Yâ Osman! Ataşûke?”, “Seni susuz mu bıraktılar?”
– “Neam yâ Rasûlallah!..”
– “Evladü ıyalinle kalmak mı istersin yoksa bu sofraya gelip bizimle beraber olmak mı istersin?”
Sabah kalktığında rüyayı naklediverdi…Allah Rasulü rüyada ona bir kova su takdim edivermişti. Gaybî alemden bir kova su takdim etmişti. Diyor ki Hz. Osman:
– “Hala o suyun burûdetini sinemde hissetmekteyim. Kıyamete kadar su içmesem artık, suya ihtiyaç hissetmeyeceğim!” diyordu.
O gün bir talihsiz, bir kem talih içeriye girecekti, elindeki zağlı hançeri O’nun sinesine saplayacaktı. kur’an okurken Allah rasulünün Halifesini şehid edecekti. Hem kan dökülmesi yasak olan Peygamber şehrinde yapacaktı bunu ve fitne de bununla devam edecekti.
Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselamı O’nun bize talim buyurduğu hayat tarzıyla çok iyi kavrama mecburiyetindeyiz. Hislerimiz bazen bize öyle kararlar verdirir ki. çok samimi ve ihlaslı dahi olsak, o verdiğimiz o verdiğimiz kararın açtığı gediği sonra hayatımız boyunca mantığımızla, dirayet ve kiyasetimizle kapayamayız.
Tasavvurlarımız bazen bizi öyle bir yola iter ki, o yolda katettiğimiz mesafe, İslamî hayatımızla, Cemaati Müsliminin İslamî hayatında, İslam devletlerinin islami hayatında öyle rahneler açar ki, sonra bütün güç ve kuvvetimizle çalışsak dahi kapayamayız.
İşte biz bugün böyle bir çabuk aldanır, isabetsiz karar verir ve sonra pek çok boşluklar ve gedikler açılmasına sebebiyet verir bir durumla, bir yönüyle de harfiyyen Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ı fikir sayesinde, mantık sayesinde, kalp seviyesinde, his seviyesinde, Kur’an’ın kıstas ve ışığı altında anlamaya çalışmak, dosdoğru ümmet olmak mecburiyetindeyiz.
Ya dosdoğru ümmeti Muhammed olacağız, eksiksiz gediksiz, kusursuz Kur’an cemaati olacağız, ta kusurlarımız gelecek nesillere büyük rahneler açmasın…Veyahutta mantığı bir tarafa bırakacak, fikri arkaya atacak, hislerimizle işin içine girecek, bir kısım isabetsiz kararlar vereceğiz.
Sonra gelecek nesiller de bizim atalarımızın kusurlarının, günahlarının meydana getirdiği bu korkunç tabloyu yaşamaya mecbur ettiği gibi, biz de geriye bırakacağımız miras ve tablolar, bizden sonra gelecek nesilleri dayidar edecek ve dilgîr edecektir.
Ağlayan bir cemaati müslimin vardır bugün yeryüzünde. Gelecek nesillerin de aynı nağme ile ağlamasını düşünmüyorsanız, dosdoğru Kur’an cemaati, dosdoğru Hz. Muhammed Cemaati olun…
Cenabı Hak, rüşd ve hidayet dediği Kur’an’ın ufkuna nazarlarımızı ulaştırsın, kısır görmeden, dar düşünmeden, isabetsiz karar vermeden, hususiyle idarecileri Allah halas eylesin, isabetli karara mükemmel görüşe, ufuk genişliğine müsamahaya, affediciliğe ulaştırsın!…
HUTBE NÜBÜVVET-23 ( 12 Mart 1976)
KAİNATIN VE İNSANIN ANLAM VE SIRLARINI PEYGAMBERİMİZLE KAVRADIK…
GELECEK ADINA TEBŞİRLERİYLE ÜMMETİNE YOL GÖSTERMİŞTİ…
PEYAMBERİMİZİN: İSTANBUL MUTLAKA FETHEDİLECEKTİR, EMİRİ VE ASKERİ NE GÜZELDİR!” HADİSİ VE İZAHI…
İSTANBUL, İSLAM HİLAFETİNİN YÜZÜĞÜ GİBİ… EBÛ EYYÛB EL-ENSARÎ’NİN İSTANBUL’A GELMESİ…
YILDIRIM HAN’IN İSTANBUL ÖNLERİNE GELMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Letüftehunnel-Kostantîniyyetü felenı’mel-emîru emîruhâ velen’mel-ceyşü zâlikel-ceyş” (Hadis)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Kainatın Efendisinin, Kainatın Efendisi olduğu için, bütün kainatı içine alabilecek kainat çapında ihbarları vardır.Kainatın derinlemesine içine girip, oradan hüzme hüzme manalarla dönmüşü vardır.
Biz kainatın içiyle dışı arasındaki münasebetini O’nun sözleriyle kavradık. İllet malul arasındaki münasebeti, onun sözleriyle kavradık. Fiziğin kimyanın astronominin birer hakikata dayanmasını ancak O’nunla öğrendik.
İlimlerin birer meçhule dayandığı 20′inci asırda Kainatın Efendisinin şerh edici büyük keyfiyetinin nasıl bir mana ifade ettiğini, ilimlerden az nasibi olan anlar.
İnsan hakikatını O’nun şerhetmesiyle öğrendik.
O, tıpkı bir operatör gibi insanı teşrih masasına yatırdı, enin boyuna kesti biçti, parçalar üzerinde insanı insana tanıttı.
İnsan Kainatın Efendisi sayesinde derinlemesine kendi içine girme yolunu öğrendi. O olmadan biz bizden habersiz yaşıyorduk. Velinin ifade ettiği:
“Men arefe nefseh fekad arafe Rabbeh”. “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözü Allah Rasulü sayesinde bayraklaştı, ufka dikildi ve insanlar tarafından görülür hale geldi.
Ümmeti Muhammedin , hangi neticeye gideceği yine O’nun tarafından, çizdiği çizgilerle şerh edildi. Müstakim bütün hatlar ve bütün inhiraflar, inhiraf çizgileri, O’nun tarafından anlatıldı. Saadet hangi dönemeçte ümmetinin karşısına çıkacak; arzıyla tûluyla, eniyle boyuyla ümmetine anlatıverdi. Ve hangi dönemeç başında Ümmet-i Muhammed’i bekleyen hunhar felaketler mevcut, yine O’nun sayesinde, Ümmet-i Muhammed’e duyuruldu.
O kainatın şârihi, insanın tefsircisi, hakikatların müşkül-küşâsı, müstesna bir zat idi. O’nun keşfettiği yüzlerce binlerce muammadan bahsetsek dahi, mahzen-i esrar olan Allah Rasulü adına söz söylemiş olamayız. Burada da sadece Ümmetin istikbali ile ilgili mübarek bir sözün mücmel hülasasını arz edeceğim. O sahih bir hadisinde:
“Letüftehunnel-Kostantîniyyetü felenı’mel-emîru emîruhâ velen’mel-ceyşü zâlikel-ceyş” buyurmaktadır.
“İstanbul mutlaka fethedilecektir…Kasemle ifade buyurduğu bu mübarek sözde Allah Rasulü, onu fetheden emiri tebcil edip göklere çıkarmaktadır…Demek ki o emir, Müslüman olacaktır. O emirin askerlerini de tebcil edip göklere çıkarmaktadır. Demek ki emirin askerleri de yaman yavuz Müslümanlar olacaktır.
Bu tebşir Asr-ı Saadet’de mükemmel bir makes buldu. Müslümanlar Anadolu’ya girdikleri zaman, nazarlarını, İslam Hilafetinin yüzüğü olan İstanbul’a dikmişlerdi.
İstanbul, Müslümanların, Anadolu’ya ve batıya hakimiyetleri mevzuunda, hakimiyetin alameti olan bir yüzük gibiydi…
Bunu parmağına kim takarsa, onun akıncıları, akıncı beyleri öbür tarafa geçecek, Trakya’ya geçecek, Avrupa içlerine kadar Müslümanlığı götürecek ve Anadolu’ya vahdet getirecek, birlik getirecek, İslamın ruhunu getirecekti…
Liyakatı olmayan Yezid de bir ordu teşkil etti. Ta İstanbul önlerine kadar geldi. Yazid liyakatsız olsa dahi, o ordunun içinde İstanbul’a Fatih olabilecek liyakatlar vardı. Bugün pek çok merkadlerine şahit olduğumuz Ashab-ı kiram, bir kısmı doğru olmasa bile, bütün tarihçiler, vakaniyüsler, Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin, İstanbul’da yattığında ittifak halindedirler.
O da yaşlı olmasına rağmen İstanbul önlerine kadar geldi. Bu adamı İstanbul önlerine kadar getiren bir mana vardı. Kainatın Efendisi “İstanbul fethedilecek” demiş, emirin ve ordusunu tebcil etmişti. Ebû Eyyûb o ordunun neferlerinden biri olmak istiyordu.
İstanbul’a bir seferin gazanın tertip edildiğini duyunca, torunlarına belki torunlarının evlatlarına:
– “Beni atımın üzerine sağlam bağlayıverin, ben de bu sefere katılmak istiyorum” diyordu.
Atının üzerinde duracak kadar artık genç olmayan, bütün zindeliğini kaybetmiş bulunan bu insan, İstanbul önlerine kadar gelecekti… Ama bu bir remizdi…Yüzüğe bir nakış olacaktı…Hilafetin yüzüğüne nakış olacaktı.
Oraya geldiği zaman da ağır hastalandı, artık taşınmaz hale geldi ve:
– “Vefat edersem beni götürmeyin buraya gömün!” diyordu…
Ta Fatih Ordusunun, İstanbul’u fethedecek ordunun neferâtı geldiği zaman, onu keşfedecek bulacaklardı…
Yıldırım… O yıldırım insan!..O müthiş başdöndürücü insan..Anadolu’da beyleri bir araya getiren insan…İslamın kaderi üzerinde müsbet tesiri çok büyük olmuş olan o insan, o gözü dönük kahraman insan!..
Ona içki içmiştir diyenlerin dilleri kurusun!…
Osmanlı içki içmez!..
Onların içinde bir kaç tane deliden başka, Allah’ın yasak ettiği menhiyatı irtikap edecek yoktur…
Safımızda dahi olsa dili kurusun..diiyorum…
O, Allah Rasulünün aşıkı, Kur’an uğrunda büyük Fatih olma gayreti içinde, cehdi içinde müthiş aksiyon adamıdır…
Avrupayı sindiren bu büyük insan mükerreren İstanbul’u kuşattı…Nı’mel-emîr sırrına mazhar olmak istiyordu. İstanbul’un surları dibine gelen her Fatih namzeti, Allah Rasulünün elini sırtında görüyor: “Ne güzel emirsin sen!” iltifatını duyuyor gibi oluyordu. Ama kader ona nasip etmemişti…Yezide de nasip olmamıştı…
Bu işi yapacak insan, daha o gün beşikte değildi. Onu Edirne sinesinde geliştirecekti. Bugün pek çok yönünün kaybetmiş; manasıyla müflis Trakya, O’nu beşiğinde geliştirecek büyütecekti. O gelişirken, büyürken, gözü pek, görüşü büyük, ufku geniş Sadrazamları vardı: Çandarlıları vardı, Zevrenosları, Evranosları, Gazi Mihalleri vardı. Hepsinin nazarları İstanbul’da, Allah Rasulünün iltifatını nefislerinde toplayabilmek için, ona mazhar olabilmek için, aşk ve iştiyak içinde yanıp tutuşuyorlardı.
Ama Allah onu genç bir insana nasip edecekti…
O, İstanbul’u bir yüzük gibi takacaktı… ……………………….
HUTBE NÜBÜVVET-24 (19 Mart 1976)
KIYMETLİ ŞEYLERİN GÜZELLİĞİ ZITLARIYLA DAHA İYİ ANLAŞILIR…
İSLAMDAN UZAK CAHİLİYE DÖNEMLERİ, İSLAMIN GÜZELLİĞİNİ GÖSTERİR…
CAHİLİYE DÖNEMİNDEKİ DURUM…EVLERDE PUTLARIN BULUNMASI…TAŞTAN, PEYNİRDEN PUT YAPILMASI…
EBU BEKİR’İN CAHİLİYE’DE PUTLARDAN UZAK KALMASI VE BİR YARATICIYI DÜŞÜNMESİ…
HZ. ÖMER’İN AMCASI ZEYD’İN ÖLÜRKEN: “PUTLAR İLAH OLAMAZ, BİR YARATICI VAR AMA İSMİNİ BİLEMİYORUM! DEMESİ…
NİMETLERİ, İYİLİKLERİ, BAŞARILARI ALLAH’DAN BAŞKA ŞEYLERE VERMENİN ŞİRK OLUŞU…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Hüvellezî ersele Rasûlehû bil/hüdâ…” (Ankebut, 48/28)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Güzel şeyler, huzur verici şeyler, zıtlarıyla tezahür eder.
Güzel şeylerin kıymetlerinin, kıymetlerine uygun olarak bilinişi zıtlarının bulunmasıyla olur.
Bizler de 14 asırdan beri nurunu neşreden, tesiri gösteren, cemaatler üzerinde büyük feyizler ve bereketler hasıl eden İslamiyetin gerçekten ağırlığını sinemizde hissetmemiz…onsuz, onun getirdiği tevhid semeresi olmadan, nasıl bir huzursuzluğun, nasıl bir keşmekeşliğin, nasıl bir başıbozukluğun hakim olduğunu görmekle ancak anlarız.
İslamiyet, Allah’ın üzerimizdeki nimetlerinin en büyüklerinden bir tanesidir. Hayat kadar ruh kadar, belki onlardan çok ileri…
Çünkü insan imanla insan olmazsa, hayatın bir kıymeti yoktur. O ahirette cehenneme yakıt olacaktır. Onun için iman bir insan için her şeydir. İmanın hakikisini, hakkal-yakinde olanını, haktan hiç bir zaman inhirafettirmeyecek şekilde bulunanı elde etmek, Allah’ın en büyük nimetlerindendir. Bu nimete mazharız fakat bu nimeti kıymetine uygun takdir edemiyoruz.
İslamiyetin ve tevhid nurunun bulunmadığı ufuklara baktığımız zaman, bunu anlamaya, bunu anlama hususunda cehd sarfetmeye dair belki bir fikir verir kanaatıyla arz edeceğim.
Kainatın Efendisi Tevhid nurunu getirip neşredeceği zaman, beşerin hali, Peygamber gelmediği devirlerde perişan olduğu gibi, belki de onun da üstünde çok perişandı. Allah Rasulü gelmeden, insanları kimisi sırtlan, kimisi yılandı. Topyekün beşer vahşet içinde yüzüyordu. Kendilerine teselli verecek, melce ve menca olabilecek, dayanacakları bir Mabud-ı Mutlak bulunmadığından kalplerinde daima bir ümitsizlik bir kırıklık vardı, herkes bir vadide ısdırap içindeydi.
İnsanların kimisi de putlara tapıyordu, putlara kurban kesiyordu. Fikir düşünce ve mantık seviyesinde insanlık sükût etmişti.
Buhari naklettiği bir vakayı bize naklederken, Ebû Recal Türid’den naklediyor:
“Biz her ev içinde bir put bulundururduk, onu evin bir duvarına ta’lîk ederdik, asardık. Herkes sabah akşam o puta tazim ederdi, onun yüzüne bakardı, ondan teselli arardı”.
Allah Rasulü böyle bir zeminde zuhur ettiğinden:
“Resim bulunan eve, put bulunan eve melek girmez, o ev rahmetten mahrum kalır” buyurdular.
Evlerde putlardan medet umuyorlardı, çünkü asıl dayanacak kimseyi, dayanacağı Zat’ı, noktai istinadı kaybetmişti. Beşer, cehalet içindeydi.
“Bir sefere çıkacağımız zaman da, bulduğumuz güzel bir taşı mabud edinirdik” diyor…
Dikkat ediyor musunuz? “Taşı mabud edinirdik…
“Bir başka güzel taş bulunca da bunu atar bulduğumuzu mabud edinirdik!”..
Ebû Zer de bu vahşeti anlatırken diyor ki:
“Biz peynirden peynirden putlar yapar karşısında tazim dururduk. Sonra acıktığımız zaman da onları yerdik”…
Beşer fikir noktasında, mantık noktasında, 20′inci asırda olduğu gibi, böylesine iflas etmişti. Düşünemiyordu, taptığı şeyler, tazim ettiği şeylerin ne olduğunu düşünemiyordu bir türlü.
Eğer taşı da bulamazsak kum yığardık, üzerine de bir koyunu sağar, sonra o koyunun sütüyle meydana gelen çamuru kurutur ona tapardık!”…demektedir…Beşerin vaziyeti bu idi..
Ancak bu karmakarışık vaziyetten tedirgin olan, aklı başında: “Bu kainatı bu şeyler yaratmış olamaz, insanlar üzerinde bunlar tasarruf edemezler!” diye bir kaç tane insanın aklı eriyordu Onlar musdaripti, onlar perişandı
Hz. Ebu Bekir musdaripti. Evinde yatarken kendi kendine düşünüyordu. O peygamberin gelişini kabuli müheyya idi bütün ruhuyla, hissiyle müheyya idi. Nebiler Nebisi geldiği zaman, ilk ümmet olarak onu karşısında bulacaktı. Çünkü kafasını kullanıyordu…
İnsanlar her gün bir yerde bir heykel dikiyorlardı ve sonra da gidip ona tapıyorlardı. Felaketzede şairimiz “Kendi eliyle yapar sonra gider tapar” diyordu. Beşer eliyle yapıyor sonra gidip tazimle karşısında duruyor serfürû ediyordu.
Hz. Ebu Bekir de gökleri düşünüyordu, yıldızların tulû ve grubunu düşünüyordu, ayların birbirini takip edişini düşünüyordu. Gecenin karanlığını gündüzün ışıl ışıl parlayışını düşünüyordu.
Bütün bu işleri bizim rahatımız ve istirahatimiz, bizim refah ve saadetimiz için hazırlayan ne Lât olabilir, ne Uzza olabilir, ne Hübel ne de başka bir put olabilir diyordu…
Biliyorum ki bu hadiselerin arkasında birinin eli vardır. Biliyorum ki bu işleri idare eden biri vardır. Ama ah bir biliversem diyordu Tevhidin ne demek olduğunu, Mabudu Mutlakın ne demek olduğunu!..
Dalalet ve küfrün şenaet ve küfrünü gören, bütün çirkinliğini gören, sapıklığın iç burkuntusu yapışını gören ve hisseden insan, Hz. Ebu Bekir bunu anlayacak, küfürden kaçacak, tedirgin olduğunu ilan edecek, sonra kendini imanın ve tevhidin kucağına atacaktır…
Zeyd, dalaletin ve küfrün hükümferma olduğu dönemde yetişmişti ama sırtını putlara veriyordu ve:
“Ben put meselesini sapıklık kabul ediyorum, basireti olan da benim gibi yapar, ilah bir tanedir!” diyordu.
Allah mefhumuna aklı ulaşamamıştı, Yaratıcıyı bilememişti. adıyla tanıyamamıştı ve vefat ederken de, başında Zeyd’in yeğeni Hz. Ömer ve oğlu As’d bin Zeyd bulunuyor, derin bir inkisar içinde dudaklarından şu sözler dökülüyordu:
“Ben biliyorum ki bu putlar Halık olamazlar, bunlar insanlığa bir şey kazandıramazlar. Bu gökleri ve yeri elinde tutan bir Yaratıcı, bir Halık vardır, bunu bize anlatacak bir Zat’ın gelişini hissediyor gibiyim, ben onun dumanını başımızda görüyor gibiyim. Eğer biri çıkar da sizi böyle bir Yaratıcıya çağırırsa, davet eder anlatırsa tereddüt etmeden, fütur getirmeden hemen kabul edin!” diyordu.
Gönül Allah’a teveccüh etmişti. Allah’a teveccüh ettiğinden dolayı Allah dilinde zuhur etmişti, doğruyu konuşuyordu.
Hakka müteveccih olanın dilinde Hak tecelli eder. Kulağında Hak tecelli eder, dimağında tecelli eder; doğruyu düşündürür, doğruyu duyurur. doğruyu söylettirir, doğruyu gösterir…
Zeyd doğru söylüyordu ve dudaklarından dökülen son sözler şunlardı:
“Ey büyük Yaratıcı! Biliyorum ki sen varsın ama adını bilemiyorum, mahiyetini bilmiyorum, nesin bilemiyorum”
Mahiyet diyordu, ad diyordu, tevhid akidesini Peygamber diliyle öğrenemediğinden, Vacibul-Vücud hakkında belki karışık ifadelerde bulunuyordu fakat Mabudu Mutlakı tanıyamamanın inkisarı içindeydi, kalbi kırıktı, mahzun ve mükedderdi…
Aleyhissalatü vesselam sayesinde, dudağında ısdırap olan bütün insanların dudağına tebessüm geldi, sıkışmış kalplere huzur geldi, bunalmış insanlara huzur geldi, insanlık putperestlik şenâetinden kurtuldu, insanlık beşere kul olmaktan kurtuldu; vahşetten ahlaksızlıktan, kadın düşmanlığından, kızlarını diri diri gömme vahşetinden, Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın getirdiği Nur-ı Tevhid sayesinde kurtuldu…
Onun için bizi sağdan, soldan, önden arkadan, alttan üstten çepeçevre sarma istidadında olan bütün şirklere ve dalaletlere karşı Allah Rasulünün getirdiği tevhid nuruyla karşı koyma mecburiyetindeyiz.
Mabudu Mutlak olarak Allah’ı Mabudiyetinde tevhid edeceğiz. Allah Bir’dir, başkasına serfüru edilmez, başkasının arkasından gidilmez, başkasının peşine düşülmez, dilekler arzular istekler başkasına arz edilmez, nimetlere şükürler başkasına arz edilmez, iyilikler başkasından bilinmez, kötülükler de başkasından bilinmez, zaferler başkasından bilinmez, fetihler başkasından bilinmez, millet yapmalar başkasından bilinmez, her şey Allah’dan bilinir…
Tevhidi Uluhiyeti içinde bunları Allah’a verirken Müminsin. bu mevzuda işin içine başka bir şey karıştırırsan müşriksin…
Bütün kainatta, zerreden kürelere kadar her şeyin üzerinde tasarruf yapan, her şeyi evirip çeviren Allah’dır. Allah tevhid-i Rububiyetle karşımıza çıkar. Kainatta her şeyde tasarrufu olan sadece Allah’dır.
Rab Vahid’dir, her şeyde tasarruf yapan sadece O’dur. Sen O’nun bu Tevhid-i Rububiyetine karşı tevhid-i ubudiyetle mukabele edeceksin.O nasıl tasarrufunda birdir, sen de kulluğunda birleyecek, kulluğunu sadece O’na tevcih edeceksin…Ahkam vaz edişini birleyecek, tevhidi ahkam yapacaksın, sözü O’na söylettireceksin, O’nun sözünü söz sayacaksın. O’nun sözünün dışındaki sözlere kulağını tıkayacaksın.
O’nun sözüne zıt düşen bütün sözler batıldır, küfrandır, dalalettir. Söz Allah’ın sözüdür. Kainatı idare eden Allah’ın, senin Mabudum diyerek huzuruna geldiğin Allah’ın, huzurunda secde ettiğin Allah’ın!..
Binaenaleyh tam bir Tevhid-i Rububiyet, tam bir tevhid-i ahkam, gerçekten Mabudu Mutlakı takdir eden insanlara müyesser olacaktır.
Allah mümin ve müminatı, şirkten ve dalaletten muhafaza buyursun, her manasıyla tevhide ulaştırsın. Ümmet-i muhammedi, Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam’ın getirip takdim ettiği semereyi, bihakkın takdire muvaffak eylesin…
HUTBE NÜBÜVVET-25 (02 Nisan 1976)
ADALETLİ OLMA, TAKVANIN GEREĞİDİR…
TAKVANIN DİĞER ANLAMLARI…
PEYGAMBERİMİZİN HER HALİNDE ALLAH’A AİT MANALAR TECELLİ EDERDİ, GÖRÜLÜRDÜ…
HZ. EBU BEKİR HERKESTEN ÇOK PEYGAMBERİMİZE YAKIN OLNADI, ONUNKİ KURBİYET TAKVASIYDI…
HZ. EBU BEKİR’İN SORMADAN YEDİĞİ ŞÜPHELİ LOKMAYI ÇIKARMAK İÇİN ÇABALAMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“İ’dilû hüve akrabü littakvâ..” (Maide, 5/8)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Bir insanın fıtrata dönmesi, eriyip eriyip asıl hüviyet ve mahiyetine ulaşması, Allah’dan geldiği andaki keyfiyeti yeniden kazanması, saf devrre dönmesi, O’na ermesi, saf insan haline gelmesi, hayatında, düşüncesinde, davranışlarında bir insanın fiil olarak varcağı son noktadır.
Ve bunun adı takvadır. Allah’ın makbulü matlubü olan da takvadır.
Kur’an’dan anlama da takvaya bağlanmıştır.
Kainatta altta kalmama ezilmeme yine takvaya bağlanmıştır.
Takva, fıtratı kavrama, takva arıza olarak kazandığı iktisap ettiği şeyleri eritme, yeniden fıtrata dönme, saffeti asliyesini iktisab etmektir.
Takva, dıştan bakıldığı zaman, içindeki mana ve cevheri gösterecek kadar şeffaf hale gelmektir…
Takva, kendisinde daima hakkın okunacağı bir kitap halini insana kazandırır. İşte bu kitap halini kazanma, bu kainattan istifadenin, dünyada aziz olmanın, ahirette aziz olmanın bir vesilesi, büyük bir rüknüdür.
Kur’an’da: “İ’dilû…” der. “Adalet edin, ta takvaya ulaşasınız.” Adalet edin çünkü adalet takvaya yaklaştırıcı bir husustur veya takvaya en yakın bir husustur diye ferman etmektedir.
İnsan şahsi hayatında öhdesine bir emanet olarak tevdi edilen benliğine karşı adil olacak. İnsan Allah’ın ihsan ettiği ruha karşı adil olacak. İnsan Cenab-ı Hakkın lutfunun tezahürü olan imana karşı adil olacak. İnsan tepeden tırnağa Cenab-ı Hakkın donattığı bütün emanetlere karşı adil olacak.
Kendi şahsi benlik dairesinde, adalete sımsıkı bağlılığını gösterdikten sonra, çevresinde yaşayan insanlara karşı adil olacak; ailesine karşı adil olacak, cemaate karşı adil olacak…Hakkaniyeti en birinci mesele olarak yaşamaya çalışacak.
İşte bu vaziyette insan, Cenab-ı Hakdan geldiği âna, o tertemiz geldiği âna dönmüş olacak, safileşecek, hakkı hakikatı gösterecek, hakka panıl parıl parlayan bir ayna durumuna, hakkı gösterme mevzuunda öyle bir ayna durumuna gelecek. Cenab-ı Hak, mahiyetimizi parlatsın, hakikatı göstermeye bizleri inşallah muvaffak kılsın… Kainatın Efendisi Sallallahü aleyhive Sellem, varlıkların süzülmüş hülasası olan, o müstesna Zat, Takvanın âlâ mertebesini ihraz etmiş bulunuyordu.
Onun için, birisi onun vaziyetini ifade ederken, onun vaziyetine bakıp da Allah’ı hatırlamamak mümkün değildir demektedir. Kainatın Efendisinin yemesine içmesine baksaydınız, yine size Allah’ı hatırlatırdı, yatmasına baksaydınız yine size Allah’ı hatırlatırdı, gezmesine baksaydınız yine size Allah’ı hatırlatırdı…
O şeffaflaşmış, parlamış, altındaki mana ise ne ise artık onu gösteriyordu çevreden bakan herkese.
Namaza durduğu zaman içinde değirmen taşlarının çıkardığı bir ses gibi ses çıkardı. Allah’ın huzurunda gözünün yaşı, kendisinin ağlaması ayrı mesele, bunlar zaten ceyhun gibiydi, ama içinde bir inilti vardı, yanında namaz kılan herkes onu duyardı.Bu hususu bize sahih hadis kitapları haber vermektedir.
İşte onun bu vaziyetine bakan, insanların olduğu yerde olmadığı yerde, böylesine derin vicdan ısdırabı çektiğini gören ve içten içe derin bir hüzün taşıdığını gören kimse, bunun verasında Allah’ı müşahede ederdi.
Yatarken O, Allah’a teveccüh ederek yatardı, yerken Cenabı Hakkın nimetlerini, Allah’dan geldiğini hatırlatacak mahiyette tenavül buyururdu. Lokmayı ağzına götürmesi, onu çiğnemesi, etarfa bakması, damla damla Allah’a irfan ve iz’an damlardı halinden.
Vaziyeti bir mürşitti onun. Ağzını açıp konuşmasına, söz konuşmasına lüzum yoktu, hali ders veriyordu. Bakışı ders veriyordu. Dünyada duruyor nazarları öbür alemi teftiş ediyordu. Her an onun bakışlarını yakalayan, bakışlarıyla beraber, ahiretten sahneler yakalaması, ahiret sahnelerini nazarına arz etmesi mümkün hale gelirdi.
Böyle şefaf nurani, musaffa mustafa bir varlık, etrafında öyle güzel makes bulmuştu ki, yavaş yavaş çevresinde bir kısım Muhammedcikler vardı desek sezadır…
Tefe’ül olsun diye Müslüman askerlere bir zaman “Muhammedcik” demişler ya, sonra yeni türkçenin bozuk şekliyle “Mehmetcik!” haline gelmiş o…O’nun etrafında böyle Muhammedcikler vardı…
Herkes Allah Rasulünün taşıdığı o büyük manayı, o büyük ruhu, kendi kameti kıymetine uygun aksettiriyordu. O, nurdan bir avize içinde şayet her şeye makes olabiliyorsa, diğerleri içine girdikleri kab içine muhite göre, kab içinde su gibi bulundukları muhite göre makes olabiliyorlardı.
Hz. Ebu Bekir, kainatın Efendisine en yakın olanlardandı. Kanitanı Efendisine birinin hasep nesep cihetiyle eğer yakınlığı bahis mevzuu edilecekse, onu Hz. Ebu Bekir’in dışında aramak gerekir. Onun yakın olması, Allah’a ait mana ve ruh cihetiyle idi.
Hz. Ebu Bekir kurbiyette Hz. Ali’den önce gelir, Hz. Fatıma’dan da önce gelir. Efendimizin zevcesi ve onun kerimesi Hz. Aişe’den de önce gelir.
Çünkü onun kurbiyeti, adalet kurbiyeti, takva kurbiyeti idi. Onun kurbiyeti safileşme kurbiyeti idi, takva kurbiyeti idi…Onun kurbiyeti tıpkı bir su sızıntısı gibi, tamamen mahiyetini atıp, onun mahiyetine makes ve ayna olma kurbiyeti idi.
O da onun için Nebiler Nebisine yakın ve yaklaşır şekilde, hakkaniyet ve adaletin temsilcisiydi. Vefat edip gittiği zaman kimse benim şu hakkım onda kaldı, benim şu hakkımı yedi diyemezdi.
Allah Rasulü nasıl geriye iki tane keçi bırakıp, evinde bir dağarcık, bir kırba…bundan ibaret bir servet bırakıp gitmişti; Hz. Ebu Bekir de bir halife olarak vefat ettiği zaman, bundan başka bir şey bırakmamıştı. Değil bu tarzda bir haksızlık irtikap etmek, o, meşru dairede her gün yediği yemeğin bir kerecik dahi hesabını sormadan, onun hesabını görmeden o yemeği yemez, yemekten bir lokma ağzına koymazdı. Vakalar, meseleler, başka vakaları hatırlatıyor, birini nakledelim…
Hilye naklediyor. Ebu Bekir’in hizmetçisi her gün yemeği yanına getirince sorardı, bunu nereden aldın derdi. Nasıl kazandın bana nasıl getirdi? Soruyor muyuz bilmem? Evimizde hanımımız, çocuklarımız, anne babalarımız kardeşlerimiz yemek getirip koyuyorlar ve biz de bunları yiyoruz, para veriyorlar alıp cebimize koyuyoruz, istediğimiz gibi sarfediyoruz, istediğimiz gibi kullanıyoruz. Halbuki verilen her şey hesaba tabidir.
O da hesap soruyordu: Bunu nereden aldın nasıl iktisap ettin? Nasıl bu hale getirdin diyordu.Her gün hesabını aldıktan sonra oturuyor, Allah’ın adıyla bismillah diyor yiyordu.
O gün nasılsa biraz fazla acıkmıştı, muhtemelen sormaya herhalde sabrı kalmamıştı, lokmayı aldı ağzına koydu, çiğnedi belki bir kısım suyu da gırtlağından aşağıya gitti. O esnada sordu:
– “Bunu nasıl kazandın?, nasıl ettin”
– “Ey Allah’ın Peyamberinin halifesi! Ben cahiliye devrinde kehanet yapıyordum, gaybdan haber veriyordum, bundan bir kısım kazancım olmuştu, bu bir yerdeydi bugün aldım, bugün size getirdiğim yemeği ondan getirdim. Ben de şaştım nasıl sormadınız diye!”
Bunu duyunca Hz. Ebu Bekir, vurulmuş gibi oldu, sarsıldı birdenbire, elini gırtlağına kadar soktu, içeriye giden şeyleri dışarıya dökmek istiyordu, yüzünde ciddi bir telakküs ısdırap çekiyordu, göğsü çatlayacak hale gelmişti…Dediler Ki:
– “Bu kadarcık şey için bu kadar ısdırap fazla değil mi?”. O şöyle buyurdu:
– “Haramdan şüpheli şeyden meydanagelen bir damlacık et, bir lokmacık et, o ancak ateşte yanmakla temizlenir” diyordu.
– “Ötede beni ateşe sokacak, beni perişan edecek bu lokma, burda perişan etsin, bunu dışarı atayım” diyordu.
Kendi kendine böyle bir şey söylemesine imkan yok. Bu, Nebiler Nebisindendi. Hakkaniyet ruhlarına bu derece işlemişti. Büyük bir raiyetin başında böyle bir râî, böyle bir idareci olrusa şayet, o devlet o millet içinde huzursuzluk olmayacaktır. Devlet milletten millet devletten memnun olacaktır.
Hz. Oman’ı görüyoruz.
O, Emevilerin saltanat sürmesine rağmen, kendi de o aileden olmasına rağmen, hakkaniyet ve adalette seleflerinin yolundan, Nebiler Nebisinin yolundan ayrılmayan o insanı görüyoruz.
Mescidde halkın içinde, alâ meleinnâs, herkesin görebileceği bir noktada, yanında kendisine hizmet eden, suyunu getiren, yemeğini hazırlayan insanın, halifenin kulağını tutmuş çekiyor olduğunu görüyorlar.
Hz. Osman kulağını, yanında çalıştırdığı adamın eline vermiş ve şöyle diyordu:
“Çek! Çekebildiğin kadar çek! Burada çekersen orada bu kulak çekilmeyecektir!” diyordu.
Manasını sorup öğrendiklerinde, canının sıkıldığı bir anda, yanında çalıştırdığı adamın kulağını tutuğunu söyledi. Ve burada halifenin kulağını sen böyle tutar çekersen, öbür alemde bu kulak çekilmeyecektir diyordu.
Hakkaniyet ve İslamiyet, ruhlarına böylesine girmişti. Böylesine fıtri insanlar haline gelmişlerdi. Lüks çiçekler olmaktan kurtulmuşlardı, kalem efendisi olmaktan kurtulmuşlardı. Gönüllerine göre bir hayat yaşıyorlardı, ruhlarına göre bir hayat yaşıyorlardı. Yaşadıkları hayatın hesabı dünyanın ufuklarını aşmış, ahiretin ufuklarını aşmış, esma dairesini aşmış, Zat-ı Uluhiyet dairesine ulaşmış…Çok geniş bir dairede bir hayat yaşıyor ve böyle büyük bir hayatın muhasibi bir hayat yaşıyorlardı.
Allah ufkumuza vüsat versin, bizi cesedin dar kayıtları, kalbin boğucu kayıtları, kafanın boğucu kayıtlarından çıkarsın, ruhun ve imanın namütenahi ufuklarına ulaştırsın, ruhumuza vüsat bahşeylesin…
Adalet ediniz, Allah’ın gösterdiği istikamette hayat yaşayınız. O süretle siz, takvaya yanaşmış olacaksınız. O zaman yediğiniz her şey, nuraniyet kazanacak, nurlu hale tahavvül edecek, ahiret hesabına geçecek, Mevlayı Müteali hoşnud edeceksiniz, Nebiler Nebisini hoşnud edeceksiniz…
HUTBE NÜBÜVVET-26 (Nisan 1976)
ALLAH’IN KISTASLARI VE İLAHİ ÖLÇÜLER DAİMA GEÇERLİ OLMALIDIR…
İNSAN VE HAYAT GERÇEK DEĞERİNİ ANCAK ALLAH’IN KISTAS VE ÖLÇÜLERİYLE BULABİLİR…
ALLAH’IN ÖLÇÜLERİ SAYESİNDE TARİH BOYUNCA İNSANA GERÇEK DEĞERİ VERİLMİŞTİR…
HZ. ÖMER’İN HZ. BİLAL-İ HABEŞİ’YE “EFENDİM!” DEMESİ…
HZ. BİLAL’İN ARAZİ TAKSİMİNDE RAHATLIKLA HALİFE HZ. ÖMER’E MUHALEFET EDEBİLMESİ…
HZ. EBU ZERR’İN, HZ. BİLAL’E “SİYAHIN OĞLU” DEMESİ, PİŞMAN OLUP BAŞINI YERE KOYUP “BAS!” DİYEREK ÖZÜR DİLEMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Yâ eyyühennâsü innâ halaknâküm min zekerin ve ünsâ” (Hucurat, 49/13)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Her meselede olduğu gibi, insanlığın takdir edilmesinde, gerekli değerin verilmesinde de Allah’ın kıstaslarına, ilahi ölçülere itimat etmek icabeder.
Beşer kendi aklıyla neyi almış değerlendinmişse, yüzde doksan dokuz yanlış hükme varmış, salim neticeye ulaşamamış , takdiri tesbiti, tayini güzel yapamamıştır.
Beşer ne zaman Allah’ın kıstaslarına teslim olmuş, Allah’ın ölçülerini ölçü olarak almış benimsemiş, onları kullanmışsa, salim neticelere varmış, isabetli kararlar vermiş, tayin ve takdiri güzel yapmıştır.
Hayatımızı tanzim mevzuunda, işlerimizi yürütme mevzuunda, idare mevzuunda, ev siyaseti mevzuunda, cemaat siyaseti mevzuunda; bütün bu işlerde Allah’ın emirlerine teslim olduğumuz nisbette, saadet ve selamete götüren bir yola girmiş olacağız.
Allah’ın emirlerine teslim olmadığımız zaman, hem eğride hem zikzakta bizi bir felaketin beklediğini kabul edecek, bir felaketle yüz yüze geleceğimizi her dakika düşünecek hiç hatırdan çıkarmayacağız.
İnsanlık manasını, insanlığı olduğu yere koyma mevzuunu da ele aldığımız zaman aynı şeyleri görüyoruz.
İnsan hakkında isabetli sözü Allah söyler. İnsanı layık olduğu mualla mevkiye Allah çıkarır.
Rasulü Ekrem’in Allah’dan gelen sözleriyle insan, değerini kıymetini bulmuştur.
İnsan, insanlar tarafından ele alındığı nisbette, bütün tarih boyunca, kıymetini bulamamış, takdir edilememiş, fiyatını bulamamış, daima hor ve hakir görülmüş, kapıların arkasına atılmış, lüzumsuz bir emtia haline geldiği devirler çok olmuştur. Allah kıstaslarını kavramaya bizleri muvaffak eylesin…
İslam kıstaslarının geçerli olduğu, paranın geçerli olduğu gibi, ilahi kıstasalrın geçerli olduğu devirde, bu hakikat bütün vuzûhuyla kendisini göstermiş, insanlık başlara taç olmuştur. Baştaki ayaktaki bir olmuştur. Kadın erkek omuz omuza gelmiştir. Müsavi hale gelmiştir. Fakir zengin müsavi hale gelmiştir. Askeri kumandan ve bir er müsavi hale gelmiştir. Devlet reisi, kapısının önünde bekçi müsavi hale gelmiştir. Hepsine insan nazarıyla bakılmış, insana karşı gereken ihtimam gösterilmiştir.
İnsan ise Allah’ın en değerli varlığıdır. Ona izaz etmek ikram etmek ğerekir. İnsan bu kainat sarayında Allah’ın matmahı nazarıdır. Allah bir ona bakar bir de kainata bakar.
Allah insana kainatın içinde değer vermiştir. İnsanı mana ve mahiyeti itibariyle meleklerin üstüne çıkarmıştır. Allah’ın takdir, tazim, tebcil ettiği şeyleri takdir ve tebcil ettiğin nisbette insan olacaksın, anlayışlı olacak isabetli karar vermiş olacaksın. Seni salim neticeye götüren bir yola girmiş olacaksın…
Bu mana Saadet Asrında o kadar gelişmişti ki…Hz. Ömer’in şöyle dediğini duyuyoruz:
“Ebu Bekir bizim Efendimizdir ve bizim bir Efendimizi hürriyete kavuşturdu”
Hz. Ebu Bekir’in Efendimiz olması müsellemdir. Onun hürriyete kavuşturduğu Efendiye gelince, Hz. Ömer bununla Bilal’i kastediyordu.
Bilal-i Habeşî, siyahî bir köleydi. Ama Ömer Halife olmasına rağmen, Hz. Bilal’e “Efendimiz!” diyordu. Bir diğer Efendimiz olan Hz. Ebu Bekir tarafından hürriyete kavuşturulduğu için, “Ebû Bekir Seyyidünâ ve a’teka Seyyidünâ” diyordu. Bir köle, Hz. Ömer devrinde devrin reisi halifesi tarafından “Efendimiz!” olarak anılacak kadar mualla bir mevki ihraz ediyordu. Medayin arazisi, İran arazisi taksim edildiği zaman Hz. Bilal, Hz. Ömer’in yakasına yapışıyordu. Hiç bir ünvan ve payesi yoktu. Sadece Allah Rasulü hayattayken O’na müezzinlik yapmıştı. Ama arazinin taksimi konusunda Halifeye ve bütün Sahabeyi Kiramın kanaatlarına muhalif bir yolda fikirni beyan ediyordu. “Öyle değil de böyle olmalı!” diyordu. Hz. Ömer de ona muhalif bir söz söylemiyor, sadece kendi kendine kaldığı zaman:
“Allahım beni Bilal’in şu saldırısından halas eyle!” diyordu. Onu kırmaktan korkuyordu, tir tir titriyordu.
Yakasından tutabilir misiniz bir devlet reisinin? Tehdid edebilir misiniz? Çıkaracağı kanuna karşı çıkabilir misiniz? Keyfine muhalefet edebilir misiniz?
Bir siyahî, saçları kuru, üzüm gibi kıvırcık bir siyahî, halifenin yakasından tutuyor, onu sarsıyor: “Öyle değil, böyle olmalı!” diyor…Hz. Ömer de onu incitmeden tir tir titriyordu…
İşte insanlık bu manaya bu seviyeye yükselmişti.
Ebû Zer el-Gıfârî, bir gün canı sıkılmış, Bilal’e:
– “Yebnessevdâ!”, “Siyahın oğlu!” deyivermişti.
Bu, müslümanlık döneminde söylenecek bir söz değildi.
Bilal gitti Razulü Ekrem’e bunu söyledi:
– “Yâ Rasûlallâh! Ebû zer ta’yîr etti, ayıpladı, bana siyahın oğlu dedi”.
Tabi ki o bir habeşî idi, anası da siyahtı babası da siyahtı. Ebu Zerrin canı sıkılmış, bu çok şerefli çok ebcel, emced Sahabi, arkadaşına bir Sahabiye siyahın oğlu deyivermişti…Hakaret bundan ibaretti…
Ama Müslümünlık bunu hazmedemezdi, Kainatın Efendisinin hoşuna gidemezdi. Kur’an’ın içinde bu işin yeri olamazdı. Bir Mümin diğer Mümin kardeşine, “Siyahın oğlu!” deyip, hor görüp, hakir görüp hakaret edemezdi…
Onun için Allah Rasulü kaşlarını çattı:
– “Ey Ebû Zer, sende hala cahiliye kokuyor, sende cahiliye emaresi var, anası ile bir insanı nasıl ayıplıyorsun? buyurdu…
Bir Sahabi bu ikaz karşısında kendisine geliyordu ve şu yemini yapıyordu:
– “Vallahi ya Rasulallah! Ben Bilal’e hakaret ettim, şimdi yüzümü yere koyacağım, onun o siyah ayakları, yüzümün burasına basmadan vallahi billahi tallahi başımı yerden kaldırmayacağım!” diyordu…
İnsanlık bu manaya yükselmişti…Ekvatordan gelsin, Merihten gelsin, Zühalden gelsin; Bilal, Ebu Zerr’in yüzüne basıyor geçiyordu, Ebu Zer gözleri dolu dolu öyle başını yerden kaldırıyordu…
Allah Rasulü:
“Lâ fadle li-arabiyyin alâ a’cemiyyin…illâ bittakvâ”…
“Bir arabın arap olmayana bir üstünlüğü yoktur, bir Kureyş efendisinin habeşli bir köle üzerinde üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva iledir, Allah’a yakın olma iledir” Buyuruyordu.
İzzet Allah’a kurbiyyet iledir. Kim Allah ile münasebeti fazla ise, kim O’na yakın ise; bu Bilal olabilir, Ebu Zer olabilir, Mus’ab olabilir, Habbab olabilir, kim olursa olsun, o diğerleri ile omuz omuzadır…
Soy sop, hasep nesep, kan keyşfiyeti, falan kabileden, filan kabileden gelme, falan ebeveynden filen ebeveynden tevellüd etme…bunların hiç bir kıymet ve değer ifade etmeyeceği Müslüman için müsellemdir…
Bu, Kur’an’ın kıstasıdır…Bunlar İlahî ölçülerdir…İnsanlar bu ölçülere ehnemmiyet verip sahip çıktıkları zaman, insanlık layık olduğu mualla mevkiye yeniden yükselecek, o mualla mevkiyi yeniden ihraz edecektir.
Allahü teala ve tekaddes Hazretleri, hakaik-i Kur’aniyanin içimizde hükümferma olmasını lutfetsin, bizleri onunla payidar kılsın
HUTBE NÜBÜVVET-27 (16 Nisan 1976)
İCTİMAİ HAYATTAKİ DENGE ADALETLE, SAĞLANIR…
SUÇLUNUN MESUL TUTULMASI, İYİNİN MÜKAFATLANDIRILMASI ESAS OLMALIDIR…
İYİLİĞİN KÖTÜLÜĞE ÜSTÜN GELİP GELMEMESİ ÖLÇÜ ALINMALIDIR…
BİREYSEL SUÇ, GRUBA, CEMAATE, CAMİAYA, TOPLUMA, KİTLELERE MAL EDİLMEMELİDİR…
PEYGAMBERİMİZİN MEKKE FETHİNDE HERKESİ AFFETMESİ…
İKRİME’NİN EŞİNİN ZORLU UĞRAŞI SONUCUNDA MÜSLÜMAN OLMASI, KUR’AN’A TEVECCÜHÜ, ŞEHADETİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Yâ eyyühennâsü innâ halaknâküm min zekerin ve ünsâ” (Hucurat, 49/13)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Hayat-ı ictimaiyedeki muvazene, cemaatlerin dengeli olarak yaşaması, milletlerin dengeli olarak yaşaması, suç işleyenin mesul olmasına, bir bakıma iyilik yapanın hayır yapanın mükafatlandırılmasına bağlıdır.
Suçsuz mazlum kimse suçlu gösterilir ezilirse, asi, taği, baği kimseler başlara taç yapılırsa, cürmü işleyen başka mesul olan başka tutulursa ve bazen de mesuliyet suç işleyenin kabilesine, milletine teşmil edilirse, çeşit çeşit zulümler, haksızlıklar irtikap edilir ve ictimai hayattaki denge ve düzen bozulur.
Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam kurduğu muadeleyi kurarken, suçu işleyeni mesul tutma esası üzerine, mesulü mesul, mükellefi mükellef tutma esası üzerine, iyilik yapanı mükafatlandırma esası üzerine kurmuştur.
Terazinin kefeleri gibi, hayır yapılıyorsa o kefeye konacak, şer yapılıyorsa öbür kefeye konacak ve bunların ağır basmasına göre mükafat veya mücazat verilecektir.
Mahkemei Kübrada da Allah böyle hükmedecek hükmünü böyle verecektir. Hayrın şerrine râcıh gelirse, hayırlı insanlar arasında mukabele göreceksin, şerrin hayrına râcıh gelirse, şerli insanlar arasında şerrinin mukabelesini görecektin…
Mesuliyet mefhumu, manası: Cürüm işleyen bir kimsenin, cürmünün topyekün bir millete bazen bir kitleye, bir kabileye tahmil edilmemesi hususudur.
Herkes cürmüyle muaheze edilmeli, insan mürüvvetli olarak, faziletli olarak, cürümlere karşı affedici, affü safh ile muamele edici olursa, Allah da onu affeder, bu başka bir dava….
Ama hiç bir zaman insan, İslam kıstaslarına bağlı olan insan, Mümin, bir başkasının cürmüyle bir başka aileyi, bir başka cemaati, babasından ötürü evladını, evladından ötürü babasını mahkum edemez. Bir şahıstan ötürü bir sistemi, bir hizmet sistemini mahkum edemez. Bir şahıstan ötürü Allah için hizmet eden bir cemaatten alakasını kesemez.
Cürmü işleyen başkadır. hizmet başkadır, sistem başkadır, hayır seven insanlar başkadır. O cürmü işleyenin onlar içinde olması ise tamamen başkadır.
Bütün bu hususlarda İslamın vaz’ ettiği muadele ve muvazeneye riayet etmeme, öyle korkunç zulümlerin doğmasına sebebiyet verir ki, beşer muhterem birinin dediği gibi, böyle bir zulme henüz bir ad bulamamıştır…
Kainatın Efendisi çeşit çeşit zulümlere maruz kalmış, en iğrenç en eşne’ şeylerle karşı karşıya kalmıştır. Bununla beraber O, o cürmü ve ahlaksızlığı irtikap eden kimseleri muaheze etmedi. Kaldı ki onların yakınlarına, akrabalarına o işi teşmil etsin!..Veya akraba ve yakınlarından ötürü başkalarını muahesze etsin…
Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam, getirip insanlar tebliğ ve talim buyurduğu esasatı evvelen ve bizzat kendisi yaşıyordu. Mekke fetholmuştu. Yığın yığın insan o dakikaya kadar O’na karşı baş kaldırmış cürüm irtikap etmiş, her fırsatı değerlendirip karşısına çıkmış ve ellerinde güç ve kuvvet olduğu zaman, onu ezmek, meydana getirdiği nuru söndürmek, o akan çağlayanın önüne engeller koymak manialar koymak için, her fırsatı değerlendirmiş, her fırsatta karşısına çıkmışlardır.
O gün de O’na karşı kılıç kullanmışlardı, bazısının kılıcında Sahabi kanı bile vardı.
Bununla beraber O, Mekke’nin içine girer girmez umumi af ilan ediverdi, herkesi bağışladığını söyledi.
“Bize ne yapar?” diye düşünenlere karşı Hz. Ali, onlara şu ayetin okunmasını, onunla karşısına çıkmasını söyledi….
Onlar da çıktılar, yaptıkları cürmü söylediler. Hz. Yusuf Aleyhisselam’ın kardeşlerinin itizar mahiyetinde Yusuf Aleyhissalam’a karşı söyledikleri ayeti söyleyiverdiler. Allah Rasulü de onlara Hz. Yusuf gibi cevap verdi:
“Lâ tesrîbe aleykümül-yevm” (Yusuf, 12/92) “Bugün artık size kınama yoktur, gidin Allah sizi mağfiret etsin!” dedi…
Herkes gitti. Affına dehalet eden herkes iltifat görüyor, herkes lutuflara mazhar oluyordu, herkes beşaşetle karşılanıyordu.
Ve bunların içinde bir kaçı vardı ki kanı heder edilmişti. Ebu Cehilin oğlu İkrime bunların .aşında geliyordu.
İkrime Bedir’de Uhud’da Hendek’te hep Rasulü Ekrem’in karşısına çıkmıştı. Hüreybiye’de karşısına çıkmış, Mekke Fethinde de yine bir gediği tutmuş karşısına çıkmıştı. Mekke fethedilince onun için yapacak bir şey vardı bir tarafa kaçmak…O kaçınca akıllı hanımı Rasulüllah’a dehalet etmiş, iman etmiş ve kabul buyurulmuştu.
Kadının içi inşiraha kavuşunca, iman içinde ummanlar meydana getirince, bu duyduğu şeyleri kocasına da duyurmak için, kocasını aramış ta Yemen’de bulmuştu. Bu, günlerce müddet içinde gidilebildiğinde ancak katedilebilecek mesafe içinde olan bu yolu katetmiş, ta Yemen’e gitmişti. kötü şeylere maruz kalmıştı, saldırılara uğramıştı, haksızlıklara uğramıştı ama duyduğu şeyi kocasına duyurmak, elde ettiği nuru feyzi ona da ulaştırmak için bütün bu mehaliki iktiham etmişti. Kocasını da ikna etmişti. İkrime çeşitli bahaneler uydurmasına rağmen o ikna etmiş, elinden tutmuş Rasulü Ekrem’in huzuruna getirmişti. İkrime kendisi anlatıyor:
“Yanına girdiğim zaman kanım heder kılınmıştı. “Onu bulursanız öldürün!” diye buyurmuştu. Ben titreyerek yanına girdim, yüzüne bakacak halim yoktu. Ben kendim de af dilediğimi söylemedim”.
Hâlâ küfrün hasıl ettiği gurur vardı, daha onu içinden atamamıştı. Şöyle dedi:
– “Ey Allah’ın Peygamberi! Bu hanım bana da eman verdiğini söylüyor, doğru mu bu?” Allah Rasulü kalktı kollarımdan tuttu beni kucakladı:
– “Merhaben birrâkibil-Muhacir!” buyurdu…
Hicret eden, Yemen’e giden ve sonra da İslam için Yemen’den kalkıp Medine’ye gelen Muhacire merhaba diyordu. O an küfür adına İkrime’nin her şeyi silinmişti, yok olmuştu. Allah Rasulü Ebu Cehil’in oğlu olmakla onu mahkum etmemişti. Bedir’de karşısına çıkmakla mahkum etmemişti, Uhud’da karşısına çıkmakla mahkum etmemişti. Mekke Fethinde Müslümanların kanına girdiğinden ötürü mahkum etmemişti. Merhaba muhacir diyor kucaklıyordu. Mübarek ten-i Nebevi ona temas edince de, onda küfre ait her şey siliniyor, dökülüyordu…
İkrime, Yemame’de şehitlik aramak için koştu ama nasip olmadı. Kısa zaman sonra Yermük’de aradığı şehitliği buldu.
Sahabi O’nun Kur’an’a bağlılığını anlatırken, Kelamı kadîm’i dudaklarına kadar götürür, ağlayarak ıslatır “Kelamü Rabbinâ” “Rabbimin Kelamı “der kendinden geçerdi.
Kömür birdenbire elmas oluverdi. İkrime’nin müslümanlığı ile vefatı arasında 3-4 sene vardır yoktur, ama kömür elmas oluyordu birdenbire Hz. Muhammed sayesinde Sallallahü aleyhi ve Sellem…
Affu safh insanı, merhametkani, affeden, merhametperver insan, en katı kalpli insanları dahi yumuşatacak kadar bir ref’ete ve şefkate bir rahmete sahip idi…
Bizler yığın yığın dahi insanların günahları olsaaynı şekilde onları kabul etmemek, birinin günahı ile başkalarını masul etmek hususunda, Allah Rasulünün bu köklü, yapıcı, insanların içini fethedici prensiplerine bağlı bulunma mecburiyetindeyiz.
Affedin nazarı müsamaha ile bakın ki, Nebiler Nebisi de sizi affetsin, Allah da size nazarı Rahmetle baksın, günahlarınızı yarlıgasın, sizi yaptığınız yığın yığın hatiattan, seyiyattan ötürü muaheze etmesin.
Allah müminlerin yar ve yardımcısı olsun, gafletlerini yıksın, onları huzura kavuştursun, gönüllerine inşirah versin…
HUTBE NÜBÜVVET-28 ( 23 Nisan 1976)
BİLİNÇLİ VE İYİ NİYETLE YAPILAN HER DAVRANIŞ İBADET OLARAK KAYDOLUR…
İTAAT VE SÖZ DİNLEME, ALLAH’IN EMİRLERİ VE ÖLÇÜLERİ ÇERÇEVESİNDE OLMALI!..
PEYGAMBERİMİZİN KUMANDAN TAYİN ETTİĞİ İBN-İ HUZAFE’NİN, “KENDİNİZİ ATEŞE ATIN!” DİYE EMRETMESİ OLAYI…
HALİD BİN VELİD’İN TARTIŞTIĞI, “SİYAHΔ DEDİĞİ AMMAR BİN YASİR’İN ETEĞİNE SARILIP AF DİLEMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Yâ eyyühennâsü innâ halaknâküm min zekerin ve ünsâ” (Hucurat, 49/13)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Amelin ruhu özü, insanın ne yaptığını bilerek yapmasıdır.
Namaz kılarken ne yaptığını bilerek yapması, o yatıp kalkmayı namaz yapar.
Ne yaptığını bilmeden, askerde talim yapar gibi yatıp kalkma ise namaz olmadan çıkar, o da talim olur.
Ne yaptığını bilerek yatan bir insanın, gece alıp verdiği solukları dahi ibadet olur. Sabaha kadar bütün teneffüsü, tesbih gibi defterine kaydolur. Eğer bir sabah namazını kılma niyetiyle yatmış ise, geceyi kalkıp ihya etme niyetiyle yatmış ise, gecenin her dakikası, ibadet ve hasenat icra ediyor gibi defterine kaydedilir.
Bağına bahçesine giderken, düşüncesi niyeti sağlam ise, ne yaptığını hangi istikamette yaptığını biliyorsa, basireti varsa tek kelimeyle o mevzuda attığı adımlar gibi bir bakıma cihada gidiyor gibi onun ibadet defterine kaydedilir.
Cihada giderken, cihad adına söz söylerken, hakikatlara dellal olup onları neşrederken ne yaptığını biliyorsa, sesi soluğu terinin katreleri sayısınca Allah belki bunları; onlara yüzlerce, binlerce darb ederek onun defterine hasenat yazar.
O bakımdan iş yaparken ne yaptığını bilmek çok mühimdir. Yaptığı işten Mevlanın hoşnut olup olmadığnı bilmek çok mühimdir. Dini kıstaslara şeriatın ölçülerine uyup uymadığını bilmek çok mühimdir.
İşte Allah Rasulü Sallallahü aleyhi ve Sellem, “Şu güzeldir, şu iyidir, şu beşerîdir, bu değildir”, güzeli güzel olarak kötüyü kötü olarak, şeriatın kıstasları içinde getirmiş beşere takdim etmiş, basiretli olan kimseler de bunu, Nebiler Nebisinden, işin basiretine, geliş derinliğine, geliş içtenliğine uygun olarak almış, yaşamış kimseler, o gelişin gayesine uygun hareket etmişler ve dolayısıyla mesafe alıyorlar demektir. Mevlam bizi mesafe alan gürühu salihine ilhak buyursun…
Buhari Müslimin bize naklettiği bir vakayı görüyoruz. Hz. Ali anlatıyor:
Allah Rasulü ibn-i Huzafe’yi bir cemaatin başına kumandan tayin etti ve gönderdi. Gönderirken şöyle dedi:
– “Kumandanınız budur, buna itaat edeceksiniz!”
O elhak kumandanlık liyakatını üzerinde bulunduran, kumandanlık için gerekli bütün evsafı haiz olan müstesna bir insandı. Gidecekleri yere gittikten sonra orda kumandanın canını sıkmalar oluyor…
Bazen insanın canı can sıkıcı şeylere, iradesi işin içinde olmasa bile sıkılır. Bazen çevrenize karşı öylesine sıkılırsınız ki haddızatında çevrenin sıkıcı bir durumu olmamıştır. Sadece siz başka şekilde anlaşılmak istiyorsunuz. Onlar ise sizin kalbinizi niyetinizi bilmiyorlar, sizi anlaşılmak istediğiniz şekilde anlayamıyorlar, kendi kendinize kızıyor öfkeleniyorsunuz ve bunun arkasından Mevla da darılıyor kızıyor, kendisine has kızma, kendisine has darılma ile Rahmet cilvesini kesiyor, bilemiyorsunuz…
İşte bunun gibi kumandan da Sahabenin maksadını bilmeden, belki anlaşılmak, tanınmak istediği şekilde anlaşılamadığından, tanınamadığından ötürü canı sıkıldı onlara. Odun yığdırdı, ateş yaktırdı sonra da :
– “Kendinizi bu ateşin içine atın!” diye emir verdi.
Nebiler Nebisinin itaat emri vardı, “İtaat edeceksiniz kumandanınıza” demişti. Bir taraftan bu emir, bir taraftan da insanın kendini tehlikeye atması helak etmesi…
İnsanın kendi kendini idam etmesi büyük bir günah irtikap etmesi. Allah’ın abidesini yıkması. Cenab-ı Hakkın sanatını en güzel şekilde gösteren, o ahsen-i takvime hatime çekmesi…
Sahabei Kiram bu meseleleri çok iyi anlayacak durumdaydı, kapasitesi çok genişti.
Dediler ki:
– “Vallahi bu ateşin içine girmek olmaz, kumandan emretse bile! Gidip Nebiler Nebisine soracağız”…Girmediler ateşin içine. Kumandanın da hiddeti şiddeti dindi, döndüler ve sordular:
– “Yâ Rasullallah! Kumandan ateş yaktırdı ve kendimizi içine atmamızı emretti”…Allah Rasulü:
– “Eğer ateşin içine girseydiniz bir daha çıkamazdınız!”…
Bunun manası, dünyada sizi yakan bu ateş, ahirette sizi yakan ateşin çekirdeği olarak+ orada da bu yanmanız devam ederdi. Yani kendinizi ateşe atmakla cehenneme girerdiniz…Buyurmak süretiyle basiretli itaatı, basıretli inkıyadı göstermektedir. Ölçüyü şeriattan almak, kafana uymamak, arzuna uymamak, isteğine uymamak, Allah’a ve Rasulüllah’a uymak süretiyle hayatını tanzim etmek…
İtaat sadece maruftadır. Nelere itaat edilir, şeriatta yerleri gösterilen şeylerdir.
İbn-i Cerir bir başka vakayı anlatıyor. Halid bin Velid ile Ammar bin Yasir bir yerde bulunuyorlardı. Harp olacak yere yaklaşınca gece konakladılar. Harp edecekleri beldenin ahalisinden bir tanesi gece geldi sessizce Ammar’a yaklaştı ve dedi:
– “Ben içinde bulunduğum beldenin halkının her istediğine uyacak değilim fakat açıktan açığa onlardan ayrılırsam beni öldürürler. Ben eman diliyorum size sığınıyorum, yarın harp olursa şayet, ben eman dilemiş Müslüman olmuş biri olarak muamele görmek istiyorum”…
Ammar bin Yasir de ordu kumandanı Halid’e sormadan teminat verdi. “Sen eminsin!” dedi. Sabah olunca gittiler, bütün belde halkı da kaçmıştı, ama o insan çoluk çocuğuyla Müslüman olmuş, teslim olmuş inkıyad etmişti.
Halid onu esir almak istedi. Ammar ise:
– “Ben teminat verdim!” deyince Halid:
– “Sen bir nefersin nasıl teminat verirsin? Hem Mekke’li değilsin, asil değilsin” dedi.
Halid ilk devirlerde yapıyordu bunu. İslamın ruhunu kavradığı andan itibaren böyle kendine yakışmayan şeylerin kendinden sadır olmadığını görürüz.
Aralarında ufak tefek söz çatışması oldu ve Huzuru Risaletpenahiye geldiler. Orada da bu mesele temadi edince Halid:
– “Yâ Rasûlallah! Bu siyahî insanı, bir köleyi, bir ordu kumandanının karşısında konuşturuyor musun?” dedi.
Hazmedemediği şeyler vardı daha. Edecekti ama onu, edecekti; o kadar ki bir gün sarığı boynuna takılacak, muzaffer bir kumandan olduğu halde, Medine’ye esir gibi sürüklenecekti de sesini çıkarmayacaktı…İşte o kadar hazmedecekti…
Allah Rasulü de kaşlarını çattı şöyle dedi:
– “Yâ Halid! Ammar’a dil uzatmaktan sakın!…Ammar’ı gadaplandırmak,, Allah’ı gadaplandırmak demektir”. Ammar gadaplanırsa Allah gadaplanır. Ammar birine lanet ederse Allah da lanet eder…
İşte o zaman Halid yere yıkılmıştı. Diz çöktü, Ammar’ın eteklerine tutundu ve:
– “Hakkını bana helal et! dedi…
Orduların başına, devletleri dize getiren, beldeleri fetheden büyük kumandan bu defa Ammar’ın arkasında, onun entarisinin eteklerine yüzünü gözünü sürüyor “Beni bağışla!” diyordu.
Bağışlandı…İki arkadaş iki yoldaş, iki kardeş yine sarmaş dolaş oldular, vazifelerine gittiler…
İtaat Allah’ın emirleri istikametinde olur.
Ammar ordu komutanına itaat etmemişti, teminat vermişti, komutanına bir bakıma baş kaldırmıştı ama isabet onda idi…
Bu ruh içimizde belirdiği andan itibaren, yeryüzünde eski yeni ne kadar firavun ve firavun efkarı varsa, onların hepsini enine boyuna tanıma imkanına sahip olacağız.
Kime karşı bel kırılır boyun bükülür? Kime karşı inkıyad yapılır Kim tanınır ve sözü dinlenir? Kime itaat edilir ve kim ne nisbette dinlenmez.
Bütün bunları bilme şeriatın ölçülerini bilmeye bağlıdır,
İşte baş kaldırma edebiyatının bir bakıma serkeşleri, inkarcıları, bir kısım şeyleri yıkmaya sevketiği şu devirde, Müslüman gençlikle de batıla karşı küfrana karşı, tuğyana karşı, Hak hesabına, Allah hesabına böyle bir kıyamın, böyle bir baş kaldırmanın başladığı gün, Müslümanların kurtulduğu kurtulacağı gün olacaktır.
Müslüman genciyle yaşlısıyla ezikliğini devam ettirdi. Firavunlardan gelen emirlere hiç tereddütsüz inkıyad edip kabul ettiği nisbette, esaret temadi edip gidecektir. Gelecek nesiller de şu anki nesiller gibi şahsiyetsiz ve iradesiz yaşayacaklardır. Dört asırdan beri devam edegelen iradesiz nesil, belki bir iki asır daha devam edecektir.
Ama upuzun böyle bir gece; Akif’in diliyle: “Leyl-i yeldâ bize çok gîrân geliyor”
Rahmeti ilahiden ümid ediyoruz ki, filizlerini baharına gösterdiği, horozlarının sesini duyurduğu Fatih Neslin baş kaldırmasını göstersin;
– “Artık Hak budur, bu haksızlığı kabul etmiyoruz!” dedirtsin…Nebiler Nebisinin adı söylensin, başlarda gezen firavunlar layık oldukları ayaklar altına alınma durumunu Allah lutfetsin!..
HUTBE NÜBÜVVET-29 (30 Nisan 1976)
BİLİNÇLİ VE İYİ NİYETLE YAPILAN HER DAVRANIŞ İBADET OLARAK KAYDOLUR…
İTAAT VE SÖZ DİNLEME, ALLAH’IN EMİRLERİ VE ÖLÇÜLERİ ÇERÇEVESİNDE OLMALI!..
PEYGAMBERİMİZİN KUMANDAN TAYİN ETTİĞİ İBN-İ HUZAFE’NİN, “KENDİNİZİ ATEŞE ATIN!” DİYE EMRETMESİ OLAYI…
HALİD BİN VELİD’İN TARTIŞTIĞI, “SİYAHΔ DEDİĞİ AMMAR BİN YASİR’İN ETEĞİNE SARILIP AF DİLEMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Yâ eyyühennâsü innâ halaknâküm min zekerin ve ünsâ” (Hucurat, 49/13)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İslam zatında hayır demektir. Yümün demektir, bereket demektir.
Ondan bir şeyler almak, bir şeyler istifade etmek isteyen yığın yığın insanlar, menbağın yanına sokulurlar..
Ama bazıları istifade ettiklerini zannederler, etraflarına anlatırlar…Hayatı ictimaiyelerinde o bir değişiklik hasıl etmiyorsa, aile hayatlarını tanzim mevzuunda bir değişiklik fikri vermiyorsa ve bu değişikliklerden değişik bir cemiyet meydana gelmiyorsa, değişik yapıda Allah’ın hoşuna gidecek bir topluluk meydana gelmiyorsa, demek ki o menbağın başına gittim, aldım istifade ettim deyen kimseler yanılıyorlar, bir his yanılması içinde bulunuyorlar.
Aslında istifade eden kimselerin de bir şey demesine lüzum yoktur. Onlar halleriyle davranışlarıyla, zaten hasıl ettikleri faydayı, başkalarına intikal ettirecek ve göstereceklerdir.
Tıpkı bir koyun gibi…Ben şu baharın güzel yeşilliklerinden yedim, istifade ettim diye anlatmasına lüzum yoktur. Bahar şöyle güzeldir, otlarda bu vitaminler vardır, vücuda şöyle faydalıdır…bütün bunları anlatmaya lüzum yoktur.
Koyun eğer otlardan istifade etmişse, memelerinden tutan kimsenin eline süt verecektir ve makasla yanına yaklaşan kimseye de yün verecektir. O aldığı gıdaları süte ve yüne çevirmekle, gıdalardan bihakkın istifade ettiğini, baharın çok güzel olduğunu, bereketli ve hayırlı olduğunu anlatmış olacaktır.
Onun içindir ki Müslümanlık, dille anlatıldığı güne kaldığı andan itibaren Müslümanların İslamî hayatlarında Müslümanlık tesir etmez hale gelmiştir.
Bir koyun gibi her şeyi hazmettikten sonra, insanların nef’ine tam salih hale getirdikten sonra başkalarına verdikleri devirlerde ise Müslümanlık, Müslümanların ictimaî hayatlarında müessir olmuştur. Allah’ın istediği şekle sokabilmişlerdir o sayede. Allah bu anlayışı bize ihsan eylesin…
Gerçekten bir müminin yüzüne bakan bir kimse, cenabı Hakkın mehabeti altında, mehafeti altında bulunan bir müminin sadece simasına bakan bir kimse ondan dersini alacaktır. Namaz niyazındaki ihtimamından dersini alacaktır. Aile efradı, çocukları, evdeki titizliğinden dersini alacaktır.
Çocuğun ayağını kırıp evde oturmasına lüzum kalmayacaktır. Kızına illa da “Namaz kıl başını ört!”demeye lüzum kalmayacaktır Onun her an Allahın nazarı altında duruyor gibi heybet altında, havf altında olan o mahiyeti, öylesine ders verecektir ki, koyunun yünü gibi, sütü gibi olacaktır bu…Onun ötesinde baharın güzelliğini anlatma kabilinden olan lafların hiç bir tesiri olmyacaktır.
İşte hazmedilmedik şeyleri bizim verişimiz ve işin sadece destanını size anlatışımız…Topyekün sizi de 4 asırdan beri destancı bir millet haline getirdi. Bol bol anlatırsınız. Siz de bizim gibi destanlar anlatırsınız. Fakat biz ne zaman koyun olacak, ne zaman hazmettiğimiz sütü size takdim edecek, meydana getirdiğimiz yünü size vereceğiz…
Allah’ın tevfik ve inayetiyle Sahabi gibi o devirlerdeki cemaatler de İslamın yümnünden blereketinden hayır ve faziletlerinde nistifade edecek, her biri bir fazilet abidesi altında arz-ı didar edecektir.
Bu, Müslümanların Müslümanlık hayatında, ictimai hayatlarında bir bahtiyarlık, bir saadet olacaktır ama şu anda, daha bu iş tam kıvamına gelmemiştir.
Cenabı Hakkın rahmetinden inayetinden ümid ediyoruz ki. 4 asırdan beri gelip toslamalar karşısında, pek çok şeylerini kaybeden, hususiyle yaşlılarımız, pek çok şeylerini kaybettikten sonra birdenbire hemen bir istihaleye tabi tutulmaları imkansızdır. Birdenbire alışkanlıklarını terk etmeleri zordur. İhtiyatlarını bırakmaları zordur.
Bir fantazi Müslümanlığa alışılmaktadır. Avrupa stilinde bir anlayışa alışılmaktadır…
Binaenaleyh bundan çıkma sıyrılma, bunu aşabilme bülyük gayret ve cend istemektedir. Müslümanın alışkanlıkalırını terk ettirmek büyük cehd istemektedir.
Ama ümid ediyoruz ki gençlerin, bu işe yatkın olan kimselerin, İslamın emirlerine uyum gösteren ve mutabakat eden kimselerin meydana getirdikleri kitle, meydana getirdikleri büyük hava çekimi, vakûmu onları da yutacak, onlara da bir şekil verecçek, Mevla istikametinde onları da sürükleyip götürecektir.
Yoksa bu iş bize kaldığı, bizim emsalimize kaldığı, bizden daha yaşlılara kaldığı nisbette, cemaat içinde hayatı ictimaiyyeyi islamiyye içinde yozlaşma devam edecektir. Devam edecektir; sigara tiryakisi içki tiryakisi gibi, bunlar alışkanlıklarına tiryaki olmuşlardır, bunlar bırakamayacaklardır…Batıdan gelen, intikal eden frenk adetlerini bırakamayacaklardır.
Bu adetler bizim tedris yuvalarımıza, medreselerimize, mekteplerimize, tekkelerimize, zaviyelerimize kadar giriyorsa, sofralara giriyorsa, yemek çeşitleriyle giriyorsa, kahkahalarıyla giriyorsa, his ve hevesimizi hoşnut etmek için, şarkısıyla türküsüyle gazeliyle giriyorsa, batı fantazisinden kurtulamamışız demektir. Rasulü Ekrem’in telkin ettiği gönül saffetine ulaşamamışız demektir.
Bu alışkanlıkları terk etmek de zordur çünkü bu alışkanlıklara, başta hocalarımız müpteladır, meşayihimiz müpteladır,. ricali devletimiz müpteladır, vaizimiz müftimiz müpteladır…Kimin arkasından gidecek millet?,,Bunlar hastadır, kendilerinin baştan tedavi edilmesi gerekmektedir…
Onun için Nesl-i Cedid, mezarı müteharrik olmadan çıkmış nesiller, İslama mutabakat edecek kimseler, gönlünde Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselamdan başka şeylere yer vermeyen kimseler, Ebu Zer meşrep kimseler, Müslümanların maküs kaderini değiştirecek Allah’ın tevfik ve inayetiyle yeni bir şekil yeni bir biçim vereceklerdir.
Aldıkları her şeyi süt gibi yün gibi cemaatlere takdim edeceklerdir.
Bunu sadece Cenabı Hakkın rahmetinden diliyor dileniyoruz. Kapısında boynu buruk, acılar dudağında tebessüm halinde burukluk hasıl eden ve son dakikalarını yaşayan bir cemaate lutfunun, rahmetinin. inayetinin bir ifadesi olarak bağışlasbın, kabirden daha karanlık gecemizi, cennet-âsâ baharlar halinegetirsin…
HUTBE NÜBÜVVET-30 (27 Mayıs 1976)
İNSANI İNSAN YAPAN ZAHİRİ ÖZELLİKLERİ DEĞİL, KALBİNİN ULVİYETİDİR…
İNSANIN DAVRANIŞLARININ TEMELİNDE SİRETİNDEKİ OLUŞUMLAR BULUNMAKTADIR…
ÖNYARGILAR YANLIŞ HÜKÜMLER, İMAN ETMENİN ÖNÜNDE EN BÜYÜK ENGELLERDİR…
İSRAİLOĞULLARINA, HZ. DAVUDUN DİLİYLE “HINZIR OLUN!”, HZ. İSA’NIN DİLİYLE “MAYMUN OLUN!” OLUN BEDDUASI…
MÜSLÜMAN OLMAK İÇİN GELEN HAHAMIN, UHUD’A KOŞUP PEYGAMBERİMİZİ GÖREMEDEN ŞEHİD OLMASI…
GUSLETMEYE FIRSAT BULAMADAN HARP MEYDANINA KOŞAN, YAHUDİ ALİMİ HANZELE’Yİ MELEKLERİN YIKAMASI…
BİR PEYGAMBERİN GELECEĞİNİ ÖZELLİKLERİYLE ANLATAN YAHUDİNİN, HİCRET SONRASINDA İNAT EDİP İNANMAMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Velemmâ câehüm kitâbün min ındıllâhi…” (Bakara, 2/89)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İnsanın insanlığı, içindeki garazı, kini, nefreti, kendisine yanlış hükümler, kararlar verebilecek duyguları atmasıyla mütenasiptir.
İnsan, insanlar arasında yaşadığı ve fakat içi kinle nefretle dolup taştığı, kendisine yanlış hükümler verdiren hislerin tesirinde yaşadığı müddetçe, hayatı formule edecek olursa şayet, kendinden dûn yaşayan canlılardan farklı olmadığı görülecektir.
Onlar gibi ısıran, onlar gibi saldıran, onlar gibi inat eden, onlar gibi hiç yok bir meseleden dolayı mesele çıkaran sair varlıkların formulüne uyacaktır formulü…
İnsanı insan yapan onun şekli değildir. Kametinin müstakim olması değildir. Kulaklarının yanda gözlerinin önde olması da değildir.
İnsanı insan yapan, duygularının ulviyeti, insanı insan yapan içinin tasfiyesi, aklının terbiyesi, nefsinin tezkiye edilmesidir.
Eğer bu derslerden bu rahlelerden dersini alamamış ona göre talim ve taallüme tabi tutulamamış ise, sûreten insan olsa dahi çoktan sîret itibariyle o, dûn varlıklar arasına sukût edivermiştir.
Bütün malûl kararların verasında, yapılan işlerin arkasında insanın sîretinin oynadığı rolü görürüz…Sîret çok mühimdir. Hz. Davud’a baş kaldıran İsrailoğulları, Hz. Davud’un diliyle bedduaya maruz kalmışlardır. O, onların hınzır olmasını Allah’dan dilemiştir.
Hz. İsa’nın diliyle de İsrailoğullarına maymun olma hususunda beddua edilmişti… Eğer onlar hakikaten maymun olmadılar ise şayet Tefsirci Mücahid’in ifadesiyle, her halde sîretleriyle maymun oldular, hınzır oldular. Hayatlarında yaşayışlarında bu kendisini göstermeye başladı. Mesela kıskanmama gibi şeyler…Mesela onurlu olmama gibi şeyler…Onların ictimai hayatlarına hakim oldu. mesh oldular, iç yapılarıyla ruh dünyalarıyla bozuldular.
Binaenaleyh, insanlar arasında, insan olarak görünmelerinin bir manası bir değeri kalmamıştır.
Allah insanların iç alemlerine göre hüküm verecektir…
“İnnallâhe lâ yenzuru ilâ suveriküm velâ ecsâmiküm velâkin yenzuru ilâ kulûbiküm ve a’mâliküm”.
Allah cisimlerinize suretlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakacaktır. Allah içinize bakacaktır, dış görünüşünüzün O’nun nazarında kıymeti yoktur. İçte bir temizlik ve saffet elde edilmedikten sonra insan, yanlış iş yapmadan da kendini alamayacaktır. Bu meselenin birinci yönü…
İkinci yönünde misalleriyle meseleyi görüyoruz…
İçini aşmış, kendisine hakim olmuş, Arif’in iadesiyle nefsini bilmiş bir insan, mahiyetini kavramış bir insan,, Rabbini bilme noktasına ulaşacaktır.
“Men arefe nefseh fekad arafe Rabbeh…” Nefsini böyle tanıyan, nefsinin yerini tayin ve tesbit eden Rabbini bilecektir.
İşte saadet asrı, bu iki çeşit insanlarla karşı karşıyadır. Nefsini aşmış ve aşamamış insan, nefsini bilmiş ve bilememiş insan…
Uhud vakası sona erdiği zaman, her şehidin, her yaralının başında göz yaşı döken birer insan vardı. Bunlar arasında bir garip vardı, başında ağlayanı yoktu, yarasının kanını silen de yoktu. O durmadan Nebiler Nebisini aramış bir insandı. Şam’a dolaşmış, Antakya’ya uğramış, Suriye’nin bütün vilayetlerini gezmiş, sonra kendine haber verilmiş, kitaplarda gördüğüne göre O Zat’ı arıyordu…
Mekkeye git demişler. Mekke’ye gittiğinde, Medine’ye gitmesini söylemişler. Medine’ye geldiği gün, Medine’nin içini feryadü figan dolu görmüş…
Uhud vakasının cereylan ettiği gündü. Medine’nin içinde çocuğundan yaşlısına kadar herkesi sarhoş eden kendinden geçiren sbir hadise olmuştu. Nebiler Nebisinin vefat ettiği haberi…
Bu hahamdı…Nebiler Nebisini arıyordu…Köy köy kasaba kasaba dolaşmıştı, yol yol onu takip etmişti, çeşitli mehleklere katlanmıştı, çeşitli meşakkatleri iktiham etmişti, tam bulduğu noktada da kaybetmişti ona göre….Kendi kendine Medine’de karar verdi…
– “Medine’ye kadar onu aradım ve burada buldum zannediyordum, eğer O, Uhud’da şehid olduysa artık yaşamam da manasız!” deyivermişti.
Onu daha sonra tesbit edenler bize aktarıyorlar. Uhud’a gelmiş düşmana saldırmış; yaman savaşmış, yavuz savaşmış ve sonra harp biterken de ağır yaralar almış yere yıkılmıştı.
O, o gün Sahabenin tanımadığı bir insandı, tanımadıkları bir insanı sağa sola saldırıyor görüyorlardı, tanımadıkları bir insan düşmana kılıç saylıyordu, tanımadıkları bir insanı papaz kıyafetiyle saflarında görüyorlardı… Acaba bir melek miydi bu gökten inmiş, acaba değişik bir şey miydi? Başkaları tarafından Müslüman edilmiş bir insan mıydı?
Bunu öğrenmelerine vakit kalmamıştı, harp bitmişti. Herkes şehidinin bayında ağlıyordu, gözyaşlarıyla yıkıyordu. Ama bizim tarihin adını tesbit edemediği o haham, Müslüman olmuş namaz kılmaya muvaffak olamamıştı, müslüman olmuş Peygamberini görememişti, müslüman olmuş önünde diz çöküp elini sıkıp lailahe illallah muhammedürrasullülah diyememişti.
İkindiye doğru ruhunu Allah’a teslim etmişti. Mübarek ruhu, cennet ruhlarıyla, şadırvanlardaki temiz güvercinler gibi kanat çırpıp duruyordu…
Kendisini aşmış insan…hahamlık kendini bağlayamamış, havranın loş duvarları kendini bağlayamamış, devrin bozuk kültürü anlayışı hakikatları ona yanlış gösterememişti…
Başka bir rahip…Hanzala ibn-i Amir…Medine’ye gelmiş evlenmiş, Nebiler Nebisinin yoluna baş koymuş..Bir harp oluyor ve harbe davet olunuyor. İlk defa zifafa girdiği hanımının yanından ok gibi fırlıyor ve Nebiler Nebisinin ardına koşuyor, harbe iştirak ediyor.
Biraz sonra harp sona ereceği an Nebiler Nebisi ferman buyuruyor:
“Hanzele ibn-i Amir’i yerle gök arasında meleklerin yıkadıklarını gördüm, gidin bir bakın!” diyordu. Gidip yanına sokulup bakıyorlar hakikaten sakalından saçından sular akıyordu.
Evine gelip tahkik ettiklerinde de hanımı diyor ki:
– “Su iktiza etmişti, dur yıkan filan dedim dinlemedi, Nebiler Nebisinin gittiği harpten ben nasıl geri kalırım dedi, gitti”
Su iktiza eden Sahabeyi cennet ırmaklarıyla Allah yıkayıvermişti…
Kendini aşmış bir Yahudi alimiydi. Enaniyetini ayağının altına almıştı, hükümler onu bağlayamıyordu, kaziyyelerin tesirinde değildi. Devrinin tesirinde değildi…
Allah’a teslim olursa insan devirlerin üzerine çıkıverir…Allah’a teslim olursa insan mekanın üstüne çıktığı gibi, zamanın da üstüne çıkıverir.
Orda mazu müstakbel yoktur, orta bitip tükenmek bilmeyen bir zaman vardır. Bir ezeliyet bir ebediyet vardır ve işte bu manada insan. Allah’a intisab eder, öylesine onur ve izzet kazanır.
Seleme ibn-i Selam bize naklediyor
– “Ben çocuktum. Medinede Müslümanlığın gelişmesine yahudi alimleri yardım ettiler. Çok defa Evs ve Hazrec’e kızarken şöyle derlerdi: Ahir zamanda Musa’nın vadettiği Peygamber gelecek, onun sayesinde hakimiyet kuracağız ve sizi ezeceğiz” derlerdi.
O Peygamberin vasıflarını sorardık, anlatırlardı bize.
Peygamber şöyle halim selim olacak, getireceğei efkar şu olacak…Bunları bize öyle tanıtmış sayıp dökmüşlerdi ki, Rasulü Ekrem’i gördüğümüz zaman harfiyyen O olduğuna inandık.
Aradan kısa zaman geçti, Nebiler Nebisi yahudinin anlattığı Kafinatın Efendisi Medine’ye teşrif etti, herkes O’na gidiyor dehalet ediyordu fevc fevc ama Allah Rasulünü bize anlatan Yahudi içimizde dolaşıyordu, herkes iman ettiği halde o iman etmemişti, inadımda musırrım demişti. Ben ona çok acıdım, o muallimimizdi, içimizde dolaşırdı, bize mürşid olmuştu ama kendi kafir kalmıştı”..
Hüküm kimleri nasıl bağlıyor ve hükümsüzlük bu mevzuda kimleri nasıl alayı illiyyin-i insaniyete yükseltiyor.
Devrimiz bu türlü hükümlerle, âlâyı illiyyîni insaniyete çıkmaya namzet insanlarla ve esfeli safiline sukut edecek namzet insanlarla doludur.
Ya doğrudan doğruya hakkin esiri, Kur’an’ın talebesi, her türlü meseleyi aşacak, her türlü anlayışın üstüne çıkacak böylece âlâyı illiyyîne yükselecek veyahutta babasının bağlı bulunduğu; kafirin dediği gibi “Biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu takip eder gideriz!”…
HUTBE NÜBÜVVET-31 (04 Haziran 1976)
İNSANI İNSAN YAPAN ZAHİRİ ÖZELLİKLERİ DEĞİL, KALBİNİN ULVİYETİDİR…
İNSANIN DAVRANIŞLARININ TEMELİNDE SİRETİNDEKİ OLUŞUMLAR BULUNMAKTADIR…
ÖNYARGILAR YANLIŞ HÜKÜMLER, İMAN ETMENİN ÖNÜNDE EN BÜYÜK ENGELLERDİR…
İSRAİLOĞULLARINA, HZ. DAVUDUN DİLİYLE “HINZIR OLUN!”, HZ. İSA’NIN DİLİYLE “MAYMUN OLUN!” OLUN BEDDUASI…
MÜSLÜMAN OLMAK İÇİN GELEN HAHAMIN, UHUD’A KOŞUP PEYGAMBERİMİZİ GÖREMEDEN ŞEHİD OLMASI…
GUSLETMEYE FIRSAT BULAMADAN HARP MEYDANINA KOŞAN, YAHUDİ ALİMİ HANZELE’Yİ MELEKLERİN YIKAMASI…
BİR PEYGAMBERİN GELECEĞİNİ ÖZELLİKLERİYLE ANLATAN YAHUDİNİN, HİCRET SONRASINDA İNAT EDİP İNANMAMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Velemmâ câehüm kitâbün min ındıllâhi…” (Bakara, 2/89)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İnsanın insanlığı, içindeki garazı, kini, nefreti, kendisine yanlış hükümler, kararlar verebilecek duyguları atmasıyla mütenasiptir.
İnsan, insanlar arasında yaşadığı ve fakat içi kinle nefretle dolup taştığı, kendisine yanlış hükümler verdiren hislerin tesirinde yaşadığı müddetçe, hayatı formule edecek olursa şayet, kendinden dûn yaşayan canlılardan farklı olmadığı görülecektir.
Onlar gibi ısıran, onlar gibi saldıran, onlar gibi inat eden, onlar gibi hiç yok bir meseleden dolayı mesele çıkaran sair varlıkların formulüne uyacaktır formulü…
İnsanı insan yapan onun şekli değildir. Kametinin müstakim olması değildir. Kulaklarının yanda gözlerinin önde olması da değildir.
İnsanı insan yapan, duygularının ulviyeti, insanı insan yapan içinin tasfiyesi, aklının terbiyesi, nefsinin tezkiye edilmesidir.
Eğer bu derslerden bu rahlelerden dersini alamamış ona göre talim ve taallüme tabi tutulamamış ise, sûreten insan olsa dahi çoktan sîret itibariyle o, dûn varlıklar arasına sukût edivermiştir.
Bütün malûl kararların verasında, yapılan işlerin arkasında insanın sîretinin oynadığı rolü görürüz…Sîret çok mühimdir. Hz. Davud’a baş kaldıran İsrailoğulları, Hz. Davud’un diliyle bedduaya maruz kalmışlardır. O, onların hınzır olmasını Allah’dan dilemiştir.
Hz. İsa’nın diliyle de İsrailoğullarına maymun olma hususunda beddua edilmişti… Eğer onlar hakikaten maymun olmadılar ise şayet Tefsirci Mücahid’in ifadesiyle, her halde sîretleriyle maymun oldular, hınzır oldular. Hayatlarında yaşayışlarında bu kendisini göstermeye başladı. Mesela kıskanmama gibi şeyler…Mesela onurlu olmama gibi şeyler…Onların ictimai hayatlarına hakim oldu. mesh oldular, iç yapılarıyla ruh dünyalarıyla bozuldular.
Binaenaleyh, insanlar arasında, insan olarak görünmelerinin bir manası bir değeri kalmamıştır.
Allah insanların iç alemlerine göre hüküm verecektir…
“İnnallâhe lâ yenzuru ilâ suveriküm velâ ecsâmiküm velâkin yenzuru ilâ kulûbiküm ve a’mâliküm”.
Allah cisimlerinize suretlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakacaktır. Allah içinize bakacaktır, dış görünüşünüzün O’nun nazarında kıymeti yoktur. İçte bir temizlik ve saffet elde edilmedikten sonra insan, yanlış iş yapmadan da kendini alamayacaktır. Bu meselenin birinci yönü…
İkinci yönünde misalleriyle meseleyi görüyoruz…
İçini aşmış, kendisine hakim olmuş, Arif’in iadesiyle nefsini bilmiş bir insan, mahiyetini kavramış bir insan,, Rabbini bilme noktasına ulaşacaktır.
“Men arefe nefseh fekad arafe Rabbeh…” Nefsini böyle tanıyan, nefsinin yerini tayin ve tesbit eden Rabbini bilecektir.
İşte saadet asrı, bu iki çeşit insanlarla karşı karşıyadır. Nefsini aşmış ve aşamamış insan, nefsini bilmiş ve bilememiş insan…
Uhud vakası sona erdiği zaman, her şehidin, her yaralının başında göz yaşı döken birer insan vardı. Bunlar arasında bir garip vardı, başında ağlayanı yoktu, yarasının kanını silen de yoktu. O durmadan Nebiler Nebisini aramış bir insandı. Şam’a dolaşmış, Antakya’ya uğramış, Suriye’nin bütün vilayetlerini gezmiş, sonra kendine haber verilmiş, kitaplarda gördüğüne göre O Zat’ı arıyordu…
Mekkeye git demişler. Mekke’ye gittiğinde, Medine’ye gitmesini söylemişler. Medine’ye geldiği gün, Medine’nin içini feryadü figan dolu görmüş…
Uhud vakasının cereylan ettiği gündü. Medine’nin içinde çocuğundan yaşlısına kadar herkesi sarhoş eden kendinden geçiren sbir hadise olmuştu. Nebiler Nebisinin vefat ettiği haberi…
Bu hahamdı…Nebiler Nebisini arıyordu…Köy köy kasaba kasaba dolaşmıştı, yol yol onu takip etmişti, çeşitli mehleklere katlanmıştı, çeşitli meşakkatleri iktiham etmişti, tam bulduğu noktada da kaybetmişti ona göre….Kendi kendine Medine’de karar verdi…
– “Medine’ye kadar onu aradım ve burada buldum zannediyordum, eğer O, Uhud’da şehid olduysa artık yaşamam da manasız!” deyivermişti.
Onu daha sonra tesbit edenler bize aktarıyorlar. Uhud’a gelmiş düşmana saldırmış; yaman savaşmış, yavuz savaşmış ve sonra harp biterken de ağır yaralar almış yere yıkılmıştı.
O, o gün Sahabenin tanımadığı bir insandı, tanımadıkları bir insanı sağa sola saldırıyor görüyorlardı, tanımadıkları bir insan düşmana kılıç saylıyordu, tanımadıkları bir insanı papaz kıyafetiyle saflarında görüyorlardı… Acaba bir melek miydi bu gökten inmiş, acaba değişik bir şey miydi? Başkaları tarafından Müslüman edilmiş bir insan mıydı?
Bunu öğrenmelerine vakit kalmamıştı, harp bitmişti. Herkes şehidinin bayında ağlıyordu, gözyaşlarıyla yıkıyordu. Ama bizim tarihin adını tesbit edemediği o haham, Müslüman olmuş namaz kılmaya muvaffak olamamıştı, müslüman olmuş Peygamberini görememişti, müslüman olmuş önünde diz çöküp elini sıkıp lailahe illallah muhammedürrasullülah diyememişti.
İkindiye doğru ruhunu Allah’a teslim etmişti. Mübarek ruhu, cennet ruhlarıyla, şadırvanlardaki temiz güvercinler gibi kanat çırpıp duruyordu…
Kendisini aşmış insan…hahamlık kendini bağlayamamış, havranın loş duvarları kendini bağlayamamış, devrin bozuk kültürü anlayışı hakikatları ona yanlış gösterememişti…
Başka bir rahip…Hanzala ibn-i Amir…Medine’ye gelmiş evlenmiş, Nebiler Nebisinin yoluna baş koymuş..Bir harp oluyor ve harbe davet olunuyor. İlk defa zifafa girdiği hanımının yanından ok gibi fırlıyor ve Nebiler Nebisinin ardına koşuyor, harbe iştirak ediyor.
Biraz sonra harp sona ereceği an Nebiler Nebisi ferman buyuruyor:
“Hanzele ibn-i Amir’i yerle gök arasında meleklerin yıkadıklarını gördüm, gidin bir bakın!” diyordu. Gidip yanına sokulup bakıyorlar hakikaten sakalından saçından sular akıyordu.
Evine gelip tahkik ettiklerinde de hanımı diyor ki:
– “Su iktiza etmişti, dur yıkan filan dedim dinlemedi, Nebiler Nebisinin gittiği harpten ben nasıl geri kalırım dedi, gitti”
Su iktiza eden Sahabeyi cennet ırmaklarıyla Allah yıkayıvermişti…
Kendini aşmış bir Yahudi alimiydi. Enaniyetini ayağının altına almıştı, hükümler onu bağlayamıyordu, kaziyyelerin tesirinde değildi. Devrinin tesirinde değildi…
Allah’a teslim olursa insan devirlerin üzerine çıkıverir…Allah’a teslim olursa insan mekanın üstüne çıktığı gibi, zamanın da üstüne çıkıverir.
Orda mazu müstakbel yoktur, orta bitip tükenmek bilmeyen bir zaman vardır. Bir ezeliyet bir ebediyet vardır ve işte bu manada insan. Allah’a intisab eder, öylesine onur ve izzet kazanır.
Seleme ibn-i Selam bize naklediyor
– “Ben çocuktum. Medinede Müslümanlığın gelişmesine yahudi alimleri yardım ettiler. Çok defa Evs ve Hazrec’e kızarken şöyle derlerdi: Ahir zamanda Musa’nın vadettiği Peygamber gelecek, onun sayesinde hakimiyet kuracağız ve sizi ezeceğiz” derlerdi.
O Peygamberin vasıflarını sorardık, anlatırlardı bize.
Peygamber şöyle halim selim olacak, getireceğei efkar şu olacak…Bunları bize öyle tanıtmış sayıp dökmüşlerdi ki, Rasulü Ekrem’i gördüğümüz zaman harfiyyen O olduğuna inandık.
Aradan kısa zaman geçti, Nebiler Nebisi yahudinin anlattığı Kafinatın Efendisi Medine’ye teşrif etti, herkes O’na gidiyor dehalet ediyordu fevc fevc ama Allah Rasulünü bize anlatan Yahudi içimizde dolaşıyordu, herkes iman ettiği halde o iman etmemişti, inadımda musırrım demişti. Ben ona çok acıdım, o muallimimizdi, içimizde dolaşırdı, bize mürşid olmuştu ama kendi kafir kalmıştı”..
Hüküm kimleri nasıl bağlıyor ve hükümsüzlük bu mevzuda kimleri nasıl alayı illiyyin-i insaniyete yükseltiyor.
Devrimiz bu türlü hükümlerle, âlâyı illiyyîni insaniyete çıkmaya namzet insanlarla ve esfeli safiline sukut edecek namzet insanlarla doludur.
Ya doğrudan doğruya hakkin esiri, Kur’an’ın talebesi, her türlü meseleyi aşacak, her türlü anlayışın üstüne çıkacak böylece âlâyı illiyyîne yükselecek veyahutta babasının bağlı bulunduğu; kafirin dediği gibi “Biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz yolu takip eder gideriz!”…
HUTBE NÜBVVET-32 (18 Haziran 1976)
ALLAH BİZİ SAYISIZ NİMETLERLE DONATMIŞTIR, PEYGAMBERİMİZ NİMET-İ UZMA’DIR…
PEYGAMBERİMİZİ, BİR NİMET OLARAK, BAŞKA NİMETLERE MUKADDİME YAPMALIYIZ…
PEYGAMBERİMİZİ CENNET VE CEMALULLAH İÇİN BİR MUKADDİME YAPMALIYIZ…
PEYGAMBERİMİZİ BÜTÜN YÖNLERİYLE TANIMAK GEREKİR…
PEYGAMBERİMİZE KAVLİ, FİİLİ, KALBİ, HİSSİ…BÜTÜN YÖNLERİMİZLE TEVECCÜH GEREKİR…
OSMANLI, PEYGAMBERİMİZİN AYAĞINI BASTIĞI TOPRAĞI TACINA SORGUÇ YAPIYORDU…
NABİ’NİN, PADİŞAH’A ADAB TAVİYESİ OLARAK SÖYLEDİĞİ İKİ MISRANIN, BÜTÜN MİNARELERDE OKUNMASI…
O’NUN İRFANINA ERENLER, O’NU TADANLAR, DAHA GİTMEDEN BURDA CENNETİ TADMIŞ OLURLAR!..
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Yâ eyyühennebiyyü innâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiran ve Rasûlâ” (Ahzab, 33/45)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İnsan için büyük hüsranlardan biri de, muhakkak bir belaya, bir musibete, maddi manevi bir zarara maruz kalması şeklinde anlamamalı…
Elindeki nimetlerden istifade edememesi, nimetleri değerlendirememesi, onu daha sonra gelecek nimetlere vesile, mukaddime yapamaması, büyük hüsranlardan sayılır.
İnsan tepeden tırnağa, beşikten olgunluk devresine, ondan vefat edeceği ana kadar, Cenabı Hakkın karşılık almadan verdiği sonsuz nimetlerle perverde bir varlıktır.
Otların ağaçların, başına yağmurun yağdığı gibi, insanın başına Allah’dan nimet yağmaktadır.
Aklı başında olan, nimetin nimet tarafından meydana geldiğini, getirildiğini bilen, bir nimet bir sonraki nimetin mukaddimesi olduğunu, vesilesi olabileceğini idrak edebilen, Allah’ın lutfettiği bütün nimetleri değerlendirir. Daha sonra daha büyük nimetlerden istifade etme kapısını, penceresini açar, Allah’ın lutfuna ve inayetine sığınır
Bu nimetler, bize sıhhat şeklinde olduğu gibi, sıhhatin devamını ayakta tutan amiller şeklinde olduğu gibi, gençlik şeklinde verilmiştir, hayat şeklinde verilmiştir, mümin olma şeklinde verilmiştir ki büyük bir nimettir.
Ve bütün bu nimetlerin, bütün insanlıkla beraber istifade ettiğimiz en büyük nimet, Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam nimetidir.
Allah O, Peygamberler Peygamberi, o nimetlerin nimeti, cennet nimetinin vesilesi, ahiret saadetinin mukaddimesi olan Aleyhissalatü vesselam’dan istifade edilsin diye O’nu bize göndermiştir.
Ümmet-i Muhammed bu büyük nimetin şükrünü eda ederse, Allah nimetini cennet şeklinde, Cemalullah şeklinde arttıracaktır. Ümmet-i Muhammed Hz. Muhammed nimetinin kadrini kıymetini bilmeyi bilemezse, deryada yaşayan mahîler gibi, derya içinde dolaştığı halde deryayı bilmezse, Allah’ın azabı şedîddir, şedîd azabıyla tecelli ve zuhûr edecektir.
Hz. Muhammed’in, bu büyük devletin kadrini kıymetini bilen asırlar geçirmiş bir milletiz, asırlar geçirmiş bir milletin ahfâdıyız. Her şeyiyle O’nu tanımış, her şeyiyle O’nu takdir etmiş ve her şeyiyle istifade etme yoluna koyulmuş necib ahfâdın, necib ecdadın ve eslafın ahfadı durumunda bulunuyoruz.
İstifade edenler istifade edip nimetlerine yeni nimetler ilave ettikleri gibi, Kainatın Efendisinden istifade edip, Allah’ın lutfettiği şeylere yeni nimetler ilave etme mecburiyetindeyiz. Yoksa bu büyük nimete mazhariyetimizin yanıbaşında, uyanık kalpli, basiretli, şuurlu, hassas duygulu olarak yaşamazsak, Allah şu bir kaç asır içinde O’nun feyzini bereketini kestiği gibi, gelecek nesillerde de keser bizi ve bizden evvelkileri yozlaştırdığı gibi, bizi ve bizden sonrakileri de yozlaştırır, bodurlaştırır, semere vermez hale getirir..Allah bu haybetten, bu hüsrandan ümmeti Muhammedi muhafaza buyursun…
Kainatın Efendisi gibi “Nimet-i Uzmâ” diyeceğiz. Allah’ın büyük iltifatını kalbinde taşıyan, sinesinde taşıyan, hayatında taşıyan mümin, neyi sırtında taşıdığını, kime mücavir olduğunu, kiminle beraber oturup kalktığını, hangi nimet sofrasının başına diz çöküp oturduğunu çok iyi bilmelidir.
Kimin ağzından akan barı emdiğini çok iyi bilmelidir ve bu sofraya gelen nimetlerin, nereden akıp akıp geldiğini çok iyi bilmelidir. Bilirse Allah onun ilim ve irfanını arttıracaktır. Bilirse bildirmekle onu üste çıkaracaktır. Ama bu büyük nimetin, bu eltaf-ı İlahînin kıymetini bilmezse. onu haybet ve hüsran içinde bırakacaktır ki Allah bizleri muhafaza buyursun…
Kainatın Efendisi sadece şahsiyeti itibariyle, adının anılması itibariyle, Peygamberimiz olması hasebiyle ve hesabıyla, şahsî, cüz’î veşeklî bir tazim ve tekrimde ihtiramda bulunmak, O’na karşı, O büyük nimete karşı, vazife yapmış olmamızı ifade etmez.
O büyük nimet, kalbî, kavlî, fiilî, hissî…her şeyimizle O’na teveccüh etmek ve O’nu her şeyiyle değerlendirmek ve daha büyük nimetlere mukaddime yapmayı iktiza etmektedir.
Allah’ın O’nun gibi büyük bir nimetinden O büyük nimet gibi bir nimeti elde edebiliyorsak ne mutlu bize!..
O büyük nimeti değerlendirip, Cennet ve Cemâlullah’ı elde edebiliyorsak ne mutlu bize!..Cenab-ı Hak bu türlü eltafından bizleri mahrum bırakmasın…
Buraya kadar arz ettiğim şeyleri tahkîk adına, meseleleri araştırıp size takdim etme adına arz ettim. Hitam-ı misk olmasını düşünerek bundan sonra hakikat hesabına, biraz da kendi hissim adına bir iki cümle ile bir iki hususu arz edip bitireyim…
Saadet asrından alın da ta gül devrinin devam ettiği en son sınıra kadar herkes, fiilî, kavlî, kalbî ciddi bir irtibat içindeydi Aleyhissalatü vesselam’a karşı…
Osmanlı’nın Padişahı, Kainatın Efendisinin ayağının bastığı toprak parçası ki tahcîr edilmiştir, onu tacına sorguç yapıyordu ve O’nun için de bir nazım söylüyordu: “Kainatın Efendisinin ayağının bastığı toprak, Osmanlı Padişahının tacında sorguçtur”. Osmanlı dahi kadrini kıymetini o kadar biliyordu.
İşte bu hükümdarlardan birisi…Sahabi devrine ait vakaların vüsûku nisbetinde, Osmanlı’ya Abbasi’ye ait olarak naklettiğimiz şeyler mevsûk değildir. Tenkid edilebilir, cerh yapılabilir. Ama bununla berabero kadar kimse nakleder ki bunu, bana itminan ve yakîn hasıl eder.
O’nun köyüne doğru gidiyordu. Kafilenin içinde sözü sazı baş yaran, söz sultanı Nabe de vardı. Nabi Osmanlı devrinde yetişen, Bakî gibisadece sözde kubbeler yapanlardan değil, içine doğru derinleşen şairlerden…
Padişahın, o köyün âdâbına Nebiler Nebisinin burcu burcu kokusunu taşıyan Medine’nin âdâbına aykırı davranışını görünce, ona hemen iki mısra içinde bir şeyler anlatıverir:
“Sakın terk-i edebden kûyı Mahbûb-ı Hüdâdır bu,
Nazargâh-ı İlahîdir, Makam-ı Mustafa’dır bu…”
Gitmeyen, görmeyen, kalbiyle içine girmeyene anlatılmaz ki bu!…
El etek açıp “İşte huzuruna geldim!” diyenleri, görmeyene anlatılamaz ki!…
Kalbi ummanlar gibi geniş, başı Everest tepesi gibi yüksek olan insanların, O Sultan-ı zî-şânın yanında nasıl kuyu dibi gibi derin kaldığını görmeyene bunu anlatmak mümkün değildir ki!..
Hz. Muhammed’in köyüne giderken, O’nun burcu burcu kokusunu taşıyan iklime ayak basarken, edepli olmasını tavsiye ediyordu
Allah’ın nazargâh’ı ilahisi olduğunu ifade ediyordu.
Padişah edebini takınmış, edeple içeriye doğru giriyordu. Nakledilen şey şudur:
Medine-i Münevvere’nin, Ravzayı Tahire’nin müezzinine görünüverdi. Her sene huccac içinde binlercesine görünen Nebiler Nebisi, binlercesinin tazimat, tekrimat ve ihtiramını doğrudan doğruya alan Nebiler Nebisi Sallallahü aleyhi ve Sellem, kendi yeşil kubbesinin başı ucunda ezam okuyan müezzinine görünüvermişti..
“Sen bu gece minarelerde şu salâyı okuyuver!” Müezzin Türkçe biliyordu bilmiyordu bilmem, bize nakledilen şey budur.
Hünkar ve şair Nabi, adım adım Nebiler Nebisinin iklimine yaklaşırken, ki ben, o an duyduğum şeyi size anlatmaktan aciz bulunuyorum, şu kadarını diyeyim:
O dakikada Ravzayı Tahire’nin kubbe ve minaresi g öründüğü anda, heyecanla beklediğim o kubbe ve minare göründüğü anda, bana arabadan in cennete gir deselerdi, kasemle anlatırım, girmezdim, oraya girerdim!..Beni o kadar cezbetmişti, cürmümle beraber…
İşte bu iklim içine giriliyordu. Orada buyur diyecek Nebiler Nebisiydi…İstikbal edecek Nebiler Nebisiydi…Misafirler O’nun misafiriydi…
Birdenbire kulaklarda duyulan bir ses belirdi, minarelerden yükselen bir ses vardı, adeta Medine’nin bütün minarelerinden yükseliyordu. Hünkar da duyuyordu, Nabi de duyuyordu. O, onu dün söylemişti ama, bu gün Medine’nin bütün minarelerinde semalara doğru yükseliyordu:
“Sakın terk-i edebden kûyı Malhbûb-ı Hüdâdır bu,
Nazargâh-ı İlahîdir, Makam-ı Mustafa’dır bu…”…bu duyuluyordu…
Bugüne kadar Medine’nin âfâkında, hâlâ Nâbi’nin o sözü çınlamaktadır. Kulağını veren, kalbiyle işin içine giren herkes o sözü duyacaktır.
Sultan-ı Rasül adına, Şah-ı mübecced adına, sözü yerde ve gökte geçerli olan, Şahlar Şah’ı adına, söylenen o sözü kalp kulağıyla bütün ehl-i kalp duyacaktır. Elverir ki kulak veriversin!..
Kainatın Efendisi , kalplerin kûtu, gıdası, gönüllerin ziyası, basarların nurudur…Her şey O’nunla görülür, O’nunla bilinir, hakikata O’nunla erilir, O’nsuz bir dünyada hakikata ermeye, O’nsuz bir dünyada açık ilimlerin ufkuna ulaşmaya ve O’nsuz bir dünyada kelime-i vahid ile arz edeyim:
O’nsuz cennete girmeye imkan ve ihtimal yoktur…
Siz bütün fikrî muhassalanızı, ruhî muhassalanızı, kalbî muhassalanızı bir araya getirin, bunları mezcedin, bir hülasa hasıl edin, bunda Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ı görmeye tanımaya, gerçekten O’nun irfanına ve iz’ânına ermeye çalışın, o zaman hayatınızın değiştini göreceksiniz…
Taddığınız şeylerin size eğişik şekilde geldiğini duyacaksınız…Ruhunuzun, şadırvanlardaki güvercinler gibi yukarılara doğru kanat çırptığını hissedeceksiniz…Hz. Muhammed ufkunun başkalığını duyacaksınız, iliklerinize kadar duyacaksınız…
Elverir ki O’nun irfanına, irfanında gönülde iz’anına eresiniz, O’nu kamet-i kıymetine uygun tanıyıveresiniz… Bir şair edası ve hissiyle değil, aklın fikrin, kalbin sırrın, hafanın, ahfanın el ele tutup omuz omuza vermesiyle, bütün letâif-i insaniyenin tanımasıyşla onu tanıyıveresiniz…
O zaman cennete girmeye lüzum yok esasen…Burda cennet-nümun bir hayat yaşayacaksınız…Burada görmeniz gerekeni göreceksiniz, burada ermeniz gerekene ereceksiniz… Öbürü sadece mekan değiştirmekten ibaret olacaktır. Allah’ın bir odasından başka bir odaya geçmeden ibaret olacaktır.
Allah, yapılışı, mahiyeti, cihazatı böyle olmaya müheyya ve mustaid olan Ümmet-i Muhammedi bu ufka ulaştırsın, aziz eylesin, Hz. Muhammed’e Sallallahü aleyhi ve Sellem’e hakiki ümmet kılsın…