Tarafından kurannuru r r

HUTBE TEVHİD-1 (14 Şubat 1975)

EN BÜYÜK VE BİRİNCİ DERT VE MESELE, İMAN KURTARMAK OLMALIDIR…
PEYGAMBERİMİZİN VE SAHABENİN EN BÜYÜK MESELESİ BUYDU…

PEYGAMBERİMİZİN, EN BÜYÜK MESELESİ: İMAN KURTARMAKTI…
PEYGAMBERİMİZİN ÇABALARI VE EBU TALİB’İN İNANMAMAMASI…
PEYGAMBERİMİZİN HAYBERE GİDEN HZ.ALİ’YE, İMAN KONULU TAVSİYESİ…

Elhamdülillâh…Elhamdülillâh…Elhamdülillâhillezî hedânâ lihâzâ…vemâ künnâ linehtediye levlâ en hedânallâh…
Vemâ tevfîkî vela’tısâmî illâ billâh…aleyhi tevekkeltü ve ileyhi ünîb…
Eşhedü ellâ ilâhe illallâhü vahdehû lâşerîke lehû velâ nazîra lehû velâ misâle leh…
Ellezî lâ uhsî senâen aleyh…Kemâ esnâ alâ nefsihî…
Azze câruhû ve celle senâühû velâ yü’zamü cündühû velâ yuhlefu va’dühû velâ ilâhe gayruh…
Ve neşhedü enne Seyyidenâ ve Senedenâ ve Mevlânâ Muhammeden Abdühû ve Rasûlüh…
Essâbiku ilel-enâmi nûruh verahmetün lil-âlemîne zuhûruh
Sallallâhü teâlâ aleyhi ve alâ âlihî ve evlâdihî ve ezvâcihî ve eshâbihî ve etbâıhî ve ahfâdihî ecmeîn
Emmâ ba’dü feyâ ıbâdallâh ittkullâhe teâlâ ve atîûh fekad kâlellâhü teâlâ fî kitâbihil-kerîm

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Felealleke bâhıun nefseke…” (Kehf,18/6; Şuara,26/3)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Her insanın, o insanı meşgul eder, müteessir eder, çok defa dünyaya ait başka şeylerini unutturur büyük bir meselesi vardır.

Meselenin büyüklüğüne göre o insanın, o meselenin dışındaki şeyleri terk etmesi görülür. Mesele ne kadar büyürse, o nisbette sair şeyler tamamen unutulur ve terk edilir.

Bacağını kaybetme meselesiyle karşı karşıya kalan bir insanın, o gün çıkan yemeklerin çeşidini dedikodu etmesi asla düşünülemez. Çünkü başında büyük bir gailesi var. Hanımı evden ayrılmış gitmiş bir tarafa; hanımı nereye gittiği bilinmeyen bir adamın başına öyle bir gaile açılmıştır ki, o gün o, ayakkabısına boya vurmayı mesele etmez, edilmez. O, buna benzer çok meseleyi çoktan unutmuştur esasen.

Mesele büyüklüğüne göre kendinden başka her şeyi unutturur ve terk ettirir.

Bu meseleleri kim tayin edecek veya mesele neye göre ehemmiyet kazanacak? Bizim hayatımızla yaşayışımızla alakalı meselelerin dışındaki büyük işlerin büyüklüğünü nasıl anlayacağız?

Bunu Allah Celle Celâlühû’nün ölçüleri içinde, vicdanın ve insan şefkatinin ışığı altında akıl ve mantıkla bulacağız Allah’ın tevfik ve inayetiyle…

Her devirde bir kısım meseleler ehemmiyet kazanır.

Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam devrinde de bir mesele ehemmiyet kazanmıştı.

Belki bir zaman gelir ki harpler ehemmiyet kazanır, cihanı fethetme ehemmiyet kazanır, medeniyetler umranlar kurma ehemmiyet kazanır. Bazı zaman da olur ki, insanlara muhtaç oldukları sağlam bir kanaatı kazandırma ehemmiyet kazanır, iman ehemmiyet kazanır. İnsanların kendi arzularını yaşmalarından kurtarılması ehemmiyet kazanır. Allah’ın isteklerini yaşama ve yaşatma ehemmiyet kazanır. Bu da aklın rehberliğiyle vicdan taşıyan her insanın hemen hemen hissedebileceği vazıh meselelerdendir.

Şirazeden çıkmış bir nesil karşısında müteessir olmayan bir insan, kalp ve vicdan taşımıyor demektir. Evladı veya bir yakını dinsiz olmuş bir kimse, bu mesele karşısında müteessir değilse, insanî melekelerini kaybetmiş demektir.

Topyekün bir millet içinde bu kabil çözülmeler, kopmalar ve başıboş bir hayat ve hava içine girmeler birbirini takip ediyorsa, topyekün o milletin efradı, bu korkunç manzara karşısında hissiz kayıtsız duruyorsa, topyekün omilletin histen, kayıttan nasibi olmayan o milletin sinesinde bir kalp ve vicdan taşıdığı iddia edilemez.

Kalp ve vicdan taşıyan herkes kendine yakın olsun uzak olsun, milleti içinde bulunsun, milletinin dışında bulunsun, derece ve daireye göre ehemmiyetli olmakla beraber bu meseleler, dinden kopan dinsizliğe düşen, imandan ayrılan imansızlığı tercih eden, ahlakı salahı bırakan, ahlaksızlığa ve salahsızlığa düşen herkes, onun kalbinde dalga dalga teessür hasıl etmesi icab eder. Dalga dalga kalbinde tesir hasıl değilse, kalbi yoktur diyeceğiz o insana…vicdanı da yok diyeceğiz o insana…

Çok küçük meseleler kendilerini müteessir eden insanlar, bu mesele karşısında müteessir değillerse imansızlığın akıbeti mevzuunda şüpheleri var demektir. Şu cümle cümle birer kanun halinde arz ettiğim meselelerin sonunda bir şey söyleyeceğim esasen;

Bu yıkılışlar, çözülüşler yok oluşlar karşısında bir insan müteessir değilse, esasen bu gidişin akbıbeti hakkında şüphesi var demektir o insanın.

Yani bir bir haşre inanmıyor bir hesaba inanmıyor, bir Allah huzuruna çıkışa inanmıyor, bir ebedi saadete inanmıyor… Evladının şirazesizliği karşısında duygulanmıyorsa, müteessir olmuyorsa, bu mevzuda getireceği bütün delilleri arkaya atacağız. Zira bu mevzuda inanmış olamanın en birinci zahir ve bahir alameti, onu o girdaptan kurtarma hususunda gösterilecek gayrettir. O hususta yapılacak, çalışılacak, ne güná ne istikamette olursa olsun, işler olacaktır. Cenab-ı Hak, büyük meseleyi, meselenin kameti kıymetine uygun idrake bizleri muvaffak etsin!..

İşte Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam hayata gözlerini açıp, hayatın manasını anladığı andan itibaren bu derdi dert edinmiş, bu meseleyi en büyük mesele yapmıştır.

Rasulü Ekrem kendi servetini bu mesele uğrunda feda etmişti. Hanımının servetini de bu mesele uğrunda feda etmişti. Rahat yüzü görmüyordu meselesinden ötürü.

- “Başın kırıldı” diyorlardı…

- “Bilmiyorum, meselem büyük!..”

- “Dişin kırıldı!..”

- “Bilmiyorum meselem büyük!..

- “Memleketini terk ettirmeye zorlanıyorsun”;

- “Bilmiyorum meselem büyük!..”

- “Hicrete memur edildin!..”

- “Meselem büyük!..” diyordu.

Daima kafasında meselesi vardı..

İşte bu meselesi onu boğacak hale getirmişti ki Kur’an:

“Felealleke bâhiun nefseke…”

-”Nerdeyse kendini intihar edeceksin, iman etmediklerinden ötürü…!”

İşte imanlı kalbin ifadesi…İşte vicdanlı kalbin ifadesi…”Neredeyse insanlar iman etmediklerinden ötürü, kendini intihar edeceksin!” diyor.

O’nu amcası Ebu Talib’in yanında, nasıl musdarip bulunduğunu, nasıl musdarip yaşadığını hep beraber görelim:

Ebû Talip 40 seneye yakın Rasuller Rasulüne yardım etmiş, O’nu himaye etmiş, esen yelden korumuştu. Peygamberliğinden ötürü O’nu himaye etmiyordu. O bir yakınıydı, hiss-i karâbetle bu işi yapıyordu. Eğer O’nun Peygamberliğine hürmeten yapsaydı, kalpteki buzlar çözülecek ve o da Rasulüllah deryasında çözülüp gidecekti.Fakat sadece hiss-i karâbet ve şefkatle yapıyordu bunu.

Ama Allah Rasulü onun himayesini karşılıksız bırakmamak için, döşeğinin başında ondan bir şey istiyordu.

- “Amcam! Senden fazla bir şey istemiyorum, bir kere lâilâhe illallâh de mahkemeyi kübrada sana şefaat edeyim!”. O tereddüt içindeydi zira yine Allah Rasulünden öğreniyoruz:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşr olursunuz”.

Ebu Talip lâilâhe illallâh diyerek yaşamamıştı ki öyle ölsün!..Allah o an ona nasip etmeyecekti onu.

Allah Rasulü hep israr ediyordu. Başında Senadidi Kureyş de vardı Küfrün cehlin babası Ebu Cehil de ordaydı. Allah Rasulü ona lâilâhe illallâh demeyi zorlarken,

- “De!” deyiverirken, Ebu Cehil de:

- “Babanın ananın dininden mi dönüyorsun?” diyordu. Allah Rasulü Ebu Talib’i ikna edemedi; ikna olmazsa edilemez insan, peşin hükümlere saplanmışsa ikna edilemez o insan!..

- “Alâ milleti Abdilmuttalip!..” Son sözü bu oldu bu oldu. Müminin son sözü lâilâhe illallâh’dır. Ebu Talib’in son sözü

- “Abdülmuttalibin dini üzerine ölüyorum” oldu.Abdülmuttalip de nasıl öldü cahiliye devrinde malum!

Allah Rasulü yıkıldı o anda, sanki içinde bulunduğu binanın kubbesi başına çöktü. 40 sene nuru alsın himaye etsin, onun için her mehalike girsin, beladan belaya atılsın, ölümün kucağına atılsın; fakat sonra Allah Rasulü ona hiç bir şey yapamasın…Şefaat hakkını dahi kaybetmiş olarak ahirete gitsin…

Allah Rasulü yıkıldı. Lealleke bahiun’u işte o esnada görmek lazımdı. Nasıl sıkılmıştı, o esnada dudağından şu sözler dökülüyordu: Nehyolunmadıktan sonra, vallahi senin için hep istiğfar edeceğim diyordu. Eğer Allah beni men ederse, ne yapayım o zaman emir büyük yerden, boyun bükük bel kıracağımmm

Allah ayet indiriyor, anında ayet indiriyor:

“Mâ kâne linnebiyyin…”(Tevbe, 9/113)

“Peygamber ve Müminler, kendi yakınları dahi olsa, müşrik olarak ölen kimselere asla ve kat’a dua ve istiğfar edemezler, onlar için mağfiret talep edemezler.

“İnneke lâ tehdî men ahbebte…” (Kasas, 28/56). Bu da büyük yerden bir tesellidir: Allah: “Habibi zîşánım! Sen istediğini hidayet edemezsin! Allah kimi dilerse ona hidayet eder. Murad-ı İlahî olmadı. O, Allah’a teveccüh etmedi ki, Allah da hidayetini murad buyursun!..Öyleyse sen hiç mütessir olma! kalb-i pâkin mahzun olmasın, yakının dahi olsa, senin yakının takvada sana yakın olanlardır” tesellisinde bulundu.

Evet mümini sıkan, mümini musdarip yapan şey, bir insanın dinsiz olması…

Ya bin insan her gün dinsiz oluyorsa!..Ya bin cenaze her gün imanını kaybediyorsa!..Ya binlerce insan şeriatın bağrından kopup gidiyorsa!..Afedersiniz, kopuklar içine karışıyorsa!.. Bu büyük manzara karşısında müteessir olmayan insan kalp taşımıyor, vicdan taşımıyor demektir.

Öyleyse insan imanının nisbetinde, iz’anının nisbetinde bildiği büyük davayı başkasına anlatmaya çalışacaktır. En büyük meselesi Allah’ı anlatmak olacaktır.

Bir siyasi partiye angaje olan bir insan, köy köy kasaba kasaba dolaşıyor, o siyasi partinin lideri anarşist dahi olsa onu anlatıyor. Mason dahi olsa onu anlatıyor. Ali de olsa onu anlatıyor Veli de olsa anlatıyor. Bir partinin lideri kadar, Allah’ın sizin yanınızda değeri yok mu diyorum size!..Köy köy kasaba kasaba dolaşıp Allah’ınızı anlatmıyorsunuz!…

Allah anlatılmadığından ötürü şirazeden çıkan gençlik karşısında kalbiniz müteessir olmuyorsa, bozulmuş demektir, tefessüh etmiş demektir. Allah yar ve yardımcınız olsun!..Büyük hakikatı idrake sizi muvaffak kılsın. Bu millet daha ne kadar yüz üstü emekleyecek Allah bilir. Allah’a döneceği âna kadar, böyle olacağı muhakkaktır. Allah, lutfuyla keremiyle meccânen bizi bağışlasın, tariki müstakime hidayet eylesin…

Allah Rasulünün derdi davası buydu. Peygamberimizin dert ve davasını dert ve dava edinin. Allah’ın isteği budur. Allah’ın isteğini dert ve dava edinin. Kalbinizle yaşayın, vicdanınızla yaşayın, kalp ve vicdanın ışığı altında vereceğiniz kararları verin, yapacağınız işleri yapın…

Hz. Ali Radyalláhü anh, Allah Rasulü tarafından Hayber Fethine memur edilmişti. Hayber fethedilemeyince Allah Rasulü şöyle ferman buyurdu:

- “Yarın bu bayrağı öyle birine vereceğim ki o Allah’ı Rasulüllahı sever, Allah ve Rasulüllah da onu sever”…O gece herkes bayrağın kendisine verileceğini bekliyordu. Ömer de bekliyordu, Ebu Bekir de bekliyordu, Osman da bekliyordu.

Gözleri ağrıyan gözlerinde hastalık bulunan Hz. Ali, Risâlet-meâb Efendimizin huzuruna gelince, mübarek tükürüğünü gözlerin sürdü, şifâyâb otldu. Bayrağı ona verdiği zaman kimin Allah ve Rasulü tarafından sevilmiş olduğu belli olmuştu.

- “Olduğun gibi yürü!” dedi ona.

- “Sonra gittiğin yerde Allah’ı anlat!” dedi.”Karşına çıkacak olan kimselere Allah’ı anlat!”.

- “Senin elinle bir adamın hidayete ermesi, senin için, Allah’ın verdiği yığın yığın mallardan, develerden, koyunlardan daha hayırlıdır” diyordu.

Bir adamın hidayetine vesile olmak, bu milletten olan bir tek ferdin imanı, bu memleketin topyekün ölmesinden daha mühimdir. İzmir’in zelzele olup yerin dibine batması, bir tek insanın imandan çıkması mevzuunda çok hafif kalır. Bir insanın ebediyyen cehenneme gitmesi, bin defa Türkiye’nin kaybedilmesinden daha mühimdir. Çünkü ölen insanlar, ölseler dahi Allah’ın rızasını kazandılarsa cennete giderler. Ya ebediyyen cehenneme düçár olan, ebediyyen Allah’ı kaybeden, ebediyyen Kur’an’ı kaybeden!..

İşte bundan ötürü, bir müminin en mühim meselesi Allah’ı anlatmak olacaktır. Siz Hatibe ses uyduracaksınız, mevizeciye ses uyduracaksınız. Dediği şeyi diyecek, neşrettiği şeyi neşredeceksiniz. Büyük hakikatta şerîk olacaksınız; ta Ebrâr ile beraber yaşaya öyle haşrolasınız..Allah yâr ve yardımcınız olsun!..

Elâ inne ahsenel-kelâmi ve eblagan-nizâm…Kelâmüllâhil-Melikil-Azîzil-Allâm…
Kemâ kâlellâhü tebârake ve teâlâ fil-kelâm…
Ve izâ kuriel-Kur’ânü festemiû leh… Ve ensıtû lealleküm türhamûn…
Eûzü billhi miheşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
İnnallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn…Sadekallâhül-Azîm… Bârekallâhü ve velicemîıl-mü’minin…
…………..
Elhamdülillâh, Elhamdülillâh, Elhamdülillâhi hamdel-kâmilîne kemâ emarr
Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühün-Nebiyyül-Mu’tebarr…
Ta’zîmel-linebiyyihî ve tekrîmen lifehâmeti şâni safiyyih…
Fekâlellâhü Azze ve Celle min kâilin muhbiran ve âmirâ…
İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-Nebiyy Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ…Lebbeyk!..
Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin Kemâ salleyte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbrâhîme fil-âlemîne Rabbenâ inneke Hamîdün Mecîd.
Ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin kemâ bârakte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbráhîme fil-âlemîne Rabbená inneke Hamîdün Mecîd.
Verdallâhümme anissıddîkı Ebî Bekrin vel-Fârûka Omara ve Osmâne ve Aliyyin Radyallâhü anhüm ve anissitteti bakıyetil-aşeratil-mübeşşirati ve anissahâbeti vettâbiîne el-Ahyâru minhüm vel-Ebrâr.
Ve Selleme teslîmen kesîran ilâ yevmil-haşri vel-karâr vahşürnâ meahüm bilutfike âmîn…
Allâhümmensur men nasaraddîn…

İnnallâhe ye’müru bil-adli vel-ihsâni ve îtâi zil-kurbâ ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy… yeızuküm lealleküm tezekkerûn. (16/90)

Ibâdallâh!.. Allah’ın kulları!..Bu şeref bu paye bu ünvan size yeter; Allah’ın kulları!.. Allah’a kul olma âlî payesiyle şerefyâb ve serfirâz olan, Allah’a kul olma şerefini ihraz eden, bütün şerefi Allah’a kulluğuna bağlı olan, şerefi O’na kullukla bulan Allah’ın şerefli kulları!..
İttekullâhe ve atîû. Allah’a karşı gelmekten, isyandan çok korkun; Azameti kadar, acziniz ve fakrınız kadar, büyüklüğü kadar küçüklüğünüz kadar korkun!.. İsyandan sakının ve saygı içinde ona itaat edin.Takva dairesi içine girin! Ayatı tekviniyenin esrarını kavrayın İlahi kelamla ve kendinizle tevfikini yapın!
İnnallâhe ye’müru bil-adli. Allah en geniş manasıyla adaletle; dosdoğru yolda sıratı müstakimde dürüst bir hayat yaşamakla emrediyor.
vel-ihsâni. En geniş manasıyla ihsanla; Mevlayı müteali görüyor gibi O’na kulluk yapmakla; her ne kadar siz O’nu görmeseniz de O sizi görüyor ve her halinize nigehban bulunuyor ya!..
Ve îtâi zil-kurbâ. Yakın daireden başlamak süretiyle yakınlara bir şeyler vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyetin ufkunuzda şehbal açması yücelmesi ve bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle emrediyor.
Ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy. Ahlaksızlığın her çeşidinden; büyüğünden küçüğünden gizlisinden açığından, Dinin kerih gördüğü, Rasulü Ekremin çirkin dediği şeylerden sizi menediyor. Dinin emirlerini dinlemeyip serkeşlik yapmanın, hakka baş kaldırmanın, huzursuzluk çıkarmanın her çeşidinden de men ediyor.
Yeızuküm lealleküm tezekkerûn. Size böyle vâz-u nasihatta bulunuyor, irşad ediyor ta düşüne, kendinize gelesiniz, istikamet bula, inhiraflardan uzak kala, rızasını kazanarak emnü eman içinde doğruların varacağı cennete dahil olasınız…

Ekımıssalâh innassalâte tenhâ anil-fahşâi vel-münkar…vele-zikrullâhil-ekbar…vallâhü ya’lemü mâ-tasnaûn… (Ankebut, 29/45)

HUTBE TEVHİD-2 (21 Şubat 1975)

EN BÜYÜK VE BİRİNCİ DERT VE MESELE, İMAN KURTARMAK OLMALIDIR…
PEYGAMBERİMİZİN VE SAHABENİN EN BÜYÜK MESELESİ BUYDU…

HZ.ÖMER’İN BİR RAHİBİ GÖRÜP AĞLAMASI…
PEYGAMBERİMİZİN YAHUDİ ÇOCUĞUNU MÜSLÜMAN YAPMASI…
EBU KUHAFE’NİN MÜSLÜMAN OLMASI…
EBU BEKİR’İN AĞLAMA SEBEBİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Felealleke bâhıun nefseke…” (Kehf,18/6; Şuara,26/3)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

İnsaniyeti sönmemiş insan, vicdanî hayetiyetini kaybetmemiş bir insan, sinesinde kalp taşıyan bir insan, istifade ettiği tattığı gördüğü, elde ettiği, onunla olduğu, onunla her şey olduğu, onda her şeye erdiği, güzel kıymetli şeylerder başkalarının dahi istifade etmesini dert edinir.

Gidip cenneti görürse, başkalarını oraya davet etmek, oraya inandırmak onun en büyük derdi haline gelir. Gider de kaderi görürse, kaderin kalemini, kaderin defterini görüp de kader hakkında, kalem hakkındoa, defteri hakkında insanları ikna etmek onnu için bir dert haline gelir.

Ya ayet ayet kainatın dilinden Allah’ı duyar, kendine has görüşüyle, kendine has ihatasıyla O’nu görürse; O’nu göstermek, O’nu duymaya muhtaç olanlara duyurmak O’nun için dert haline gelir.

Bu, insan olan insan içindir, vicdanı sönmeyen insan içindir, sinhsinde kalp taşıyan insan içindir.

Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam işte bu derdin dertlisidir. O,Allah’ı görüyor gibi inanmış, O cenneti görmüş inanmış, O kaderi, kaderin kalemini görmüş inanmış, O meleklere şifahî olarak konuşmuş onları görmüş, inanmış. Kendisine inen kitabın Allah tarafından geldiğini görmüş, duymuş, bütün benliği ile inanmış ve sonra cennet-ásá hayata insanları götürmek için, cenneti de bırakmış, huriyi de bırakmış, gılmanı da bırakmış, insanlığın içine dönmüş.

Kemali ve zirveye ulaştığı anda, yeniden işin hadîdi olan, kuyunun ka’rı olan işin dibine inmiş; insanların elinden tutmak, gördüğü Kemali, müşahede ettiği Cemali onlara da göstermek, onlara da gördürmek, onlara da duyurma kiçin…

Bu noktada Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselam çok musdariptir. Çünkü beşer O’nun anlattığı şeyleri anlamaya yanaşmamakta, ondan kaçmakta, o büyük hakikatlara kulak tıkamaktadır.O ise kalbi kalaklar içinde ısdıraplar içindedir. Okuduğum ayet O’nun bu halini anlatıyor:

Felealleke bâhıun-nefseke…Şu çizdikleri inhiraflardan, zikzaklı yürüyüşlerden ötürü, nerdeyse kendini bogacak intihar edeceksin. İnanmıyorlar diye kalbinin kalakı seni öldürecek gibi, esein teessürün, seni böylesine musdarip ediyor diyor Kur’an-ı Kerim, O’nun o, kalaklar ısdıraplar içindeki halini anlatıyor.

Delailiyle Allah’ı gördükten, kainatından O’nu duyduktan, nefse inip, nefse dalıp O’nu orada anladıktan, vicdanda O’nun sesini duyduktan sonra, bir insan için en büyük dert, bu sesi duymayanlara duyurmak, bu nur ile onları tenvir etmek, bu ahenk içinde onların da dem tutmasını temin etmek, hep beraber cemaat halinde, darüsselama gitmelerini temin etmektir.

İnsan olan insanın derdi budur

Hz. Ömer’i bütün coşkunluğuyla birinin yanında ağlarken görüyoruz Halife-i rûyi zemin, bir manastırın önünden geçerken, başını dışarı çıkaran bir rahibi görür. Zühde kendini vermiş, yememiş içmemiş, bîtâb düşmüş bu zavallı rahip; Hz.Ömer bunu görünce, hıçkırıklarını tutamaz ağlamaya başlar.

– “Hristiyandı!” derler “Ey Allah’ın Peygamberinin Halifesi!”.

– “İşte ben de onun için ağlıyorum!” der. “Dünyayı kendine cehenneme çevirmiş, katlanmadığı ısdırap kalmamış, fakat vapuru kaçırmış, Hz. Muhammed’i bulamamış; cehenneme gidecek, onun için ağılyorum” der.

Allah Rasulü, musdarip, dize gelmiş, kendisine hizmet eden yahudi çocuğunun vefat ederken başının ucunda görüyoruz.Siz kendisini nasıl kalaklar içinde musdarip yaptığını arz edeceğim tablo içinde müşahede etmeye çalışın. Kendisine hizmet eden yahudi çocuğu, hayatının son demlerinde, son soluklarını alıp veriyor. O son solukları değerlendirirse dârusselâma gidecek, orada da Nebiler Nebisine hizmet edecek. Ya değerlendirmezse, cehenneme gidecek…

Allah Rasulü şefkatle onun bakışlarını sonsuzluğa tevcih ediyor ve içinden geldiği gibi tatlı bir eda ile ona:

– “Eslim yâ veled!” diyor. “Müslüman ol, teslim ol!” diyor. Çocuk Rasulü Ekrem’e gönlünden çoktan bağlanmış fakat babasının şerrinden, anasının ihafesinden Rasulü Ekrem’e ittiba edememiş.

Allah Rasulü mübarek yüzünün hatlarındaki ısdıraplarla gösteriyor, kimbilir ne kadar korkuyordu; ya çocuk reddederse! Ya “Demiyorum!” derse, ondan çok musdaripti ki, çocuk bakışlarını Allah Rasulündan kaçırdı ve içi kin dolu Müslüman olmamış babasına baktı. Babası:

– “Etı’ ebâ Kasım!” dedi. Kafire Allah doğru söz söylettiriyordu, yahudiyi hak hesabına konuşturuyordu:

– “Canım evladım! Ebû Kasım’a itaat et!” diyordu.

Çocuk son nefeslerinde son solukları çıkarken, onlarla birlikte yukarıya adeta nurdan helezonlar çiziyor gibi, lâilâhe illallâh Muhammedürrasûlllah da beraber yükseliyordu.

Allah Rasulü cihanı fethetmiş gibi, ciddi bir gıpta içinde hücre-i Saadetlerine dönerken, kimbilir kalbi ne kadar inşirah içinde, ne kadar saadet içindeydi.

Allah Rasulünü Ebû Kuhafe’nin önünde görüyoruz.Mekke fethine kadar küfürde direnmiş bu gözleri görmeyen insan, o güne kadar manaya karşı da gözleri kapalıydı. İlk Nübüvvet şem’ası onun evinde yahmıştı, onun torunu (Hz. Aişe) Nebiler Nebisine zevce olmuştu Onun mükerrem oğlu Ebu Bekir, kıyamete kadar beşerin iftiharla anacağı bir iftihar tablosu haline gelmişti.

Ama ne acı ki Ebu Kuhafe, Mekke fethine kadar bu nuru görememişti. Evinin içindeki nuru, sokaklarına çok yakın yerde dolaşan gezen Nur Abidesini, Hz.Muhammed’i Aleyhissalatü vesselamı görememişti. O gün Mekke fethedilirken Ebu Kuhafe’nin içindeki küfür buzları da erimiş, onun içinde de bir fetih olmuştu.

Ebu Bekir için bu bir sevinç kaynağıydı, âmâ babasının elinden tuttu bir bayram sevinci içinde Allah Rasulünün yanına getirdi. Allah Rasulü, yâr-ı Gâr’ının babası, Sadık arkadaşının babası Ravda’da dostunun………………….babası, yaşlı babası gelince:

– “İhtiyara zahmet verdin, biz onu ziyaret eder telkinde bulunurduk!” dedi. Ebu Bekir:

– “Hayır ya Rasulallah! Sizin kadem-i pâkinize gelip yüzü sürmesi gerekirdi” dedi.

Baba orda, yaşlı baba…Ebu Bekirin babası, cihanı tartabilecek ağırlıkta bütün cihana bedel en büyük sözü söylüyordu: lâilâhe illallâh Muhammedürrasûlüllâh…

Siz görün ki Ebu Kuhafe’nin tek yekta evladı Ebu Bekir bir kenara çekilmiş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

– “Niye ağlıyorsun ya Ebâ Bekir?” İşte orda büyük insan, büyük insana yakışır şu ifadede bulunur:

– “Babamın yerinde amcan Ebu Talib’i görmeyi çok isterdim ya Rasulallah!…………………işte onun için ağlıyorum!…Babam bana ne kadar yakınsa o da sana o kadar yakın!..” Yakındı ama fakat vapuru kaçırdı, şu mukaddes cümleyi söyleyemedi…

İşte kainatın tarrakalarla anlattığı, insanın içten içe denizdeki dahili dalgalar gibi dalgalanıp durduğu, anlatmaya çalıştığı lailahe illallah hakikatı, kainatın sistemlerin karşısında nerfüru ettiği büyük hakikattır.

Bu hakikatın gönlünde ummanlar meydana getirdiği har fert, böyle coşacak böyle taşacak, böyle dalgalanacak, imansızlık karşısında kalbi kalaktan çatlayacak hale gelecektir.

Sokaklar imansızlarla dolu, talim terbiye yurtlarında yuvalarında pek çok imansız gezip tozuyor. Daha nereler nereler; senin benim evladımız, kardeşimiz torunumuz onlarla dolup taşıyor.

Bu imansızlardan mürekkep bu korkunç tablo karşısında kalp müteessir olmuyorsa, kalbi hayat sönmüş demektir. Vicdan müteessir olmuyorsa, insanda vicdan kalmamış demektir.

Allah bize vicdan, insaf ve iz’an ihsan eylesin. Duyduğumuz doyduğumuz, kalbimizi onunla meşbu kıldığımız, Marifet-i İlahi ile bütün kalpleri tenvir ve tezyin buyursun…

HUTBE TEVHİD-3 (28 Mart 1975)

PEYGAMBLERLER GİBİ HAKKA HİKMETLE ÇAĞIRMAKLA GÖREVLİYİZ…
PEYGAMBERLER HAKKA HİKMETLE ÇAĞIRIR…

İKRİME’NİN MÜSLÜMAN OLMASI…
HALİD BİN VELİD’İN MÜSLÜMAN OLMASI…
AMR İBNÜL-AS’IN MÜSLÜMAN OLMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Üd’u ilâ sebîli Rabbike bil-hıkmeti vel-mev’ızatil-haseneti ve câdilhüm billetî hiye ahsen” (Nahl, 16/125)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Cenab-ı Hak, dekâik-i sanatını müşahede etmek, onları alkışçı yapmak, onların müşahedesine bir mana vermek için insanları yaratmıştır. İnsanlar kainatı bilsinler, kainatta Allah, Allah marifetine ait meaniyi anlasınlar, kendisine kulluk yapsınlar diye insanları yaratmış.

İnsanların gözleri kainattaki çok dekâiki göremeyeceği, çok hakikatları anlayamayacağı için, merhamet etmiş lutfetmiş, Rahmânürrahîm ismiyle kainatta kendisini gösteren Allah:

“vekâne bil-mü’minîne Rahîmâ” (Ahzab, 3/43)ayetiyle anlattığı Rahîm Peygamberi Hz.Muhammed Aleyhissalatü vesselamı emsali Peygamberler gibi insanlara talim etmek, kaniatın manasını anlatmak üzere yeryüzüne gönderilmiştir.

Peygamberler kainatın manasını, insanın manasını insana anlatır, Allah’a giden yolu insana göstermeye çalışırlar.

İnsan Peygamberin iş’ar ve işaret ettiği gösterdiği yola, Allah’a giden yola girmezse, fıtratına yaratılışına aykırı bir yola sapmış demektir. O insana sapık denir. İnsan Peygamberin işaret ettiği yola girerse, Allah’ın rızasına, Allah’ın kaniatı yaratılış gayesine uygun bir yola girmiş demektir.

Kur’an diliyle sair kitaplar gibi Allah, Peygamberlere emretiği gibi Peygamberine emrediyor:

“Üd’u ilâ sebîli Rabbike bil-hıkmeti vel mev’ızatil-haseneti ve cadilhüm billetî hiye ahsen” (Nahl, 16/125)

Rabbinin yoluna insanları davet et. Allah’ın yolu., kainatın yaratılışnda Allah’ın gayesini kavrama, Allah’ın azametini idrak etme, bu büyüklük karşısında dize gelme, secdeye kapanma, kulluğunu itiraf etme yoludur. İşte bu yola insanları davet et diyor Peygamberine;

“Hikmetle davet et!” diyor, yaratılışlarının gayesini onlara şerh ederek, kainatın manasını şerh ederek, benim hikmetlerimi kainatta göstererek eşyadaki faydaları maslahatları göstererek, eşyanın iç yüzünü onlara şer ederek, zerreden sistemlere kadar, harekatın manasını onlara anlatarak, kabiliyetlerine kapasitelerine, ilim seviyelerine göre bunları telkin ederek bana gelen yola benim yoluma davet et!

Rasulü Ekrem muasırlarına, muasırlarının anlayışı seviyesinde Hakkı tebliğ etti. Elhak vazifesini, bütün gönülleri hoşnut edecek şekilde yaptı. Bizim gönlümüz de hoşnuttur. Allah makam-ı Mahmûd’a îlâ buyursun, şefaat dairesine vüs’at versin, bizi de şefaatine mazhar kılsın.

Aleyhissalatü vesselam’ın Kur’an’ın istediği şekilde Kur’an’ı anlatması, çok kısa zamanda onun etrafında nurdan halkaların teşekkülüne vesile oldu.Büyük hâle her gün biraz daha genişliyordu.

Nabi’nin anlattığı gibi:

“Değildir hâle çıkmış cami içre kürsiyyi vaz’â gürûhu ennücûmun nur ayetin tefsir eder mehtâb…Etrafına hâleyi almış içine oturmuş bir ay değildir O! Yıldız yıldız insanlara hakaiki anlatan bir vaizdir.

O, kendi tabiriyle:

“Eshâbî ken-nücûm bieyyihim ıktedeytüm ihtedeytüm” ifade ettiği yıldızlarına hakikatları anlatmış, o yıldızlar da O’nun etrafında ay’ın etrafındaki pırıltılar gibi, her gün biraz daha genişleme istidadını gösteriyor genişliyordu. Nice buzlar eridi, nice katı katı kayalar eridi, toprak oldu ve çemenzâr oldu, güllere çiçeklere saksılık yapmaya başladı.

Abu Cehil’in oğlu İkrime, kalbi kin ve nefret doluydu. Kaskatı bir kayaydı. Ama ağzını açtığı zaman ağzından hikmet dökülen, hakikat dökülen Aleyhissalatü vesselam karşısında o da eridi, o da bir çemenzâr oldu, o da güllere çiçeklere saksılık yapmaya başladı. Allah Rasulünün karşısında direnen dayanan, hikmete kulağını ve kalbini kapayanlardan bir tanesi de o ırkın içinde yetişen, İslamın nadide insanı Halid bin Velid ve bir diğer büyük siyasî Amr ibnü’l-As idi. Kısaca bunların, Allah Rasulünanan karşısında eriyişlerini arz edeyim.

Hüreybiye’den sonra Halid bin Velid ve Amr ibnül-As da eriyivermişlerdi. Her kisinin de kafasında şimşek çoktan çakmıştı ama inat inattı, direniyorlardı Allah Rasulünün karşısında.

Amr ibnül-As seneler evvel Habeşistan’a gitmişti, Amr ibni Ümeyye’yi orda görmüştü. Necaşi’den müsade istemişti, Allah Rasulünün Sahabisinin boynunu vurmak için…Kendisi sonra bize naklediyor. “Müsade et ey şanlı hükümdarşu Sabiîn ümmetinin kafasını vurayım!”. Hükümdar öfkeyle öyle bir vurdu ki bana yüreğim ağzıma geldi boynumu vuracak diye. Şöyle dedi:

– “Nasıl olur! Bir Peygamber ki Hz.Musa’nın anlattığını anlatıyor, bir Peygamber ki Hz.İsa’nın müjdesidir, bir Peygamber ki kainatın Efendisidir ve ben ona iman etmişim onun elçisini sana nasıl teslim ederim?” Hatta ibn-i İshak, Amr ibnül-As’ın elini uzatıp hükümdara biat ettiğini belirtir. Binaenaleyh mkafasında çoktan hun şem’ası çakmıştı Amr ibnül-As’ın…

Halid bin Velid’e gelince, Hüdeybiyede kendi durumunu bize şöyle anlatıyor:

“Ben Allah Rasulü orada anlaşma yaparken, yine cesur atlılarımla arkadan hücumu kararlaştırdım, kalktı namaza durdular, havf namazı kıldılar. Ordunun bir kısmı bizim karşımızda duruyor bir kısmı cemaatle namaz kılıyordu. Onlar geldiler onlar gittiler, saldırmama müsade edilmedi. Sonra da müşriklerle Müslümanlar arasında anlaşma olunca ne yapacağımı ben de şaşırdım. O güne kadar 5-6 sene hep güneşe perde çekmiş, gözümü kapamış kulağımı tıkamıştım, onu tanımamazlıktan gelmiştim. Habeşistan’a mı yoksa Şam’a mı gitsem, başka yere mi hicret etsem diye uykularım kaçıyor rahatsız oluyordum.

Günlerden bir gün Velid ibn-i Velid ki, kardeşimdir, benden evvel gitti saadet nuruna erdi. Benden evvel gitti Allah Rasulünün halesi içine girdi. Bana bir mektup yazmıştı diyordu ki: Allah Rasulü kaza haccını yaparken, Hüdeybiye’de eda edemediği umreyi ertesi sene gelip yerine getirirken bana şöyle dedi: Halid gibi akıllı bir adamın nasıl oluyor da müşrik kalıyor? Halid gibi bir adam bu halakaya karışmamalı mıydı?Benim tebliğcilerimin arasında yerini almamalı mıydı?

Halid: “Bunu duyduğum zaman dünyalar bana bahşedilmiş gibi olmuştu. Huzursuzluktan canım dudağıma gelmişti, usanmıştım her gün meyhaneye gitmekten, usanmıştım her gün küfre ait şeyleri yapmaktan, usanmıştım secdesizlikten, Allah’ı anmamaktan, kalbimin vicdanımın pası beni dilgîr ediyordu. Nihayet karar verdim gideyim dedim. Gideyim ama yalnız nasıl giderim? Gideyim ama beraber başkasını da götüreyim. Akıllı Safvan ibn-i Ümeyye’ye gittim. Çok inat etti

– “Vallahi tek başıma da kalsam ona inanmam!” dedi.Ben de ona dedim:

– “Yavaş yavaş dünya çözülüyor, yavaş yavaş alem ona ittiba edecek, görmüş gibi büyük kumandan bugünleri, kürei arzın üçte ikisinin O’nun hükümranlığı arasına gireceğini sanki görmüştü; eriyecek buzlar, toprak olacak bu kayalar,

– “Herkes ona râm olacak, gel gidelim” dedim ” der.

O ise: “Tek başıma da kalsam yine uymam!” diyordu ama o da uyacaktı. Mekke fethinde o da dize gelmişti. “Lebbeyk ya Rasulallah!” demişti.

“İkrime’ye gittim onu iknaya çalıştım. Safvan’ın sözlerinden başka bir şey söylemedi.

Nihayet Talha ibn-i Osman’a gittim, vaziyetimi anlatınca

– “Olur dedi ben de beraber geleyim”.

Gece karanlıkta kimseye görünmeden gidiyorduk. Ya önümüzü alırlarsa, koştuğumuz vapura yetişemezsek, ya mani olurlarsa, ya koşarken ona varmadan, ona ulaşmadan vuslat tamam olmadan, vuslat demini duymadan, tadmadan ölüm gelir çatarsa ne olur halimiz diye endişe ediyordum.

Gece karanlıktan süzüldük, karanlık bir vadide çadırımızı kurduk, istirahat etmeye başladık. Allah Rasulü de bir gün öyle karanlık bir gecede, o karanlık vadilerden gizli çıkıp gitmişti. Halid’in korkusundan Amr ibnül-As’ın korkusundan…Fakat bugün bir kaç sene sonra, onlar O’nun ardından aynı haleti ruhiye, aynı hava içinde sessiz o ıssız vadiden geçip gidiyorlardı.

Onlar orada duradursunlar, aynı kararsızlık aynı endişe içinde Amr ibnül-As da o gece evinden dışarı çıkıyor:

– “Ben de şu küfürden bıktım, şu namazsızlıktan bıktım, kalbin Allahsızlığından bıktım usandım. Gideyim de Medine’de orada tatmin olayım, O’na ittiba edeyim. Herkes O’na iltihak ediyor, ediyor da saadete kavuşuyor…O da aynı duyuş aynı duygulanış içinde başka karanlık bir vadiden çıkıyor…

İkisi de vakayı aynı şekilde anlatıyorlar: Amr ibnül-As:

“Karşıdan bir karartı görünce eyvah yakalandım!” dedim. Yavaş yavaş yanlarına sokulduğumda, çadırın içinde kimin olduğunu bilmilyordum; Halid ile karşı karşıya geldim. O benim cihad arkadaşımdı. Bedir’de Rasulüllahın karşısına beraber dikilmiştik…omuz omuza savaşıyorduk…Bedir’de Müslümanlara karşı idik. Uhud’da beraber Rasulüllah’ı arkadan vurmuştuk.Hendek’de yine beraberdik. Hüdeybiye’de aynı oyunu beraber oynadık…

Karşı karşıya geldiğimiz zaman şaşırdık, ikimiz de şaşırdık…Şaşkın bakışların nasıl olduğunu siz tasavvur edin..

– “Nereye böyle ya Hadil?”

-”Hiç!..Çıkmış şöyle bir geziyordum!”

– “Ya sen nereye gidiyorsun?”

– “Ben de geziyordum!”

Avare insan, Allah’a inanmayan insan gezer, sadece gezer ve boşu boşuna gezer…

Birbirlerine açılıyorlar. Yavaş yavaş açılıyorlar, çözülmeler oluyor:

– “Bıktım ya Halid!” diyor, “Bıktım artık!..Küfür içinde yaşamaktan…Gideyim de Rasulüllah’a ittiba edeyim, gideyim de gönüllere derman olan lâilâhe ilallâhı söyleyeyim!

– “Deme!..Ben de onun için çıkmıştım…..ben de…o tarafa gidiyordum.

İki kumandan yine birbirlerine sarılırlar,…. omuzlarına….gözyaşı dökerler ve ebediyet yolculuğuna beraber el ele verir giderler…

Çoktan Rasulüllah’a haber ulaşmıştır. Gökleri ve yeri birbirine bağlayan, garbı ve şarkı birbirine perçinleyen tesbit eden Allah, meleğini göndermiş, çoktan haber vermiştir.

Halid çok uzaklardan karşılanır, Rasulüllah seni intizar ediyor denir. Halid’in sevincine pâyân yoktur, had yoktur.

– “Akabe’de konakladık gelip karşılayanlar oldu, sonra Medine’ye gittik, Huzur-ı Risaletpenahî’ye girdik, Rasulü Ekrem beşûş bir yüzle karşıladı…ben hemen önüne oturur oturmaz…nefsime de Allah dedirtsin: Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühü dedim…cennete girmiş gibiydim fakat içimde bir dert vardı, ne Amr ibnül-As ne de ben yüzümüzü kaldırıp bakamıyorduk…Hele Amr:

– “Ya Rasulallah! Sana çok yaptım yüzüne bakacak halim yoktur, benim için istiğfar et!” diyordu.

Aynı şeyi ben de söyledim mağfiret diledim Rasulüllah’dan.

Allah Rasulü ellerini kaldırdı: “Allahım Halid’i magfiret et!” dedi.

O günden sonra Allah Rasulü Halid’i küfrün boynuna konmuş bir kılıç olarak vasıflandırdı. Seyfullah dedi ona. Ordular, karşısında eriyor, taşlar eriyordu. Allah’ın adı omuzlarda bayraklaşmış, âfâkta gezdiriliyor, Allah’ın yüce adı Halid ile Amr ibnül-As ile kainatta gösteriliyordu.

Evet sen hikmetle hakkı anlat, hikmetle Kur’an’ı anlat; dilinde hikmet, elmastan inciden pırlantalar halinde kendini gösteren Aleyhissalatü vesselam’ı anlat. Buzlar eriyecek, dağlar taşlar eriyecek, kainatın tarrakalarına herkes ve her şey dem tutacak, herkes lâilâhe ilallâh Muhammedürrasûlüllâh diyecek,”ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî” (İsra, 17/44) sırrı anlaşılacak, her şeyin tesbih ve takdis ettiği anlaşılacak, her şey Allah’ın azameti karşısında dize gelecek…Elverir ki sen her yerde anlatasın!..

Cenab-ı Hak kalbi dalaletten küfürden isyandan, fısk-u fücûrdan şerha şerha olmuş, yarılmış, işe yaramaz hale gelmiş 20′inci asrın perişan insanlığına, hususiyle perişan Müslümanlarına; bu ruhu işrâb etmek süretiyle işba’ eylesin!..Gönüllerine itminan versin. Duydukları hakaiki imaniye karşısında imana gelme, imanı başkalarına aşılama ve anlatma şevki ile serfiraz kılsın!..

HUTBE TEVHİD-4 (07 Mart 1975)

YAKIN DAİREDEN UZAK DAİREYE KADAR HER İNSANLA BİR MUKABELE BAĞIMIZ VARDIR…
HER ALAKA, MÜNASEBET, TEVECCÜH VE MUKABELE ALLAH ÖLÇÜLERİ İÇİNDE OLMALI…
İNSANLIĞA TAKDİM EDİLECEK EN BÜYÜK MUKABELE VE HEDİYE İMANDIR…

EBÛ HÜREYRE’NİN ANNESİNİN MÜSLÜMAN OLMASI İÇİN DUA İSTEMESİ, EN GÜZEL MUKABELEYLE HEDİYE SUNMAK İSTEMESİ…
İKRİME’NİN MÜSLÜMAN OLMASI İÇİN EŞİ ÜMMÜ HAKEM’İN ÇABALARI…
İKRİME’NİN YERMÜK’DE ŞEHADETİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Üd’u ilâ sebîli Rabbike bil-hıkmeti vel-mev’ızatil-haseneti ve câdilhüm billetî hiye ahsen” (Nahl, 16/125)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Her insanın kendisine en yakın olandan uzaklara doğru giderken alakası vardır. Bu alakanın da teveccühlere göre mukabeleleri vardır Değişik değişik olur alaka. Alaka değişik değişik olduğu gibi bir kısım teveccühlere mukabele de değişik değişik olur. Çünkü teveccühler de değişik değişik olur.

Anne babanın evlatlarına karşı alakası çok kökten sarsılmaz, ciddi ve fıtrîdir, teveccühleri ona göre olur ve birbirlerine verecekleri şey de ona göre olur. Evladın anne babasına karşı teveccühü münasebeti de farklı olur. Babasına gösterdiği alaka kadar amcasına alaka göstermez. Amcasına gösterdiği kadar alakayı amcasının hanımına göstermez ve teveccüh etmez…Teveccüh etmediği nisbette de yapılan mukabele de o kadar sönük o kadar çelimsiz olur.

Anlaşılıyor ki uzak daireden içe doğru geldikçe alaka artıyor, münasebet artıyor, teveccüh artıyor; artan teveccühlere de, o teveccüh nisbetinde mukabele etmek istiyor.

İşte biz daima böyle bir daire içinde çevremize karşı teveccüh etmek ve edilen teveccühlere mukabele etme durumundayız.

Bu mukabeleler, bizim ölçülerimize, dünyadaki hadiseleri değerlendirmemize göre olabileceği gibi, aynı amanda bizim ölçülerimizin üstünde, bizim takdim ve değerlerimizin üstünde İlahî kıstaslara göre de olur.

Müminlerin birbirlerine mukabele etmeleri, fıtrat, fıtrî kanunlar, her ne kadar zecrî olarak tesir edip bir yön bir biçim verse dahi, fakat Allah’ın emirlerine göredir.

Biz teveccühlerimizi Allah’ın isteğine emirlerine göre yaparız.Bunun dindeki adı el-hubbü fillah. İnkıtaları da Allah’ın ölçülerine göre yaparız, el-buğzu fillah deriz. Allah için severiz ,ALlah için hediye ve mukabelede bulunuruz. Allah için de birbirimizden alakamızı keseriz.

Öyleyse insanların bize yakınlığıına, teveccühlerine göre mukabele etmemiz icabediyor.Bunu Müslüman olarak Allah’ın ölçüleri içinde ele alıp değerlendirmek, en akıllıca ve Allah’ın rızasına en uygun bir mukabele şekli olacaktır. Birbirinize vereceğiniz hediyeler, birbirinize yakınlığınıza göre yapacağınız mukabeler, Allah’ın kıstasları içinde değerlerini bulmalı, o takdirlerle takdir edilmeli, öyle takdim edilmelidir. Allah bizi bu anlayışa ulaştırsın.

Bir bakıma işin fikir temelini teşkil eden bu hususlarla şunu arzetmek istedim: Biz esasen çevremize en yakın çevreden en uzak çevreye kadar işte böyle bir mukabele ile mükellef bulunuyoruz.

Sevdiklerinize mukabelede bulunacaksınız, tabiri caizse hediye vereceksiniz. Hediyelerin en büyüğü verdiğiniz zatı en çok hoşnut edecek ve bütün hediyelerin menbağı olan Zatı da memnun edecek ve verdiğiniz hediye sizi de onu da ebedileştirecek, ebediyet hesabına kaydolacak hediye, Allah namına yapacağınız işlerdir. Bir kadının kocasına kocasının kadına yapacağı en büyük hediye bu olacaktır. Babanın evladına evladın babasına en büyük hediyesi bu olacaktır.

Yakınlarınızla kurduğunuz münasebetlerde, aranızda tedai ettireceğiniz şeyler, daima Allah marifeti, Allah’ın anlatılması ve Allah anlayışı olmalıdır. Bu sizi ebediyete mazhar edecek, size sönmemezlik solmamazlık, ölmemezlik kazandıracaktır.

İşte bu hikmeti kavramış Nebiler Nebisine:

“Üd’u ilâ sebîli Rabbike bil-hıkmeti vel-mev’ızatil-haseneti “diyor. Sen Allah’ın yoluna binlerce batıl yol içinden Allah’ın yoluna, devrin anlayışı, idraki, ilmi seviyesi içinde insanları davet et diyor. Bu davete pervane gibi koşuşanlar üşüşenler icabet edenler oluyor. Ama herkes evinden çıkarken; kimisi anasını orda bırakmış oluyor, kimisi kocasını bırakmış oluyor, kimisi evladını bırakmış oluyor, kimisi de hanımını bırakmış oluyor. Pervaneler Şem’ayı Ezelînin yaktığı ve ebed nurunun etrafında koşarken, böyle yakınlarından kopmuş ve öyle koşmuş oluyorlar.

Ebû Hüreyre’yi görüyoruz. Muasırı Sahabenin ifadesiyle, Devs tepelerinden yuvarlanıp gelmiş, Allah Rasûlünün dilinde “Kedicik babası” adını almış, Sahabenin Devs Kedisi dediği bu muhteşem insan…Allah Rasulünün hadislerinin neredeyse yarıya yakınını duymuş dinin temel rükünlerini bize intikal ettirmiş Suffe’nin bu fakir insanı, sırtında giyeceği elbisesi olmayan bu insan, Rasulü Ekrem’den bir an ayrılmamış…

Fakat kalbine takılan, kalbini arasıra çekip eve götüren bir hadise var..O bir kelebek gibi aradığı ışığı bulmuş onun etrafında dönüyor ama, evde bir anası vardı, bütün israrlara rağmen bir türlü nura gelmemekte, hakkı kabul etmemekte, kendini ateşe atmaktadır. O kadar yalvarır bu nurani hediyeyi ona kabul ettirmek için, bu en güzel mukabeleyle ona mukabele etmek için ama fakat anası bir türlü kabul etmez.

Bir gün diyor ki: Allah Rasulünün yanına geldim, gözlerim yaşlar içindeydi…..

– “ya Rasullaah!” dedim….Ebu Hüreyre’nin anasına…dua etmez misin?…Allah ona da hidayet etsin!…” Allah Rasulü ellerini kaldırdı

– “Allâhümme ümme ebî Hüreyrate” dedi. “Allahım Ebu Hareyre’nin anasını sen hidayet eyle!”

Ben o kadar memnun olmuştum ki gönlüm inşiraha içinde bir eve gideyim dedim. Koşa koşa kapının önüne geldim. Kapı kapalıydı. Elimle dokunduğum zaman:

– “Mekanek!” diyordu anam içeriden. “Olduğun yerde kal!”..diyordu. Kulak kesildiğim zaman, kapının arkasından bir su şırıltısı duydum. Anladım ki boy abdesti alıyor. Abdestini aldı, içeriye girdim, elbiselerini giydi, dizimin dibine oturdu.

– “Söyle benden evladım ne istiyorsun?” dedi….Eşheda ellâ ilâhe illallaâh…içinden gele gele söyledi.

Kalktım sevinç gözyaşları içinde bu defa Rasulüllaha gittim arz-ı şükranda bulundum ve şu dileği arz ettim kendisine:

– “Ya Rasulallah! Allah duanızı kabul buyurdu, dua et, Allah beni ve annemi herkese sevdirsin!”

Ebu Hüreyre der ki “Ondan sonradır ki benim adımı her kim duyarsa, bana muhabbet besler. Ben bundan bir hüküm çıkarayım: Kim Ebu Hüreyre’ye muhabbet beslemiyorsa, Kalbinde alakası zayıf demektir.

Mekke fethedilince bütün buzlar çözülüyor. Toprağa toprak ilave edecek dağlar eriyor toprak oluyor, alem başka bir alem oluyor. O vahşetzâr, o dikenli tarlalar çemenzâra dönüşüyor, bülbüller şakımaya başlıyor. Derken Kur’an’ın ifadesiyle “Yedhulûne fîdînillâhi efvâcen…” tablo tablo insanlık İslamiyete giriyor. Fev fevc İslamiyete dehalet ediyor ve yığın yığın kitleler halinde İslamiyet gelişmeye çoğalmaya kuvvet kazanmaya başlıyor.

O esnada o güne kadar İslamın ve Kur’an’ın nuruna karşı gözünü kulağını, kalbini kapamışlar ra var. Onun için kanı heder edilmişler de var. Bunlardan bazısı kaçmış Kabe’ye sığınmış, bazıları uzaklara gitmiş, Vahşi gibi sonra gelmiş dehalet etmişti.

İkrime büyük kafir Ebû Cehilin oğlu İkrime ki Müslüman olduktan sonra onun ismini babasına izafeten söylemek o büyük Sahabiye hakaret olur. Mekke fethine kadar Allah Rasulünün baş düşmanıdır, kanını içse hayat bulacağına kanidir. Kanı heder edildiği için o da kaçmıştı.

Ama kadını Ümmü Hakem akıllı kadındı, Nebiler Nebisine affın merkezine müracaat etmiş, “Bizi affet ya Rasulallah!” demişti. Dize gelmiş gönlünden geldiği gibi lailahe illallah…demişti.Allah Rasulü kabul edince içinde bir inşirah daha hasıl omuş, acaba İkrimeyi de affeder mi diye düşünmüş ve

– “Ya Rasulallah! İkrime kaçtı, kulun kaçtı gelse kabul buyurur musun?”Allah Rasulü kapısına gelen kimseyi reddetmemişti. Allah Rasulü İkrimeyi de kabul buyuracaktı. İşaret buyurdular.

Ümmü Hakem ta yemene kadar gitmeye karar verdi, o upuzun çölü aştı, tehlikeli insanlarla yolculuk yaptı, ırzı namusu çok defa tehlikede kaldı fakat kocasına bir hediye takdim edecekti, ebedi saadet hediyesini Marifeti ilahi hediyesini. Duyduğunu duyuracak doyduğuna onu da doyuracaktı. Bu verilmezse kalbi mutmain olmayacaktı. Onun için bunca meşakkate katlanmış, kandan irinden deryalar geçmiş, kocası gemiye binip bir yere kaçmayı kararlaştırdığı anda ona yetişmiş, Rasulüllahın arzusunu ona takdim etmişti. İkrime:

– “Bunu tabul etti mi?”diye sordu.

– “Evet kabul etti, seni bağışladı ve dehaletini bekliyor”…O upuzun yol kocasıyla beraber sevinç içinde kat’edilmişti.

Huzuru Rasulüllaha gelen büyük kumandan İkrime, ona bakacak yüzü yoktu…fetih günü bile kılıç kullanmıştı, fetih günü dahi sahabilere kıymıştı. Ama affeden bir insanın huzurundaydı, affedici Allah’ın huzurundaydı. O’nun affedici ismine mazhar Rasulüllah’ın huzurundaydı.Allah Rasulanan yüzüne istediği kadar bakmasın, Rahmet çepeçevre onu sarmış, Rahmeten lil-alemin olan Rasulüllah nazarıyla onu süzüyor, adeta küfrü eriten mübarek bakışlarıyla küfür adına onda bulunan her şeyi eritiyor ve yok ediyordu.

Biraz sonra başını kaldıran İkrime:

– “Bu kadın bir şeyler söyledi Ey Allah’ın Rasulü, doğru mu, beni bağışladın mı?” diyordu.

– “Evet bağışladım!”.

– “Pekala benden ne istiyorsun?” – “Allah’ın senden istediğini istiyorum”…İkrime gönlünden gele gele eşhedü enla ilahe ilallah…demişti.

Artık İkrime başka bir İkrimeydi

– “Lutfet servetimi, varımı yokumu, her şeyimi yolunda sarfedeyim ya Rasulallah! ve dua buyur bana yaptığım hatalara keffaret olarakAllah beni şehid etsin diyordu. Allah Rasulü vefat edince o, sağa sola koşturuyor şehadet arıyordu”

Yemame’de ne kıyasıya vuruşmutu. Nice Sahabe kütükte doğranan et gibi doğranmıştı ama kelbu kırık İkrime Medine’ye dönerken, aradığı şehadeti bulamadığı için kimbilir ne kadar üzgündü.

Allah Rasulünden sonra daha nice yerlere gitti ne kadar savaştı ama aradığı şey nasip olmadı.

Yermük vakası olunca Allah Rasulünün adını taşılan sancağın altında smsıkı durmuş, Sahabe o gün onu anlatıyor bize:

Vallahi bir adım geriye atmamıştı ve son soluklarını alırken de şöyle haykırıyordu:

– “Hüdeybiye’de Rasulüllah’ın elini sıkanlar, Bedir’de önünde savaşanlar, Uhud’da beraber bulunanlar…şu sancağın altında….doğranalım da…fakat şu sancağı düşürmeyelim yere” diyordu…

Evet doğranmıştı…O sancak yere düşmüştü ama ama İkrime’nin cesedi üzerine düşmüştü. O kütükte doğranmış bir et halindeydi. Ama ne âlî bir et yığınıydı ki, o anda belki Rasulü Ekremin huzurunda yeşilden kanatlarla uçuşup duruyordu. Mekke fethine kadar anûd-inatçı idi fakat nur ondaki her şeyi eritmiş, o da artık bir nur yolcusu olmuştu.

Dağların yeniden meydana geldiği, denizlerin buzlaştığı 20′inci asırda, mahz-ı hikmet ve nur olan Kur’an-ı Kerim derslerine ne kadar ihtiyacımız olduğunu siz düşünün. Gönlünüzle beraber ellerinizi Allah’a tevcih edin, yeniden O’na dehalet ettiğinizi ve ettiğimizi ilan edin ve edelim.

Allah bizim de buzlarımızı eritsin, bize de aynı şevki versin. Rasulü Ekrem’in mübarek adı altında, Allah’ın bayraklaşan adı altında ölelim fakat onu düşürmeyelim. Afâkımızda bayraklaştıralım. O Aziz ismin altında izzetle ölmeye çalışalım…

HUTBE TEVHİD-5 (14 Mart 1975)

ÖĞRENMEK VE DİNLEMEK ALLAH’I ANLATMAK İÇİN OLMALI…
MÜMİN, İNANDIĞINI YAŞAMALI BAŞKASINA ANLATMALI VE YAŞATMALI…

YASİR AİLESİNİN ÇEKTİĞİ İŞKENCELER VE YASİR’LE SÜMEYYE’NİN ŞEHİT EDİLMELERİ

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

” Vellezîne câhedû fînâ… ” (Ankebut, 29/69)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Duyduğumuz büyük hakikatı duyurma vazifesi ile mükellef bulunuyoruz. Tadıp tatmin olduğumuz şeyleri, başkalarına ulaştırma vazifesi ile vazifeli bulunuyoruz. Dışarıya çıkıp şualarından istifade ettiğimiz, sırtımızı ısıttığımız güneşe, başkalarının elinden tutup, başkalarını ona ulaştırma bir vazifedir. İnsanlık vazifesi Müslüman olma vazifesidir.

Herkes hak ve hakikat adına, Kur’an adına İslam adına duyduğu şeyleri onlara muhtaç gönüllere ulaştırma mecburiyet ve mükellefiyeti altındadır.

Dinlediniz, duydunuz, tereddüdünüzü izale ettiniz veya edemediniz, bir fikir aldınız, bir yolun erkanını öğrendiniz. İşte o yolun erkanını başkalarına götürmek, sizin için Allah tarafından yüklenmiş, üzerinize tahmil edilmiş bir insanî vazifedir.

Bu vazife aynı zamanda beşerin en büyüklerine en şereflilerine ve kerimlerine tahmil edilmiş, Peygamberlik vazifesinin bir şuaı, bir manasıdır. Cenab-ı Hak bu vazifeyi idrake bizleri muvaffak kılsın

Dinlemenin bazı şeyleri bellemenin neticesi insanlar tarafından elde edilmezse, davranışlarımız biz bir neticeye götürmezse, işlerimizde bir planı elde etme yok ise şayet, abes iş yapıyoruz demektir. Boşunaa vaktimizi israf ve itlaf ediyoruz demektir.

Öğrenmenin bir manası vardır bir de maksadı vardır. Dinlenmenin de bir manası ve maksadı vardır.

Dinlerken dikkat etme ihtimam göstermi bu işin manası ise, bu işin manasını böyle yaparken kavramak ise, dinlemenin neticesinde yapılması gereken şeyi yapma da o işin manasına riayetkarlığın ifadesi olacaktır.

Bir işi anlamak, neticede o işi yapmamak için asla olamaz. Bir şeyi anlamak, anladığımız o şeyden başka bir şeye intikal etmek, başka bir netice çıkarmak içindir.

Niye Allah diyoruz, niye Peygamber diyoruz, neden Kur’an diyoruz? Niye alemin yaratıldığını ve Allah’ın kıdemini isbat ediyoruz? Niçin hadiselerin elinden zimamı alıp Allah’a veriyoruz veya öyle olduğunu görmeye çalışıyoruz?Bütün bunlarda bir maksadımız vardır.

Maksadımız marifet-i İlahiyyenin içimizde iyici yerleşmesi, içimize yerleşen marifetin bizi atom haline getirmesi, küfrün semasında patlaması, o nura muhtaç olanların kalplerini ziyaya kavuşturması, gözü dönmüş kafirlerin de başlarına bomba olarak patlayıp onların başını dağıtması…Maksadımız İnşallahü teala bu olsun!..

Biz bu maksat istikametinde dinler, bu maksat istikametinde anlarsak, Cenab-ı Hak Hazretleri bizi muvaffak edecek ve neticeye erdirecektir. Bu, O’nun kanunudur ve biz de Rahmetinden umuyor ve dileniyoruz, lutfetsin bize…

Rasulü Ekrem Sallallahü aleyhi ve Sellem, Cenab-ı Hakkı anladıktan, kainattan aldığı dersi itmam ettikten, Kur’an ile o dersin şerhine ulaştıktan sonra bir kor haline gelmişti, artık yerinde duramıyordu, sağda solda Allah diyordu, başa gelecek binlerce mesâib ve devâhî altında durmadan Allah diyordu. Onun devrinde cereyan eden bir vaka arz edeyim.

O’ndan hakikat dersini alan her fert bir ateş parçası haline geliyordu. Karanlık zaman ve zemin onlarla aydınlanıyor, nura kavuşuyor. karanlık gönüller onlarla aydınlanıyor ve karanlık sanılan kabir de onlarla aydınlanıyor, insanlar dünyada da ahirette de, cennet-nümûn bir hayat yaşamaya başlıyorlardı.

Binlerce devahi ve bela başlarında değirmen taşı gibi dönüyordu fakat inanmış insanların hepsi mesuttu. Allah’ın huzuruna çıkacaklarına, cennet saadetiyle mesut olacaklarına inanmışlardı. Allah vardı ve kimse bu sebeple gam etmiyordu. Binlerce ısdıraplı, binlerce çilekeş Allah Rasulünün devrinde, her birisi başka bir vadide Allah diyordu, Rasulüllah diyordu, katlanmaya karar vermişlerdi.

İlk inananlardan Yasir ailesini görüyoruz. Nura gelmiş, nura bende olmuş, nurun etrafında dönmeye başlamış ve o zaman karşısına engeller çıkmış…İnsanlar sapık yollarında giderken kimse niçin gidiyorsun demez onalara. Fakat hayatına istikamet verdiği andan itibaren, binlerce mani binlerce engel karşısına çıkar.

Medine’ye uçaktan gelmiş göç etmiş olan Yasir ailesi, Medine’de hamisiz sahipsiz bir ailedir. Birinin yanında çalışmakta, hayatını öyle temin etmekte, hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Yanında çalıştığı efendilerinden bir de kadın almıştır.

Sümeyye İslamın yüzünün akı bir kadındır. İslamın ilk şehide kadınıdır ve ondan yüz akı bir evlat olmuştur. Hz.Ali’nin önünde şehid olan Ammar, yiğit Ammar bin Yasir…

Yasir ailesi, Allah Rasulündan hakikat derslerini aldıktan sonra, o şem’apervane kesilmiş ateşin etrafında dönmektedirler.Ara sıra bela ve musibet adına çarptıkları ateş onları yaksa bile, tahammüle ve dayanmaya karar vermişlerdir. Fakat insanın bir takatı vardır. Bu, bir noktaya gelir ki, artık insan ona dayanamaz hale gelir.

İşte bunlara yapılan işkenceler de takat getiremeyecekleri bir safhaya gelince, Allah Rasulü yanlarından geçiyordu, Yasir eli ayağı, başı kaynayan sulara sokuluyordu. Ayağına ip takılıp sürükleniyordu.. kadına da utanmadan aynı şeyleri yapıyorlar, aynı işkenceye maruz bırakıyorlardı. Delikanlı Ammar’a aynı şeyleri yapıyorlardı.

İşkence had safhaya gelince, Rasulü Ekrem oradan geçiyordu, Yasir dayanamadı….

– “Ya Rasulallah!….” dedi.

Bir medet bekliyordu, ellerini kaldırsın göklere doğru, dua etsin, Allah’dan bir şeyler dilesin, şu işkence edenlerin Allah belasını versin…Belki bunları bekliyordu

Allah Rasulü:

– “Sabren yâ âle Yâsir!” buyurdu.

Sabır Yasir ailesi diyordu. Ama sabrın bir haddi hududu vardı,dayanabilecekler miydi acaba bundan ötesine? Dayanmaya karar vermişlerdi, işkencenin cehenennemin içinde, ısdırabın içinde tebessümle kendilerine bakıyor dayanmaya karar veriyorlardı.

Bir iki gün sonra Yasir öldürülüyordu hanımının gözlerinin önünde…Akla hayale gelmedik işkence çeşitlerine maruz bırakılarak öldürülüyordu.

Sümeyye sarsılmıyordu. Kur’an’dan üç beş ayet nazil omuş, üç beş ayetle hakiki imanı elde etmiş, üç beş ayetle Allah’a dönmüş fakat bir daha geriye dönüp döneklik yapmamak için, her şeye katlanmaya karar vermiş, erkekleri geride bırakan mert bir kadın…Başı sıcak suyun içine sokulduğu zaman, saçları dökülüyor cascavlak bir baş dışarıya çıkıyor…Ama siz görün ki obüyük kadın yine lailahe ilallah Muhammedürrasulüllah diyor.

İşkenceleri ve öldürülmeleri konusunda bize çeşitli rivayetler anlatılıyor. Anlatılanların hepsi korkunçtur. Hayvanların üzerine bağlama, ayaklarından gerdirme şeklindeki işkencelerden bahsediliyor. Böyle öldürüldükleri söyleniyor. Ve başının kaynar suya sokulup yüzünün eti döküldükten sonra dayanamayıp öldüğünü söylüyorlar. Hangi şekilde olursa olsun yüzünün eti dökülmüş kadını, ayakları ortadan kopmuş, yırtılmış kadını ve sinesine saplanmış mızrak altında yerde yatan kadını; gönlünden gele gele lailahe ilalah Muhammedürrasulüllah derken görüyoruz.

“Vellezîne câhedû fînâ… ” Bizim uğrumuzda mücahede edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz, Muhsinlerle iyi davrananlarla beraberdir.(Ankebut,29/69) Allah ehli ihsanla beraberdir. O’nu görüyor gibi ona kul olup ondan dönmeyenlerle beraberdir…

Ammar’a aynı işkenceyi yapıyorlar. Demirler kızdırılıyor göğsüne bastırılıyor ama bir dağ gibi yerinde sebat ediyor. Dilinin ucuyla Muhammed’den döndüm diye söylediği bir sözden ötürü kimbilir nasıl ciddi bir nedamet hissiyle Huzuru Risaletpenahiye geliyor ağlıyor

– “Mahvoldum yâ Rasûlallâh!” diyor…

Öylesine Allah’a öylesine Rasulüllah’a bağlı bir cemaat…İnandığını yaşama, başkalarına yaşatma, başkalarına anlatma uğrunda her türlü mehalike her türlü tehlikeye göğüs germiş, iktiham etmiş bir cemattir.

20′inci asrın bütün taşkınlığı, dalaleti tuğyanı ve küfrü karşısında, Sahabenin arkasında saflaşacak cemaat, aynı şeyleri duyar, aynı şeyleri yaşar, aynı hava içinde Allah’ın tevfikve inayetiyle bu mevzuda dayanırsa, ona da Sahabeye doğan günler doğacak, baharı cennetin günlerinden daha aydın olacak, kabri dünyasından daha aydın olacak…Allah’ın inayetini ve lutfunu kendisiyle beraber bulacaktır.

Allah kasemle bize anlatıyor: “Onlar ki benim yolumda cihad ederler, ben onları çeşitli yollardan yürütür, çeşitli yollara hidayet eder, neticede lutfuma, hidayetime erdiririm, kendime erdiririm diyor; unutmasınlar…Allah ehli ihsanla beraberdir.

Allah hakkında imanını geliştirme, gelişmiş imana muhâzî olacak şekilde amel etme, Allah’ın yolnudan ayrılmama havasını demini devam ettirenlerle beraberdir.

Cenab-ı Hak dinimizi lahûtî hava içinde devama bizleri muvaffak kılsın. Duyduğumuz şeyleri başkalarına duyurma aşkını bizlere ihsan eylesin.

Camiye gelip gittikten sonra geldiğimiz gibi gitme felaketinden bizleri halas eylesin. Öğrendiğimiz her şeyi başkalarına anlatmak müminin şiarıdır, Müslümanın şiarıdır. Uyuşuk uyuşuk dolaşmak, bu da kafirlere has bir sıfattır. Kafir sıfatlarından Allah bizi halas eylesin, Mümin sıfatlarıyla muttasıf kılsın!..

HUTBE TEVHİD-6 (21 Mart 1975)

HER VARLIĞA ALLAH NAMINA BAKMALI, MUHABBET VE ALAKA BESLEMESİ…
MÜMİN, İNANDIĞINI YAŞAMALI BAŞKASINA ANLATMALI VE YAŞATMALI…
ÖĞRENMEK VE DİNLEMEK ALLAH’I ANLATMAK İÇİN OLMALI…
HER MÜMİN KENDİ KONUMUYLA HAKKI ANLATMALI…

MUS’AB BİN UMEYR’İN MEDİNE MUALLİMLİĞİ VE İRŞADI…
USAYD BİN HUDAYR’IN MÜSLÜMAN OLMASI…
SA’D BİN MUAZ’IN MÜSLÜMAN OLMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Yâ eyyühellezîne âmenû kû enfüseküm ve ehlîküm nâran….”(Tahrim, 66/6)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Hakikat hesabın hak namına insan, bellediği elde ettiği şeyi başkalarına da verir. İstifade ettiği şeylerden onların da istifadelerini temine çalışır. Bu insanlığın mutezasıdır.

İnsan, bir manasıyla kelime olarak “Üns”den gelir.

“Üns”, herkesle anlaşabilen, uzlaşabilen, herkese karşı ülfeti, insanlığı meveddeti muhabbeti olar varlık demektir.

İnsan kendi manasıyla dahi kainata lahdi uhuvvet nazarıyla bakar, Adeta bir evde bir annenin bir babanın himayesi altında yetişen, bir beşikte büyüyen, neşet eden çocukların birbirine bakması gibi bakar.

İnsan eğer insanlığını kavramışsa, değil sadece insanlık dairesiyle alakadar olmak, hayvanlarla bile alakadar olur, ağaçlarla alakadar olur, otlarla alakadar olur. Dağa taşa her şeye Yaratıcı Birliği açısından kadeş nazarıyla bakar:

“Benim Halık’ımın dağları, benim Halık’ımın çayları ırmakları, benim Halık’ımın ağaçları otları, yaprakları meyveleri, mışıl mışıl uyuyan canlıları ve benimle anlaşan uzlaşan omuz omuza kainatın manasını anlamada yarışan bütün insaların Halıkı!..”İnsan Allah’dan ötürü kainata bakarsa, işte her şeye karşı içinde böyle bir alaka duyar.

Küfür, Allah’a bağlılığı kopardığı için, varlıklar arasında ecnebilik tohumunu atar, her şeyi birbirine düşman yapar. Kökü sağlam bir yere dayalı ve bağlı olan ağacı, dalı yaprağı budağı meyvesi halinde görmeden dolayıdır ki insan etrafına da böyle bakabilir muhabbet atfında bulunabilir. Ama kök dayanağı yerden koparılırsa, Allah kalplerden çıkarılırsa, gönüller Allah’a karşı yabancı hale getilirse, insanlar arasında muhabbet ve meveddet olmaz. Bombalar patlar, insanlar birbirini öldürür, kuvvetli zayıfı ezmeye çalışır, zayıfın iniltisini ney gibi kabul eder, onunla eğlenmeye çalışır.

Allah’dan kopan bütün kopukların kuracakları devlet, meydana getirecekleri cemaat ve cemiyet, teşkil edecekleri aileler, işte bu kopukluk içinde teşekkül eder.

Onun içindir ki Mümin, Allah’dan aldığı , öğrendiği, Nebi’nin dudağından lâl-ü güher gibi dökülen şeylere önem verdikten sonra bu anlayışa sahip olur ve hadim olur. Bu kardeşliği yeryüzünde temin ve tesise çalışır.

Bu vadide en büyük ısdıraba Peygamberler maruz kalmış, katlanmış ve onları anlayan onların sadık dostları, yârları yârânları katlanmıştır.

Allah Rasulü’nün çevresinde gelişen Nur Halesi, bütün zulmetleri karanlıkları yutuyor, o büyük kuvvetin vakumuna sonra devletler de tutuluyor, devletler de yutuluyor.

Hz.Muhammed Sallallahü aleyhi ve Sellem gün geliyor o hale geliyor ki, küre arzın dörtte üçü O’nun dediğini diyor, O’na biat ediyor, tecdid-i biatta bulunuyor. O’nun karşısında serfürû ediyordu. Allah o günleri gösterdi ki bir kısım insanlara, Allah’ın lutfundan dililor dileniyoruz rica ediyoruz, bize de göstersin inşallahü teala…

Bu, bizim keyfiyet kazanmamıza bağlıdır…

Mus’ab, Allah Rasulünün nadide talebesi…Bu maksatla Medine’ye gönderilmişti. Mus’ab Mekke’nin soylu ailelerindendi. Yemeğini bile kendi yer başkalarıyla aynı sofraya oturmazdı. Yaşının kendisini en canlı tutacağı hengamda; 17-18 yaşlarında, Allah onu Raslüllah ile karşı karşıy getirdi. Birdenbire bütün buzlar eriyiverdi. O haşin o kaba o alabildiğine herkesten kopuk Mus’ab, birdenbire melekleşivermişti.

Allah Rasulünün rahlei tedrisine oturduğu günden sonra durmadan terakki etti. Artık ne kendine Mekke’de panjurların kendisine açılıp kapandığı bir Mus’ab vardı ne de kadınların mendil salladığı Mus’ab vardı. Ne de Mekke’nin yarısını servetiyle satın alabilecek gururlu Mus’ab vardı.

Allah Rasulünün huzurunda bir keçi postuna sarılmış, ayakta derin bir huzur ve huşu içinde susmuş, kainatı konuşan Rasulüllah’ı dinliyordu. Kainat bağında Andelîb olan Bülbül-i muhammed Aleyhissalat vesselam’ı dinliyordu…

Allah Rasulü ay’ı iki şak eden mübarek elini kaldırıyor, ona işaret ediyor ve “Şuna bakın!” diyor. O, Mekke’nin sokaklarında gezerken panjurlar açılır herkes ona bakardı. Servetiyle Mekke’nin yarısını satın alabilirdi. Enn kıvamlı anında 28 yaşında iken, Hakkın karşısında dize geldi, Hakkı kabul etti. Hakkı üzerine alanların zaten ekserisinin yaşı, yüzde sekseninin yaşı bu merkezdeydi.

Mus’ab Medine’ye gitmiş halkı irşad ediyordu. O kendi durumunu kendisini çok az görenlere anlatırken…..çok az gördüler onu……zira Uhud’da o, en son vazifesini yaptı ve Allah’ın huzuruna gitti. Belki daha 25 yaşında yoktu, Allah’ın huzuruna gitti……diyor ki:

“Başımda kılıçlar dönüyordu, bıçaklar kinle nefgretle bileniyordu. Ama ben bir hamimle beraber Medine’de inandığım Allah’ı anlatmaya çalışıyordum. O’nsuz gönüllere şak şak olmuş gönüllere Allah’ı anlatmaya çalışıyordum.Bütün devirlerin sükun ve itminanı ancak O’nunla olan Allah’ı anlatmaya çalışıylordum..:”.

Es’ad ibn-i Zürare, ilki gören meşakkate katlanan, gül devrini görmeyenlerden….bir tanesi de oydu…O ne Bedir’i gördü ne de Uhud’u gördü. Rasulüllah hicret ettiği zaman, o çoktan Allah’a hicret etmişti. Ama Mus’ab’ı himaye ediyordu. Mus’ab bir kılıca başını kalkan diye uzatacaktı. Çünkü….Mus’ab…..Allah’ı anlatıyordu. Rasulüllah’ ı anlatıyordu…

Medine birdenbire lerzeye geldi çalkalandı. Medine’nin her sokağında artık bütün çoluk çocuk herkes Allah diyordu, Muhammedürrasulüllah diyordu. O karanlık sokaklar, bugün dahi gitseniz, gece karanlığında aydınlıktır. Nur’u Muhammedî ile tenevvür etmişti…Gecesinde şafak çıkmasa, bir ay bulunmasa bile, Medine’nin ufku pırıl pırıldır. Sanki dünyanın bütün yıldızları oraya bakıyor; bakıyor, çünkü Yıldızlar Yıldızı oradadır…………………………..

Herkesin hırçınlığı üzerindedir. Musab’ın yanına geliyorlardı;

Hakkı anlatanlar, hakka sahip çıkanlar iyi dinlesinler.Hangi şartlar altında Allah’ı anlatamadıklarının nasıl bir mesuliyeti gerektirdiğini iyi düşünsünler!…

Usayd bin Hudayr Eşhel oymağının şerefli genci, kılıcının harbesini eline alır almaz, Mus’ab’ın başına dikiliyordu:

-Kavmimin içine fitne atmana meydan veremem, şu mızrağımla seni delik deşik ederim!”.Mus’ab:

– “Otur benim yanıma, söyleyeceğim sözlere bir kulak ver! Hak bulmazsan yapacağını yap, öfkenin muktezasını yerine getir. Fakat ben haklıysam boşu boşuna burda münakaşa yapmanın faydası yoktur”.

Mus’ab, onu tatlılıkla yanına oturttu. Es’ad ibn-i Zürare naklediyor:

“Vallahi Ha-mîm süresini mi başladı okudu…Mus’ab okumaya devam ederken, Usayd bin Hudayr’ın siması değişmeye başladı. Hayvan şeklinde oraya gelen insan birdenbire melekleşiyordu. . Simasıyla melekleşiyordu, iç alemiyle melekleşiyordu. Birdenbire değişiyordu. Yüzünde Aleyhissalatü vesselam’ın mübarek nuru lemeân etmeye başladı.

O, Kur’an’ı dinledikten ve Mus’ab’ın şerhlerine kulak verdikten sonra:

– “Ne dememi istiyorsun?” dedi. Allah’ın herkesten istediği şu sözü istedi ondan: Lailahe illallah Muhammedürrasulüllah…

Şak şak olan kalplerin dermanı, itmimanndan uzak, kalaklar içindeki kalplerin dermanı, gönüllerin Sultanı Allah’ın anılması…

Usayd yerinden fırlar fırlamaz, amcazadesi “Sa’d bin Muaz”ı oraya getirmeyi kafasına koymuştu: “Vallahi Sa’d bin Muaz gelirse; o, Hendek’in kahramanı, o Uhud’un kahramanı, o Bedir’in kahramanı Sa’d bin muaz gelirse, Ensar birdenbire çözülüverirEşhel birdenbire çözülüverir…

Sa’d bin Muaz da harbesiyle gelmişti. O da Mus’ab’ı tehdid etmişti, o da Mus’ab’ın başında harbesini kimbilir kaç defa döndürmüştü. Ama tatlı Mus’ab, candan mus’ab, cennetin adamı Mus’ab:

– “Otur bir dinleyiver ondan sonra diyeceğini dersin!”..

Bütün hakkı anlatanlar iyi dinlesin!…Hangi şartlar altında anlatamadıklarının nasıl bir mesuliyet olduğuna iyi kulak versinler…Nefsimle beraber…

– “Otur kardeşim!..Dertli kardeşim!..Kalbi patlak patlak olmuş kardeşim!..Allah’a inanmayan kardeşim!..Huzursuz olan kardeşim!..Otur anlatayım! Kabul etmezsen o zaman yapacağını yap!”.

Ona da Kur’an’dan ayetler okudu. Buzlar erimeye başladı. Sa’d bin Muaz, mus’ab’ın eline ayağına kapanacaktı. Biraz sonra onunda yüzünde Kur’an’ın imanın nuru lemean etmeyı başlamıştı o da içinden gele gele: Lailahe illallah Muhammedürrasulüllah diyordu. ve bir hafta içinde Eşhel oymağı birdenbire çözülüverdi.

“Ensar” diye bir zümre teşekkül etti. Allah Rasulünü ertesi sene Akabe’de 70 kişi karşıladı elini sıktı, O’na ölüm kalım mücadelesinde söz veriyorlardı:

– “Ölecek fakat dönmeyeceğiz, seni himaye edecek Haktan ayrılmayacağız. Kur’an ve İslam’a hadim olacak, hayatımızın son soluğuna kadar bu işten, bu ahdü peymandan geriye dönmeyeceğiz diyorlardı. Ehlak, dedikleri sözde sebat ettiler.

Biz de “Kâlû belâ”da evet dedik. Bizde ruhlarımızla vücutlarımızın zerratı ile dedik, dediğimiz gibi camiye gelmekle bunu tasdik ettik. Allah bizi aynı yolda aynı ahd-ü peymanda sadakat içinde hayatımızın son soluklarına kadar devam ettirsin ve şu geniş hürriyet havası içinde, Allah’ı anlatma şevkini ve aşkını kalplerimize ilka buyursun…

Herkese bulunduğu sahada, sahip olduğu imkan ve keyfiyetle, hakkı hakikatı anlatmayı lutfeylesin…

HUTBE TEVHİD-7 (28 Mart 1975)

KUR’AN’IN ELE ALDIĞI MÜMİN STİLİ VE MÜMİN SIFATLARI…
MÜMİN KALİYLE OLDUĞU GİBİ ESAS HALİYLE HAK VE HAKİKATA TERCÜMAN OLMALIDIR

YAHUDİ ALİMİ ABDULLAH BİN SELAM’IN PEYGAMBERİMİZİ GÖRÜP: “BU SİMADA YALAN YOK!” DEMESİ, MÜSLÜMAN OLMASI…
YAHUDİ ALİMİ ZEYD BİN SUN’A'NIN PEYGAMBERİMİZİN DAVRANIŞINA BAKARAK MÜSLÜMAN OLMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

İnnemel-mü’minûnellezîne izâ zükirallâhü vecilet kulûbühüm…” (Enfal, 8/2)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kur’anı Mucizül-Beyan’ın bir mümin anlatışı, Mümin stili ifade edişi vardır. Mümini ele alır, bir kısım vasıflarıyla, bir kısım üstün taraflarıyla, bir mümin stili bize takdim eder.

Bu insanı insanlara mürşid, muallim ve örnek olarak, cemaatleri sevkedici bir lider olarak gösterir.

Bu itibarla Bu itibarla bizim Müslüman olarak. bizden evvelkilerin Müslüman olarak ve evvelkilerden daha evvelki olan Rasulü Ekrem’in Müslümanlığın tebliğcisi, temsilcisi olarak iki şekilde halka hakikatı anlatış tarzımız vardır.

Birincisi, anlatmamız gereken meseleleri en güzel şekilde beller anlatırız. Bu mevzuda her türlü mehaliki iktiham ederiz. Kandan irinden deryaları geçer, dikenli tarlalar üzerinden uçar, akla hayale gelmedik meşakkatlere maruz kalırız. İnandığımızdan ötürü, her hadiseyle kendisini bize hissettiren Allah’a bağlı olduğumuzdan ötürü anlatırız. Dilimizi kullanırız, kafamızı kullanırız, hissiyatımızı kullanırız anlatmaya çalışırız.

İkincisi ise, anlatmanın en canlı, en verimli, en tesirli yolu da eğer dile denk gelirse, dile muhazî olursa “Hâl” dir…

Hal ile Allah’ı anlatma, hal ile Kur’an’a tercüman olma, hal ile Hz.Muhammed Aleyhissalatü ve Sellem’etercüman olma…

Hâl üzerinde Kur’an çok durur. Kur’an’ın cemaati öteden beri ikiye ayrılmıştır: “Kâl Ehli”, “Hâl Ehli”.

Güzel hutbeler irad eden, büyük büyük tumturaklı laflar ve fikirler ortaya koyan kâl ehli…Fakat hâl ehli onu daima gölgede bırakmış, daima parlaklığıyla hakikatları ortaya dökmüştür.

Kim ihlaslı ise, kim samimi ise, kim Hakka bütün hissiyatıyla müteveccih ise, Cenab-ı Hak gönülleri ona müteveccih kılmıştır.

Onun içindir ki, gönelliren Kur’an’a karşı heyecan duyması, imanın mevce mevce gönüllerde gelişmesi, kâl ehlinden ziyade hâl ehlinin işidir.

Kur’an, “yatü beyyinat kendilerine okunduğunda tüyleri diken diken oluyor” diyor. “Kur’an okunduğunda imanları ziyadeleşir. İmanın ziyadesi nisbetinde Allah’a tevekkül olurlar” derken “Mümin biçimi” ni anlatıyor.

Kur’an, “Allah mevzuunda tereddüt ve şüpheleri yoktur, mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad ederler” derken mümin biçimini anlatıyor.

Kur’an, “Allah’ın salih kulları ibadı, lagviyyat ve menhiyat yanından geçerken, ağırbaşlı, vakur, azametli geçerler” derken mümin biçimini mümin stilini anlatıyor, örnek bir stil ortaya koyuyor. Halkı celp ve cezbedebilecek, alabildiğine vakur , Allah’a inanmanın ağırlığı üzerinde bulunuyor; bu mümin stilini anlatıyor.

Parparacı, yaygırıcı, bağrıp çağıran laflarıyla mesele yapacağını zanneden, halinde Allah’a imanın eseriolmayan insanlar, ne kadar parlak fikirler ortaya sürerlerse sürsünler, daima yalnız yapayalnız, bir dolmuşu dolduracak cemaate sahip olamayacaklardır.

Allah Rasulü hali kal ile evlendiren, hal ve kal izdivacını yapan, nikahını Allah’a kıydıran, zaman ve mekanın yegane tevhidcisi, hher şeyi birleştiren Bir’e irca eden, nadide tek yekta insandır. O hal ile kali cem etmiştir. Söz söylediği zaman, Sahabi: “Aramızda bu meseleyi azametine uygun anlatırken, Akan sular dahi dururdu” sözüyle anlatırlar. O konuşurken akan sular dahi dururdu. Ama O’nun hali, sözlerinden daha canlı, daha müessir, daha tatlıydı…

Allah Rasulü, Medine’ye teşif ettiğinde yığın yığın insan O’nu görmeye koşuyordu. Herkes, insanları arkasında sürükleyip götüren, evladü ıyali terk ettiren, kadınları dul, evlatları yetim bıraktıran bu adam kimdi, onu görmeye koşuyorlardı….Olsaydı da biz de koşsaydık!…..çocuklar Seniyyei Veda’da onu alkışlarıyla karşılıyor: “Bize Seniyye-i Veda’dan ay doğdu” diyorlardı. Genç kızlar; daha def, davul dümbeleğin mahzurlu olduğunu bilmedikleri için, yasak gelmediği için, O’nu istikbalde def vuruyorlardı, naatlar okuyorlardı, şarkılar söylüyorlardı. Zamanın Efendisi geldi diye…

Medine’de ilim yapmış, aklını inkişaf ettirmiş, bir fikir dünyasına sahip olan nice kimseler vardı. Tevratı bilir dünyayı bilir, Peygamberleri bilir kimseler vardı. Onlara da koşuyorlardı.

Abdullah bin Selam da koşanlar arasındaydı. Bazılarının Aşere-i Mübeşşera’dan saydıkları bu Sahabi şöyle anlatıyor:

“Bağımdaydım, O’nu karşılamak için koşan insanların birbiriyle konuştuklarını duydum, Medine’de Evs ve Hazrec’in coştuğunu öğrendim ve Akabe’ye doğru cûş-u hurûşa geldiklerini gördüm. Sebebini sordum: Medine’ye Peygamber geliyor” dediler. Bir gidip göreyim dedim.

Abdullah bin Selam, Buhari ve Müslim’deki rivayette belirtildiği gibi Allah Rasulüne üç soru sordu. Ancak bir Peygamberin bilebileceği sorulardı bunlar. Allah Rasulü cevap verdiği için dize geldi ve lailahe ilallallah dedi…

Delâil’de olay şöyle anlatılıyor: Allah Rasulü Saadet Mescidinde oturuyordu. Abdullah bin Selam içeriye girdi. O pâk Sima’ya baktı, konuşmasına, edasına havasına baktı; her davranışında Allah’a imanın kristal kristal meydana geldiği O Zât’a baktı, önüne geldi, diz çöktü ve:

– “Vallahi bu simada yalan yok!” dedi…Bu, ancak Peygamber olur…Lailahe illallah dedi…

Yahudi alimi, uyanık insandı, hakikatbîn idi, Peygamber tanımış Kitap okumuş kimseydi. Rasulüllah’ın tek davranışı, başka hiç bir delil olmasa, mümin olmasına, Allah’ın mevcudiyetine kafî ve vafî bir delil idi…

Zeyd bin Sun’a anlatıyor: İman eden nice kabileler vardı ki onlar yol bulup huzuru Rasulüllah’a gelemezlerdi. O nur cemali gül cemali göremez, huzurunda oturamaz, istifade edemezlerdi. Çok uzak yerlerde bulunuyorlardı. Ben daha Müslüman değildim, araştırıyordum. Birisi, çok melûl mahzun, mükedder yıkılmış gibi Rasulü Ekrem’in yanına sokuldu ve şöyle dedi:

– “Ya Rasulallah! Ben iman ettikten sonra kavmime gittim, fakru zaruret içindeki kavmime anlattım: “Allah’a iman edin size rızık verecek dedim”. Hepsi iman ettiler, fakat hala bir sıkıntı içindeler. İçim kopuyor, içim içime sığmıyor, tekrar dinden dönecekler de kaybedecekler diye korkuyorum. Bir lutfetseniz maddeten bir el uzatsanız!..”

Allah Rasulü düşündü taşındı, kafasını yokladı, evinin içini gözünün önünden geçirdi. Bir kabilenin karnını doyuracak muvakkaten dahi onları mesud edecek bir şey yoktu…Öyle mahzun mükedder kalbi kırıkı giderken yanına sokuldum dedim ki:

– “Ya Muhammed!”. O daha müslüman olmadığı için “Ya Muhammed!” demişti…”İstersen sana, ilerde ağaçlardan hasıl olacak hurmalardan ödemek üzere, para ve hurma verebilirim. Allah Rasulü (Selem tariki usulüyle) anlaşmayı yaptı.

Aradan bir kaç gün geçti, ödeme günü gelmemiş müddet bitmemişti. Bağlar daha hurma vermemişti. Elinde bir şey yoktu fakat ben yine istemeye gittim. Ebu Bekir ve Ömer’le oturuyordu, sokuldum; Ebu talip sülalesi çok şerefli kimselerdi verdikleri sözde dururlardı…Şöyle dedim:

– “Sen benden hurma aldın, hiç sesini çıkarmıyorsun, hakkımı mı yiyeceksin, ne zama nvereceksin?”.

Döndü, yüzüme baktı, güldü, Hz. Ömer’e işaret etti ve:

– “Götür buna istediğini ver ve biraz da fazla ver!” dedi…

Ömer beni götürdü, hurma olan bir yere ve verdi biraz da fazla verdi. – “Bu fazlayı niye veriyorsun?” – “Rasulü Ekrem emrettiler!” – “Ya Ömer beni tanıdın mı? Ben Yahudi alimi Zeyd bin Sun’a'yım!…” dedim. – “Tanıdım!” dedi ve “Rasulü Ekreme karşı o terbiyesizliği müstahlığı niye yaptın?” diye sordu. – “Vallahi!” dedim, “Eski Peygamberlerin kitaplarında, ahir zaman Peygamberine ait bütün vasıfları O’nda gördüm, yanlız bir şeyi bulamamıştım….O’nun hilmi cehline galebe çalacak, şahsı namına öfkelenmeyecek, dünyayı başına kıyamet yapsa koparsalar, şahsı adına kızmayacak. İşte bunu görmediğim için bunu öğrenmek istiyordum. Benim bütün küstahlığıma rağmen, tebessüm etmesi ve “Biraz da fazla ver” demesi…Belli ki o, kitaplarda anlatılan, hilmi, halimliği, sabrı, tahammülü, cehline, öfkesine galebe çalan nadide Peygamber budur”.

Zeyd sonra Hz.Ömerle beraber geldi huzura oturdu ve lailahe illallah…dedi.

Bu, hal dersiydi. Halin teblig ettiği şeylerdi. Nice meseleleri bilmiş öğrenmiş, diyalektik yapan, sadece başkalarını ilzam için mesele belleyen kimseler vardır ki, kendisini değil kafirlere. müminlere bile sevdirememiştir.

Nice vicdanı dar, kalbi inkişaf etmemiş, elem neşrahleke’nin yudumunu yutmamış, vahyi semavinin bu manadaki nurundan mahrum gönüllere sahip kimseler vardır ki hiç kimseyi bulamasa, kendisiyle hır gür çıkarmaya çalışır.

Nice kimseler vardır ki, ne kadar bilirse bilsin, hırçınlığı, haşinliği, Müslümanlığın, İslamiyetin hoş görünmesine manidir.

En müessir dil, sessiz dahi olsa haldir. E müessir dil gönüldür. En müessir dil, gözyaşlarının ceyhun olması…En müessir dil, gecenin karanlık zülüfleri altında tefekkür eden, inleyen kafanın bulunmasıdır.

Bunu aldığınız bunu benimsediğiniz zaman, sair milletlerin salikleri cemaatleri, dünyanın devletleri, fevc fevc İslamiyete dehalet edecekler.

Nice sessizler kitleleri bürükledikleri halde, edebiyat nutukları atan benim gibi kimseler, bir adama dahi Allah’ı anlatamıyorlar. Bir minübüs dolusu adama sahipolamıyorlar.

Aka bir dağır başında, bir çadırın içinde, bir ağacın üstünde, haliyle Allah’ı anlatan, kimseyle konuşmayan nice kimseler vardır ki, yığın yığın dağdan yuvarlanan kar topu gibi, yuvarlandıkça büyüyen kitleler arkasından gidiyorlar. Ve bir gün bu, şuursuz kitleleri yutacak, Allah’ın tevfik ve inayetiyle küfrün beynine Rasulüllah’ın adını patlatacaktır…..

HUTBE TEVHİD-8 (04 Nisan 1975)

KALBİNE İMAN DÜŞEN MÜ’MİN, BUNU HAL DİLİYLE ÇEVRESİNE YANSITIR…
HAL VE KAL BİRLİĞİ İÇİNDE HAKKA TERCÜMAN OLMAK GEREKİR…
SÖYLENEN YAŞANMALI VE MÜMİN YAŞADIĞINI SÖYLEMELİ…

HZ.ÖMER HUTBE OKURKEN GÖMLEĞİNİN HESABININ SORULMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

” İnnemel-mü’minûnellezîne izâ zükirallâhü vecilet kulûbühüm…” (Enfal, 8/2)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

İman içine giren Mümin, her şeyi her yeri aydınlatır ama durmaz daima aydınlatır. Allah’ı anlatır, o bir ışık olarak O’nun nurundandır, O’ndan bir kabzedir. O aslına döndürmek için, inna lilah ve inna ileyhi raciun yoluyla, O’ndan gelmiş nazarları yeniden O’na çevirmek için, durmadan çırpınır, aç bî-ilaç her şeye rağmen Allah der Rasulüllah der Kur’an der bir başka şey düşünmez.

İman insanın içine böylesine hakimiyet kurarsa insan böylesine bir ateş parçası olacaktır. Ateş parçası olan herkes halini anlatacaktır, heyecanını anlatacaktır, kalp yapısını anlatacaktır. His üstünlüğünü etrafa intikal ettirecektir.

Bunu ya diliyle yapacaktır veya haliyle yapacaktır. Diliyle mesele anlatanlara kâl ehli demiştik. Hal ile dil birbirine muvafık olmazsa insan çok defa diyalog olur., demagoji yapmak ister, müğalatalarla başkasını aldatmak ister. Hal dile murafık ve mukarın olduğu zamandır ki anlatmak istediği şey hemen makes bulur, hemen gönüllerde dalgalanmalar olur. Hz.Muhammed aleyhissalatü vesselam gibi hemen etrafında nuranî bir halka nurdan bir hâle teşekkül ediverir.

Onun içindir ki hak ve hakikatın anlatılmasında dilden ziyade hâl gelmektedir, kalp temizliği gelmektedir.

Kinden öfkeden, hasetten, nefretten, kıskançlıktan uzak, sadece ve sadece Mevlayı müteali düşünen bir kalbî ve rûhî yapı gerektir ki tesir edebilsin. Onun için beyin yapıcımız, manada bize büyük dersler vericimiz, söylediğimiz şeyleri halimizle yaşadığımızı gösterdiğimiz zaman sair dinlerin saliklerinin, küreyi arzın bazı kıtalarının İslamiyete dehalet edeceği müjdesini vermekte, gönlümüze bunu duyurmaktadır.

Hz.Ömer,böyle bir minberden. ama benim gibi değil, öylesine nuranî bir cemaate; sizi ayrı tutamam, bilemem belki Sahabi gibisiniz; minblerin o minber olmadığı, Hatibin o hatip olmadığı muhakkak ama, Cemaatin durumunu Allah bilir…Cemaate hutbe irad ediyordu. Vakitli vakitsiz Cuma gününe tahsis etmeden, zamanı değerlendirir, bir kısım dini meseleleri çıkar minberden halka anlatırdı. Tıpkı Rasuller Rasulü Aleyehissalatü vesselam gibi.

Bir gün de böyle çıktı halka sesleniverdi: – “Cemaat! Dinleyin! Belleyin!” diyordu. “Belledikten sonra da muktezasıyla amel edin!” diyordu.

Birdenbire cemaatin içindeki sessizliği yırtan bir sesin yükseldiği duyuldu. Bütün halkın dikkatini, Hz.Ömer’in sesinden daha ziyade üzerinde toplayan bir ses sahibminin hemen orada dikiliverdiği görüldü. Bu zat kalkmış doğrulmuş minberin önünde, Hz.Ömer’e karşı:

– “Hayır! Dinlemiyorum da bellemiyorum da!” diyen bir Sahabi idi…

Niçin öyle diyordu, niçin Hz.Ömer’e itiraz ediyordu, kimse bilmiyordu ama bir kaç dakika sonra mesele açığa çıkacaktı.Ömer süslü bmi rgömlek giymişti o gün sırtına. Ö gömlekle çıkmış, ilk giydiği gömlekle halka hutbe irad ediyordu.. O gömleğin kumaşı, bi rgün önce ganimetle taksim edilen kumaş parçalarındandı. İtiraz eden Sahabiye de kumaştan parça verilmişti, fakat bir gömlek yapacak kadar olmadığı için kendisine bir gömlek yapamamıştı, belki çocuklarından birine ancak bir gömlek yapabilmişti. Sahabi Ömer’in sırtında gördüğü o tam gömlekwği görünce itiraz etmişti. Bir haksızlık hakkaniyete karşı bir tecavüz müşahede etmişti.İşte onun için Ömer’i dinlemiyordu ve dinlemediğini ilan ediyordu.

Artık hutbe dinlenmiyordu camide, Hz.Ömer ile o sahabenin konuşması dinleniyordu. Sahabe:

– “Ya Ömer! Allah’dan kork!” diyordu, “Zulmediyorsun” diyordu. “Dün bana bir parça kumaş verdin, kendine de aldın. Nasıl oluyor ki ben bir gömlek yapamıyorum, sen sırtına bir gömlek yapıyorsun, sonra da karşıma dikiliyor caka yapıyorsun bana, dinleyin belleyin diyorsun! Ne dinlerim ne de bellerim seni!”

Hz.Ömer belki da haksızlık karşısında böyle sükut etmeyen, hakkı pervazsızca anlatan böyle bir Sahabiyi gördüğü için çok memnun olmuştu. Ama meselenin vuzuha kavuşması gerekiyordu.

– “Oğlum Abdullah! Kalk bu gömleğin macerasını hikayesini destanını anlatıver” demişti.

Hz.Abdullah kalktı, camide babasını cemaate tezkiye ediyordu:

– “Babama da bir parça kumaş düştü, bana da bir parça kumaş düştü ama ne ona düşen, ne de bana düşen ikimize de bir gömlek yapmadı. Onun için ben hissemi babama verdim, Cuma günü halkın karşısına çıkarken cedid-yeni bir gömleği olsun, onunla halkın karşısına çıksın, hutbe okusun…Onun için böyle oldu bu. Yoksa babamın payına düşen kumaş bir gömlek çıkacak kadar değildi…”

Aynı Sahabi sesi çıktığı kadar bağırıyordu:

– “Söyle ya Ömer! Dinliyorum şimdi” diyordu…”Hakkaniyetini gördüğüm için, adaletini gördüğüm için diniyorum” diyordu…

Hz.Ömer söylediği sözü yaşıyordu. Bir diyordu ama on yaşıyordu. Hali sözünden daha doğruydu. Sözlerinde yanlışlık olabilirdi fakat hali, tamamen doğruluğun ifadesi, doğruluğun abidesi, doğruluğun kristalleşmiş şekliydi.

Hal ehli olmak, ehval ehli olmak, ef’al ehli olmak gerek. O zaman insanlar bize inanacak, o zaman hak kendisinden beklenen tesiri gösterecek, hak ve hakikat insanlardan yüz bulacak, gönüller muhtaç olduğu hakikatı alacak ve kabullenecek.

Sözlerimiz bir vadide, davranışlarımız bir vadide, biz böyle düal ve iki yüzlü yaşadığımız müddetçekimse bize inanmayacak, halk arkamızdan gelmeyecek, alemi aldatmış olma durumundan ayrılmadıktan sonra, kimse aldanmayacak ve kimse arkamızdan gelmeyecektir.

Nasıl Nebiler hal ve dil mürafakasını yaptılar, hal dil birliğine ulaştılar, vahdete doğru giderken vahdet içinde yaşadılar, iki yüzlü iki halli olmaldılar. Dil ve hal ayrılığı içinde bulunmadılar. Onun için arkalarında cemaatler kenetleşti, arkalarında cemaatler hasıl oldu, kitleler hasıl oldu, yumarıdan aşağıya yuvarlanan kar topu gibi yuvarlandıkça büyüdü, kısa zamanda her şeyi yuttu, her şey ondan ibaret oluverdi.

Asrımıza kadar hakikat böyle devam etti. Hali sözü kadar doğru olan kimseler, cemaatleri cemiyetleri harekete geçirdiler.

Bugün de eğer nasiyesinde hak lemean eden bir gençlik var ise şayet, bunu sözü özü kadar doğru, özü sözü kadar doğru olan kimseler yaptılar. Dünyayı terketmiş olanlar yaptılar. Merdiven merdiven arzularını ayaklarının altına alanlar yaptılar. Eski bir hırkadan başka bir şey bulamayan, hayat adına, hayatın lezzetini zevkini ayak altına alan hiç bir haksızlık yapmayan, özü sözünden daha doğru kimseler Allah’ın tevfik ve inayetiyle yapıverdiler.

Söylediğiniz sözlerin gönüllerde makes bulmasını arzu ediyorsanız, belki benimki hiç olmayacaktır, ama siz muhakkak arzu ediyorsanız, hal ve dil mürafakatına dikkat ediniz, iki yüzlü olmadan ictinab ediniz, iç dış birliği içinde yaşamaya çalışınız. Unutmayınız düal yaşayanları Allah sevmez. Kur’an’da onların adı münafıktır.

İtikadî münafık, amelî münafık; ikisi de kafirden eşed…ve cehennemin esfeli safilindedir. Allah iki yüzlü yaşamadan, düal yaşamadan bizleri masun ve mahfuz buyursun…Vahdete mütevceccih giderken, vahid olarak yaşamaya bizleri muvaffak kılsın…

HUTBE TEVHİD-9 (11 Nisan 1975)

ALLAH’A BAĞLI VE SAYGILI OLMA, O’NU TANIMA, O’NDAN GELENLERE DAYANMA…
BELALAR DAHA ÇOK ALLAH’IN SEVDİKLERİNE, BAŞTA NEBİ VE ÇEVRESİNE GELİR…

HZ.AYŞE ANNEMİZİN GÖNÜLLERDE MÜSTESNA BİR YERİ VARDIR…
HZ.AİŞE ANNEMİZ, TAHYİR OLAYINDA PEYGAMBERİMİZİ TERCİH ETMİŞTİ…
HZ.AİŞE HAKKINDA, İFK HADİSESİ DOLAYISIYLA, BAZI SAHABİLERİN GÖRÜŞLERİ…
HZ.AİŞE ANNEMİZ VE İFK HADİSESİNDEN SONRA SEMADAN TEBRİE EDEN AYETİN GELMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

” İnnemel-mü’minûnellezîne izâ zükirallâhü vecilet kulûbühüm…” (Enfal, 8/2)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

İnsan Allah’a imanı nisbetinde Allah’a karşı saygılı olur. İmanı nisbetinde Allah’a karşı bağlı olur. İmanı nisbetinde O’ndan gelenlere karşı dayanıklı olur.

Kainatın yaratılışının gayesi imandır. İnsan bu gaye istikametinde ne kadar ileriye giderse, onisbette dünyada huzurlu, ahirette de mesut olur. Yaratılış gayesi istikametinde yaya olan, ağır yürüyen, o istikamette bir cehdi bir gayreti olmayan insan ise, dünyada talihsiz, bedbaht, huzursuz olur, ahirette de Allah’ın gazabına maruz kalır.

Allah’a karşı saygılı olma O’nu çok iyi bilmeye bağlıdır.O’na çok iyi bağlanma yine O’nu çok iyi bilmeye bağlıdır.

O’ndan gelenler karşısında sarsılmama, ürkmeme, irkilmeme, yine O’nu çok iyi bilmeye bağlıdır.

İslamiyeti bir tarafta bırakıp, Kur’an’ı terkedip dönen bütün dönekler, Allah’ı iyi bilmeyen kimselerdir. Kur’an’ı iyi tanımayan kinselerdir ki, sıkıştıkları zaman Kur’an’ı bırakıp ayrılmışlardır. Allah imtihan ettiği zaman o imtihanı kaybetmişlerdir.

Ama gerçekten Allah’a inanan insan, yer bir tane ot bitirmese, gök bir damla su vermese, Allah’a inanmışsa, her şeyde O’nun izini görmüş, O’na bütün ruh-u canıyla bağlanmışsa, o, dönme bilmez.

Anlayışlı insan, idrakli insan, hayatında bir kere döner. O da fıtratının istikametine döner, yaratılışının gayesi istikametine döner yani Allah’a döner, Kur’an’a döner. Bir daha ikinci bir dönme, onun için bahis-mevzuu değildir. İsterse belalar yığın yığın gelsin, isterse kainattaki hadiseler, her şey onun aleyhine dönsün, o, Allah’a döndükten sonra artık O’nu bırakıp başka tarafa dönmez.

Bizim yer yer terk ettiğimiz şeylerin terk edilişinin arkasında, işte bu insandaki kısırlık vardır. Küçük hadiseler karşısında ellerimizi gevşetmede, imandaki bu kızırlık vardır. Allah’a itimat edemeyiş vardır, O’na tam inanamayış vardır. Allah’ın azametine uygun, Zatına karşı Marifet sahibi olamama vardır. Bunlar kamel manada olsa, Kamil-i Mutlak’a karşı, kamil bir inanışla bağlanacak ve O’ndan kopmamak için ne lazımsa yapacaktır. Cenab-ı Hak cümleye kamil imanı ihsan eylesin. İki misalle tenvir edelim.

Hakiki mümin, sigortanın attığı anda, bütün ışıkların söndüğü anda, beyin melekelerinin durduğu anda dahi, Cenabı Vacibül-Vücud ve Tekaddes Hazretlerine dönüyor.

“İçimde bir burkuntu oldu. beni bunaltacak bir bunaltma sebebi hasıl oldu, bunaldım. onun için dini ter kettim!”. Bu, kafirin sözüdür.

“Bunaldım, kalbimde siğorta attı, kafamda bütün melekeler durdu, onun için here şeyin sahibi Allah’a döndüm!” Bu da müminin lafıdır

Mümin her şeyin bittiği, her şeyin sona erdiği tükendiği anda dahi yine Allah ile beraberdir.

İnnellâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn” (Nahl, 16/28). Himayesine girenler, O’na sığınanlar, yardımı O’ndan bekleyenler unutmasınlar; Allah onlarla beraberdir. Sarsılacak, zelzelelere maruz kalacak, imtihandan imtihana tabi tutulacak, haddelerden geçirilecek, kimbilir kalburda belki kaç defa elenecek, dönmezse şayet o zaman Rahmetin kendisine dönük olduğunu görecek, ruhuyla bunu duyacak, hisleriyle yaşayacak, daha dünyada iken cennet-nümûn bir hayatı yaşamaya muvaffak olacaktır.

Peygamberimizin de beyanıyla belanın en büyüğünü Allah, en sevdiği kimselere, Nebilere gönderir. Sonra ulemaya veya velilere gönderir. Derecesine göre beladan herkesin hissesi vardır.

Kimin imanı en kuvvetliyse onun belası en ağır en çetin olur…Kimin imanı zayıfsa ona da belalar az gelir.Allah Rasulüne yığın yığın belalar geliyordu. Edeta o ev, belaların gelip konduğu, göçtüğü bir ev haline gelmişti. Her gün belanın biri devesine yükünü yüklüyor gidiyor, arkadan bir başka bela gelip o eve konuyordu. Her gün evin bir tarafında tüneyiq duruyordu. Her gün Allah Rasulü bir bela ile yüz yüze geliyordu.O, çile çekmek, o burada inlemek, inleyen insanlara hakiki saadeti getirmek, gönüllerine işrab etmek için her şeye katlanıyordu. Sadece kendi değil, aile egradı, zevceleri dahi o belalaara maruzdu. İşte tablomuzda arz edelim…

Hz.Aişe, kadınlık aleminin başının tacıdır. Yüzüme gözüme süreceğim toprağa ayağını basmış olsaydı, ben de o toprağı alsa, misk-i amber gibi koklasaydım!..Rahmetinden ümed ederdim ki o zaman, onun mübarek ayağını bastığı toprağı koklayan burnuma cehennemin kokusunu Allah oklatmaz. Hakkında kanaatım bu merkezdedir. Anamdan daha fazla sevmezsem, gönlümde daha aziz bir tahtı ona ayırmazsam, ona karşı hürmetsizlik ettiğim kanaatı vardır. “Anam!” dediğim zaman ne kadar içimde derinden bir haz duyduğumu sadece ben bilirim…

Müminlerin en küçük seviyelisi ben isem, bütün müminlerin gönlünde Hz.Aişe’nin tahtı bu derece yücedir, yüksektir.

Ama siz görün ki o hanede yerini aldığı için, belalar onu da bırakmıyordu. Adeta belalarla köşe kovalamaca oynuyordu. Birinden eteğini kurtardı mı öbürü yapışıyordu arkadan. Daha gençti, çiçeği burnundaydı ve bütün hissiyatıyla Allah’a ve Allah’ın Rasulüne bağlıydı.

Öyle bağlıydı ki “Tahyîr” hadisesinde, ayrılmakla veya ayrılmamakla muhayyer bırakıldıkları zaman, Allah Rasulü çağırdı ona şöyle dedi:

– “Sana bir şeyi arz edeceğim, anana babana danışmadan karar verme!

– “Nedir ya Rasulallah?”

– “Mesele şudur: Allah, isterseniz, sizi bırakmamı emrediyor bana, ama istemezseniz benimle kalırsınız. Allah’ı ve Rasulüllahı mı tercih ediyorsunuz, dünyayı mı?” diyordu Allah Rasulü onlara.

– “Bunu mu babama soracağım?” diyordu. Vallahi ben Allah7ı ve Rasulüllah’ı tercih ederim!” diyordu.

“Evimizde 3 ay ocak yanmazdı, hilali sayardım bir yudum su içmezdik diyen Hz.Aişe, her şeye rağmen Rasulüllah’ı tercih ediyordu. Ama bela hala yakasındaydı; çünkü büyük insandı, Nebiden sonra mualla bir yeri vardı…

Kur’an Allah Rasulüne hitap ederken, Nebi size nefsinizden daha evla, hanımları da analarınızdan daha artıktır diyordu. Bütün müminlerin analarından daha artık kadın!..

Hz.Aişe Müstalikoğulları seferine gitmişti. O seferde gerdanlığını kaybetmişti. Arayıp bulayım derken, ordu hareket etmiş, o da gelip orada oturakalmıştı. Ordunun arkadan teftişçisi Hz.Safvan ile beraber Medine’ye gelince münafıklar kıyameti koparmış, yüz kızartıcıbir iftira ortaya atıvermişlerdi.

Gökyüzünün güneşten daha parlar ve temiz olduğunu onlar da bililyordu. Rasulü Ekremirn zevceliğine liyakatını onlar da biliyordu ama güneşe balçık sürme gibi kirletme sevdasına düşmüş, o günün komunist anlayışı içinde bulunan kimseler, balçık sürüyor ve çamur atıyorlardı. Çamur atıver bir kere leke yapar!..Allah temizleyinceye kadar da bu Rasulü Ekremin kalbinde kalaklar, Hz.Aişe’nin kalbinde ısdırap dalgaları ve imtihan evi olan Ebu Bekir’in evinde kimbilir ne ısdırap mevcelerine sebebiyet verecekti.

Günler geçti Hz.Aişe’nin bir şeyden haberi yoktu. Yakırlarından bir tanesinin, kendisine iftira atanların bir tanesinin anasıyla yürürken kadının ağzından duydu, damarlarındaki kanı dondu. Rasulüllahın evine geldi, eski iltifatı görmüyor sandı, müsade istedi babasının evine gitti. Bitmiş tükenmişti artık.

Hadiste, Fıkıhta beşeri tenvir edecek bu büyük müctehide, bu büyük fakîhe kadın, imtihana tabi tutulmuş, yanan bir mum gibi eriyordu.

Rasulü Ekrem niceleriyle istişare etti. Hz.Ali en doğru sözü söyleyecek bir kadının yanına gönderiyordu. Ya Rasulallah şununla konuş, doğruyu sana söyleyecek, Hz.Aişe’yi tezkiye edecektir diyordu.

Ve kendi ortaklarından Zeyneb binti Cahş, Hz.Aişe’yi tezkiye ediyordu.

Hz.Ömer şu akıllılığı yapıyor, şu en muhteşem hakikatı anlatıyordu: Namaz kılıyorduk ya Rasulallah! Namaz kılarken rukuya varmadan ayağınızdaki ayakkabıyı çıkardınız, arka saflyardaki Sahabinin de hepsi çıkardı. Namazdan sonra sorduk. Dediniz ki “Cibril emretti onun için çıkardım. Siz Cibrilden öğrendiniz de bize anlattınız. Ayakkabınızda küçük bir pislik varmış, namaz bozulmasın diye Cibril size haber vermiş, siz de ayakkabınızı çıkarmışsınız…Ayakkabınıza bulaşacak bu kadar kiri haber veren Allah, ailenize atılacak…..bu çamuru haber vermez mi?”…..diyordu. Çok okkalı bir laftı…Senediyle zayıf olsa bile fakat çok okkalı bir laftı…Rasulü Ekremin içine su serpmişti.

Allah Rasulü mescidde “Ailemin bu mazeretini bertaraf edecek yok mudur?” diyordu. Her Sahabi hazırdı.

Büyük Sahabi Sa’d bin Muaz, aslan gibi kükreyivermişti: “Emret, iftira eden kimse keseyim başını” diyordu.

Fakat bütün bunlar Allah’dan vahyin gelceği ana kadar, kanayan bu yarayı dindirmeye kafi değildi. Yaralı Nebi dertli Nebi, dertliler evine gidiyor. Ebu Bekir durmadan Kur’an okuyor Allah’a teveccüh ediyor. O Ümmü Rumman,, Hz.Aişe’nin anası, büyük kadın içinde ateş dalgaları birbirini takip ediyor, Peygamber hanımına iftira ediliyor haşa ve kella…

Hz.Aişe, ölümünü intizar eder gibi döşekte bekliyor. Allah Rasulü mübarek o haneye teşrif buyuruyor, saadet götürüyor.

Hz.Aişe vakayı bize naklederken: “Rasulü Ekrem yanıma geldi bana şöyle dedi:

– “Ya Aişe! Eğer, senin adetin değildir, senin nezih olduğunu bilirim, fakat insan hata yapar da; Allah’a teveccüh ederse Allah onu af eder”…

– “Bu sözü Rasulü Ekrem’den duyduğum zaman, anladım ki içinde bana karşı bir şey var. Bir tereddüt var gibi geldi. Vallahi dedim ben daha genç bir kimseyim, Kur’an mevzuunda pek fazla şey bilmiyorum. Ne diyeceğimi bilemiyorum, döndüm anama dedim ki: Rasulüllaha cevap ver!”. O dedi ki:

– “Valla Rasulü Ekreme ne diyeyim bilemiyorum!”

“Babama dönüp diyordum, cevap ver! O da bir şey demiyordu. Ben o kadar şaşırmıştım ki, Süre-i Yusuf’dan bir ayet okuyacağım zaman Hz.Yakub’un adını da unuttum, oğlu Yusuf’un adı aklıma geldi de: Vallahi dedim, sizinle benim meselimi, Yusuf’un babasıyla meseli gibidir dedim. O, tamamen esbabtan alakasını kestiği zaman Fesabrun cemîlün…(Yusuf,12/187)……..ben de sözü……alem-i İslam…adına okuyayım…fesabrun cemil….

Ama her şeyin bittiği yerde, her şeyi her şeyiyle seyreden birisi vardır. Semi’ Basöîr olan Allah vardır.

“Artık damarlarımdaki kanım dondu, gözyaşlarım da kurudu, sırtımı kıbelye doğru döndüm, yatağımın içine girdim, Allah’a teveccüh ettim. Ben tam o vaziyette iken birdenbire adeta gök şak şak oldu, yarıldı, adeta Cibril imdada koşuyor gibi geldi. Rasulü Ekremi Vahyin bastığı o mübarek hal basıverdi. Rasulü Ekrem vahiyden sonra kendine geldiğinde, tebessümle mübarek dudaklarından şu ayetler dökülüyordu:

“İnnellezîne câû bil-ifki…”(Müminün, 23/11) “Habibi Zîşânım! O cemaat ki senin ailene iftira ettiler, bir sürü yalanla düzmeyle senin karşına çıktılar, o pak damene toz toprak saçtılar…Bu sizin için bir hayırdır, bunda şer zannetmeyin…Münafık meydana çıkacaktır, karaktersiz meydana çıkacaktır, zayıf insan meydana çıkacaktır, Ebu Bekir’in evi imtihana tabi tutulup evc-i kemale çıkacaktır, senin şerefine şeref katılacaktır. Makam-ı Mahmud’a liyakatın gösterilecektir. Bu kabil bu gibi hayırları vardır. Sen mahzı hayır olan bu işte şer görme!” diyordu

Hz.Aişe memnuniyet içinde Saadet evi olan Nebiler Nebisinin evine dönüyordu. Ebu Bekir de mesut oluyordu, Ümmü Rumman da mesut oluyordu.

Mümin her şeyin bittiği anda dahi Allah’a teveccüh eder, Allah istediğimi vermedi diye küskünlük yapmaz, kırılmaz, kalbinde inkisar olmaz. Bilakis kalbi kırıldığı zaman, bilakis mahrum kaldığı zaman: “Ene ınde münkesireti kulûbühüm…” (Ben kalbi kırık olanlarla beraberim) kudsi hadisinin muktezasına göre, kalbi kırık olduğu an, Allah’a teveccüh eder. Allah onunla beraberdir. Elinden tutacak sahili selamete çıkaracaktır.

“İnnellâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn…” Allah, ittika edenler, himayesine girenler, kendisine sığınanlar, kendinden korkanlarla beraberdir. Allah ehli ihsanla beraberdir. O’nu görmeseler bile, görüyor gibi yaşayanlarla beraberdir…….

HUTBE TEVHİD-10 (18 Nisan 1975)

HER HEDEF VE BAŞARIYA ANCAK SABIR VE İSRARLA ULAŞILABİLİR…
HER DURUMDA ALLAH KAPISINDAN AYRILMAYANLAR MUVAFFAK OLURLAR…

HZ.EBU BEKİR’İN, PEYGAMBERİMİZİN İRTİHALİNDEN SONRAKİ İTİDALLİ, SABIRLI, DİRENÇLİ VE KARARLI ÖRNEK TAVIRLARI
ORDUYU SEVKETMESİ, ZEKAT VERMEYENLERE VE YALANCI PEYGAMBERE SAVAŞ AÇMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

” Ya eyyühellezîne âmenüsbirû…” ” (Ali İmran, 3/200)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Her muvaffakiyetin arkasında, israr etme, dayanma direnme vardır.

İnandığımız yolda, dayandığımız, direndiğimiz sabrettiğimiz nisbette muvaffakiyet elde edecek, Cenab-ı Hakkın rızasını kazanacağız. Ufak bir gevşeklik, ufak bir tereddüt, bütün kalbi melekelerimizin, dimağî meleklerimizin sönmesine sebebiyet verecek ve o ana kadar yaptığımız boşuna gidecektir.

Nice yolda işi bırakmış dönmüş kimseler vardır ki, o ana kadar çektiği zahmetler yanında kâr kalmış, hiç bir şey de kazanamamışlardır.

Esasen dünya hayatında da durum bu merkezdedir. Hangi işimiz vardırki onu yarıya kadar götürüp bıraktıktan sonra ondan semere almayı bekleyelim. Bağımızın tımarı, hayvanlarımızın bakımı, evlatlarımızın bakımı…bunlardan hangisini yarıda bıraktıktan sonra semere aldığımız müşahede edilmiştir.

Allah’a ait, Ahirete ait cenneti kazanmaya matuf bütün işlerde, mümin aynı kanunla hareket eder. Nazarını tevcih ettiği Allah ufkundan bir an olsun nazarını ayırmaz, gönlünden derin bir iştiyak ve arzuyla daima Allah’a mülakî olacağı o ânı intizara eder, o kapıdan ayrılmak ona adeta ölüm gelir ve o, Allah’ın inayetve tevfikiyle muvaffak olur.

Bir kedinin, delikten çıkan bir mahluku beklediği gibi, Hakkın rızasını, Hakkın tecelli edeceği ânı bekleyen insan muvaffak olur. Günlerce aylarca senelerce katettiği halde umduğunu elde edememesine rağmen yılmayan usanmayan insan, o yolu kateder, tepeleri aşar ve umduğunu da Allah’ın tevfik ve inayetiyle elde eder.

Allah Rasulü tazyikler karşısında, hırçınlıklar anlayışsızlıklar karşısında eğer tereddüt gösterse dönseydi, bugün bizim müşahede ettiğimiz muvaffakiyeti elde edemeyecekti. O her şeye rağmen, 13 sene adeta sema yüzüne bakmıyor, yeryüzüne bakmıyor, kimse O’nun sözüne kulak vermiyordu. Bütün bunlara rağmen israr etti direndi, sabretti dayandı. Allah da tevfikini yâr etti.

Dönek kimseler matlubu elde edemezler. Yarı yolda işi bırakanlar matlubu elde edemezler. Tepeye çıkarken zoru gördüklerinden ötürü işi bırakanlar matlubu elde edemezler.

Kaskatı bir kalbe sahip olduğun an ve aynı zamanda basit haline mazhar olup alabildiğine münşerih bir kalbe sahip olduğun an, her iki anda da aynı vaziyette Allah’a müteveccih isen, Allah’ın tevfik ve inayetiyle muvaffak olursun.

Yağmurlu yerle yağmursuz yeri, yağmurlu sema ile yağmursuz semayı, kupkuru zeminle ot bitmiş zemini bir tutmayan insan muvaffak olamaz.Yağmurun altında da kupkuru yerde de ıslanan insanlar muvaffak olurlar.Taştan dahi bir şey çıkacağına inanmış kimseler muvaffak olurlar.

Rasulü Ekrem işte bu sırrın abidesidir. O’nun sadık yârânı bu sabrın abideleridir. Sabrettiler, dayandılar Allah da tevfikini yâr etti.

“Ya eyyühellezîne âmenüsbirû ve sâbirû…”(Ali İmran, 3/200) Ey iman edenler siz de sabredin direnin, yılgınlık ve tereddüt göstermeyin. Her şeye rağmen Allah kapısında kalmaya ve durmaya israr edin…

ve sâbirû…Birbirinize sabır tavsiyesinde bulunun, sabrı anlatın, halinizle sabrı gösterin…

ve râbitû…Birbirinize sımsıkı bağlanın, mehalike karşı uyanık göz olun, tehlikeleri gözetlemede çok uyanık olun, memleketi saracak evinizi saracak, ufkunuzu saracak yılanlara çıyanlara karşı uyanık olun, hep beraber olun…Birinizin gözü diğeriniz hesabına baksın, diğerinizin kulağı bir berikini duysun, birbirinizin hesabına görür, birbirinizin hesabına duyar, birbirinizin hesabına konuşur, birbirine bağlanmış bir cemaat haline gelin. Ta ki felahı elde edesiniz…

Kur’an-ı Kerim, insanların felahı elde ermelerini bu hususlara bağlamıştır.Dayanacaksın, direneceksin,tereddüt göstermeyeceksin Aynı halin ve havanın başkalarına intikal ettirilmesini temin edeceksin, başkalarına da duyurmaya çalışacaksın. Ve sonra sımsıkı bünyanı marsus haline geleceksin. , birbirine perçinlenmiş duvarlar haline, kurşunla birbirine bağlanmış duvarlara haline geleceksin, bir bütün halinde arzı didar edeceksin. Allah o zaman seni muvaffak kılacaktır. Cenab-ı Hak bizi öyle etsin ve inşallahü teala muvaffak eylesin…

Her şeyin sarsıldığı ve yıkıldığı anda, bu kudsî hakikatı anlayan kimseler, bu nonkada Cenabı Hakkın tevfikine itimad ettikleri için, Allah onları muvaffak kıldı.

Rasulü Ekreme bağlı bir cemaat için, O’nun kaybı kadar müthiş ve insanı dilhûn eden ikinci bir hadise tasavvur edilemez. Cemaati Rasulü Ekremi öyle bir seviyor O’na öylesine bağlıydılar ki, bir gün görmeme onlar için cehennem azabı oluyordu. Bununla beraber uyanık insanlar, kendilerine hak ve hakikat anlatıldığı andan itibaren, neye bağlanmaları lazım geldiğini kavrıyor, Allah’a tevekkül ediyor, Allah’a dayanıyor ve O’nun açtığı çığırda, O’nun gösterdiği ufka doğru koşmaya çalışıyorlardı.

Hz.Ebu Bekir bu dayanmanın, direnmenin ve tereddüt göstermemenin Peygamberimizden sonra adeta tek insanı desek sezadır. Hayatı hep beraber geçmiş, en tehlikeli anlarda hep beraber bulunmuş, hayattayken O’na gelebilecek bütün mehalike karşı göğsünü siper yapmış, kalkan yapmış, varlığını her an O’nun için amade, O’nun için kurban vaziyetinde tutmuş bir insan, O vefat ettiği zaman sarsılması düşünülürdü, belki de onun da tereddüde düşmesi düşünülürdü. Fakat Peygamberimiz işi nerede bıraktıysa o aldı oradan yürütüverdi ve Allah’ın inayetiyle kafirin burnunu kırıverdi, münafıkı içinden atıverdi, hiç tereddüt göstermedi

Allah Rasulünün ordusunu teşcî etti, “Bu ordu düşmanın karşısına gitsin! Bu Rasulüllah’ın emridir” demişti.

Zekat vermeme hususunda direnenlere karşı tereddüt gösterenlere karşı çıkıverdi, atına bindi, onlara karşı cihad ilan ediverdi.

Allah Rasulünün şu sözüne tam uyuyordu: “Allah yolunda cihad etmekle memurum; iman edecekleri, namazlarını dosdoğru kılacakları, zekatlarını tastamam verecekleri âna kadar cihadla memurum mükellefim!” diyordu, hiç tereddüt göstermiyordu. İş Rasulüllahın getirildiği yerden ele alınıyor ondan sonra da yürütülüyordu. Allah da tevfikini yâr ediyordu.

Düşünün ki bir taraftan roma İmparatorluğuna karşı ordu gönderirken, beri tarafta Yemame’de yalancı Peygamber Müseyylemetül-Kezzab binlerce insanı baştan çıkarmış, etrafına toplamıştı, onun da burnunu kırıyordu.

Münafıklar Medine içinde ve dışında fitne çıkarmaya çalışıyorlardı, onların da yüzleri yere sürtülüyordu.

Bu, sabrın, direnmenin, dayanmanın, hak bildiği yolda yılgınlık göstermemenin ifadesiydi.

Tereddütler daima insanları geri bırakır. Tevrata ait bir vakayı Cenabı Musa’dan naklen şöyle duyuyoruz: “Ya ilahel-alemin çok kimseleri görüyorum ki,, sana doğru gelirkene onlar ayrı yolda bırakıp dönüyorlar. Nice kimseleri görüyorum ki, tepeleri aşarken, yolları katederken sana gelen bu kimseler sonra geriye dönüyorlar.”

Cenabı Hak kemali hikmetle ferman ediyor: “Ya Musa! Onlar banagelmiş kimseler değillerdi. Gelmeye niyet etmiş, tereddüdünü içinden atamamış, esasen direnme kazanamamış, güç kazanamamış, sabretmesini öğrenememiş, insan matlubuna nasıl maksuduna mahbubuna nasıl ulaşır onu bilememiş kimseler, onlar şaşkınlardır…

İşte 20′inci asırdaki bu kötü manzarayı hasıl eden de bu kabil şaşkınlardır. Çok şaşkın kimseler vardır ki hemen yola girdiği an matlubunu elde etmeyi, mahbumunu elde etmeyi, maksuduna nail olmayı düşünür. Halbuki bu yol uzaktır. Yunus’un diliyle: Menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular var…Çok kandan irinden deryaları geçeceksin, belki ondan sonra matlubuna, maksuduna nail olacaksın, vasıl olacaksın.

Cenabı Hak sebat ve sabır gösterenlerden, kabz halinde bast halinde kendisine müteveccih olanlardan, ısdırap ve ızdırar zamanında, refah ve saadet anında aynı vaziyette kendisine müteveccih olanlardan eylesin…

HUTBE TEVHİD-11 (25 Nisan 1975)

HER HEDEF VE BAŞARIYA ANCAK SABIR VE İSRARLA ULAŞILABİLİR…
HER DURUMDA ALLAH KAPISINDAN AYRILMAYANLAR MUVAFFAK OLURLAR…

HZ.EBU BEKİR’İN, PEYGAMBERİMİZİN İRTİHALİNDEN SONRAKİ İTİDALLİ, SABIRLI, DİRENÇLİ VE KARARLI ÖRNEK TAVIRLARI
ORDUYU SEVKETMESİ, ZEKAT VERMEYENLERE VE YALANCI PEYGAMBERE SAVAŞ AÇMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

” Ya eyyühellezîne âmenüsbirû…” ” (Ali İmran, 3/200)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

İnsan dengeli ve bir ahenk içinde yaşarsa, bütün fonksiyonlarını değerlendirebilir, bütün kabiliyetleri Cenabı Hakkın rızası istikametinde inkişaf eder, ahirete ehil hale gelir, ahirette ve cennette Cenabı Hakkın rızasıyla şerefyab olur, Cemaliyle şerefyab olur.

Dengesiz ahenksiz hareket eden kimseler, çok coşsalar, taşsalar, kaplarının dışına çıksalar dahi maksud damına çıkamazlar, matlubu elde edemezler.

Bir nizam bir intizam altında yürüyen kimselerdir ki daima muvaffak olmuşlar, hayatlarını daimi bir denge tahtında, dengeli olarak tutanlar, hayatlarında Allah’ın vaz ettiği nizamı esas alanlar, Kur’an’ın getirip vaz ettiği nizamı esas alanlar, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, başkalarının bin kat daha çok sahip oldukları güçle elde edemeyecekleri şeyleri elde etmişlerdir.

Müslümanın hayatında denge çok mühimdir. Hayatın her safhasında dengenin çeşitli tezahürleri vardır. Muvazenenin çeşitli görüntüleri vardır. Bu meseleyi hayatının her safhasında tatbik edemeyen kimse, hayatın her safhasına göre vaziyet alamayan kimse, o da kaybeder, o da helak olur.

Helak olmamak için, kaybetmemek için, Nizamı İlahinin dışına çıkmamak, inhiraf etmemek. sapmamak gerekir. İnsan bir noktada küçük bir sapma gösterirse, çok neticeler doğurur ve önünü alamaz artık.

İnsanın fakru zaruret halinde, şahsına karşı ferdi hayatına karşı. İslami yaşayışına karşı, Allah Rasulünü kavrayışına karşı, Allah’a karşı. Ahiretin daima hesapta tutulmasına karşı bir vaziyeti vardır. Servet elde ettiği zaman, yine insanın bir vaziyeti vardır.

Şayet fakirlik hakkında kazandığı istikameti, muvazeneyi dengeyi zenginlik halinde de devam ettiriyorsa, bu insan dengesini bulmuş, muvazeneli yaşıyor, sapmadan uzak, inhiraf semtine sokulmuyor demektir.

Bir insan cehaletle sapar, inhiraf eder. Cehalet bizatihi inhiraf ettirici bir amildir. İlim bizatihi inhiraf ettirici ve saptırıcı değildir.

İlim bizatihi inhiraf ettirici bir amil olmasa bile, yerinde kullanılmadığı zaman, o da inhiraf ettirir. Sebep ve netice muvazenesi kurulmazsa, illet-malul münasebeti gözetilmezse, şayet mantıkla bu fikir silsilesi içine girilmezse insan ilimle de sapıtabilir. Cehalet halinde insan kurduğu muvazeneyi, ama Allah nazarında makbul muvazeneyi, Kur’an’a uygun muvazeneyi bir şeyler öğrendikten sonra bozuyorsa, kalbi hayatında değişme varsa, o insan da maksud damına çıkamaz, matlubu elde edemez, istediğine ulaşamaz.

İlim insanı değiştiriyorsa, insan servet elde ettiği zaman yaşaması değişiyorsa, ailesi dengesi ve düzeni değişiyorsa, kalbindeki eski duyuşları, duyduğu şeylere doyuşları yer değiştiriyorsa, o insan da muvazeneli değil, dengesini bulamamış, her an inhiraf edebilir.

Antiparantez arz edeyim, hazmedilmemiş batı kültürüyle karşı karşıya gelen bir üniversite, bundan 50 sene evvel, tam dini bir bilgiye de sahip olmayan onun sarıklı sakallı hocaları, hazmedemedikleri o kusmuk halindeki ilmi yuttuklarından mideleri bozuldu, memleket vatan sathına kusuverdiler. İşte ortada boy gezen anarşi, bunların bu ka’yları neticesinde büyüyüverdi. Bunlar onların tohumlarıdır.

İslamı hazmedememiş, dengesini bulamamış, kör cahil, Avrupa kültürüyle, Avrupa anlayışıyla karşı karşıya gelince, kendine ait her şeyi hakir gördü, köküne sövdü, eskiyi unut dedi, koptu kökten, ondan sonra bir sürü -terbiyesizliğimi mazur görün- kopuklar memleketi işgal etti kökten kopmuşlar, Allah’dan kopmuşlar, Rasulüllahdan kopmuşlar…

Ferdin hayatında, ailenin hayatında cemiyetin hayatında kendini bulmak çok mühimdir.

Hiç bir şey onu değiştirmiyorsa, dün fakirdim, Ebu Hüreyre gibi: “Üç günde bir yudum süt bulamıyordum, millet sar’alı diye başıma basıyordu, halbuki ben açlık heyecan ve helecanını yaşıyordum, Rasulüllah gibi kıvrım kıvrım kıvranıyordum, ama bulduğum zaman halimi vaziyetimi değiştirmilordum!…

Sa’d ibn-i Amir bir fakirdi, İslamın neşrinde eza cefa görenlerdendi. Bir lokma ekmek bulamıyordu ama eyalet valisi olduğu zaman yine bir lokma ekmek bulamıyordu. Eyalet içinde fakirlerin listesi halifei ruyi zemine Hz.Ömer’e geldiği zaman, isim listesinin başında valinin ismini görüyor, hıçkırıklarını tutamıyor ağlıyordu. Vali de ianeye muhtaçtı, yardıma muhtaçtı. Dünya değiştirmemişti. Ömer onu gördüğü zaman, Ebu Zerr’i gördüğü zaman, Muaz bin Cebel’i gördüğü zaman, emsalini gördüğü zaman dünya sizi değiştirmedi diyordu.

Dünya dengesini bulmuş insanı değiştiremez.

Dünya istikamet kazanmış insanı değiştiremez. Dünya daha peşinen adımlarını, ahirette arpadan Allah’a hesap vermeyegöre ayarlamış insanı Allah’ın tevfikve inayetiyle değiştiremez.

Hz.Ömer muvazene kuruyor ve hayatını muvazeneli yaşıyor, yaşadığı müddetçe dünyaya beş para vermiyor, asla temellük etmiyor, eğilmiyor dünya karşısında, dünyanın zinet ve debdebesi karşısında. O etrafa ordular gönderiyor, o esnada vaziyeti ve vaziifesi odur, fetihler yapıyor, en iyi kumandanları seçiyor, bütün kabiliyetve istidadını, ütopya yazarlarının tasvir edemedikleri o ideal sitenin istikamet sahilinde dairesinde yürümesini temine sarf ediyor. Ve Allah’ın tevfik ve inayetiyle düşmanı bile alkışlattıracak o muhteşem siteyi yürütüyor, cihan devleti haline getiriyor.

Ama Allah’a teveccüh ettiği anda onu yine aynı muvazene ve muadele içinde görüyoruz. Hiç halife olmamış, hiç o mualla mevkiyi ihraz etmemiş gibi, başı ibn-i Abbas’ın dizi dibinde o son dakikalarını yaşarken, bağırsakları delinen karnından çıkmış, en acılı en iç yakıcı dakikalarını yaşarken, o esnada bir insan nasıl olması gerekiyor, o öyle oluyor. O an Rasulüllah’ın yanında bir avuç yer istiyor, oğlunu ona gönderiyor., oğlu gelinceye kadar gözünü kapıdan ayırmıyor, kan kaybetmiş gözünü açıp kapayacak hali kalmamış, son soluklarını alıp veriyor. Çıkan soluk adeta ondan bir eksiklik hasıl ederek çıkıyor ve belki o kadar hava içine girmiyor. Her dakika biraz daha eriyor, biraz daha yıpranıyor. Buna rağmen gözünü kapıya dikmiş gelecek haberi bekliyor: “Bana Rasulüllah’ın yanından bir yer verecekler mi?” İşte kendini mutlu kılan bu haber ulaşınca yüzü beşaşet içinde, sevinç içinde ruhunu Allah’e teslim ediyor.

Hayatı muvazene içinde geçmiş eski cübbe giymiş, eski hırkaya bürünmüş. İslamın izzetini başlara tac yapmış, başına tac yapmış, başka izzet tanımamış aynı muvazene ve muadeleyi devam ettirmiş, aynı istikamet aynı bağlılık ve coşkunluk içinde ruhunu Allah’a teslim etmiş.

Tarık bin Ziyad’da da aynı muvazeneyi ve muadeleyi görüyoruz. O Cebeli Tarık boğazını öbür tarafa geçtiği zaman, düşmanın karşısında dengeyi bulmanın ifadesi bir hal gerekiyordu. Beş bin kişinin karşısında doksan bin kişilik musallah bir ordu, hele Avrupa barbarlığını temsil eden bir ordu olursa, orada muadele başka şey iktiza ediyordu. Onun için o canını dişine taktı ne kadar gücü varsa orada, bütün gücüyle Allah’a öyle dayandı, ne kadar atımlık barutu varsa hepsini birden atıverdi, Allah da inayetini yâr etti, kurtarıverdi.

Dedi ki ordusuna: “Önünüzde deniz gibi bir düşman, arkanızda düşman gibi bir deniz; arkaya kaçsanız adice öldürüleceksiniz, fakat sizin gıdanız yiyeceğiniz şeyler, önünüzde savaşacağınız kimselerin elindedir, savaşınsanız ölürseniz Rasulüllahı bulacaksınız!”

Bu coşkulu hutbe askeri öylesine coştumuştu ki, bir öğlen ve ikindi arası meselesi olmuştu doksan bin kişilik o ordu…Orada öyle olması gerkiyordu…

Ama onu esas Tolaytola’da kralın hazinelerinin bulunduğu dairede görüyoruz. Zafer onu sarhoş etmiyor, dengesini bozmuyor, her an Allah var diyen vicdanının sesini duyuyor. Ayağını muzaffer bir kumandan olarak hazinenin altının elmasın pırlantanın üzerin koyuyor ve kendine şöyle sesleniyor: “Tarık! Evvelki gün bir köleydin! Dün Allah seni hürriyete kavuşturdu, bugün başkumandan ve muzaffer bir kumandansın!..Dikkat et! yarın toprağın altına gireceksin!..” Ve o gece yatağını dehlize serdiriyor, orada yatıyor…

Bülyük Kanuni, cihan imparatoru, “Fransız eyaletim, Hindistan eyaletim!” diyen insan, büyük bir savaştan döndüğü zaman, in gibi bir yerde yatağının serilmesini, orada yatmayı istiyor: “İçimde bir gurur hissettim!” diyor. İnanmış insan dengeli yaşıyor…

Ve Rasulüllah Sallallahü aleyhi ve Sellem, Peygamberlerin hatimesi, Nübüvvet manzumesinin kafiyesi, har hakikatın kristal kristal kendisinde müşahede edildiği mümtaz zat. Mekkeliler kendisine yapmadıkları şey bırakmamışlardı ve Allah inayetini imdada koşturmuş, Mekkeyi fethetme lutfunu ona bahşetmişti.

Hz.Aişe anlatıyor, Enes bin Malik anlatıyor, İbn-i Mesud anlatıyor, müşahidler anlatıyor: “Rasulüllah o gün sırtına bindiği hayvanla Mekke’den içeriye giriyordu. Mekke on sene evvel onu barındırmamıştı. Mekkeli onu kovmuştu. Kalbi kırık, münkesir, mahzun, mükedder Meke’den çıkıp gitmişti. Kaybettiği her şeyi yeniden elde etmişti. Yeniden Mekke’nin sinesinde idi, içeriye giriyordu, yeniden etrafında yüzlerce Peygamberin medfun bulunduğu ve bütün taiflerin metafı olan Beytullah’a gelecek tavaf edecekti. Yeniden Kabe’ye dönecekti.

Kabeye girerken o kadar tevazu…içindeydi ki….mübarek başı, atın üstündeki semerin kaşına deyecek gibi eğilmişti…mümkün olsaydı ayaklarına kadar indirecekti başını…Hicab ediyordu, “Beni affet!” diyordu haliyle Allah’a. “Beni affet Allahım! Ben böyle bir vaziyette senin şehrine, haram şehrine, senin beytine böyle girmek istemem ama, hadiseler ve saikler böyle olmasını iktiza etti….Denge insanı…..muvazene insanı…… Bütün bunlar, herkes kendi sahasında gelişirken, dev dev olup büyürken, tepeler gibi yükselirken, Hz. Muhammed’e bağlılıklarından zerre kadar bir şey eksilmedi… İbn-i Rüşt yükseldiği en son noktada, hatalarına rağmen Hz. Muhammed fıkhının telfikini yapmaya çalıştı. Mezhepler arasındaki nokta-i itisalleri bir araya getirmeye çalıştı. O da “Ben senin bendenim” diyordu. Ebu Hanife vardığı son noktada batılı: “Biz üç adam tanıyoruz batıda diyor. Ataullah el-İskenderani, M. ibn-i Arabi veyahut >Kelile ve Dimne’nin mütercimi ve bir de Ebu Hanife… Ebu Hanife bütün büyüklüğüne rağmen, bütün celadetine ve ihtişamına rağmen

HUTBE TEVHİD-12 (02 Mayıs 1975

MAİYYET-İ İLAHİYYEDE OLANLAR PERİŞAN OLMAZ…
İSLAM ALEMİNİN PERİŞAN HALİNİN, ÇÖKÜŞÜNÜN VE YÜKSELİŞİNİN SEBEPLERİ…

HAK VE BATIL VESİLELER. HAK VESİLELERLE YOL ALAN YÜKSELİR…
MÜMİN VE KAFİR SIFATLARI. MÜMİN VASIFLARINA SAHİP ÇIKAN ÜSTÜN GELİR…
KUR’AN VE KAİNAT KİTAPLARINI OKUYUP KANUNLARINA UYAN GALEBE ÇALAR…
MAĞLUBİYETİMİZ, GELİŞEN ÇAĞA GÖRE HAZIRLANMAMIZ İÇİN BİR FIRSATTIR…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

” vel-âkıbetü lil-Müttekîn… ” ( Araf, 7/128)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Allah kendisinden korkan, kendisine karşı saygılı olan. vaz ettiği kanunlardan istifade eden, kendini çevresini, dünyayı tanıyan. kendisine O’nu görüyor gibi kullukta bulunan kimselerle beraberdir.

Allah beraber olduğu kimseleri müzmehil etmez, perişan etmez, sergerdan etmez. Allah maiyyetine aldığı kimseleri aziz eder. Muvakkaten dünyevi saadetlerini ellerinden alsa bile, maiyyetin onlara kazandırdığı paye, onları gönülleriyle hoşnud eder, huzur içinde kılar.

İslami bir hakikattır:

Maiyyet-i İlahiyye’de bulunan kimseler hiç bir zaman uzun zaman perişan ve sergerdan olmamışlardır.

Ümmeti Muhammed eğer Allah’a kul olduğunu, Rasulüllah’a ümmet olduğun kavramış, maiyyet-i ilahiyyeye girmişse perişan olmayacaktır. Ama bu mevzuda eksiği ve gediği varsa, İslami hayatında bir kısım açıklar bırakmışsa, iradesiyle bıraktığı eksiklere, açıklara gediklere düşecek ve perişan olacaktır.

Beş yüz milyon yeryüzünde camileri dolduran İslam alemi, dünya karşısında insanlığın en zelili, en acizi ise şayet, dünyayı anlayamayışı, çevresini bilemeyişi ve Allah’ın himayesine giremeyişi, Allah’ın kanunlarından bihakkın istifade edemeyişindendir. Bir çukurun içine düşmüş çırpınıyor, çırpındıkça batıyor, çıkamıyor, çünkü çırpındığı kuyunun içinde çırpınırken, Allah Allah demesi lazım gelirken, Kur’an deyip Kur’an’a dönmesi lazım gelirken, kainatı anlayıp çevresine karşı nigehban olması düşünülürken o, hâlâ Avrupa veya Asya diyor, kapitalizm veya komunizm diyor…Allah demiyor. Çeşitli düzenleri ve çeşitli sistemleri sahayı vücuda getirmek süretiyle bilmeyenleri de idlal ediyor.

Bu cemaat camiyi doldursa da, bu cemaat cübbe giyip sakal bıraksa da, bu cemaat Kabe’nin etarfında tavaf etse de, Allah deyip dönse de yine müzmehil ve perişan olacaktır. İman başka şeydir, çepeçevre alem-şümul imana sahip olma tamamen başka şeydir.

Ferdin kainat ve şahsına Allah’ın dercettiği marifet hüzmelerini kavrayarak, öylesine Allah’ın büyüklüğüne göre Allah’ı kavraması başka şeydir, inandım demesi tamamen başka bir şeydir. Bir iki misalle bu eksik ve gediklere, çukurlara düşmenin sebeplerini arz edeyim…

Bir taraftan Allah inananları maiyyetine alıyor aziz ediyor. Bir tarafta maiyyeti ilahiyyede bulunduğunu iddia eden kimseler, dünyanın en zelili kimselerdir. Rusya’dan koptuğu zaman Amerika’ya dayanmazsa öleceğinden endişe eden kimseler, Amerika’dan koptuğu zaman Rusya’ya dayanmazsa mahvu perişan olduğundan endişe eden, tir tir titreyen devletler, milletler cemaatler, hükümetler parlementolar ve parlementerler. Niçin Allah’a inanan kimseler bu kadar zelil? Niye bu kadar ayak öpmekteler? İşte bunun sırrı anlatılıyor burada!

1-HAK VESİLELER:

Mümin, ihraz ettiği hak davasında, o davayı elinde tuttuğu müddetçe hak vesilelerden istimdad eder. Kafir hak batıl vesile ayırmadan hakkı da değerlendirir, batılı da değerlendirir. Batıl düzeni ayakta tutmak için nice batıl yollara başvurur. Bu düzenin ayakta durması için, Allah’ın yasak ettiği faizi ayakta tutmak gereklidir der. Mevcudiyetini faize bağlar faizi de ayakta tutar. Rüşvet bu düzenin ayakta durması için zaruridir der, rüşveti ayakta tutar. Daha neleri ayakta tutar…

Bu batıl yollarla, batıl vesilelerle hak bildiği doğru bildiği yolu ayakta tutmaya çalışır.

Bu şayet müminse yanlış bir yola girmiştir. Bu kötü mukaddimelerle hayat verici neticeyi elde etmek imkansızdır. Kaçak bir mantık anlayışına sahipse, batıl yolla hak neticeye gidilemez, bunu bilecektir.

Ama çok kafirler de içinde yaşadıkları Allah’ın nimetlerinden istifade ettikleri dünyada, batıl bir noktayı ellerinde tutsalar bile hak vesilelerle oraya ulaşmış olabilirler.

Binaenaleyh bazen batılın etrafı hak vesilelerle hal yollarla, hak sebeplerle donatılmış olur ve o batıl hayatiyetini devam ettirir

Bazen de hak bir netice, batıl yollarla, batıl vesilelerle çepeçevre ihata edildiği için, o hak da ayaklar altında kalmaya mahkum olur.

Tekrar edeyim bunu: Mümin mümindir ama mümin, elinde tutmak istediği batıl vesilelerle çepeçevre sarılmışsa, o batıl vesileler kafirin elindeki hak vesilelere mağlup olacaktır. Kafir elinde hak vesileleri tutuyorsa, kafir müamine galebe çalacaktır…Nasıl?

Vehhabi, batıl bir mezhebin salikidir. Bütün Cumhuru Ehl-i Sünnete muhalefet etmenin sembolleşmiş cemaatidir. Fakat bugün hükimdirler ve yeryüzündeki Müslüman cemaatlerin en azizidirler. Allah da nimetlerini başlarına yağdırıyor.

Kafir değildirler onlar, diyen kendisi kafir olur. Ama yanlış bir yoldadıdrlar. Müttefikimiz can kardeşimiz olsa dahi bir hususu tavzih için bunları anlatmada fayda mülahaza ediyorum. Onları ayakta tutan Allah’dır. Maiyyetine alan Allah’dır. Hak olan davalarında, onları o davada ayakta tutan bir “Hak vesile” vardır. O da şudur:

Kendilerinden evvel Mekke’nin Medine’nin Emiri, Şerifi Lord Kişer gibi kafirleri arkeologları sokarak Haremeyn-i Şerifi kafirlere çiğnetiyordu. Yanlış bir yolla, yani ingilizlere dayanmakla mevcudiyetini devamı düşünüyordu. Bunlar ise, nim-müstakîm bir İslam siyaseti güderek; Allah Kur’an’ıyla Mekke’ye kafir giremez demiş, cenabet insan sokulmaz demiş; bu prensibi tahakkuk ettirerek bugün yabancıları sokmuyorlar. Yanlış bir mezhep, hak bir vesileyle Ehl-i Sünnete galebe çaldı…

Batıl yolun sahibi Hak yolun sahibine galebe çalıyor.

Komunistin davası içinde de bir hak payı varsa; bir fakiri gözetme varsa, istismarcıya ve istimlakçıya karşı bir hakkı gözetme meselesi varsa, muvakkaten bu hak vesile onu ayakta tutuyor.

Fakat “vel-âkıbetü lil-Müttekîn…” (Araf, 7/128) Netice Allah’a tam dayanıp güvenenlere aittir. Bir gün gelecek bütün batıllar yıkılacak, komunizminden Amerika’sına kadar, ondan Vehhabisine kadar, sadece ve sadece Kur’an’da Müstakîm diye tavsif edilen cemaati müslimin işe vaziyet edecektir…Bunu bir tarafa koyun!..

2-MÜMİN VE KAFİR SIFATLARI

Har kafirin her sıfatı kafir değildir. Her müminin her sıfatı da mümin değildir.

Nice müminler vardır ki camiye gelir fakat kafir sıfatı vardır onda ve nice kafirler vardır ki, kiliseye bile gitmez, mümin sıfatı vardır onda…

Kafirdeki mümin sıfatı mümindeki kafir sıfatına galebe çalar. Böylece kafir mümine galebe çalar. Bu nasıl olur?..

Mümin sıfatı, kafir sıfatı nedir? Hepsini sayamam ki bir kaçını sayayım: Mümin sıfatı uyanık olmaktır, mümin kardeşlerine karşı mürüvvetli olmaktır. Mümin sıfatı çalışmayı, metodlu çalışmayı emreder. Mesayii tanzimi emreder, yardımlaşmayı emreder…

Müminler arasında yardımlaşma yok; banka bu yardımlaşma fikrini yutmuşsa, müminler arasında emniyet ve güven yoksa, müminler arasında metod yoksa kafir sıfatı var demektir o müminlerde.

Ve Amerikalıda metod varsa, Amerikalıda uyanıklık varsa, kerem varsa, civanmertlik varsa, dünyayı anlama varsa; bunlar mümin sıfatlarıdır, Amerikalı sana galebe çalacaktır. Çünkü sen kafirin sıfatını ariye olarak almışsın, o da müminin sıfatını ariye olarak almıştır.

Akıbet müttekîlerindir; ne zaman? Ne zaman Cemaat-i İslamiyye bihakkın yüzde yüz Allah’a teveccüh edecektir, mümin sıfatlarıyla arzı didar edecektir, Allah’ın rahmetini karşısında arzı didar olarak görecektir. Bunu da bir tarafa koyun!….

3-KUR’AN VE KAİNAT KANUNLARI

Allah’ın iki çeşit kanunu vardır. Bu kanunlardan bir tanesi kainatta cereyan eder. Allah’ın bir kitabı, Allah’ın bir çeşit fermanıdır. fermanda namuslar ve kanunlar cereyan etmektedir. Kainat Allah’ın İrade ve Kudret sıfatından gelir. Allah’ın diğer kanun mecmuası, Kelam sıfatına dayalı olan Kur’an’dır. Bu da Kelam sıfatından gelir.

Bunlar Allah’ın iki çeşit şeriatıdır. Biri kainat şeriatı, diğeri Kur’an şeriatı…Biri kaniat kitabı, diğeri Kur’an kitabı. Bir kainattaki emirler, iki Kur’an’daki emirler.

Bu iki kitapa muhalefet etmenin de cezası vardır. Kur’an’da içki içmeyeceksiniz yasak, içerseniz cezası vardır. Kainatta da emirler vardır. Allah’ın cari kanunlarını bileceksiniz; cazibe nedir, dafia nedir, madde mahiyet itibariyle nedir, madde ne olur, terkibin keyfiyeti nedir, tahlilin keyfiyeti nedir?…Bu da kainatta Allah’ın kudret kalemiyle iradesiyle yazdığı şeydir. Bunu bilmemenin de cezası vardır, bilip de amel etmemenin de cezası vardır.

Ama ekseriyet itibariyle kainattaki kitaba riayet etmemenin cezası dünyada verilir. Kur’an’a riayet etmemenin cezası da ahirette verilir.

Mümin camiye geliyorsa kainat kitabını okumuyorsa, ona bir mükafat verilecekse şayet, ahirette verilir, dünyada değil…

Kafir kainat kitabını okuyor, Allah’ı tanımıyorsa ona mükafat verilecektir dünyaya ait, imansızlığın cezasını da ahirette görecektir.

Bu iki kitabı okumanın ve anlamanın mükafatı vardır.Okumamanın ve anlamamanın da cezası vardır. Kaniat kitabının cezası umumiyet itibariyle dünyadadır ki bugün müminler çekiyor. Kur’an’ı okumamanın cezası ekseriyet itibariyle ahirettedir.

Burada şunu da ilave edelim: Haddızatında Kur’an anlaşılarak okunsa, kainatın tercümanı olduğu anlaşılacak, kainat da kendi kendine anlaşılmış olacak ama, kitabının dilini bilmeyen cemaat…diyelim karşısına iki tane çizgi üst üste koyalım, karşısına 20′inci asrın Müslümanları yazalım aynı şey olacaktır.

Kitabının dilini anlamayan, kitabını anlamayan, Allah’ın maksadını anlamayan en perişan cemaat dedikten sonra, eşittir: 20′inci asrın Müslümanları…rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunu da bir tarafa koyalım…Dördüncü hususla hitama erdirelim:

4-KADERİN İRADEMİZİ KAMÇILAMASI, HAYATA HAZIRLAMASI

Allah maiyyetine aldığı kimseleri neden yükseltmiyor? O, yüceltmek istemiyorsa, ben ille de burada kalacağım diyorsa. Allah iradesiyle onu başbaşa bırakır.

Fakat bu asırda Allah Müslümanları az tokatladı, içinde yaşadıkları dünyayı bilmediklerinden tokatladı. Çevrelerine karşı vaziyet almadıklarından ötürü tokatladı. Kur’an’ı anlamayışlarından ötürü tokatladı. Devirlerini bilecek ona göre hukuk sistemini koyacaklar, iktisadi sistemlerini tam sistemleştirecekler, devrin ihtiyaçlarına göre konuşturacaklar onu. İctimai hayatlarını devre göre tanzim edecekler. Devrin bütün ihtiyaçlarına; ferdî, alivî, ictimaî, iktisadî…cevap verilmiş olacaktır.

Bunu yapmadıklarından perişan düşürdü. Düşürdü de ezikliği hissetsinler, aşağılık duygusuyla çevrelerine karşı baş kaldırsınlar. bu müesseseleri geliştirsinler, bu ezikliğin neticesinde yeniden İslam’a saykıl vursunlar, yeniden parlasınlar…

Allah Müslümanların madde planında mvakkaten mağlubiyetlerine hüküm verdi, karar verdi, ta coşsunlar, araplar arasında kalan yahudiler gibi coşsunlar, ölüm kalım mücardelesi versinler; ya tam yaşayacaksın dünyaya hakim olacaksın ve ya 9-10 asırdır seni boğmak için geleh haçlı, el’an faaliyette, el’an işe vaziyet etmektedir, gelecek ve seni boğacaktır.

İşte bu hınçla bu azimle çalışsın diye muvakkaten senin madde planında idamına karar verdi Allah!..Çalışırsan, kafirin idamına karar verecek seni aziz kılacaktır…

“innallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn” Allah, ittika edenlerle beraberdir. Kitabullah’ı okuyup Allah’dan korkanlarla beraberdir. Kainatı tilavet edip ondan istifade edenlerle beraberdir. Cenab-ı Hak bizi ehli ihsan eylesin…

HUTBE TEVHİD-13 (09 Mayıs 1975)

İMAN SAHİBİ OLMAK İÇİN ÖNYARGILARDAN, PEŞİN HÜKÜMLERDEN KURTULMAK GEREKİR…

İSLAM ALİMLERİNE PEŞİN HÜKÜMLE ZULÜMLER YAPILMIŞTI…
HZ.ÖMER ÖNYARGISIZ DAVRANMIŞ MÜSLÜMAN OLMUŞTU…
ABDULLAH BİN SELAM ÖNYARGISIZDI, GÖRDÜ “BU SİMADA YALAN YOK!” DEDİ…
HZ.ALİ’NİN KARŞISINDA YER ALAN ZÜBEYR BİN AVVAM ÖNYARGISIZ DAVRANDI…
EBU CEHİL VE YAHUDİLER ÖNYARGILI DAVRANMIŞ İNANMAMAKTA DİRENMİŞLERDİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

” vel-âkıbetü lil-Müttekîn… ” ( Araf, 7/128)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

İnsan, iman meselesinden çevre ile münasebetlerine kadar, peşin kanaatlardan muhkem kaziyyelere, kafasında kurduğu muhkem kaziyyelere bağlı olmaktan kurtulduktan sonra doğruyu elde eder, doğru yaşamayı elde eder, doğru olarak yaşama lutfuna mazhar olur. İmandan en küçük amele, amelin en küçük teferruatına kadar, kafasında bu kabil kaziyyeler varsa, çevresiyle münasebetinde bir kısım huzursuzluklar, dengesizlikler olduğu gibi, yıkmalar sürtüşmeler olduğu gibi, iman meselesinde de hemen çarçabuk daire-i imana giremez, Allah’ın lutuflarından istifade edemez.

İnsan, ilk evvel Cenab-ı Hakk’ın ilk süresiyle anlattığı gibi, kendisini hür, her türlü kayıttan azade kabul etmesi, o hale getirmesi gerekir.

Ayağında parangası boynunda tasması olan insanın, hür insanlara yakışır iş yapmasının imkanı yoktur.

Peşin kaziyyelerin, kaziyyelerin esiri kimsenin, o kaziyyelerin tesirinden kurtularak sağlam karar vermesine imkan yoktur.

Bir hakim, karşısına getirilen kimse hakkında peşin kanaatı varsa, onun getireceği delilleri, onun adına ifade verecek şahitlerin şahitliğini o, kanaatinin rengiyle değerlendirir. Ve sonra görürsünüz masum adam mahkum olur.

“Allah!” dediğinden dolayı “Peygamber!”, “Kur’an!” dediğinden dolayı memleketimiz dahil İslam aleminde mahkum olan nice kimseler vardır.

“Allah!” demek suç muydu? Peygamber!” demek suç muydu? Ama bunların içinde o, baştan esiri bulunduğu bu düzen, bu nizam deyip de esiri bulunuğu kendi düzenine, nizamına aykırı bulduğundan onu da aykırı buluyordu.

Seyyid Kutub’u işte bu esaret zihniyeti mahkum ediyordu.

Esasen mahkum kim? Mahkum eden kim? O belli değil ya!..Dünyada böyle!..

Muhammed Kutub’u mahkum eden işte bu esaret zihniyeti idi.

Mevdudi’yi mahkum eden bu esaret zihniyeti idi.

Türkiyemizde onlar gibilerini mahkum eden, bu esaret zihniyeti idi…

Her fırsat değerlendirildi ve her fırsat, Kur’an’a karşı bir çıkışla değerlendirildi. Mahkumiyetler mevkufiyetler birbirini takip etti, bütün İslam aleminde.

Bunlar, peşinen verilmiş kararların ifadesidir.

İnsan bu kararlardan kendisini uzak tutmadıktan, gerçekten hür olduğunu vicdanıyla hissetmedikten sonra, vereceği bütün kararlar böylesine malül olacak ve mesmu’ olacak keyfiyette olmayacaktır.

Bu kaziyyelerdeh kafasını iyice temizleyemeyen, peşin hükümlerden sıyrılamayan çok kimseler, Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın nurunu gördükleri halde İslam içine giremediler.

Ebu Cehil uyanık bir insandı, zeki görgülü ve kültürlü bir kimseydi ama küfrün cehaletin babası adını aldı. İmana karşı o kadar hışımlı o kadar afet bir insandı.

Niçin öyle oldu acaba? Çünkü kafasında peşin hükümler vardı. Rasulüllah Aleyhissalatü vesselam’ın söyleyeceği her sözü peşinen reddetmeye kararlıydı o.

Hz. Ömer de afet bir insandı, o da hışım bir insandı fakat kafasında böyle kararlar yoktu. Kızkardeşinin ağzına indirdiği yumrukla, onun ağzından kanlar akarken o, eline süre-i Taha’yı aldı okudu; ayetler Ömer’i eritiyordu, buz gibi; Ömer’in ayakları titriyordu. Kur’an’ın hakikatı karşısında dize gelmişti ve bütün gücünü toplayarak, dişini sıkarak, içinden gele gele lailahe illallah Muhammedürrasulüllah diyordu.

Kafası peşin kanaatlarden temizdi, Ömer hürdü, kararı kendi veriyordu, başka kararlar onu karar vermeye zorlamıyordu. O, malül olmadan karar veriyordu, mesmu’ olabilecek bir karar veriyordu. Herkesin ihtimamla karşısında eğilebileceği bir karar veriyordu.

Abdullah bin Selam yahudi alimiydi. Devrinde herkes ona kerim ibn-i kerim derdi, faziletlilerin en faziletlisi…Babası da soylu, kendisi de soylu, ilmiyle ayrı bir soy kazanmış, “Şerefli insan!” diyorlardı.

Rasulüllah Aleyhissalatü vesselam Medine’ye teşrif edince o, kafasını sildi süpürdü, yıkadı, peşin kaziyyelerden âri ve beri bir kafayla huzuru Risaletpenâhîye gitti. Bir yahudi hıncı yoktu o esnada onda. Rasulü Ekrem’e tevcih ettiği üç sualle dize geldi, zaten siması içini yıkamıştı, tertemiz bir kalp hasıl olmuştu, üç süalle hemen dize geldi, lailahe ilallallah Muhammedürrasülüllah dedi.

Aynı tablonun tamamlayıcısı diğer bir tarafa baktığımız zaman, peşin kaziyyelerin insanı nasıl baştan çıkardığını görüyoruz.

Allah Rasulüne şöyle diyor:

– “Yahudiler çok inatçıdır ya Rasulallah! Kendilerini çok beğenmiş kimselerdir”. Kendisi o milletten nolduğu halde söylüyor. Benim Erzurumluyu tenkid ettiğim gibi;

-”Sen yahudileri çağır beni sor onlara ya Rasulallah! Bak benim hakkımda ne diyecekler?

Abdullah ibn-i Selam bir tarafta saklanıyor, Allah Rasulü yahudileri çağırıyor, onlara soru soruyor: Abdullah ibn-i Selam’ı nasıl bilirsiniz?”.

– “En şerefli bir insanın en şerefli bir oğludur; ilmi şöyledir vaziyeti şöyledir, kameti kıymeti şöyledir…”.

– “Onun bana iman ettiğini duysanız ne yaparsınız?”.

– “İmkan yok iman etmez!” dediler.

Abdullah bin Selam çıktı lalihae illallah Muhammedürrasülüllah dedi. Ne dediler biliyor musunuz?

– “İçimizde en şerefsiz adamın en şerefsiz oğludur, en değersiz kimsedir” diyorlardı.

Abdullah ibn-i Selam’ın kafası hürdü, kararı isabetli verdi İslam dairesi içine girdi. Yahudiler peşin hükümlerle gelmişlerdi oraya. Peşin hükümlarla geldikleri için, biraz evvel söyledikleri şeyden dönüyorlardı.Çünkü kafalarındaki kaziyyeye çarpıyordu o; kafalarındaki kaziyyelerle kanunlarla mütenakız düşüyordu. İnsan iman etmesi için bunu atması lazımdır.

Onun için ikisi de aynı ayardı ama Ömer iman ediyor, Ebi Cehil etmiyordu. Aynı hakikatları gördükleri halde Habeşli bir köle dize geliyordu, arabın soylusu asil ve anlayışlısı müslüman olamıyordu. İslamı görüyordu Rasulü Ekrem’in kameti kıymetini müşahede ediyordu fakat kafasındaki kanunların, kaziyyelerin rengine bakıyor, yanlış hükümlere varıyordu.

Bu iman noktasında böyle olduğu gibi, en küçük amelin teferruatında dahi böyledir.

İnsan iyi bir insanı, ona kötü demeye peşinen kendini inandırmışsa, böylesine kendisini bağlamış, esir olmuşsa, o adam ne kadar ona iyi görünürse görünsün ona kötü diyecektir. Hz.İsa bütün ihtişamıyla havarilerin karşısına çıktı ama yahudi tereddüt etmeden kendi peygamberine “Babasız!” deyiverdi. Bu, kafasındaki kaziyyenin ifadesiydi.

Hıristiyan ve yahudiler Rasulüllah’ı neden reddettiler? Çünkü kendi içlerinden peygamber gelmesini bekliyorlardı. Dıştan gelecek bir güneştense, kendi ateş böceklerine razı idiler. Bu, peşin kaziyyenin ifadesiydi.

İman, insan ancak bu kaziyyelerden kafasını temizlerse olur.

Onun içindir ki biz müteselliyiz. Aliye veliye derdimizi anlatmadık diye müteessir değiliz, müteselliyiz.

Onlar kafalarını temizlemedikten, gerçek hürriyetin tadını tatmadıktan sonra, onlara bir şey anlatmanın imkanı olmadığını düşünüyor müteselli oluyoruz.

Kafire bir şey anlatamayacağız, Kainatı diller deliller halinde arz etsek dahi anlatamayacağız, bir kitap halinde getirsek takdim etsek dahi anlatamyacağız. Çünkü kafir her şeyi kendine göre bir kısım kıstaslar içinde değerlendirmeye peşinen kararlıdır. Hayatı ictimaiyedeki bir kısım mütenakız düşmelere, sürtünmelere sebebiyet veren de işte bu peşin hükümlerdir; melek ve cibril hakkında peşin hükümler vermiştir.

Bir enteresan şey söyleyeyim: Yahudiler Cebraili sevmezler. Cebrail onlara vahiy getirse ellerinden tutup cennete götürse yine Cebraili sevmezler.

Abdullah ibn-i Selam bunu da söylüyordu:

– “Ya Rasulallah! Cebrail sana vahiy getirdiği için, yahudiler seni sevmezler çünkü Cebraili sevmiyorlar.

Bakara süresinde Cebraile Mikaile düşmanlık Allah’a düşmanlıktır diye Kur’an bu münasebetle anlatıyor.

Allah’ın meleğine bile düşmanlık yaparlar. Hayat-ı ictimaiyede dahi öyledir. Cebrail inse, hakkında peşin kanaatı varsa, şeytan nazarıyla bakacaktır.

Ve şeytan çıksa karşısına, onun hakkında başta iyi niyeti, iyi kanaatı varsa, ona Cebrail nazarıyla bakacak, melek diye ihtiram edecek karşısında eğilecektir.

Hak, hakkın hatırı mühimdir. Hak ve hakkın gerçek ağırlığındaki değeri ancak esir olmayan insanlar tarafından elde edilir.

Esir olmayan insanlar ancak ona değer verirler. Esir olmayan insanlar ancak onu başlara tac yaparlar.

Hak ve hakikat esir insanlar içinde ayaklar altındadır, payimaldır. Hak ve hakikatın başlara tac yapılmasını isteyen kimseler, ilk defa her şeyden kafalarını temizlemeleri gerekir.

Hz. Ali’nin karşısına Zübeyr bin Avvam çıkmıştı. Hak adına çıkmıştı. Bunlar hala dayı çocuklarıydı. Hz.Ali dayı çocuğu idi. Hz.Zübeyr de halasının çocuğuydu. Ve ikisi de cennetle müjdelenen kadronun içinde bulunuyorlardı.

Allah Rasulü birine “Aslanım” demişse öbürüne “Havarim!”, “Yardımcım!” demişti. Birine kızını vermiş öbürüyle bacanak oluvermişti.

İçli dışlı sabah akşam beraber olan bu iki büyük hakikat kahramanı birbirlerinin karşısına çıktılar.

Bir ictihad meselesi vardı. Zübeyr Ali’nin yanlış yaptığına kaildi yola getirmek istiyordu. Nasıl bedevi kılıcını çekiyor, Hz.Ebu Bekir’i Hz.Ömer’e

– “Sen eğrilirsen icabında bu kılıçla seni düzeltmesini biliriz!” diyor. Zübeyr Ali’yi düzeltmek için kılıcını çekmiş karşısına çıkmış.

Hz. Ali de onu yanlış yolda görüyor. O da onu düzeltmek, doğru yola getirmek için karşısına çıkmış.

Fakat Hakkın hatırı alidir. Kimse peşin karara saplanmış değildir, peşin kanaat içinde değildir.

Karşı karşıya geldiklerinde Hz.Ali, halasının oğlunu çağırır:

– “Bir dakika gelir misin? Hatırlıyor musun bir gün Rasulüllah’ın huzurundaydık, sana bana bakarak konuştu ve sana dönerek dedi ki:

– “Zübeyr! Ali’nin karşısına çıkacaksın, o gün sen haksızsın!..”

Elini başına koydu, düşündü:

– “Doğru!” dedi, “Hakkını bana helal et!”. Döndü gitti. Arkadan bir kem talih onu şehid etti ama şehid eden Hz.Ali değildi.

En kritik anda, can alıcı noktada dahi, can alıcı hasımlar haline geldiği anda dahi hakkın hatırı âlidir…

Ama kim diyor bunu?..Peşin hükümlerden, peşin kanaatlardan sıyrılmış kimse!..Rahat karar verebileek kimse! işte hakiminden mahkumuna kadar, ondan parlementerine parlementosuna kadar, ondan icra organlarına ondan ordusuna kadar ; bu peşin kanaatlardan sıyrılmadıktan sonra bu memlekette salim bir karar vermeye imkan yoktur.

Ve bütün İslam dünyasında iskikrarsızlıklar da birbirini takip edecektir.

Şahsi hayatınızdan kanaat alemine kadar her şey, bu kanaatların tesiri altında ezilecek ve siz hiç bir zaman salim bir neticeye varamayacaksınız.

Kafir küfrü içinde bocalayıp duracak, ehli dalalet dalaleti içinde bocalayıp duracak, zikzaklar içinde bir türlü doğru yolu bulamayan fertler, aileler, cemiyetler, cemaaler, devletler, milletler, karşılarına hak çıktığı zaman dahi ona karşı duracaklar; kafalarındaki peşin kaziyye ve hükümlerle…

Kur’an müminleri anlatırken, tefekkürleri neticesinde:

yezkürunellâhe kıyâmen ve ku’ûden…” (Ali İmran,3/91)

İşte bu hüküm: Düşündü, araştırdı, karıştırdı, kitabı okudu, mütalaa etti, neticeye vardı; kafasında peşin hüküm yoktu…

“Rabbenâ mâ halakte hâzâ batıla” , “Allah’ım! Sen batıl hiç bir şey yaratmadın!” diyecektir.

HUTBE TEVHİD-14 (16 Mayıs1975)

KARDEŞLİK, İTTİFAK VE İTTİHAD TEVFİK-İ İLAHİYYE’NİN VESİLESİDİR…
BU KARDEŞLİK VE BİRLİK ANLAYIŞIYLA MÜSLÜMANLIK CİHANA HAKİM OLDU…

HİCRET SONRASI, MEDİNE’DE OLUŞAN ENSAR-MUHACİR KARDEŞLİĞİ…
SA’D BİN REBİ-ABDURRAHMAN BİN AVF ARASINDAKİ ÖRNEĞİ GÖRÜLEMEYECEK KARDEŞLİK…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

” Yâ eyyühen-nâsü innâ halaknâküm min zekerin ve ünsâ… ” (Hucurat, 49/13)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Cenab-ı Hak Celle ve ala Hazretleri, her şeyi bir kısım esbaba bağlamıştır.

Her şeyi yapan kendisidir fakat şu esbab aleminde kaldığımız müddetçe sebeplerin, bir kısım hadiselerin, fiilerin önüne geçtiğini görüyoruz. Öyle yaratmıştır.

Önünde sebep olmayan bir mesele hemen hemen görülmez.

Ağaçların meyva vermesi, otların bitmesi, yağmurun yağması, bütün tekevvün ve teşekküller, bu kabil esbaba dayalıdır.

Aynen bunun gibi, insanların muvaffak olmaları, dünyada saadetli bir hayat elde etmeleri, ahiret saadetini elde etmeleri; bunun için de bir kısım sebepler vaz etmiştir.

Dua mahiyetinde insanların el uzatacakları o esbab, iltimas edecekleri o esbab, çok defa neticenin meydana gelmesine sebebiyet verir.

Allah onlardan o mübaşereti gördüğü zaman, arzu ettikleri, istedikleri, mübaşeret ettikleri şeyi yaratıverir, onları mesut eder.

Allah, Ahiret saadetini elde etmenizi, dünyada huzurlu yaşamanızı cenneti, duyan ve duygulanan bir kalp taşımanıza ve ibadet-ü taata bağlamıştır.

Namaz kılacaksınız, evrad-ü ezkarı yapacaksınız, gecenizi ve gündüzünüzü ihya edeceksiniz sonra cennet-nümun bir hayat yaşayacaksınız. Cennete gitmeden cenneti burada görecek, burada duyacaksınız…Bunu, bu sebebe bağlamıştır.

Bunun gibi, yer yüzünde cemaatleri, milletleri mesut ve bahtiyar kılmayı, onların birbirini sevmesine, saymasına, birbirlerine karşı mürüvvetli hareket etmelerine bağlamıştır.

Muvaffak olmak istiyorsanız, birbirinize karşı muhabbetiniz meveddetiniz olsun. Bu kadarını da yapamıyorsanız hiç olmazsa mürüvvetiniz olsun İnsanca davranın. Bunu da yapamıyorsanız her türlü muvaffakiyetten mahrum kalacaksınız.

İnsanlar birbirlerini sevecekler…

Allah, en birinci sebep olarak kendi mevcudiyetini gösteriyor. Yani Allah birliğinde birsiniz, Rasulüllah birliğinde birsiniz, Kur’an birliğinde birsiniz. Ayette sizin bir anne ve babadan geldiğiniz anlatılıyor (49/13). Kabile kabile yapılmanızı da anlaşmanıza, tanışmanıza, mürüvvetli hareket etmenize vesile ve menat sayıyor. Ben böyle yaptım ki anlaşasınız…Hepiniz aynı seviyede olsaydınız, bir oymakta bulunsaydınız belki bu ittifak ve ittihad olmazdı. Hırıltı gürültü olurdu…Allah kabile kabile yarattı; anlaşasınız, tanışasınız, uzlaşasınız; anlaşmanın ve uzlaşmanın tatlı semeresi ve neticesi olan muvaffakiyet-i ilahiyyeyi elde edesiniz…

Allah’ın müminlere muvaffakiyet vermesi, işte bu anlaşmaya, tanışmaya, sevişmeye bağlıdır.

Hem hırlayacak horlayacak hiç bir sebep yoktur insanları sevmeme emvzuunda. İnsanlar Allah tarafından seven ve sevilen varlıklar olarak yaratılmışlardır.

İnsanlar, binbir esmayı ilahiyyenin nokta-i mihrakiyesi olarak yaratılmışlardır. Her ismin insanda az çok bir cilvesi vardır.

İnsanı sevmek Allah’ı sevmek demektir.

İnsanı sevmeyen insannı Allah’ı sevdiği iddia edilemez. Vicdanı bozulmuşlar, kalpleri tefessüh etmiş kimseler, muhabbet dediğimiz bu ufka ulaşamamış larsa, hiç olmazsa insanca hareket etsinler, mürüvvet göstersinler.

Herkes kendi sahasında, kendi anlayışı içinde hizmet yapacak, çırpınacaktır. Herkes kendi sahasında elde ettiği prensiplerle hareket edecek, muvaffak olmaya çalışacaktır. Ve bunun için bütün mesaisini anladığı sahada vaz edilen prensiplere hasr edecek, o prensiplerle düşündüğü şeyi tahakkuk ettirmeye çalışacaktır.

Ama herkes ibtediği yerde istediği gibi yapsın, başkalarını kösteklemek, başkalarını ademe mahkum etmeye çalışmak, başkalarının ayağının altına, avam ifadesiyle karpuz kabuğu koymak; bu, ne muhabbetin, ne meveddetin, ne mürüvvetin; hatta ne de dört ayaklı mahluk olmanın ifadesidir!..

Beşeriyet böylesine bu noktada tedenni ederse, hele müminler böylesine tedenni ederse, hiç muvaffakiyet beklemesinler.

Muvaffakiyetin çok kuvvetli ve müessir bir duası vardır: .

Tevfik-i İlahiyyeyi istiyorsanız; ittifak ediniz, ittihad ediniz, hiç olmazsa insan olarak mürüvvetli hareket ediniz ve ihtilafa düşmeyiniz

İsteyen istediği gibi ağaç diksin; kimisi kurs açsın, kimisi okul açsın, kimisi de bunların üstünde kalarak bir ekol sistemi içinde hizmet etsin; etsin… isteyen etsin!..ama kimse kimsenin bağını bozmasın!..kimse kimsenin ağacını sökmesin!..kimse kimsenin çitini bozmasın!..başka şeylerin içine girmesine imkan vermesin!..Yoksa bu ihtilaf düşmektir, bu tevfik-i İlahiyyeden mahrumiyetin vesilesidir.

20′inci asırda pek çok Müslüman var. Yığın yığın camileri dolduran kimseler var. Bu Müslümanlar canlarını dişlerine taksalar, küfrü yeryüzünden atarlar, yer de ona yer tanımaz, iflah etmez, küfür ölür…

Ama 600 milyon Müslüman olduğu halde, küfre karşı ciddi bir şey yapamıyorlar. Rusya’dan canları sıkılınca Amerika’ya dayanıyorlar. Ameraka’dan sıkılınca Rusya’ya dayanıyorlar. Yani koltuk değnekleriyle yürüyorlar.

Rasulü Ekremin etrafındaki 40 Müslüman kadar ittifak ve ittihad etmiş olsalardı, sarsacaklardı cihanı. Kafire dayanıyor, siyoniste dayanıyor, farmasona dayanıyor; dayanmasam yaşayamam diyor…

Bu, aczin ifadesi, bu zaafın ifadesi.

Ama onun aczine ve zaafına vesile olan bir husus vardır: İttifak edememesi…Tevfik-i İlahiyyenin vesilesini elde dememesidir…

Allah ferman ediyor:

– “Ey inananlar! Kanun-ı İlahim bu!..

Sizi bir erkek bir dişiden sizleri yarattım; bir erkek bir dişiden…Kanun-ı İlahim bu!..Bunun dışında yaratmam!..Sizi şube şube, kabile kabile, oymak oymak ayırdım, ırk ırk, lehçe lehçe ayırdım!..Anlaşasınız, tanışasınız, uzlaşasınız, tevfik-i İlahiyyenin vesilesine yapışasınız ve muvaffak olasınız!..”

“Allah indinde en keriminiz, değerliniz, Allah’dan en çok korkan, O’nu en iyi tanıyan, Kur’an’ıyla kainat kanunları arasında tevfiki en güzel yapan ve Allah’ın himayesine can-u gönülden giren kimselerdir.”

Ali Veli değildir. Şu veya bu şekilde bu yola giren değildir. Kim Allah’dan en çok korkuyor, Allah’ın himayesine giriyor. Kainatta cari Allah’ın kanunlarını biliyor, Kur’an ile Allah’ın kanunları arasında tevfiki yapıyorsa Allah indinde en kerim, en şerefli ve en soylu odur…

Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam’ın imparatorlukları yıkma pahasına ve onun yerine yepyeni terütaze alabildiğine canlı ve candan bir devleti kurma sına vesile olan şey, işte bu husustu. O, gönüllerde ittifak ve ittihadı temin etmişti. Herkes birbirini seviyordu. Yüzlerce misalini arz etmiştim çeşitli derslerde yüzlerce misalini cemaat duymuştu. Ama o kardeşliği gösterebilecek bir misali arz etmekle iktifa edeceğim.

Medinei Münevvereye hicret edildiği zaman. oradaki Müslümanhların Allah ve Rasulünden başka hiç bir destekleri ve dayanakları yoktu. Ama Allah insana muîn ve zahir ise o insan için sarsılma da bahis mevzuu değildir.

Rasulüllah bir cemaatin arkasında ise, o cemaat için tezelzül ve tezebzüb bahis mevzuu değildir. O cemaat bugün olmasa yarın beşerin kaderine hakim olacak, ona yön verecektir.

Allah Rasulünün ilk işi, orada kurduğu hakimiyeti maddi manevi gerçekleştirmek oldu. Çarşısında pazarında Müslüman hakimiyetini temin etti. Ve aynı zamanda O, birbirine karşı çok yabani ve yabancı bakan insanları birbiriyle kardeş yaptı.

Araplar…Gitseniz görseniz tanıyacaksınız; o kadar müteheyyiç, o kadar bir damla suda fırtınalar koparacak, sefineleri sele verecek tipte kimselerdir ki bunların bir araye gelip uzlaşması; insan bunu adeta muhal olarak sayar. En küçük meseleden hadise çıkarır ve birbirine girerler.

Allah Rasulü ilk iş olarak insanlar arasında tevhidi temin etti, bir vahdet getirdi. Allah’a, Vahid-ü Ehad’e bağlı bir vahdet getirdi, Kur’an birliğine bağlı bir vahdet getirdi.

Bunun için, müminliğin kardeşliği kafi fakat o, ellerinden tuttu, Aliyi Veliyle, Veliyi Bekirle kardeş yapıverdi. Herkes birbiriyle kardeş oluverdi.

Böyle kardeş yapma sünnettir.

Rasulü Ekrem Mekke-i Mükerreme’de de yapmıştı ve Hz.Ali ile de kendisi kardeş olmuştu. Kusurlarını sana söylesin diye herhangi bir kimse ile kardeş olmak sünnettir. Her gün seni ikaz etsin diye sünnettir. Selahiyet vereceksin,

– “Bana benim kusurlarımı anlat!” diyeceksin. İşte bu sünnettir. Zahîr olacaksın düştüğü an, bu sünnettir.Varınla yokunla tıpkı onun servetiymiş gibi onun yolunda sarf edecek, böyle kardeş olacaksın. Rasulü Ekrem bunu tahakkuk ettirdi.

Allah Rasulü, Abdurrahman bin Avf ile Sa’d bin Rebî’yi de kardeş yapıverdi.

Bunlardan birisi Mekke’nin gülü öbürü de Medine’nin çiçeği idi. Abdurrahman bin Avf hicret etmiş her şeyini terk etmiş, Uhud’da da Rasulü Ekrem’in önünde sakat olmuş nadide bir insan…Aşere-i Mübeşşere arasında cennetle tebşîr edîlen bir zat…Yüzünde daima bir beşaşet vardı, simasına bakana emniyet telkin ederdi, gülerdi daima. Ve Allah Rasulü’nün onun hakkındaki takdirkar sözleri sayılamayacak kadar çoktur.

Sa’d bin Rebi’ye gelince, o da nikabı yeni kaldırılan Medine’nin nikabı altında isbat-ı vücud etmiş çiçeklerdendi. O da Uhud kahramanıydı, Uhud’da şehit oluvermişti. Allah Rasulü bu iki kardeşi ellerinden tuttu:

-”Sizi birbirinize kardeş yaptım!” buyurdu.

Sa’d bin Rebi evinin bir odasını gelen Muhacir kardeşine verdi. Bir odasında da kendisi kalıyordu. Bağ ve bahçesinin yarı mahsulatını da ona veriyordu.

Ama bir gün şu büyük âlicenâplıkla, şu büyük ihsan şuuruyla kardeşinin karşısına çıkıyordu. Öyle kardeşlik olduktan sonra öyle oluyor. Dedi ki ona:

– “Siz Allah için Mekke’yi terk ettiniz, Allah için dünya mámeleki adına her şeyi bıraktınız, Medine’ye hicret ettiniz. Ben servetimin yarısını sana veriyorum; bağımın yarısı senindir, evimin yarısı senindir, emvalimin emtiamın yarısı senindir diyor ” her şeyinin yarısını Abdurrahman bin Avf’a veriyordu.

Daha sonra bir büyük şeyi dahi takdime girişti; iki hanımını ona göstererek

– “Şunlar benim hanımlarım!” dedi…Tesettür ayeti nazil olmadığı için kadınlar açıktı. “Sen hanımını da orada bıraktın geldin, şunlardan birisini beğen, onu tatlîk edeyim-boşayayım, sen onu da al!” dedi…

İşte bu baş döndürücü bir tekliftir. Bu, kardeşliğin insanın anlayamayacağı bsir safhaya gelişinin ifadesidir.

Abdurrahman bin Avf bunu kabul edecek değildi.

– “Kardeşim! Allah malını sana mübarek etsin, aileni de sana mübarek etsin! Sen bana pazarın yolunu göster!” dedi. Eline bir ip aldı, orada ticarete girişti, kısa bir zaman içinde Allah’ın tevfikine yardımına mazhar olarak zengin oldu, evleniverdi. Allah Rasulü’ nün huzuruna geldi, evlendiğini haber verdi. Bunu en sahih hadisler rivayet ediyor.

Bu kardeşlik idi ki, düşmanlarını kısa zamanda onların karşısında dize getirdi. Bu ittihad ve ittifak idi ki, 10 sene gibi kısa bir zaman içinde, cihanın iki büyük imparatorluğunu; ellerinde kılıç olmayan, atlarında eğer olmayan, atının başında zimamı olmayan o cemaatin karşısında dize getirdi; Roma dize geldi, Sasaniler karşılarında dize geldiler.

Bir avuç insandılar. Rasulü Ekrem vefat ettiğinde, bu mevzuda rakam veren kimseler, kadın, erkek, çoluk çocuk belki yüz bin insan vardı diyorlar. Bu yüz bin insan Manisa merkezinin nüfusu demektir. Sahabe-i Kiram erkeğiyle kadınıyla çocuğuyla ancak bu kadardı. Ama o kadarken dahi Roma İmparatorluğunu da sarsıyordu.

Aleyehissalatü vesselam hayattayken Mute vakası olmuştu. Meşhur Zeyd bin Harise’nin, Cafer bin ebî Talib’in, Abdullah bin Revaha’nın şehit olduğu ve Halid bin Velid’in üstün bir manevra ile, üstün bir tabya usulüyle, Romalılıarı püskürttüğü o müthiş hadise, daha Rasulü Ekrem hayattayken olmuştu.

Rasulü Ekrem bütün etrafı sindirmişti, Yahudileri bertaraf etmişti, Hayber’i fethedivermişti. Daha hayattayken olmuştu ve bunları yapan Müslümanlar, kadınıyla çoluğu çocuğuyla, iki İmparatorluğu tehdid eden ve Hz.Ebu Bekir devrinde büyük fetihleri başlatan cemaatin sayısı yüz bine varmıyordu.

Demek icabında yüz bin kişilik bir topluluk büyük şeyler yapabilir. Ama topluluk olursa, Allah’ta ittifak ve ittihad olursa, kalpler ittifak ve ittihad ederse, en azından ihtilafa düşülmez mürüvvetli hareket edilirse…Allah tevfikini yâr edecektir…

İnhisarcı fikir, tekelden her meseleyi idare etme ve beğenmediklerini muhakkak yıkmayı hedef alma…bu, cemaati iflah etmez bitirir, Allah muhafaza buyursun!..

Emek çekenlerin semek çekenlerin ve bütün himmet ve gayretleriyle yetiştirip gül devrini hazırlayanların bu bağlarını bostanlarını, háristana çevirmeye kimsenin hakkı yoktur, selahiyeti de değildir. Haddi de değildir tecavüz etsin!..Başkaları ekmiş yetiştirmiştir, başkaları da filizleri meydanagetirmiştir. Bunun temelinde burcu burcu Rasulüllah korkmaktadır, Müceddidler kokmaktadır. Ve bu asrın beynini f ikrini yapanlar kokmaktadır. Buradan bir tane ot koparma Rasulü Ekrem’in kulağını koparmak kadar Allah indinde ağırdır, günahtır, küfürdür diyorum…

Allah müminlere iman ve izan ihsan eylesin…Mürüvvet ihsan eylesin…Kalbinde muhabbeti olmayanlara, insanları sevmeyenlere ben, haşerat nazarıyla bakıyorum; Allah onların kalplerine de muhabbet meveddet ihsan eylesin!..


0 Yanıt, “tevhid”



  1. Henüz Yorum Yok

Yorum Yapın

Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekli.