İctimai-1 (09.Şubat.1979)
Konu özeti
Veladet-i Nebevi
Ondan uzaktık, gel diye yalvarıyorduk
Allah Rasulünün, gençleri ziyaret etmesi
Muhterem Müslümanlar
İnananlar inandıkları kadar, dini hayatın ikamev e ihyası istikametinde Allah’ın kendilerine lutfettiği her şeyi sarf ede ede, bir seneden öbür seneye, öbür seneden daha sonraki seneye intikal edip duruyorlar. Arkada bıraktıkları şeyi Allah adına mühürlüyor, Rasulü Ekrem ALeyhissalatü vesselam adına mühürlüyor, arkaya bırakıyor, bir ikinci seneye atlıyorlar. Yaşadığımız her asırda yümünlü bereketli günlerle karşı karşıya kalıyor ve bu günlerin bize çok şey hazırlattığını vicdanlarımızda duyuyoruz. Bazen bir minarenin başındaki bir kandil bize çok şey anlatıyor. Devir, şartlar ve umumi duruma göre bazen o kandil karşısında hıçkıra hıçkıra ağlıyoruz. Bazen de sevinç gözyaşları döküyoruz. Onu, doğacak bir sürur, bir saadet devrinin başlangıcı, mebdei sayıyoruz.
Miladi takvimle de yeni bir seneye girdik. Hicri bir takvimle de yeni bir seneye girdik. Her sene tekeffül ettiği şeyler, sırtında taşıdığı şeylerle karşımıza çıkar. Senenin belli bir bölümünde Ramazanın taşındığını görürüz. Allah ayına Rahmet ayına koşa koşa gideriz. Şaban’ın sırtlanıldığına şahit oluruz. Receb-i Şerif’in arkadan koştuğuna müşahid bulunur ve mübarek aylardan istifade etmeye çalışırız. Muhakkak ki bunlar, sağnak sağnak lahut aleminden yağmurun, rahmetin akıp akıp geldiği aylardır. Allah bu ayları idrak edip yümün ve bereketinden istifade eden müminlerden eylesin.
Fakat bütün aylar ev günler içinde, İslamın kaderiyle alakalı bir gün vardır ki…. o gün bize çok derin, çok buudlu, çok renkli şeyleri anlatır. O günü idrak eden mümin, o günün manasını müdrikse, idrak edeceği güne kadar kendisine terettüp eden vazifeleri yapmış olmanın gönül aydınlğı ve inşirahı içinde idrak eder. O gün topyekün beşerin bayram edeceği gündür. Ogünün bayram edilmesi hususunda naslar, Kur’an’ın ayatü beyyinatı, Efendimizin mucizbeyan beyanı, samit infiali içindedir. Ogün müminlerin vicdanlarına bırakılmış ve o vicdanlarda kurulacak bir bayrama göre tes’id edilecektir.
O gün öyle bir gündür ki, Allah o gün size Allah7ın çok şerefli Nebisi geldi deyip tebcil etmektedir. O gün “Veladet-i Nebevi” gecesi… O gün belki bir istikamette küfrün akışına son verilmiş, o gün bütün putçuluk bütün totemcilik hak ile yeksan edilmiş, kula kul olan kullar, kul karqşısında ezik boynu bükük olanlar, Fahr-ı kainatın medet-resan eli karşısında ezik bükük bulunanlar… Fahr-ı Kainatın eli sayesinde kulluktan kurtulmuş, melekler seviyesine yükselmişlerdir.
O gün beşerin hürriyete kavuşma müjdesini taşımakta, Fahr-ı kainat Efendimizin, en temiz bir meşimenden yeryüzüne teşrif ettiği gün, meleklerin elinde, bir deste gül gibi koklanarak….. dünyamıza………. şeref verdiği gündür….. İyi burunlar, şu dakikada dahi………. kokusunu hisseder O’nun.
Dünyamıza revnak getirmiş, güllerimizin kokusunu taşımış, insanlığın saadetini tekeffül etmiş, en büyük insanın en büyük dava ile içimizde serfiraz olduğu gün… Veladet-i Nebevi günü…
Ama biz, mevzunun bidayetinde arz ettiğim gibi, o günü, minare başlarında üç beş tane kandille sadece, ölülere yakışır bir hava içinde tes’id ettiğimiz günleri gördük. Gördük de bir kayanın dibine veya bir sütunun arkasına çekildik… Dertli şairimizin ifadeleri içinde: “Geçiyor yıllar ya Muhammed Aylar bize hep muharrem odu. Dün gece ne güneşli geceydi. Eyvah o da leyl-i matem oldu. Çiğnendi harem-i pak-i şer’in. Namusa yabancı mahrem oldu. Allah için ey Nebiyyi masum, bizleri böyle bırakma bikes, bizleri bırakma masum…. diyorduk… Sinemiz çatlıyordu, canımız dudaklarımıza geliyordu. Bize el uzat diyorduk. Anlı valalı sarığını başına sar diyorduk. Ne olur diyorduk. Arabın yağız atlısı oradaysa, 10 asır adını, bayrağını taşıyan Türk’ün levendi burada, atının zimamından tutup, kıyamete kadar onu götürmek istiyor… Sana ümmetolma şerefini iddia etmedi, büyüklük sevdasına tutulmadı. Ama bu büyük kafilede, seni korumak için, finoya düşer bir vazifeyi yaptıysa, bunu bile kendisine şeref saymakta, bırakırsa bunu koklaya koklaya senin yanında yürümeyi istemektedir… diyor ve inkisarlarımızı dinliyorduk… Isdıraplarımız sinemizeb ir mızrap gibi iniyordu ve sinemizden semalara doğru iniltiler yükseliyordu. Bir cemaat ağlıyordu, topyekün yeryüzünde cemaatler ağlıyordu. Beytullahda cemaat ağlıyrdu. Ravzayı tahirede cemaat ağlıyordu. Mescid-i Aksa’da cemaat ağlyıordu. Ve ağlıyordu daha… Fatih’de cemaat ağlyıordu. Bütün efrat-ı alemde cemaat ağlyıor, gözyaşları tebahhur ediyordu. Hz. Muhammed semasına doğru yükseliyordu
Ya Rasulallah! tepemize bas, yere in diyordu. Bütün güller kendi formalarını kuşanmış onu bekliyordu. Zemin bütün sündüs misal keyfiyetiyle onun teşrif edeceği anı intizar ediyordu.
Ben bu ayeti bugün size okurken, Rasulü EKremin hayat-ı ictimaiyedeki vechemize göre bize doğru gelmeye azmetmiş niyet etmiş havası içinde bulunduğunu, sizin simalarınızda gamzeden beşaret çizgilerinden okuma havası içinde size takdim ettim. Size Allahın şanı yüce bir nebisi geldi dediğim zaman, belki şu cemaatinize uzaktan uzağa bakıp tebessüm eden Rasulü Ekrem7in cidden, size geldiği tasavvur ve nahayyülü içinde ayeti okudum. Kaddim büküldü, ayaklarım titredi ve onun için ayeti de dğoru dürüst okuyamadım. Öylegelir bana, sizin simalarınızda okumamla ve öyle gelir ki Rasulüllah Sallallahü aleyhi ve Sellem, beşaret ve beşaşet gamzeden o güneş gibi parlak simasıyla, 20′inci asrın doruğuna ulaştığımız dönemde, durup durup bize bakmakta ve bu cemaatin durumuna karşı memnuniyet izhar etmektedir.
Ben göremem ve diyemem. O vadide hiç bir iddiaya kapılmadım. Rasulü Ekrem’e ümmet olduğum iddiasında bulunmadım. Ama geldi gördü dediler. kimsenin nefsien maledecek bir şeyi yoktur. Cemaate maledilecek hava içinde anladım ki Rasulü Ekrem yer yer, yeryüzünde şu gençler cemaatinin içinde, lutfen teşrif ediyorlar, ordusunu tegftiş ediyorlar, delikanılların sırtlarını sıvazlıyorlar. Bu cemaati uzma karşısında, bu cemaatin arkasında, geçmiş günahlarına keffaret arayan ve her günah saçlarında bir beyaz tel halinde beliren ve o güonahlar kaddini büken benim gibi mücrimler, başını o kapının eşiğine koyacak, sırtını sıvazlayıp seçtiği cemaate iltifat atfettikten sonra, senelerden beri bükük belime merhamet edip başımı kaldırmam için bana da yardımcı ol…
Artık biz ayları muharrem saymıyoruz. Artık gündüzümüze karanlık demiyoruz. Zira Hz. Muhammed gelmeye durdu. Sallallahü aleyhi ve sellem. Simalarda o okunuyor. Hz. Muhammed okunuyor. Eşhedü enne Muhammeddasülüllah derken, gönüller hayacanla kabarıyor, insanlar heyecanlarından uçar hale geliyor ve muhteşem varlık muazzez varlık münevver varlık içimizde hissediliyor gibi oluyor.
Ey Allahın Rasulü… Asırlardan beri tepinen, asırlardan beri çırpınan bir cemaat olarak, dertlin bir cemaat, açtığın sahrada mecnunun bir cemaat seni leyla olarak kabuleden bir cemaa, asırlardan beri ısdırabının sona erme döneminin başladığı bu dönemde, inayet elini uzatırsan, kapkaranlık gecelerini, leyl-i yeldalarını gündüz kılacaksın. Allah’ın inayetiyle bizim için medet-resan ol!.. Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam, her an üzerimizde ruhuyla Müheymin e Nigehbandır. Ona içten seslenirken, Allah ses ve soluğumuzu duyuracak, şu hıçkırıkları ona ulaştıracaktır. Bu ümmeti muhammede medet etmeye merhamet etmeye başlamıştır. İnayetve mededini itmam edecektir ve bir gün gelecektir ki çok rahatlıkla: “Lekad caeküm Rasulün…” (9/128) diyeceğiz.
İçinizden birine bir zuhur etti. Hz. Muhammed yeniden geldi, simalardaokunur hale geldi, alınlarda gamzeder hale geldi, gönüllerde duyulur hale geldi. 3 asrın köhne fikirleri yıkıldı, küfür fikirleri yıkıldı, ilhad fikirleri yıkıldı, huzursuzluk dönemi sona erdi. Huzur insanı Hz. Muhammed ile beraber beşerin beklediği huzur, silinmemek üzere yeryüzünde hükümferma olmaya başladı. Bu bezmi bilmiyoruz. Bu bezme alışık değiliz. Nasıl olur, halimiz nice olur onu bilmiyoruz. Fakat bilemediğimiz o meçhul günü istemede israr ediyor, hoşnut olacağımız o günü talepte israr ediyor, Aleyhissalatü vesselama selam çakıyor, kapısını çalıyor, bir an evvel imdadımıza koşmasını diliyoruz. Allahü teala cuma günü huzuruna gelmiş, mihrabı Rasulüllaha teveccüh etmiş, Hz. Muhammed’e aşk ve şev içinde bağlılığını izhar etmiş cemaatin o büyük ruha: Essalatü vessselamü aleyke ya Rasulallah.. salatü selamlarını arz ediyorlar. Ruhu muhteşemine isal buyursun. Şu ar kısık seslerimizden yükselen feryadı büyük ruha duyursun. O dinlediği zaman anlayacak ki, daha ötesinde tahammülümüz kalmamıştır, canımız dudaklarımıza gelmiştir. Filizler himaye istemektedir. Kuluçka altındaki yumurtalar ihtimam istemektedir. 3 asrın ihtimam ve gayretinin meydana getirdiği şu semeratın payimal olmaması için, Hz. Muhammed Aleyhissalatü veseslam’ın siyanet kanatlarının üzerimizde bulunması şarttır. Biz bunu umum ictimainin gelişmesinde açık seçik olarak görüyoruz. Beraberimizde bulunduğunu görüyoruz. Gençlerimizle ilgilendiğini görüyoruz. Himmetini kamil ve tam manada sarfetmesini diliyor, boynumuzu büküyor, temenna çekiyor, kusurumuzu bağışla ya Rasulallah diyoruz…
———————————————-
İctimai-2 (16.Şubat.1979)
Konu özeti
İki dünya saadeti Allah’a teslim olmakla olur.
Allah’a teslim olanlar kurtulacak
“Başka değil müslüman olarak ölün!” ayeti
İnsan ettiğini bulur ektiğini biçer
Allah Rasulü “Namaz!” diyerek ruhunu teslim etmesi
Hz.Ömer’in “Namaz” diyerek ruhunu teslim etmesi
Sa’d ibn-i Muaz’ın “Rasulüllah” diyerek ölmesi
Halid bin Velid’in kılıcına dayanıp atının yanında ölmesi…
Muhterem Müslümanlar
Cenab-ı Hak ahiret hakimiyetini müslümanlara teslim edecek. Kendine teslim olmuşlara teslim edecek. Ahıret saadetini huzurunu, layezal bir hayatı, bütün debdebesiyle ihtişamıyla teslim olmuşlara, müslümanlara teslim edecek. Dünyevi ve uhrevi saadetin zimamdarı müslümanları kılacak, zimamı kendine teslim olmuşlara teslim edecek. Dünyevi sultanın, ahiretteki saadetin ve refahın temelinde Allaha teslim olma vardır.
Öyle ise aklı başında Allah’a dönmüş, Mevlaya karşı kulluk vazifesini eda etmek üzere, kirli kilimlere ve halılara yüzünü sürmek bahasına Rabbinin huzuruna gelmiş kimselere düşen şey, Rabbine tselim olmaktır. Rabbine teslim olacak, teslim olacak ki selameti bulsun.
Fahr-ı kainat Efendimiz hükümdarlara yazdığı mektupların arkasına yerleştirdiği fezleke mahiyetindeki “Esilm tüslem!” “İslama gir, kurtuluşu elde et!” Allah’a teslim ol selameti bul! Allah’ın emirlerine inkıyad ol! Dünya ve ahiret saadetine mazhar olasın.
Allahü teala: “Ya eyyühellesine amenuttekullahe hakka tükatihi…” (3/102) “Ey iman edenler! Rabbinizden azameti kadar korkun! Aranızdaki Halık-Mahluk münasebetinin ifade ettiği mana kadar korkun!. Küçüklüğünüz kadar, Rabbinizin azamet ve Celadeti kadar Rabbinize karqşı saygılı olun. Unutmayın! Muhtaçsızınz acizsiniz, zelilsiniz fakirsiniz. Unutmayın ihtiyaçsız, Ganiyyi mutlak havl ve kuvvet sahibi, her şeye gücü yeter bir Rabbini var sizin. Bu mana bu hava ve eda içinde Rabbinize teslim olun, emirleri dairesi içine girin, şeriat-ı fıtriyeye ters bir yol tutmamaya bakın.
“Vela temütünne illa ve entüm müslimün” “Başka değil, Müslüman olarak ölün!” Allah sizin Müslüman olarak ölmenizi istiyor. Yahudi olarak değil, hristiyan olarak değil, mecusi olara değil, falan izme filan izme bağlı olarak değil, Allah’ın abdi Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın ümmeti olma manasına inkıyad içinde ölmenizi istiyor.
Elinizde mi? “Vela temütünne…” Başka türlü değil!.. Ne burnunuzun üzerine, ne başınız aşağıya düşmek süretiyle ölmek değil, müminler gibi mümince ölmenizi ibtiyor Allah.Elinizde mi? İsteseniz acaba olacak mı bu? Dişinizi sıksanız bunu koparabilecek misiniz? Mümin olarak doğarsınız, mümin olarak yaşarsınız da mümin olarak değil kafir olarak ölürsünüz. Kafir olarak doğarsınız, kafir olarak yaşarsınız da müminolarak ölürsüünz. Kafir olarak doğar müminolarak yaşar yine kafir olarak ölürsünüz. Değişip duran bir düzen vardır. Bu bağlayıcı bu cebri çember içinden başınızı çıkarıp da müslüman olarak ölmek elinizde mi acaba? Elinizde olmasa Allah teklif-i malayutak yapar mı? İşin ucu şart-ı adisi elinde olmasa evvel vela temütünne…der mi? Başka türlü değil müslüman olarak ölmeye bakacaksınız.
Müslüman olarak doğdunuz. Onun neşvesi içindesiniz. Mescide koşup geldiniz. Ayağınızı ayakların bastıkları yere yüzünüzü koyuyorsunuz. Yemek yerken ellerinizi yıkamanıza rağmen ayakların temas ettiği yerlerin tozunu toprağını yutuyorsunuz. Hakkın yoluna girdiniz. Hakkın yoluna girenler, eğer şart-ı adi yerine getirirlerse, müslümanolarak ölmeyi Allah onlara lutfedecektir. İşin bir ucu onların elinde olmasa, Allah bu sarp yokuşa onları zorlamaz, sardırmaz, vela temütünne…gayrı değil, müslümanolarak ölmeye çalışın.
Nasıl ölünür Müslüman olarak? “Kema tedinü tüdan…” Ne yaparsanız onu bulursunuz. Ne ekerseniz onu derersiniz. Hangi bağ ve bahçeyi tımar ederseniz, onun semeresini alırsınız, nereyi ne istikamette tarla e mezreaolarak kullanırsanız ahirette onun mahsulünü alırsınız. Darı ektiniz, darı biçersiniz. Arpa ektiniz arpa biçersiniz. Buğday ektiniz buğday biçersiniz. Riba ektiniz, orada düşüp kalkarak yürüme biçersiniz.İçki ektiniz, orda kandan irinden deryalar içinde çarpana çalmayı bulursunuz.
“kema tedin tüdan”, “ış ma şi’te feinneke meyyit” (39/30) Aleyissalatü vesselam sesleniyor: “İstediğin kadar yaşa öleceksin ve ne ekersen onu biçeceksin. Burada ne muhafaza zedersen onunla orada karşı karşıya geleceksin. Onun için hayatı tatlılıkla hitama erdirme meselesi, tatlı yaşadığımız zaman inşallah, son doakikaya kadar tatlı olümü elde etme yolu var. Tatlı olarak öldü mü bir de inşallah orda tatlı olarak haşrü neşr olma havası var.
Nasıl öleceksiniz? Hangi istikamette soluk aldınızsa, o istikamette soluk alarak öleceksiniz. Fahr-ı kainat Efendimiz, son hastalığı, çok ısdıraplılardan idi. Sık sık başının şiddetli ağrıları tuttuğunda iflahını keserdi ve başına kova kova su dökerdi Allah Rasulü. Evden son içeriye girdiğinde, buhari Müslim’de Hz. Aişe anlatıyor: “O gün başım çok ağrıyordu. Vah başım! dedim” Allah Rasulü: “Esas vay benim başım!” dedi. Başağrısı öyle kıskıvrak yakalamıştı ki artık 9-10 gün sonra bu ağrı iflah etmeyip götürecekti. 4-5 gün sonra da kalkamaz hale geldi. Temridi kmevzuunda ailelerinden müsade istedi. “Bırakırsanız beni Aişe’nin yanında kalayım!” dedi. Ve Aişe-i Sıddıka’nın hücresinde, Ashabın cemaat arasında saflara bakarak ruhunu Allah’a teslim etmeyi bekliyordu.
Son dakikalarda yine şiddetli baygınlıklar geliyordu. Başağrısından içi geçiyordu, Allah Rasulü kendinden geçiyordu. Her kendine gelişte cemaat saf bağlamış, kemerbeste-i ubudiyet içinde Rabbe bir vazife daha eda edecekler ona karşı.
“Namaz!” diyor Allah Rasulü…Başına bir kova su döküyorlar. Kendine geliyor “Namaz!” diyor ama bir daha bayılıp gidiyor. Her kendisine gelişt ilk söylediği söz, “Namaz!”… Rasulüllah namaz demiş bezme girmiş, secde demiş Rabbisine teslim olmuş, ruku demiş Rabbin karşısında belini bükmüş inkıyad etmiş… Vefat ederken dilde bir türkü: “Namaz!”, “Namaz!” türküsü…
Nasıl haşrolacak Fahr-ı Kaniat Efendimiz? Yüzü yerde başı secdede. Dilinde dua içi Allah aşkıyla meşbu…
Arafat’da birisi atından devesinden düşer de boynu kırılır. Cemaat koşar hemen ona bir kefen bulmaya çalışırlar. Allah Rasulü elini kaldırır, hakem elini, hüküm kesen biçen elini: “Durun!” der. Onu öylece o entarisiyle veya ihramıyla gömün zira ahirette o, Allah’ın huzurunda “Lebbeyk allahümme lebbeyk laşerike leke lebbeyk!” diyerek haşr ev neşrolacaktır…Nasıl ölürse öyle haşr ve neşr olacaktır.
Ömer sinesinden yediği hançerle dayidar, ağzına koydukları her şey yarasından aşağıya akıp gidiyor, hekimler nabzına el vurmuşlar; Seyyid Hamza’nın dediği gibi: Artık bu dert onulmaz, bu yaraya derman olmaz demişler. Kendinden geçiyor, geçip geçip kendine geliyor. Süheyb-i Rumi’nin sesini mihraptan duyuyor: “Namaz!” deyip inliyor. “Namaz!” deyip eğiliyor. “Namaz!” diye diye ruhunu Allah’a teslim ediyor. Çünkü namaz demiş bezme girmiş… Nasıl yaşamışsa öyle ölecektir. Ömer’i Allah’ın huzurunda görseniz herhalde ya başı yerdedir veya Allah’ın karşısında ruku vaziyetindedir.
Sa’d ibn-i Muaz, aldığı yaradan kan kaybediyor, vefatına bir gün kala çadırda ellerini kaldırıyor: “Allahım! Habibine karşı çok vazifelerde istihdam ettin, şimdi yaralandım, eğer yine onun önünde koşturacaksan, düşmanlarıyla onu karşı karşıya getireceksen. yine onun uğrunda savaşma imkanını bana vereceksen, beni yaşat ve savaştır. Yok eğer bunlar olmayacaksa, bu iş bittiyse, Habibin hakim olduysa, benim artık hikmet-i vücudum yoktur, emanetini alabilirsin ya Rabbi!” der. Demek ki, Allah Rasulünün Hendek’de buyurduğıu gibi, bundan sonra onlar bize değil, artık biz onlara taarruz edeceğiz. Site kuruldu. Sikkeyi biz basacağız, turrayı biz keseceğiz. İş bizde bitecek dediği dönem başlıyor. Sa’d ibn-i Muaz’ın duası kabul olmuştur. Sa’d ibn-i Muaz “Rasulüllah!” diye diye ruhunu Allah’a teslim eder. Fahr-ı Kainat Efendimiz de Saadet hanesi içinde istirahat buyurmaktadır. Cibril’in kanat çırpmasıyla heyecan içinde uyanır. Ve Sahibinin huzuruna gelir. Cibril bana haber getirdi. Sa’d ibn-i Muaz’ın başına gelenden haberi yoktur. “Ya Rasulallah Allah ferman etti, ümmetinden birinin ölmesiyle arş-ı azam ihtizaza geldi, titriyor” doiyordu. Koşa koşa geldi, rıdası sırtında koşuyordu Allah Rasulü, Sahabi manzarayı anlatırken: “Sırtımızdan ridalar düşüyordu: “Bizi yordun itab ettin ya Rasulallah!” dedik. Allah Rasulü şöyle buyurdu: “Korkuyorum Hanzala’yı bizden evvel yetişip yıkadıkları gibi melekler Sa’d ibn-i Muaz’a bakma, yıkama, gasletme ve cenazesini teşyi etme şerefinden bizi mahrum bırakacaklar diyordu. Ve cenazere parmakları üzerinde yürüyor, gökte ne kadar melek varsa büyük bir kısmı bu büyük cenazeyi teşyi etmek üzere geldiler…
Nasıl yaşarsan öyle öleceksin. Vela temütünne illa ve entüm müslimün… Eyalet valisi Halid bin Velid, kumandanlara kumandanlık öğreten, batılı kumandanın ifadesi içinde Anibal kapısında kumandanlık dilenen Halid bin Velid, Hz. Muhammed Aleyhissalatü veseslam’ın yetiştirdiği muhteşem kumandan. Ölüm döşeğine yattığı zaman, İranın fethini bir omuzunda madalya gibi taşıyor. Ve Hirekliyüs ordularının mağlubiyetini ayrı bir fetih olarak öbür omzunda taşıyor.du. Bu şeref madalyaları ile Allah’ın huzuruna gidecekti. Ama harp meydanlarında ölmüyordu. Üzgündü. Vücudunda para kadar ok ve kılıç değmedik yer kalmamıştı ama kendi tabiriyle deve gibi burnumun üzerine ölüyorum diye yatakta ölüyordu. Yanındaki Sahabinin iyi olacaksın Kabe’ye beraber gidip ziyaret edecek, Hacerul-Esved’e selamımızı tevdi edeceğiz…sözlerine karşı…..
Halid kendinden geçiyor, kendini kaybediyor yine kendine geliyor, derin derin dalıyordu. Deve gibi burnumun üzerine ölüyorum. Harp meydanlarında ölmüyorum diye endişe ediyordu. Nihayet tam can hulkuma gelme, sekerat haline maruz kalma hengamıydı ki Sa’d ibn-i Zeyd’e : “Beni kılıcın üzerine doğrult” dedi. Bu tam ölümün kendinise tekme vurudğu andı. “Gel!” dendiği andı. Belki bir an-ı seyyalesi kalmıştı. Ama bir cihangir b.ir civanmert, bir fedai bir fedakar nasıl ölmek isteyecekti? Tabi ki kılıcına dayalı olarak ölmek isteyecekti. Halid ölürken, kılıcından atından başka bir şey geriye bırakmamıştı. Kılıcını ve atını tanımıştı. Harp meydanlarında kasırga gibi koşmuştu, düşmanın sinesine kılıç ve mızrak gibi saplanmıştı. İslamın yüzünün akı olacaktı. Şimdi de kılıcının üzerinde ölecekti. Kollarından tuttum, kılıcının üzerine koydum, o Mute’yi hatırlıyordu, Yermük’ü hatırlıyordu, fırtına gibi sağdan sola koştuğunu hatırlıyordu. Yaşlı bembeyaz saçlarıyla, hakkın uğrunda ağarttığı saçlarıyla, hakkın beşaretini almış tertemiz alnıyla, uğrunda beyazlanan saçları…haya ederim cehenneme koyayım… Hakkın fermanıyla kılıcına dayalı titrek titrek ayaklarıyla Halid, kılıcına dayandıktan sonra gidiyordu.. Yine kılıcının dibinde yıkılıyordu. Harp meydanında bir cihangire yakışır şekilde ölüyordu.
Aşe hamiden vemate fakiden… Sa’d ibn-i Zeyd’in dudaklarından dökülen söz bu idi. Şerefle yaşadı ve bizim kalemizden surlarımızdan kopmuş bir gedik gibi yeri doldurulmayan bir yitik olarak gitti diyordu. Halid nasıl yaşamışsa öyle ölüyor ve nasıl öldüyse gerisini Allah bilir, insan öyle haşrolacaktır.
Vela temütünne illa ve entüm müslimün… Zinhar başka türlü değil, müslüman olarak ölmeye çalışın…
Lebaleb günde beş defa camileri doldurun, içinizi Allah’a imanın aşk ev neşvesi doldursun, gecelerinizin siyah zülüfleri üzerinde gözyaşı bulunsun, ah ve eninler çağlasın, püğün püğür yukarıya doğru yükselsin, Arş-ı Rahmeti ihtizaza getirsin, oradan rahmet arasından baranı rahmet insin, cehennem ateşini, şeytan ateşini söndürsün, kirlerinizi yıkasın, sizi cennete ehil hale getirsin, yepyeni bir dünya kurma istikametinde malınız ve canınız, neyinizi vermeniz gerekiyorsa veriniz, öyle yaşayınız… Öyle yaşayınız ki öyle ölesiniz. Ölüp de öyle ölenlere iltihak etmiş olasınız…
Sa’d ibn-i Muaz eteklerini açmış sizi bekliyor, Ömer bin Hattab eteklerini açmış sizi bekliyor. Fahrurrusül eteklerini ve kollarını açmış sizi bekliyor. Gittikleri gibi gidenlere beşaret dolu etekleriyle dünyayı kapadıkları gibi kapayanlara beşaret dolu etekleriyle sizi intizar ediyorlar. O büyük saadete koya koşa gitmek istemez misiniz?
Ah nankör nefis ah nankör şeytan!.. Hakkal-yakin gördüğümüz şu meselelerde, nice defga bizi başaşağı getiriyor, göz göre göre cehenneme doğru, sağa sola inhiraf etmeden nasıl sürüklenip gidiyoruz. Allah inayetiyle bizim için medetresan olsun, bini bir belanın beraber gezdiği ve dolaştığı omuz omuza verip helakimize ferman kesip biçtiği şu 20′inci asırda selamet-i imanla ahirete gitmek o kadar güçleşmiş ki, eğer içinizden herhangi birinin bana uzatacağı bir el ümidi olmasa, başaşağı gideğceğim endişesi taşımakta, Allah’ın beni cehenneme atacağı endişesini içimde taşımaktayım. Allah kalbimi bilmekte, siz de buna emin olun ki, bir gün söylenen sözlerin tertemiz vicdanlarda makes bulmasıyla, temiz bir nasiyenin: Ben bunu mihrapta veya minberde görrüdüm, bugün vakıa sürüm sürüm bir köpek, bir kıtmir gibi şefaat dilenmekte, affeyle ya rabbi derse bununla afııma ferman kesileceği biçileceği üminidi beslemekte yim. Varın siz nasıl düşünürseniz düşünün. Benim düşüncem budur. 40 senelik düşüncem budur. Bunun kafamdan silinip atılmasını da istemiyorum. Rabbime böyle gitmek istiyorum. kirimi lekemi söylemedim, hep onunla kendi aramda ketmettim. Meydana çıkarmamasını diledim. Dilerim mahkeme-i kübrada da meydana çıkarmasın.
Allah bu millete bu aziz ve necip millete, İslamiyetle aziz ve necib kılmak süretiyle, bol lutfunu bahşeylesin, karakolumuzu aziz yüce ve mualla kılsın, sağdan ve soldan gelenlere karşı tahşidat unsuru olarak bizi kullansın, bu işin zimamdarlığı ile Farurrusulün atının gemini tutup çekmekle, ebede doğru götürmekle bu milleti Allah aziz ve payidar kılsın…
———————————————-
İctimai-3 (25.Şubat.1979)
Konu özeti
Mukaddes bir cemaatsiniz
Kimsenin Dine küsmeye hakkı yoktur, kimsenin hakkı yenmemiştir
İslama ilk girenler fakirdi Allah Rasulü onları korudu
“Ama ibn-i Ümmü Mektümü yanından uzaklaştır!” denmesi, yüz çevirme ve itab olayı
Bilal-i Habeşi, Selman, Ammar gibiler başlara tac yapılıyordu.
Harun Reşit ve Süfyanü Sevri arasındaki mektuplaşma
Muhterem Müslümanlar
Kur’an-ı Mucizül-beyanı elinizde buldunuz. Herhangi bir eksiğiniz, gediğiniz olmadan, başka herhangi bir yere başvurma mecburiyetinde kalmadan, hayatınızı düzene koyma, ictimainizi kurma ve öylece yaşama imkanlarına sahip olarak Allah Celle Celalühü, şahit olasınız, beşaretçi olasınız diye sizi yarattı ve gönderdi.
Ümmetler ve milletler arasında numuneyi imtisalsiniz. Mukaddesler sizde… Mukaddes manasına uygun ihtiram görür. Muhteremler sizin nazarınızda muhteremler olarak yükselir. Tazim edilecek şeyler tazim bulur. Tahkir edilecek şeyler de atılır tahkir görür. Siz beşer içinde bu muvazeneyi kurmak üzere gönderilen ümmetlerin en hayırlısı, milletlerin en hayırlısı bulunuyorsunuz. Mebdeinden bu ana kadar, şimdiden kıyamete kadar da öyle olmasını Allah’dan, Rasulü Ekrem’den reca eder, Rahmetinden bu mevzuda dilencilikte, dilekte bulunuruz. Bizi aynı hava ve eda içinde payidar kılsın.
Sizin dininiz İslam dini, sizin kitabınız Kur’an-ı Mucizül-beyan, sizin Nebiniz Hz. Muhammed Rasulü zişan Aleyhissalatü vesselam, tazim edilecek şeye tazim etti, ilmi aziz tuttu, fakiri fukarayı atmadı, ictimai hayattaki muvazeneyi bozmadı, bozamazdı zira o, muvazenenin beşaretçisi olarak gelmiş, kurucusu olarak gelmiş bulunuyordu.
Binaenaleyh onun getirdiği dine karşı, tebliğ ettiği dine karşı kimsenin küsmeye, darılmaya onu terketmeye hakkı yoktur. Femaza badel-hakkı illaddalal… fehvasınca, İslamdan elini gevşeten, sadece sapıtmış, sapıklığa gitmiş, dalalete düşmüş, küfür ve küfran içinde boğulmuş demektir.
İslam ve İslamın nurundan sonra, Kur’an ve Kur’an’ın beyanından sonra, artık beyan ve hidayet olamaz. En doğruyu, en doğru şekilde kamet-i kıymetine uygun anlatmıştır. Kimsenin kimseye darılmaya, İslama karşı yan çizmeye hakkı yoktur. Hangi zümre ona karşı yan çizecek? Hangi zümre hakkım verilmedi diye başkaldıracak? Hangi zümre aradığı hakkı bulamamış da ondan dolayı onu terk etmiş olacak?.. Hiç bir zümre!… O fakirin siyanetçisi ve hamisi olmuştur. İlmin alkışlayıcısı ve hamisi olmuştur. Baştaki hakime tagallüb ve tahakküm etme imkanını vermemiştir. Kimsenin ezilmesine fırsat vermemiştir.
İslam etrafında ilk defa fakir fukara toplandı. İlk saflar arasında kıvırcık saçlı, biyahi köle Bilal-i habeşi, Suheyb-i Rumi’yi görüyoruz. Selmanü Farisi’yi görüyoruz. Esirlikten kaydını çözmüş, müslüman olmuş, Rasulü Ekrem’in yanında yerini almış, dünya adına hiç bir şeye sahip olmayan, hiç bir mameleki bulunmayan bu insanları görüyoruz.
Bunlar Allah Rasulünün nazarında en aziz kimselerdir. Bunların arasında ibn-i Ümmü Mektum’ü görüyoruz. Fahr-ı Kainat Efendimizin yanında oturuyordu. Senadid Allah Rasulünün yanına dalıyorlar. “Ya Muhammed şu zayıf ve fukarayı yanından çıkar bize de bir saat, bir gün ayır da gelelim dinleyelim, güzel sözlerinden belki istifade ederiz, belki arzu ettiğin şey olur!”.. O temiz gönülde o istikamette bir meyle meydan vermeyen Hz. Allah, istemediği istikamette Rasulü Ekrem’in gönlünde bir eğilim meydana gelmesine imkan vermeyen Hz. Allah, daha Rasulü Ekrem, daha yüz işmizazlarıyla meseleyi anlatmaya kalkışırken, ibn-i Ümmü Mektüm’ü az dinlemeden yüz çevirirken, yani biraz sonra gel derdini bana anlat havasına bürünürken: “Abese vetevella…” (80/1), “Ama yanına geldi diye yüzünü ekşitti diyor… Sevdiğine tatlı bir itab, semadan gelen bir tokat gibi Rasulü Ekrem ALeyhissalatü vesselam’a, yeryüzünde onun kadar Allah’ın sevdiği bir insan yoktur. Onun da Allah’ı sevdiği kadar Allah’ı seven ikinci bir insan yoktur. Habibullahtır O… Allah’ın sevdiği ve Allah’ı sevendir o aynı zamanda Muhibbullahtır. Bununla beraber itap geliyor.
Badema ibn-i Ümmü Mektüm, Fahr-ı Kainat Efendimizin her yanına gelişinde Allah Rasulü, Rabbiyle arasında geçen bu meseleyi faş eder, Peygamberliğinin beyyin bir delili olarak şöyle derdi: “Gel yüzünden Rabbimin bana itab ettiği insan! Gel yanıma otur!” der kendisine iltifat buyururdu. O hanenin bir ferdi gibi rahatlıkla Rasulü Ekrem’in evine girer çıkardı ve Allah Rasulünün şerefli müezzinlerindendi. İbn-i Ümmü Mektüm gözleri görmeyen, fakir ama bir insandı ama Allah Rasulünün yanında yeri vardı. Fakir ve zayıf insan ezilmiyordu, izzet görüyordu… Öyle ise küsmeye hakkı yoktu…
Habeşli köle Bilal… Arabın seyyidi Hz. Ömer… Her karşılaştığında ona şöyle derdi: “Gel benim seyyidim!.. Seyyidimin hürriyete kavuşturduğu seyyidim!.. Bilal benim efendim, onu aynı zamanda benim Efendim Ebu Bekir hürriyete kavuşturmuştu” der kendisine iltifat ederdi.
Senadidle Bilal, Selmanü Farisi, Ammar, Ömer’in kapısına beraber gelseler, içlerinde Ebu Süfyan, Safvan ibn-i Ümeyye dahi bulunsa, sözleriyle orduları harekete geçirecek, kabileleri hemen kıyama kaldıracak adamlar dahi bulunsa, Ömer’in büyük başı dışarıya uzanır: “Gel Bilal! Gel Selman! Gel Ammar!..” derdi. Selman’ın Bilal’in Ammar’ın İslama küsmeye hakları yoktu, islam siyanet kanatlarını açmış, bir hami gibi onların üzerine eğilmiş ve koruyordu.
Allah Rasulü: “Cennet üç kişiye müştaktır, ne zaman gideceklerini intizar etmektedir: Selman, Bilal ve Ammar” buyuruyor. Bunları sayarken Ebu Bekir Ömer Osman’ı saymıyordu. Vakıa Aşere-i mübeşşere cennetle müjdelenmiş insanlardı… Cennetle müjdelenme başka, cennetin onlara karşı iştiyakı tamamen başka bir mevzu idi.
İşte fakir alnının teri ile kazanıp geçinen, başka devirlerde hor ve hakir görülen, başağı insanlar nazarıyla bakılan, İslamın siyanet kanatlarıyla böyle pervaz eden mualla mevkiye yükselmişti. O kadar ki onlardan bir tanesi bir gün mescidin içinde kılıca dayana dayana, devrin halifesi, Bizansın dudağını patlatan, Sasani İmparatorluğunu sarsar büyük halifeye. “Hiç konuşma dinlemiyorum!” diye hakperestlik adına kendini gösteriyor, ne olduğunu unutuyordu. Çünkü kendilerine muamma bir mevki verilmişti. Fukara böyle paye görüyordu.
Rical-i devlet Allah’a karşı mesul idi. Onlar hakim olmaları bahanesiyle tahakküm yapmıyorlardı. Hakperestlikten inhiraf etmiyorlardı. Hz. Ömer’in hayatına ait binlerce adalet misali. Ömer bin Abdülaziz’in hayatına ait binlerce adalet misali, bunların canlı timsalleridir. İslam öyle bir bostan ekti, öyle bir bağ elde etti ki, onda cennetin tuba meyvaları gibi meyva oldu. Adil hükümdarlar korkmayan ve perva etmeyen aynı zamanda ileri gelenler tarafından tebcil edilen ulema yetişti. Siz o tablo ile hutbeyi sona erdirmek istiyorum.
Abbasi halifelerinin adillerindendir Harun Reşit. Onun Fudayl ibn-i Iyad’ın kapısında hıçkıra hıçkıra ağladığını, bir iki defa intikal ettirmiştim. Cihanın belli bir döneminde, zamanın belli bir parçasında, yeryüzünde muvazene unrusur olan Abbasi devetinin Abbasi Halifesi, Allah Rasulünün amcazadelerinden, amcasının torunlarından Harun Reşid… Ehlullah’dan Fudayl ibn-i Iyad’ın kapısında hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Burada değişik bir noktaya dikkatinizi rica edeceğim. Kendisine hilafet payesi verilince, halk biat edip elini sıkınca, hazineden cülusu hümayun namında, belki de kendi mülkünden, raiyetine ve tebasına bir şeyler tdağıttı. Ama delikanlılığını ve çocukluğunu beraber geçirdiği sevdiği bir arkadaşı vardı. Alnında secdenin izi, dudağında Allah marifetinden tebessüm çizgisi bulunan Süfyanüssevri…
Velüd bir devirdi, toprak çok münbitti. Süfyanı Sevri’nin yetiştiği devirde, Fudayl ibn-i Iyad, Süfyan ibn-i Uyeyne, Ebu Hanife, Ebu Yusuf, İmam Muhammed gibi cihanı ilmiyle, fikriyle dehasıyla idare edebilecek en büyük insanların yetiştiği bir devir…
Süfyanın Harun ile münasebeti çok ciddi. Arkadaşlık çok kavi idi. Bir gün iki gün bekledi Harun Reşid. Süfyanı Sevri kendisini tebrik etsin, gelsin de sen halife oldun desin ve o da ona cülusu hümayundan bir parça şey ayırsın. Bekledi bekledi gelmedi. Nihayet bir ulakla kendisine bir haber gönderdi. Bunu canım kardeşim Süfyanü Sevri’ye götürün. Süfyan mescidde… Süfyan Rasulü Ekrem’in sohbetindoe, edep içinde onun sözlerini çevresindekilere naklediyor. Hadisin huffazına hadis dersi veriyor. Fakihlere fıkıh dersi veriyor. Edeple mescidde oturmuş halkı irşad ediyor. Mescid padişahın elçisiyle mektup Süfyan’a gelince Süfyan mektubu cübbesinin eteğinin ucuyla tutuverdi. Etrafındaki talebeler irkildiler.
“Hocam! Üstadım! Niçin böyle yaptınız?”… “Bu zalimin çirkin mektubuna elimi vurmak istemem!” diyordu. Ve bu zalimin mektubunu okumak da istemem, yanındaki talebelerden bir tanesine uzattı…
Hükümdarlar öyle adildi. Rasulü Ekrem’in tuba ağacının meyvaları. Ulema da bu kadar pervazsızdı. Ne ilim tahakküm vesile idi ne de hükümdarlık… Ama ulema izzet görüyordu. Süfyanın bir işaretiyle Harun Reşid tuz buz olurdu…
Talebe mektubu okuyor. Halife Narun Reşidden Allah’ın kulu Süfyanı Sevri’ye demişti…”Canım kardeşim Süfyanı Sevri, seni canım gibi, daha artık sevdiğimi bilirsin. Senin firak ve hicranına dayanamayacağımı da bilirsin. Tatlı ve Rasulü Ekrem kokan o sohbetlerinden ayrı düşmemin içimde bir yıkıntı meydana getireceğini bilirsin. Günlerden beri gözlerim hep ziyaretçilerin arasında seni aradı. Bekledim ki tebrik edesin. Hilafet ve sultanlığıma yümün vce bereket getirecekti ama gelmedin. Herkes cülusu hümayun namıyla bahşiş aldı, sen almadın diyordu mektubunda… – “Çevir kağıdın arka tarafını yaz!”… Süfyan kağıdın arka tarafına mektup yazdırıyor.
– “Aman Hocam! Mektup bir hükümdara yazılıyor!”
– “O kağıdı eğer devletin malından gaspederek gönderdi ise, haram bir kağıdı kendisine iade etmiş olacağım. Kendi kağıdımla bir zalime mektup yazmak istemem!”
– “Harun!… Genç iken istikametin vardı, Allah sana hilafet ihsan eyledi, milletin malını parasını millete dağıtıyorsun! Yarın Allah huzurunda babaların, ataların gibi gideceksin. Amcazaden Rasulüllah gibi gideceksin. Allah sana arpanın yedide birinden hesap soracak. Buna cevabını hazırladın mı ki beni de işlediğin günahlara şerik etmek istiyorsun?… Haram malından benim de dilimi tutmak, sesimi kesmek istiyorsun! Harun zulmünden vazgeç! Harun halkın malını dağıtma! diyordu… Daha neler neler!..
Harun Reşit nameyi eline alınca hıçkırıklarını tutamadı. Ravi bize naklediyor. Harun öğle namazını kılardı, ellerini kaldırır dua okurdu. Cebinden Süfyanın mektubunu çıkarır ve ağlaya ağlaya okurdu. “Harun kendine gel! Harun istikamet kazan! Harun Harunlar gibi Allah’ın huzuruna gideceksin, hayatının hesabını vereceksin!” diyordu.
İşte uleme işte hükümdar işte fukara sınıfı… İslamın ihmal ettiği bir sınıf var mıdır ki, içinizden nevzuhur bir kısım nadanlar, Hristiyanlığa karşı gösterilen reaksiyonu, İslama göstersinler, Hristiyanlık için dikilen sehpayı, onu görerek İslamı idam etmek üzere onun altına götürdüler…
Veyl olsun kör İslam düşmanlarına!… Yazıklar olsun Kur’an’ı bilmeyenlere!.. Cehennem canlarına İslamı tanımayanlara!…
İslam enine boyuna bu idi. Arzıyla tuluyla bu idi. Rasulü Ekrem’den Harun Reşid’e kadar. Ondan Hz. Fatih Sultan Mehmed’e kadar, ondan Yavuz Selim’e kadar ve ondan büyük hükümdar, Fransızın le sultan ruj dedikleri Abdülhamid Cennet mekana kadar bu çapta bu arz ve bu tulda idi… İstikamet vardı, muhasebe vardı, saltanat vesile-i tahakküm yapılmıyordu. Fakir fukaranın hukukuna girilmiyor tecavüz edilmiyordu. Allahtan korkuluyor ve istikamet yaşanıyordu. Alemşümul bir hüviyete sahiptiler. Onu terk edenler her şeyi terk etmiş, ondan ellerini gevşetenler, hablül-metinden ellerini gevşetmiş, başaşağı kuyuya gitmişlerdir. Ne acıdır ki başaşağı kuyuya gidişi, minareye doğru tırmanıyor zannetmektedirler. Bu tedenniyi bu bataklığın içine gidişi bir terakki zannetmekte, çamuru miski amber gibi yüzlerine gözlerine sürmektedirler.
Allah düşünürümüze, ilim irfan sahibi olanlarımıza akıl ve idrak ihsan eylesin. İçinde bulundukları dalalet ve gaflet gayyasından halas eylesin… Sokaklara saldıkları yetiştirdik diye canavar haline getirdikleri neslin büyük muhasebesi ve ondan doğacak büyük muaheze karşısında, kendilerine şimdiden hazırlık yolunu lutuf ve hidayet eylesin…
———————————————-
İctimai-4 (02.Mart.1979)
Konu özeti
İnsanlık doğruları Ümmet-i vasat olan bu millette gördü
20′inci asırda yeryüzünde Hakkın şahitleriyiz
Sırat-ı müstakim ve ifrat tefrit…
Peygamberimizin celadet ve tevazuu arasındaki itidal
Peygamberimizin cübbesini hızla çeken bedeviye davranışı
Hz. Ömer’in söktüğü oluğu tekrar takması
Hz. Halid ile Hz. Ammar arasındaki gerginlik ve Halidin davranışı
Muhterem Müslümanlar
Doğru yolun, sırat-ı müstakim salikleri olarak, Cenab-ı Vacibül-Vücud ve Tekaddes Hazretleri, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa Aleyhissalatü vesselam’ın arkasında toplanma şerefiyle bizleri şereflendirdi.
Bütün insanlığa şahit kıldı, numune-i imtisal haline getirdi. İfrat nedir, beşer bunları bizde gördü. Sırat-ı müstakim mevzuunda fikre ancak bizimle ulaştı. Akıl ve fikir, İslamın zuhuruyla istikamete kavuştu. İstikamete ulaştı. Kalp tevhide uluhiyete ait muhtevasıyla, manasıyla, İslamın zuhuruyla ancak sağlam kaideler üzerine oturdu. İtminana ulaştı. İlim niçin ve nedenleri, nereye ve finalitesi arasında ancak İslam sayesinde izhar edilir bir hüviyet kazandı. Sebep müsebbep illet-malul prensipleriiçinde, izah edilmesi mümkün hale geldi. İslam topyekün beşerin eteklerini mücevherlerle doldurabilecek, Allah’ın büyük bir lutfunun, büyük bir nimetinin iifadesi olarak, 20′inci asra kadar geldi. Fahr-ı Kainat Efendimizle başlayan bir bayram bir saadet döneminde beşere takdim edildi.
Ümmet-i vasat ve insanlığa şahit bir cemaat bulunuyorsunuz. Doğrunun şahitleri… Yehovanın değil… Mabudu Mutlak’ın, Maksud-ı bil-istihkak’ın şahitleri… Hz. Farhurrusülün elçilik yönüyle şahitleri. Hablül-metin olan Allah kelamının, Kur’an’ın yerdeki cemaati olarak şahitleri… Hakkın şahitleri bulunuyoruz. Doğru bizden öğrenilecek, doğruda herkes bize müracaat edecek. Bize müracaat edilmeden hiç bir şey tam olarak doğru olmayacak. Hiç bir ilim bize müracaat edmeden çıkmazdan çıkamayacak… Hiç bir ilim pervaz edip kanatlanarak semalara doğru yükselemeyecek. Muvakkat gözbağcılık nevinden beşeri aldatıcı bir kısım mumlar mahiyetinde parlasa dahi, er geç dönecek, yalancının mumu gibi sönecek. Zira elimizde biz, Hz. Muhammed’in taşıdığı şem’ayı taşıyoruz, ışığı taşıyoruz. Bu ışığın altına girenler, bu ışığın altında sayeban olanlar, hakikata gerçeğe aydınlığa çıkacak, diğerleri zulmani bir hayat içinde bocalayıp duracaktır.
İşte bu yönlerden bize Hakkın 20′inci asırda şahidleriyiz diyorum. Hz. MUhammed Aleyhissalatü vesselam’ın cemaatiyiz. Kur’an’ın hamelesi, Allah’ın emirlerinin taşıyıcısı bulunuyoruz. Bu şerefli vazife ile Ümmet-i Muhammed hususiyle asil milletimizi kıyamete kadar Allah payidar kılsın.
Kur’an bizin için rehber iken, müracaat edeceğimiz bir kaynak iken, inşallahü teala, sırat-ı müstakimden şaşmayacak, iifrat ve tefrite dönmeyeceğiz. İtidal, istikamet günde 40 defa Rabbimizin huzurunda söz verdiğimiz istikamette cereyan edecek. İhdinassıratal-müstakim…. ta seyyidine Hz. Adem’den bütün Nebiler mahfillerine uğrayarak bir şehrah haline gelen caddeyi kübra, Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’da genişledikçe genişleyen bir cadde bir asfalt… Yolumuz budur… Ne sağına düşer ne de soluna düşer, istikamet içinde bu yolu yaşamaya çalışırız. Yolu açanın yaşadığı arkasındakinin yaşadığı gibi… Allah yaşatsın…
Fahr-ı kainat Efendimiz fiilen Sırat-ı Müstakimi gösterdi. Akılda ifrat tefrit görmedik onda. Şehvette ifrat ve tefgrit görmedik onda. Öfkelenmede gazaplanmada, tehevvürde ifrat ve tefrit görmedik onda. Daima haddi itidalde ve sırat-ı müstakimde pişdarımızı müşahede ettik.
Bütün cihana meydan okumaya mecbur olduğu bir dava, büyükü bir dava ile zuhur etmiştir. Eğer kendisiyle beraber bu büyük davada yürüyecek, cihana karşı ilan-ı harp edecek kimse olmasaydı, Bedr-i Sugra’da yaptığı gibi tek başına atına sıçrayacak: “Eğer kimse gelmiyorsa ben tek başıma gideceğim!” diyecektir. Uhud’dan dönüşte, herkesin kolu kanadı kırılmıştı. Yürüyecek halleri kalmamıştı. Kolu kanadı yaralı ama Uhud’a iştirak edenlerden sadece 70 kişi vardı. Diğerleri pansuman altında, tedavide, yara bere içinde, kan irin içindeydiler. Ayağa kalkabilecek emekleye emekleye yürüyecek 70 kişi vardı. Ebu Süfyanın yeniden taarruz hamberi gelince, Allah Rasulü ilan etti: Dün bizimle beraber bulunanlar toplansınlar… Kimse tereddüt etmemişti. Bu yaralı bereli insanların gelmede biraz gecikme yapmaları karşısında, daha sonraları Sıddık-ı Ekberin zekat vermeyenlere karşı yaptığı gibi, Fahr-ı Kainat Efendimiz küheylanına sıçrarken, hiç kimse gelmese vallahi tek başıma gideceğim diyordu. Korku onun kafasında yer etmemişti.
Seyyidine Hz. Ali der ki: Biz harp meydanlarında sıkıştığımız zaman, Rasülü Ekrem’in arkasına saklanırdık. Huneyn’de bir fırın gibiydi durum. Kendi ifadesiyle, tutuşmuş bir ateş gibi her taraf cayır cayır yanıyordu. Ve İslamın öncülerive okçuları arasında çözülme başgöstermeye başlamıştı o esnada Hz. Abbas veya Haris Allah Rasulünün atını tutamıyordu. Küheylan üzerinde en büyük cihangirimiz, en büyük civanmerdimiz Sultan-ı EMced’imiz Pişdar-ı mukaddesimiz, coşmuş gibi kendisini düşman saflarına atacaktı. “Enennebiyyü la kezib” “Ben Allah’ın Rasulüyüm bunda yalan yoktur!” diyordu. Ve bir gür ses halkın etrafında toplanmasına yol açıyordu.
Allah Rasulü bir yönüyle böyleydi, böyle olması gerekiyordu. Zira insanda bu ruh bu coşkunluk olmazsa ne ırz namus kalır ne de haysiyet ve şeref.
Çanakkale’de senin senin ırz ve namusunu, şeref ve haysiyetini koruma uğrunda eindeki bakırını matara yapan asker olmasaydı… Mehmetçik!… Nebinin adcığını almak süretiyle şeref kazandığına inanan Mehmetcik, evindeki demiri süngü olarak alan Mehmetcik ve Aziziye tabyasında satır ile Rus ordularının Moskofun karşısına çıkan ninecik, Aminecik, Fatmacık olmasaydı… Niçin koşuyorlardı… Sen bu vatanda bugün şu hürriyet havasını teneffüs edemeyecektin.
Coşkunluk his ve heyecan olacak, korkuyu idam etme olacak. Ama bunun yanıbaşında olmayacak şeylere karşı tehevvür; o ise, sırat-ı müstakim erbabında yoktur. Bir taraftan bu celadet bu haşmet bu ihtişam böylesine pervazsızlık, fütursuzluk… Beri tarafta ise yüzünü yere koyup başkalarına bastıracak kadar mütevazi…
Sahih hadiste gördüğümüz vaka… Sahabi diyor ki: Rasulü Ekrem mescidde idi, bedevi arkadan yetişti cübbesinden tuttu ve şöyle çekiverdi: “Bana hakkımı ver!” diyordu. Ve sonra bıraktığı zaman öyle gördük ki, mübarek boynu kıpkırmızı olmuş, çektiği cübbe ile Allah Rasulü döndü, orası Hüneyn değildi, orası Uhud değildi, orası Bedr-i Kübra’ya veya suğraya hazırlanma değildi. Orası bir mümine karşı tavrın çok iyi ayarlanması gereken bir yerdi. Döndü ve ferman etti: “Buna hakkını verin” derken de gülüşünden güller dökülen Nebiler Nebisi tebessüm ediyordu. buna hakkını verin…
Zulhuveysira Allah Rasulününün karşısına çıkıyor. “Bu taksimde adalet olmadı ey Allahın Rasulü!” diyor.Allah Rasulüne adaletsizlik isnadında bulunuyordu. Allah Rasulü: “Veylün leke men ya’dil iza lem a’dil!” “Ben adil olmazsam kim adil olacak!” diyordu. Kızmıyordu, ökelenmiyordu. Hz. Ömer gibi kimselerin: “Müsade et boynunu keseyim!” demesine karşı, Lailahe illallah diyenin boynunun kesilmeyeceğini söylüyordu.
İşte bu iki şey arasında sırat-ı müstakimi koruyoruz.
Ömer sokakta yürüyorken, o ihtişam ve celadetten, o mehabet ve mehafetten parlayan dudaklar oluyordu. Köşelere sıvışan ve kaybolan gayblara karışanlar oluyordu. Ama bununla beraber tevazu kanatları yerlere kadar inik, fevkalade celadetin korkusuzluğun, Bizansın ve Sasaninin dudağını patlamasının yanıbaşında, fevkalade mutedil, fevkalade müstakim ve fevkalade yüzü yerde…
Bin dinlediğiniz şeyi bini birinici olarak dinleyin. Hutbe irad etmek üzere camiye gidiyor. Mescid-i Nebeviye giriyor. Giderken de geçtiği bir sokaktan omuzuna bir iki damla kanın düşütüğünü görür. Biraz mescide gelmesini geciktirecek bir hadise oluyor. Eve dönüyor elbisesini değiştiriyor. yıkıyor temiz elbise ile yeniden mescide dönüyor. Ama üzerine kan damlatan o oluğu da yerinden sökmüş oluyor. Hutbesini irad ediyor. Cemaatlegörüşüyor. Müşküllerine cevap getiriyor hallediyor. Ve sonra hutbesinin sonunda şöyle diyor: “Cemaat! Müslümanlara eziyet ediyorsunuz! Ben falan mıntıkadan geçerken bir duvarın kenarından, üzerime oluktan bir iki damla kan akıverdi, damın üzerinde muhtemelen bir şey kesilmiş, ben de o oluğ4u tuttuğum gibi söktüm. kimseyi ilgilendiren bir husus yoktu.Çünkü kimse bir şey bilmiyordu. Ve bir iki saniye geçmişti ki bütün sessizlik bir noktada toplandı. Bu nokta Hz. Abbas’ın bir heykel gibi kalkıp, Hz. Ömer’e yaklaşma noktasıydı. Yavaş yavaş minbere doğru yaklaştı. Rengi kaçmış benzi solmuştu. Minberin kapısına gelince de şöyle dedi: “Ne ettin ya Ömer? O oluğu bizzet Rasulü Ekrem kendi eliyle oraya koşmuştu!” İşteo zaman Ömer’in ayaklarının bağı çözüldü. Minberden nasıl indi bunu kaydetmiyorlar ve şöyle dedi: “Vallahi ya Abbas! Ayağını şu yüzümün bir tarafına koyup, o oluğu yerine koyacağın ana kadar başımıyerden kaldırmayacağım!” diyordu.
Cihanı idare eden büyük baş, Allah Rasulününn oluğ4u koyduğu duvarın dibine yatıyor. Abbas o başa basıyor ve oluğu yerine koyuyor.
Gevkalade celadetin yanıbaşında hak karşısında dize gelme istidad ve istikameti… Bunu öğrendik biz!..
Sasanileri dize getiren, Hirakleyüs’ün ordularını püskürten, harp meydanında düşman kumandanını, kılıcın kabzasıyla döven:”Ülen dine gel!” diyen, İslamın yetiştirdiği büyük kumandan ve batılı kafaya Anibal’ı karşısında kumandanlık dilenirken görüyoruz dediğimiz Halid bin Velid… Halid karşısına çıkan her orduyu püskürtmüştür. Püskürtme şiarı olmuştur. Zira Rasulün dudaklarından dökülen lalü güher gibi sözler semaya yükselmiş buharlaşmış semaileşmiş semai hüviyet kazanmış, halid Allah kılıçlarından bir kılıçtır. Allah onu küfrün boynuna koydu buyurmuştur. Halid kılıcı üzerinde vefat edeceği ana kadar Allahın kılıcı olma vazifesini görecektir. Allah kılıcı…
Halid düşman ordularını Mute’de püskürtmeye başlamış vefat edeceği ana kadar püskürtmüş. hayatında mağlubiyet görmemiş, 50 kişiyle elli bin kişiye karşı dahi tarih mağlubiyet yazmıyor, tarih Halid’in sergüzeşti hayatına… Bu Halid…
Ammar ibn-i Yasir ile arasında geçimsizlik oluyor. Civanmertlik cihangirlik, büyük Halid Ammar ile arasında geçimsizlik oluyor. Bir harpte Ammar’ın verdiği kararı bozuyor. Ve sonra Allah rasulününün huzuruna çıkılıyor. Ammar asker Halid kumandan. Ama Ammar ilk şerefli Sahabiden. Ammar’ın eziyet gördüğünü gören Allah Rasulü, “Sahabime söven ve hakaret eden benden değildir!”… Yani Ne oluyor sana Halid! Ammar ile uğraşıyorsun? diyordu. Halid o esnada: Ya Rasulüllah Bir zenciyi aleyhimde konuşturacak mısın? diyordu. Allah Rasulü kaşlarını çattı haşladı Halid’i. Ammar da kalkıp gidiverdi. Gidince Halid ne yaptığını anladı. Büyük kumandan kumandanlara tac giydiren kumandan… İki dakika sonra Ammar’ın arkadan entarisinin eteklerine tutmuş, o siyah ayaklara yüzünü sürüyor: “Sümeyye’nin oğlu, bağışla Halid’i!” diyordu.
İran karşısında dize gelen insan, sasani karşısında dize gelen insan, istikametin itidalin ifadesi olarak, hakkın karşısında iki büklüm olurken, sırat-ı müstakimi bize anlatıyordu.
Cihan duysun biz buyuz!… O yönümüz de öyle… Bu yönümüz de böyle… Vücudumuzu kurşunlarla delik deşik etseler, büyüğümüzün dediği gibi, saçlarımız adedince başlarımız olsa, her gün birisini kesseler, hakikat-ı kuraniyeye feda olan baş zındıkaya teslim-i silah etmeyecek ve bu sineler of demeyecek, ne güzel oldu diyecek beşaret duyacaktır.
Fakat bir yönüyle müminin ayaklarının altına yüzümüzü koyacak, bir mümine ihtiramın nasıl oldğunu göstermek süretiyle, günde 40 defa yenilediğimiz ahdü peymanımıza sadakati ifade edeceğiz. İhdinassıratal-müstakim…
Allahım bizi doğru yola hidayet buyur. O doğru yol ki Ademle başladı. O doğru yol ki Nuhla devam etti. O doğru yol ki vadi vadi İbrahimle yürüdü. O doğru yol ki Ruhullahın esrarı fışkırdı. O doğru yol ki ruhlara ruh, canlara can katan Ahmet-i Mahmud-u Muhammed Aleyhissalatkü vesselam’ın yoludur. Bizi o doğru yola hidayet ve o yolda kaim ve daim eyle…
———————————————-
İctimai-5 (09.Mart.1979)
Konu özeti
Huzur ve saadet meşakkatlere katlanmakla elde edilir
Rahatınızı terk edip hizmetlere gidebilir misiniz?
Sahabenin hicrette ve harplerde fedakarlığı
Hendek gazvesindeki fedakarlıkları
Muhterem Müslümanlar
Her kıymet, her kıymetli şey, uğrunda bir kısım fedakarlıklara katlanmakla elde edilir. Uğrunda zahmet çekilmeyen, meşakkate katlanılmayan elde edilmiş ne kıymetli bir şey vardır ne de kazanılmış bir huzur ve saadet. Ahiretin upuzun saadeti içindir ki Allah, şu vahşetzarda şu çeşit çeşit mihnet ve meşakkatlara maruz kaldığımız dünyada bizi, akla hayale gelmedik ısdıraplara maruz bırakmıştır.
Bütün bu çabalamalar bütün bu ısdıraplar, çekilen bütün bu elemler, duyulan bütün bu elemler, duyulan bütün ahü eninler, öbür alemdeki saadet, kazanılan rüyet-iilahi, elde edilen cennet içindir. Bu ilahi değişmez bir prensiptir. Hz. Adem’den başlayan bu prensip devrimize kadar hiç değişmemiştir. Peygamberlerin Allah’a kurbiyeti bunu değiştirmemiştir. Allah’a yalvarışları ve yakarışları, harikulade kabilinden onları bir kısım şeylere mazhar kılmış ise de yol erkanıyla devam edegelmiştir. Devam edegelmiştir asrımıza kadar, devam edip gidecektir kıyamete kadar.
Elde edeceğiniz her şey, karşısında katlanacağınız meşakkate bağlı…Her muvafffakiyet kendinizi zorlayacağınız bir kısım mahrumiyet tepelerini aşmaya bağlı. Zemzem suyunu içmek, kevser havzının başına gitmek, kandan irinden deryaları geçmeye bağlı. Gül bahçelerinde bülbüllerin şakıyışlarına ermek, çok saksağan sesi dinlemeye bağlı… Katlanacak, dayanacak, dişinizi sıkacak, burada çalışmakla, sa’y ile işin tadını çıkaracak, öbür alemde gferçek saadete ereceksiniz. Belki ön büyük saadeti dünyada vicdanınızad duyacaksınız. Her türlü kayıttan azade hür vicdanınızda. Makama mansıba secde etmeyen, para karşısında bükülmeyen, şöhret karşısında ezilmeyen, ölüm endişesi karşısında titremeyen hür vicdanınızda… en ağlatıcı en canhiraş hadiseler karşısında dahi, içiniz inşirah dolu, zemzeme gibi rurağınızdan içinizden taşan saadetleri terennüm edeceksiniz. Ölüm üzerinize yağarken, yer ölüm olurp da sizi yutarken zevle bunları karşılayacak, iliklerinize kadar saadet duyacaksınız. Cennetin içinize girmesi, vicdanınızda cennetnümun bir keyfiyetin verilmesi, inancınızın kanaatinizin, iz’an ve yakininizin içinizde cennet haline gelmesi…
Hür vicdan Allahın ilk lutfu, kendine bel bağlayıp ağyar ocağına girmeyen insan, Allahın ilk lutfu, Allah ateşinde püryan olup dagayrınateşinegirmeyene Allahın ilk lutfu, kalbinde bir cennet yaratması. Belki öbür alemdeki cennet, kalbinizde bir nüve halinde beliren bu cennetin, orada neşvü nema bulmuş, dal budak atmış, semaya ser çekmiş, ağacından bağından bostanından ibarettir. Vicdanınızda duyurduğu cenneti, hakiki mana ve keyfiyetiyle idrak ettirip bizi mesud eylesin…
Mahrumiyetler muvaffakiyetleri size kazandıracak. Elemler ısdıraplar, elemsiz ısdırapsız dakikalara ve saatlere sizi ulaştıracaktır. Beşerin belli bir döneminden sonra, ona saadet getiren belli bir cemaatin katlandığı şeyler olmuştur. Evladü ıyalini, mal ve canını aşan bir cemaatin, ısdıraba gülen bir cemaatin, alamı alkışlayan bir cemaatin, cehennem gibi bir yaşayışa itilirken tebessümle karşılayan bir cemaatin müstesna keyfiyetidir ki belli bir dönemden sonra insanlık onun için koştuğu huzuru o sayede elde edivermiştir.
Hicret büyük fedakarlık yolculuğunun adıdır. Hicret sadece yurdunu yuvasını terk etme değil, o bir beyer olarak, insan fıtratının ve insan ruhunun bağlı bulunduğu her şeyi terk etmek..onun adıdır. Mukaddes bir yolculuktur. Allah aleminde alkışlanan bir yolculuktur. Meleğin alkış tufanı tutacağı bir yolculuktur Hicret. Zira hicret eden bir ferdin, evinden ayrılırken durumunu şöyle müşahedeediyoruz.
Hayalen 14 asır öncesine gidin. Mekke’den Medine’ye göç eden cemaatin evine girin, karşılaşacağınız manzara şundan ibarettir. Evin efendisi inanmış, babasını annesini, hanımıyla beraber bırakmış, cıvıl cıvıl evin içinde koşuşan yavrularını bırakmış, Medine-i Tahireye Rasulü Ekrem ile beraber evvel veya sonra hicret ediyor. Ağlayan yavrular va ayaklarının dibinde. Sıddık-ı Ekber’in evine girin, Esma’yı ev Hz. Aişe’yi öyle göreceksiniz. Gözleri kör Ebu kuhafe’yi öyle göreceksiniz. Ümmü Cemil’i öyle göreceksiniz. Binlercesine şahit olacaksınız. Ağlayan insanlar, ısdırap çeken insanlar ve bunları kale almadan Rasulü Ekrem’in işaret buyurduğu yere azmeden insanlar…
Bütün bunlara katlanıp Medine-i Münevvere’ye gidildikten sonra iş bitmemiştir. Yurdu yuvası olmayan Sahabi, tek lokma yiyecek şeyi bulamayan Sahabi, sırtında iş yapacak merkubu bulunmayan Sahabi, belindekılıç olarak kullanacağı kılıcı bulunmayan Sahabi, daha doğrusu bunlar arasında muhacirin… Bütün bunlar daha olmuş olmamıştır ki Bedir harbi karşılarına çıkar, ikinci sene ense köklerine Uhud biniverir, üçüncü sene başka bir vaka ile karşılaşırlar, 4 ve 5 inci sene Hendek’le yüzyüze gelirler. Bir dirilme bir varlık kavgası ile mücadele içindeyken, bu bin bir gaileyi atlatma mecburiyetindedirler.
Medine’de İslam adına saçılan tohumlar, İslam adına neşv-ü nema bulması için bin bir gaile göğüslenmekte, bin bir fedakarlığa katlanılmakta, bin bir meşakkat hammal gibi sırtta yük olup taşınmakta, hammalın taşıdığı yük gibi taşınmakta…
İşte bu dönemde bis, Sahabenin bütün zevk ve şevkini, huzur ve saadetini, dünyayı istihkarında, hayatı hafife almasında, vicdani duruluğunda, onun hürriyete kavuşmasında görüyoruz. Hayatla az buçuk kaydı ve alakası olan insanların, bu kadar fedakarlığa katlanması mümkün değildir.
Ben müsadenizle size bir takım sorular tevcih edeyim: Hayatta bir kısım işler için bir parça çalışın ve didinin. Sonra gönlünüzce başınızı bir sıcak yuvaya sokuverin. Size desinler ki yeni bir hizmet var buyrun, az daha meşakkate katlanın… Ölüme gidiyor gibi Kur’an’ın ifadesiyle, baygın baygın nazarlarla karşılayacaksınız bu hadiseyi. Alıştığınız bir yeri terk etmek çok zorunuza gidecek, ottan döşek dahiolsa ottan yastık dahiolsa, terk etmek çok zorunuza gidecek. Size dense ki burada işinizi bitirdiniz, ölümünüz sizin Filipinlerde mukadder. İbrahim Raşit’in yaptığı gibi orda, yüce tanıdığınız yüksek saydığınız Mabudu Mutlak’ı anlatın muhtaç gönüllere… Ölüme gidiyor gibi gideriz, gidersiniz demiyeyim de nefsimi sokayım, ölüme gidiyor gibi gideriz… böyle bir davete. Böyle bir şeye ancak böyle bir hava içinde icabet ederiz.
İnsan bütün bunları kalbinden attığı, bunlardan tecerrüd ettiği zaman hareket edecektir. Rahat rahatı terk etmektedir. Rahat kendini kale almamaktır. Rahat hazlarına bağlanmamaktır. Rahat Allah’dan gayrıya kul olmamakta, bel bağlamamaktadır. Rahatı dünyada aradığınız müddetçe, evinizin koltuklarında, çocuklarınızda ve evinizdeki döşeklerinizde aradığınız müddetçe rahat edemiyeceksiniz. Hür bir insanın teneffüs ettiği hava nedir, onu duyamayacaksınız ve tadamayacaksınız.
İşte Sahabiyi insanlar arasında evc-i kemale çıkaran keyfiyet de budur. Çocuklarınızın uzak bir yerde okumasına tahammülünüz yok, dayanamıyorsunuz buna. Düşününüz durumunuzu. Onlardan ayrı bir iki gün ayrılıp bir yere gitmeye tahammül edemiyorsunuz. Bir ah gidip bir yere hizmet etmeye tahammül edemiyorsunuz. Bir ay gidip bir yere hizmet etmeye tahammül edemiyorsunuz. Hakkı anlatamıyorsunuz. Senelerce bunların bütününden ayrı ve çok uzaklarda, sadece ve sadece hakka tercüman ve hakkı anlatmak için bulunan cemaatin, nasıl o mualla mevkiye yükselmeye hak kazandığını o zaman anlayacaksınız. Allahü teala ve tekaddes hazretleri idrak ve anlayış ihsan eylesin.
Gaileler birbirini takip ediyor. Sahabe hicret etmiş ama Hicretle her şey bitmemiş, orada daha yapacağı büyük fedakarlıklar var. Ama hicret eden Sahabi için, sonra katlanacağı şeyler çok kolaydır. Evde çoluk çocuğunu anne ve babasını, cıvıl cıvıl yavrularını bırakıp hicret eden Sahabi için ölüm de çok kolaydır. Onun için Bedir’e gülerek gitmişlerdi. Onun için Uhud’da da onları gülerken buluyoruz. Hendeği kazarken de…
Hendek kazıyor Sahabi. Mescid-i Nebeviyi inşa ediyor Sahabi. Koro halinde türkü söyler gibi velveleye verir gibi çalışıyor. Karşıda düşman dehşet salıyor. 20 binlik bir ordu bütün dehşetiyle, bütün azametiyle ve bütün vahşetiyle Medine’nin etrafını çepeçevre sardığı zaman, içerde bulunan kadın erkek bütün müslümanların sayısı belki bine ya varıyordu ya varmıyordu. Kendilerinden 29 kat büyük bir güç ve kuvvet karşısında musallah ve mütecaviz bir kuvvet karşısında, Sahabi manzarayı gülerek karşılıyordu. Amr ibn-i Abdi Vüdd, hendeği atlayıp da öbür tarafa geçince, Allah Rasulü “Ona karşı çıkacak var mı?” dediği an, Haydar-ı kerrar Hz. Ali 20-22 yaşlarında, daha bir çocuk denecek yaşta, karşısına atsız kılıcını alıp karşı çıkıyordu. Bu kadar ölümü, bu kadar ahirete gitmeyi iştiyakla karşılama gönlüne ve bu kadar hayatı istihkar etme gönlüne sahip bir cemaat, her şeyi hafife alıyordu.
Orada dillerinden dökülen şeyler duyarız. Rasulü Ekrem ile beraber. Kazılmaz bir hendek kazılıyor. taşı kırılmaz, parçalanmaz bir hendek kazılıyor. Sahabi zevk-ü şevk içinde çalışıyor. Günlerden beri yemek yememişler. sahipleri ile beraber bağırlarına taş bağlayanlar var, haline nigehban olunanlardır ki ancak birisi tarafından iki üç lokma bir izaza bir ikrama ancak nail olabiliyorlar. Halini gizleyen ve ketmeden Rasulü Ekrem gibi kimseler ise, 2-3 gün ağızlarına bir şey koymadan orada hendekte, harıl harıl çalışıyorlar. Harıl harıl akıp Medine’ye gelen düşman karşısında, harıl harıl içten bir ihanetin aile ve efratlarına karşı bir tecavüz endişesi karşısında, gözünü kırpmadan, hayatı istihkar eden bir cemaat, yer yer Rasulü Ekremle hemhal ve hemdil olarak şöyle diyorlardı:
vallahi levla en temehhedeyna vela tesaddakna vela sallayna… Fenezzil el-sekinete aleyna… fesebbitil-akdame in takayna… innel-ıda begav aleyna veküllema eradü fitneten ebeyna…
Bu, koronun bir parçasıdır ki, Fahr-ı Kaniat >Efendimiz, arşı ihtizaza getirecek tatlı sesiyle, burada sahabisine iştirak eder. Bu bir parçasıdır. Üç telin, üç sesli söylenir orada söz. Şikayet yoktur: “Allahım kasem ediyoruz ki sen olmasaydın hidayete eremez, zekat nedir bilemez, namaz kılma şerefini elde edemezdik. Bize sekine indir Allahım. Gönüllerimize itminan ver. kaymasın senden gayrıya meyletmesin. Düşmanla karşılaşırsak bizi rasıh-kadem kıl, kaydırma ve caydırma, kaçırma ve döndürme, karşılarında sebat azim ve iktidar bize ihsan eyle…
“Ebeyna” sözünde Allah Rasulü sesisi kaldırır, bir nakarat halinde “ebeyna ebeyna” buyurur. Düşman tecavüze kalktı, düşman burnumuzun dibine kadar geldi, bize saldırma vaziyetini aldı, biz ne zaman fitneden kaçtıksa onlar fitne kundağı meydana getirdi, fitne meydanagetirdi karşımıza çıkardılar. Biz eba ettik onlar karşımıza çıktılar derken, Rasulü Ekrem “ebeyna ebeyna” diyordu… Sulhun getiricisi, sulh/u umuminin temsilcisi, bizzat evvelen ve bizzat ve yeryüzünde fitne ve fesada meydan vermemek için gelmişti ama düşman karşısına çıkınca da harbedecekti.
Ve burada Allah Rasulü, bu coşkunluk içinde hizmet eden, kanter içinde çalışan, manivela ve kazma sallayan, kürekle kendindengeçen, bağırlarına taş bağlayan, iki üç gün namaz kılmaya vakit bulamayan, yemek yemeye vakit bulamayan topluluğunun hali o kadar hoşuna gidiyor ki:
“Allahümme innel-ışe işel-ahireh veğfiril-ensare velmuhacirah”, “Allahım! yaşayış, hayat sadece ahiret hayatı ve yaşayışı… Sen ensar ve Muhacirine mağfiret eyle” diyordu.
Ensar ve Muhacirin coşmuş, rasulü Ekrem susmuş, Arş da beraber susmuş bu defa Ensar ve Muhacirin dile gelmişti. Konuya ayrı bir nağme getiriloyordu.
“Nahnüllezi bayeu Muhammedoen alel-cihadi mabakina ebeda…” ya Rabbi… biz de ahdü peymanı yeniliyor, bütün cürmümüzle beraber, nahnüllezi bayeu… biz onlarız ki Rasulüllah’a biat ettik, hayatta yaşadığımız müddetçe cihad etmek üzere Rasulüllaha söz verdik. Elini sıktık ve inkıyad ettik. Ölme var bu yoldan dönme yok. Ezilme var bu yoldan vazgeçme yok, meşakkatlara maruz kalma var ama gerisin geriye irtidad etme yok. Sahabi havaya ayrı bir nağme katıyor, ayrı bir tatlılık getiriyor, zevk ve şevk içinde çalışmayı sürdürüyorlardı. Bir senfonizmada musiki dinlemiyorlardı, karşılarında dehşet salan düşman karşısında aç susuz hendeği kazarken aç biilaç mücadele verirken, yurt ve yuvayı terketme içlerine bir hançer gibi saplanırken bu zevkli ve şevkli dakikaları yaşıyorlardı…
İctimai-6 (16.Mart.1979)
Konu özeti
Kardeşlik ve müsavat duygusu, hakperestlik anlayışına bağlıdır
Usayd ibn-i Hudayr’ın Allah Rasulündan kısas istemesi, Allah Rasulünün sırtını açması
Hz. Ömer’in kamçıyla vurduğu kişiden helallik alması
Hz. Osman’ın kulağını hizmetçisine çektirmesi
Muhterem Müslümanlar
İnsanların tam bir kardeşlik havası içinde, tekebbürün tecebbürün olmadığı bir kardeşlik havası içinde, ezilmenin ve ezmenin olmadığı bir kardeşlik havası içinde, ruhlarda ve vicdanlarda müsavat manasının meydana geldiği bir kardeşlik havası içinde yaşamaları. hak mefhumunun şayi olmasına bağlıdır. Hakperestliğe bağlıdır. Hakkı kabul etmeye, hakkın karşısında serfüru etmeye bağlıdır.
Vicdanın tasaffi etmesinin yanıbaşında hak mefhumu, aramızdaki bu dirlik, aramızdaki huzur, aramızdaki canlılık için çok mühim bir husustur. Hak mefhumunun şayi olması, hakperestliğin vicdanlara hakim olması, insanın içinde hükmü hakkın vermesi, ailede hükmün hakka gidip dayanması. ictimaide her şeyin hakkın üzerinde cereyan etmesi, kainatta cereyan eden her şey hakkın etrafında, bir mahrek çizip dolaştığı gibi, topyekün bir hayatın, hakkın etrafında dönüp dolaşmasını temin etmek…
Müsvatın rüknü bu…Bunu temsil etmedikten sonra, insanlar arasında müsavattan bahsetmek zaid olur, faydasız olur.
Bu da imana bağlı… İmana dayalı bir şey… Hakka hürmet. iman sayesinde olur. Haksızlıktan ictinap ancak iman sayesinde elde edilir. Arpa kadar başkasına cevr-ü cefa yapmadan çekiniyorsa bir insan, hakka hürmetinin ifadesi, Allah huzurunda Allah’a hesap vermenin ifadesidir. Geldiği gibi gideceğine, getirenin götüreceğine, burada çalıştırıp kazandırıp da orada imtihana tabi tutacağına inanan insanlar, hakka karşı saygılı olanlar da bunlar olacaklardır.
Arpa kadar kimseyi incitmemiş, arpa kadar hak irtikap etmemiş. Rabbin huzuruna giderken, omuzlarında kimseye ait mesuliyet taşımayan insanlar olarak gitmiş, biraz evvelki şehidimizin (Hz.Ömer) o dakikalardaki endişelerinden bir tanesi de şudur:
“Araştırın! Beni kim yaraladı?” Bir zimmi olduğunu duyunca çok sevinir, çok memnun olur. “Allah’a hamd ederim ki, müminler içinde bana kastedecek kadar kimseyi incitmemişim!” der. Hakperestliğin ifadesi…
Bu hakperestliktir ki Rasulü Ekrem’i herhangi bir fani, ümmetinden bir fani karşısında dize getirir de, hakkını helal et dedirtir. Bu hakperestliktir ki, halife-i ruyi zemin Hz. Osman’a hizmetçisinin kulağını uzattırır. Bu hakperestliktir ki bir hakkı geçti diye o büyük Ömer’i kamet-i balayı birisi karşısında serfüru ettirir… Hakkın şayi olması…
Hakkın şayi olması… Musavatı onun içinde göreceksiniz. İnsanları birbirinden farklı görmeme… Onun içindegöreceksiniz…
Allah Rasulü bütün yaranlarını sever, bütün Eshabını sever. Hepsi hakkında takdirkar, sitayişkar ifadeleri vardır. Useyd ibn-i Hudayr için de: “Ne güzel insandır!” der. Ensarın Efendilerinden. Sa’d ibn-i Muaz’ın amcazadesi. Her meselede Rasulü Ekrem’in yanında yerini alan nifakın hışımlı bir düşmanı, küfrün afet gibi başında patlayan bir düşman. Allah Rasulü: “Usayd ibn-i Hudayr ne güzel kuldur” buyurur. Sena eder.
Birgün sokaklardan birinden geçerken onun şaka yapıp, mizahta bulunup etrafındakileri güldürdüğüne şahit olur ve geçerken hafif parmağının ucuyla dokunur. Usayd :” Canımı yaktın ya Rasulallah!” der. Belki de kısas ister. Allah Rasulü “Ne güzel kuldur!” dediği ve okul kendisine çok medyun olduğunu bildiği Usayd bin Hudayr’ın karşısında dize gelir çöker yere,
– “Kısassa kısas!” der.
– “Sen de ayağınla bana ber tekme vur!” der Allah Rasulü.
– “Ya Rasulüllah! Sen ayağının ucuyla bana dokunurken, karnımın bir tarafı açıktı, oraya vurdun”…
Allah Rasulü gömleğini kaldırır. Bütün bakışlar Usaydr ibn-i Hudayr’a çevrilir. Bu hakkından vazgeçmesi için işaretler işarlar yapılır. Ama o israr eder. – “Ya Rasulallah gömleğim yoktu, açık tenime vurdun!”
Ve mübarek tenini açınca da yüzünü gözünü sürmeye başlar:
– “Ben bunun için yapmıştım ya Rasulallah! Temas etsin de Allah yakmasın diye yapmıştım”
Ama tablonun öbür tarafında haka karşısında dize gelen nebiler nebisi vardır.
– “Al! Kısas olsun da öbür aleme kalmasın!” der…
Hz. Ömer Halife, Medinen bir sokağında geziyor, kılıcının ucunu dikmiş bir süvari bir muharip, halkın arasında dolaşırken, dışardaki kılıç başkalarını incitiyor ve onu ikaz maksadıyla elindeki kamçının uçuyla dokunuyor o sahabiye. Ve o da bir şey demiyor, halifenin yüzüne bakıyor ve çekip gidiyor. Halife evine dönüyor ama bir sene ağzına koyduğu lokmalar gırtlağını delik deşik ediyor, suyu yudumluyor da yutamıyor fırtlağında kalıyor…
Hz. Ömer hep o şahsı takip ediyordu. Fırsat kolluyor, bir şekil araştırıyor ki karşısına dize gelsin de: “Kamçımın ucu sana dokundu. Hattab oğlu Ömer’in bu cçürmüyle Rabbisinin huzuruna gitmesi olmasın, hakkını helal et desin…fırsat kolluyor. Onun hacca gideceğini duyuyor, haman çağırıyor, bir yemek yediriyor… Adam da şaşırıyor… Bir de bir kese altın çıkarıp para veriyor eline…
– “Al kardeşim bunu orda harcarsın! Hattab oğlu Ömer’e duada bulun!” diyor…
– “Ey Allah’ın Peygamberinin Halifesi! Bütün bunlar niçin bana? Giden pek çok! Başka gidenler de var. Bunlar niçin bana?” Hz. Ömer:
– “Hatırladın mı bir gün sokakta giderken, başkalarını incitmiştin de elimde olmayarak kamçıyla dokunuvermiştim!”. Adam:
– “Ene nesitüha ya ömer!”, “Ben onu unuttum ya Ömer!”
– “Ema ene fema nesitü ebeda!”, “Bana gelince ben hiç unutmadım, yorganı başıma aldım: Ya ölürsem! Ya kalkıp öbür alemde sırtıma inerse! Hep bunu yaşadım durdum. Kabus gibi kamçım her gece üzerime bindi, here gece beni musdarip yaptı!”…
Adam unutmuştu çoktan… Hakdır ki halife-i ruyi zemin Hz. Ömer’i kendisine yapılar cevrü cefayı unutan adam karşısında dize getiriyor. .. Hakkın şayi olması…
Hz. Osman… Hükümranlığının buudları Türkiye’nin 20 kadarı şeklinde genişlemiş Hz. Osman, 59 defa Türkiye’yi bugünkü haliyle alsan içine soksan çıkarsan yine bir köşesinde kalır. Böyle bir devrin ve devranın halifesi Hz. Osman ibn-i Afvan zinnureyn Aleyhissalatü vesselam’ın iki kerime-i muhteremesinin zevcesi Hz. Osman. Onun yatağı Mescid-i Haram veya Mescid-i Nebevi’de kumluk… Başının yastığı kum, döşeği kum, soğuk havalarda yorganı da kum… Bin deveyi yüküyle Allah yolunda veren insan… Allah Rasulünün eteklerini mücevherlerle dolurup, gökyüzünü yerle beraber sevindiren insan… Ama kendi kumlukta yatıyor.
Halk hac mevsiminde kabetullahı tavaf ederken enteresan bir hadise ile karşı karşıya kalıyorlar.
Halife yanında çalıştırdğı hizmetçisine kulağını tutturmuş: “Mudde ya habbeza!.. mudde ya habbeza!.. Hatta latemüdde yevmel-kıyameti!…”, “Çek ey adam çek! Çek ki ahirette çekmesinler bu kulağı!”
Meğer bir kaç dakika evvel, su mu istedi, yemek mi istedi, vaktinde gelmediğinden dolayı, parasını verip çalıştırdığı adamın kulağından tuttu çekti. Hata ettiğini anladı. Ve sonra devlet reisi, halife, karşısında halife dize geldi, “Çek burda çekmesinler orda!” diyordu.
Şayi olmuş bir hakperestlik, vicdanlarda makes bulmuş bir hakperestlik, yanında çalıştırdığı hizmetçi ile kendisini müsavi tutuyor. İşte gerçek müsavatın manası budur. Bırakın onun için kitap yazmayı, onun için destanlarda bulunmayı, bırakın o meseleyi parlementolarda bahis mevzuu etmeyi, o cihanın blelli bir döneminde temiz vicdanların yaşadığı şeydir. Müsavat meselesi yaşanmıştır. yaşanmıyor yoktur. Öyle bir havayı ika ve ihdasın dışında da yaşanması mümkün değildir.
Hakkın şayi olmasına, hakperetliğin vicdanlarda makes bulmasına bağlı. Dupduru vicdanlar, hak ve hakikata sahip olduğu nisbette, insanlar birbirlerini müsavi görecekler. Aziz, şerif, zelil ve hakir olmayacak. Herkes Allahın ibadı. Mescidde durduğumuz gibi karmakarışık duracak, arz-ı ubudiyette bulunacağız.
O günlere doğru gidişte…Cenab-ı Hak gidişi ve gelişmeyi süratlendirsin. Yani kalplerimizi safileştirsin, bizi durultsun. Tarik-i müstakime hidayet buyursun. Neslimizin kangren olmuş neslimizin kalbini ıslah eylesin. Patlayan bombaları, çıkan silahları, yanan evleri ve öldürülen insanları Allah sona erdirsin…
———————————————-
İctimai-7 (23.Mart.1979)
Konu özeti
Allahın şahitleri, ifrat tefritten uzak ümmet-i vasat bir topluluğuz
İctimai tekafül: Cemiyet fertlerinin birbirine yardıma koşması, arızaların giderilmesidir
Zina eden Maiz ve Gamidiyeli kadın ve tövbeleri, had istemeleri
Muhterem Müslümanlar
Mevki ve mahal itibariyle ümmet-i vasat, doğru yolun toplulukları bulunduğu yerde bulunuyoruz. Doğru yolun insanlarının yaşayabileceği mualla bir mevkiye yükseltilmiş bulunuyoruz.
İfrat ve tefrit bizimle bizim elimizle yerle bir edilecek. Tefrit hortlamamak üzere bizim sayemizde yere gömülecek.
Ümmet-i Muhammed olarak sırat-ı müstakim erbabı durumunda biz, yeryüzüne gönderildik. Ümmetlerin hayırlısı olarak ahirzamanda, büyük işleri tekeffül etmek üzere biz Allah tarafından gönderildik.
Allahın şahitleri bir cemaatiz. Allah’ın adının duyulmadığı dönemlerde ve devirlerde, en ücra yerlere kadar O’nun yüce ve yüksek adını ulaştırmak için gönderilmiş bir cemaat: Ümmet-i Vasat… İfrat ve tefrit düşme tehlikesi olmayan bir cemaat.
Böyle bir cemaati teşkil etmekle muvazzaf bulunuyoruz. Dupduru vicdanlı, birbirlerine karşı üstünlük davasına kalkışmayan, kapılmayan, saf temiz duygulara sahip fertlerden, sağlam kaideler üzerine oturmuş bir cemaat teşkil etme mecburiyetindeyiz. Bu uğurda gayretimiz olması lazım. Fert olarak bu işyi tekeffül ederken, ailemizle bu mevzuda devreyegirerken, ictimai yapının sıhhati istikametinde sa’yeder ve bunun için çalışırız.
Ferdi ve ailevi sıhhatimiz üzerinde ictimai sıhhatimiz için duruyoruz. Katiyyen biliyoruz ki arızalı fertlerden ve ailelerden, arızasız bir cemaatin meydana gelmesi mümkün değildir. Katiyyen biliyoruz ki yine bu arızalar zabıta kuvvetiyle, polisile falanla filanla giderilecek kadar küçük değildir. Hafife alınacak kadar değildir. Ancak vicdanlarda insanlık duygusu, Allah’a hesap verme mesuliyeti, insanlığa ait yüce ve yüksek mana, evalimi pünhan olduğunu idrak etme manası, ahsen-i takvime mazhar olma manasını kavrama…
İşte bunlarla fert, cemiyyet içinde, cemaat içindekendisine ait vazifeleri tekeffül ettiği vazifeleri üzerine aldığı zaman bihakkın yapmaya muvaffak olacak, cemiyyet içinde faydalı olacak, faydalı bir unsur olarak tekeffül ettiği şeyleri yerine getirecektir.
Muhterem Müslümanlar!.. Bir noktaya tekrar dikkatinizi istirham edeceğim. İctimai tekafülden bahsediyoruz. İctimai tekafül dediğimiz şey, bir cemaati teşkil eden fertlerin, maddi manevi birbirinin imdadına koşması demektir. Maddi manevi birbirinin elinden tutması demektir. Hakkı kaldırma hesabına, maddi manevi düşmüş fertleri tutup kaldırması demektir. Ve o topluluk içinde arızaların giderilmesi için müşterek hareket edilmesi demektir.
Evvela fert kendisine çeki düzen verecek. İctimaimiz içinde, o ictimaiye layık hüviyeti kazanmaya çalışacak, arızalı bir fert olarak yaşamasına şahsen kendisi imkan vermeyecek. Müslümanlığı, dinin emirlerini yaşama hususunda, Allah7ın karşısındaki inkıyadlarında daha derin olacak, muhasebede derinlerden daha derin olacak, herkesten ve herşeyden evvel kendi kendini düşünecek…
Fert evvela ben bir topluluğa yardımcıyım fakat kendime yardımcı mıyım? Veya hukuki tabiriyle evvela ben, nefsimi korudum mu? Kafamı korudum mu? Dinimi muhafaza ettim mi? Neslimi de muhafaza edeyim… diyecek.
Binaenaleyh bidayette muhafaza edemeyeceğim bu üç muhafaza edilmemiş unsurla, neslimi, vatanımı muhafaza etmem bahismevzuu değildir.
Ferdin hayat-ı ictimaiyedeki arızalar karşısında, nasıl titiz davrandığı hususunu tebellür ettirebilecek bir misal arz edeyim.
Kalplere bekçi koyan Fahr-ı kainat Efendimiz, herkes bu içten yasakçı karşısında, günde bir kaç defa serfüru ediyor, günde bir kaç defa hesabın derin endişesi içinde tir tir titriyor. Böyle bir cemaat hazırlamıştı. Ve bu cemaatin halini topluluklarında kontrol ediyordu. Camide onları görüp gözetiyordu. Musallada vaziyetelrine bakıyordu., bayramda teftiş ediyordu. Muharebeye giderken bir erkan-ı harp olarak yine vaziyetlerine nigehban bulunuyordu.
Allah rasulü mescidde oturuyordu. Hayat-ı ictimaiye için zararlı bir iş yapmış, ictimai hayatı zehirlemiş, zehirlemiş olduğuna inanan bir fert mescidden içeriye girdi. Bu simaya herkes aşina bulunuyordu. Sahabi toplulukalrı arasında namaz kılmış, oruç tutmuş, kimbilir kaç defa en ön safta namaz kılmış genç bir insandı. Ne çevit çalak rasulü Ekrem7in önünde savaşıyordu. Bu ne yaman kılıç sallayıştı. Ne müthiş ok atıştı ve nasıl ceylan gibi düşmana karşı yumuluştu. Ama şimdi bu yıkılışının arkasında ne vardı acaba? rendi neden sararmış solmuştu öyle. Neden acaba öyle kadid haline gelmiş zayıflamıştı. Ayaklarını titreten de neydi. Daha Fahr-ı Kainat Efendimizin yanına gelirken bağlarının çözülmesine badi olan faktör neydi. Hiç kimsenin bildiği bir şey yoktu.
Böylesine kırık dökük bir insan. Manevi maniyetiyle pejmürde perişan bir insan. Fahrurrusüle doğru yanaştı. Düştüğüne inanıyordu. çamura battığına inanıyordu. İçinde bulunduğu topluluğa karşı, toplulukla arasında imzaladığı ictimai mukavaleye muhalif bir harekette bulunduğuna inanıyordu. Kendi topluluğuna ihanet ettiğine inanıyordu. Bakışlarını yerden kaldıramıyordu. Yere bakan bakışları ve zor dudakları arasından dökülen kelimeleri arasında, Rasulü Ekreme şöyle hitap ettiği duyuluyordu:
Ya Rasulallah! Allahın hakkımda tayin bulurduğu hükmü tatbik et beni temizle!” diyordu.
Allah Rasulü, mescid halkı, herkes sessizliğe gömülmüş bunu dinliyorlardı.
– “Nen var senin?”… Utanıyordu. Hicab ediyordu ama, bir muhasebe duygusu, mahkeme-i kübrada rezil ve rusiyah olma vardı, şefaat hakkını kaybetme vardı, ne olursa olsun arz namuz demeden gelip saçılacak Rasulü Ekrem’e derdini şerhedecekti. Zira dertlerin dermanı O’dur. Onulmadık yaralar onun eliyle onulur. İyi olmayacak zannedilen yaralar, onun huzurunda şifayab olur.
– “Zina ettim ya Rasulallah!”… Utanırız söyleyelim. Devlet reisi ve Nebiler Nebisine karşı…
– “Zina ettim ya Rasulallah!”
– “Zinanın ne olduğunu biliyor musun sen?”.. Allah Rasulü soruyor.
Zira günah gizli kalırsa Allah affeder. Settarul-Uyub’dur. Kulum sen bir günah işledin, tövbe ettin. Bir daha valla etmem dedin ya Rabbi!… Sonre setrettin, gizledin… Ben de setrettim gizledim… Bırak o öyle gitsin. Ben affettim seni…
Allah’ın böyle muamelesi vardır. Fahr-ı Kaniat Efendimiz bu yolu araştırıyor…
– “Zinanın ne demek olduğunu biliyor musun? Belki sen bir temas ettin. Belki ötesinde ayrı bir şey yaptın!”
– “Hayır ya Rasulallah! Zinanın ne demek olduğunu biliyorum. Bir erkeğin bir helalıyla meşru yaptığı şeyi ben bir haramımla yaptım. Bana haram olanla yaptım ya Rasulallah!”
Allah rasulü ayrı bir yol araştırıyor:
– “Acaba Maiz sarhoş olmasın!…” Ağzını kokluyorlar
– “Hayır Ya Rasulallah! Bir şey yok!”
– “Dön git geriye tövbe et! Allahın affetmeyeceği günah yoktur!”…
Müslim ve Nesai hadis kitaplarında hadiseyi değişik tariklerle değişik şekillerde naklediyorlar.
Maiz iki büklüm dışarıya çıktı. dakika geçmemişti ki yine içeriye girdi:
– “Ya Rasulallah! Hadd-i şer’iyi tatbik et ve beni temizle!”
Vicdanında diken gibi batan bir şey vardı. Cemaatine karşı cinayet işlemiş sayıyordu kendisini. Hayatı ictimaiyesinde öldürücü bir zehir halinde zina işini işleyemezdi. O fuhşa sebebiyet verip de bir cemaati başaşağı getiremezdi. Kendisini aşağı ve alçak görüyordu. Haşa o baş çok yüksekti. Sadece bir kere günah işlemişti.
Allah Rasulünün yine içi doldu. İçi burkuntu içinde:
– “Dön git! Rabbine tövbe et!” diyordu.
Hadise 4 kere tekerrür ediyor. Fukaha varsın bundan, itiraf meselesinde 4 şahide mukabil, 4 defga itirafı istinbat etsin, hüküm çıkarsınlar…
Allah Rasulü tahkikat ve ta’mikatını tamamladıktan sonda, deli sarhoş olmadığını öğrendikten sonra, Allah’ın Maiz için kesip biçtiği ne ise, o hükmün tatbik edilmesine karar verdi. Dışarda başından aşağıya taşlar yağıyordu. Canı acıyınca kalktı kaçtı. Biraz sonra birisi kaptığı bir deve çenesinin kemiği ile başına vurdu ve yıktı yere. Sonra da geldi durumu Rasulü Ekreml’e anlattı: – “Ya Rasulallah! Maiz canı acıyınca kaçmaya durdu, falan arkadan yetişti, çene kemiğiyle ona vurdu ve düşürdü…
dolu dolu gözlerinden yaşlar döktü, dolu dolu yaşlar döktü Allah Rasulü ve:
– “Bana getirmeli değil miydiniz onu? Belki vazgeçecekti, itiraftan vazgeçseydi, şüpheli şeyde had tatbik edilmeyecekti. Allah ile arasında bir günah… Allah affedecekti.
Aradan iki gün geçiyor. Allah Rasulü:
– “Maiz öyle bir tövbe etti ki, haraç yiyen mümin dahi yapsaydı Allah affederdi” buyuruyor. Yani şunu bunu haraca kesen, ne’b-ü garatta bulunan, çeşitli spekülasyonlarla milletin malını soyan sovana çeviren insan dahi bu tövbeyi yapsaydı Allah affederdi.
Maiz bir tövbe yapmıştı. Günahını itiraf tövbesi. Kendine ve cemaatine verdiği sözü yerine getiriyordu. İctimai mukvalenenin bozulmasına karşı titiz hareket ediyordu. Fertler, aralarındaki bu mukaveleyi bozmaya hakları yoktu.
Nihayet bir kaç gün sonra iki büklüm ayrı bir kadın içeriye girdi. Gamidiye’den gelmişti. İki büklümdü ayrı bir kadın içeriye girdi. Adını ketmeder gizler hadisçiler. Biz de ismini bulamadık. Yolunu bulup da öğrenemedik. Vaka Müslim’de ve Nesai’de geçse bile, Gamidiyeli bir kadının geldiği, rasulü Ekrem’e aynı dertle müracaat ettiği söylenir.
Rasulü Ekrem’in huzuruna kadar geldi:
– “Ya Rasulallah! Haddı şerifi tatbik et! Beni temizle!” dedi.
Aynı şeyleri söyler: “Zina ettim!”…
Allah Rasulü kadının hamile olduğunu görünce:
– “İkinci bir cana kıyılmaz. Zina ettin, kendine cemaatine kastettin, ictimai mukaveleyi bozdun. Bu hükmü değiştirmek elimden gelmez. Sen itiraf ediyorsan elimden değiştirmek gelmez…”
Allah Rasulü ona: “Tevba et!” deyince: – “Maiz’i başından savmak istediğin gibi beni de savmak mı istiyorsun ya Rasulallah! Beni temizle!”
Zira vicdanen rahatsız. Zira cemaatine karşı Allah’a karşı, Kur’an’a karşı, rasulüllah’a karşı bir cinayet işlemiş. Ahsen-i Takvim sırrını ihlal etmiş. Allah Rasulü:
– “Çocuğuna kıyamayız. Hamlini vaz’ etmen lazım!” buyurdu.
Bu arada dönüp gelse, dese ki:
– “Ya Rasulallah! Ben yalan söyledim!”… Yalanıyla, zinasıyla, Rahmeti bol Rahmanürrahim olan Hz. Allah umulur ki affeder. Rahmetinden rica edilir ki affeder ama sen gel gör ki kadın, hamlini vaz’ edeceği ana kadar yuttuğu lokmalar diken gibi, içtiği sular gırtlağından aşağıya gitmiyor… Ya bu çocuğu getireceğim ana kadar vefat edersem, bu kirli alınla Rabbimin huzuruna gidersem, günahımın cezası verilmeden Rabbimin huzuruna gidersem, nice olur benim halim!…
Cemaati teşkil eden fertler böyle…
Hamlini vaz’ eder çocuğunu dünyaya getirir kadın… Ama nüfesa (lohusalık) hali var üzerinde. Bunlara bakmadan bir erkek gibi dişini sıkarak, bezler arasında çocuğuyla yine Rasulü Ekrem’in karşısına dikilir.:
– “Beklediğim buydu ya Rasulallah! Bunu dünyaya getirmekle temizlenip gideyim ya RNasulallah!” der. Bu günahkar halimle içinde yaşadığım şu cemiyyet içinde hacaletten yerin dibine batıyorum.
Bu, onun vicdanıdır. Günahını ketmedip yükseklik duygusu içinde Allah’a dayansa onun hesabı başkadır ama bu onun muhasebesidir.
Allah’a karşı mesuliyetinin, Rasulüllah’a karşı mesuliyetinin ve bir ferdi bulunduğu cemiyetine karşı mesuliyetinin ifadesi olarak…
Allah rasulü onu bu vaziyette bırakıp:
– “Sana ceza tatbik edemeyiz. Çocuğun yemek yer hale gelmiş olması lazım!”
Allah Rasulü bir imkan daha veriyor. Merhamet-kani, şefkat Peygamberi, merhametten başka bir şey düşünmeyen insan…
Kadın çocuğunu götürür, gece gündüz demeden, ona ekmek yemesini, mama yemesini öğretir. Sütten kesilsin de günah hacaletinden kurtulsun… Bir ay mı iki ay mı, kısa bir müddet sonra yine kucağında çocuk. Belki da ağzına sokuşturduğu bir parça ekmek veya yiyecek bir şeyle:
– “İşte artık ya Rasulallah!..”
Ve Allah Rasulü çocuğu yakınlarından bir tanesine teslim eder. Kadın Rasulü Ekrem’in kendisine tanıdığı bütün imkanları fırsatları değerlendirmemiş, Allah7ın kendisini affetmesi için işi setretmemiş, gizlememiş, gizli yaptığı bir günahı itiraf etmiş, Allah’ın bildiği ve gayrın bilmediği bir günahı itiraf etmiş, Rasulü Ekrem’in israrına rağmen israr etmiş. Ve beline kadar toprağın içine girmiş… Vicdan azabından zaten ölecek hale gelmişti… Bir iki tane şeyle ruhunu yüce Allah’a teslim ederken Halid bin Velid de bir taş atar. Atarken “Allah cezanı versin! Niçin günah işledin?” der.
Allah Rasulü gözyaşlarıyla manzarayı seyretmektedir:
– “Ne oluyorsun ya Halid? Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki şu labeseyn arasında olan bütün insanlara, kadının tövbesi dağıtılsaydı kafir gelirdi!”
———————————————-
İctimai-8 (30.Mart.1979)
Konu özeti
Kur’an bu farklı ve üstün cemaate bakar
Sultanlar ulemaya saygılıydı
Allaha yönelince Allah korur
Uhud şehitlerinin bedenlerinin korunması
Kazada yanan delikanlının avret yerinin yanmaması
Hizmet yoluna giren birinin sorumluluk duygusu
Vahşi’nin yıllarca acı içinde yaşaması, Yemame’ye katılması
Muhterem Müslümanlar
Kur’an’a cemaat oldunuz. Hakikat sizin zamanınızda tam inkişaf etti. Zemin ve zaman sizi bekliyordu. Yer ve sema sizin için yaratıldı, Nebiniz Hz. Muhammed ALyehissalatü vesselam için yaratıldı. O’na Rahmeten lil-alemin dendi. Allah “Seni sadece alemlere rahmet olarak gönderdi” fermanıyla tebcil etti
Buna göre siz bir şeysiniz. Müstesna bir cemaatsiniz. Hayatınız, yaşayışınız, hayat ve yaşayışa bakışınızla siz, müstesna bir cemaatsiniz.
Kur’an size remizlerle doludur. Kur’an size beşaretlerle doludur. Kur’an sizi tebcil ve takdirlerle doludur. Zira siz, Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın ümmetisiniz.
Bu mevzudaki ahd-ü peymanı yenilemek, yeniden bezme girmek, yeniden Rasulü Ekrem’e karşı sadakat yemininde bulunmak, devrin değişmesine, hadiselerin seyir ve akışına değişik şekilde seyir ve akışına sebebiyet verecektir.
Siz başkasınız. Başka olacaksınız. Siz başka milletlerden farklısınız. Üstünsünüz. Zira pişdarınız, rehnümanız, Liaül-hamd’ın sahibi, sizin için “Hammadun ümmeti!” buyurmuştur. Siz hamdedenler, Allah’ı takdis eden kimselersiniz. Meziyet ve fazilet sizde temerküz etmiş. Hak ve hakikat sizin sayenizde, sizin elinizde gün yüzü görecek, beşer ondan istifade etme imkanını bulacaktır.
Nebiniz ta işin başında sizin Nebiniz, Nebiniz derken, kendimi bu daire dışında düşünmeyi büyük hızlan ve hüsran sayarım. Kabul buyursun; Nebimiz Sallallahü aleyhi ve Sellem, kendi tebasına, raiyyetine karşı tavrı, omuzunda taşıdığı çocuklarla, terkisine bindirdiği çocuklarla Mekke’ye girerken, üzerinde bulunduğu merkubun mütevazi durumuyla, en mütevazi haliyle kendisini bize göstermektedir.
Teb’a ise raiyet ise, bu mütevazi, kendisini ehadi nasdan bir insan sayan karşısında, Nebiler Nebisi karşısında, onun tükürüğünü yüzünüe gözüne sürmekte, abdestin alırken de akan suları yüzüne gözüne sürmekte, teberrük ve hayır saymakta ve bu suyun temas ettiği yüzün cehennem görmeyeceğine inanmakta… bir taraf alabildiğine mütevazi ve yüzü yerde, öbür taraf alabildiğine saygı içinde…
İşte bizim ümmetlerin hayırlısı olmada, bizi bu hale getiren keyfiyetlerimizden bir tanesi… Nasıl Nebiler Nebisi karşısında, onun fevkalade yümün, bereket ve hayrından istifade etme imkanı açıktır daha sonra da ara ara yer yer öyle devam etmiş, asrımıza kadar gelmiştirn.
Ben bir sıra müsadenizle dizeyim bunları. Büyük bir kumandan karşısında büyük bir hükümdar karnşısında, tereddüt etmeden hak ve hakikata tercüman olan, onun yüzüne çarpan bizim içimizden çıkmıştır.
Bir Nizamül-mülk karşısında Anadolu’nun fatihi, Bizansın belini kıran, yaşadığı asırda 1058′lerde Allah’ın yeryüzündek ılıcı, tebcil ettiği varlık. Alparslan… Ellerini oğuştura oğuştura, onu tebcil ederek onun karşısına çıkar. Yapımız bundan ibarettir. Bir ikinci Murat karşısında Hacı Bayram Veli hazretleri arz-ı didar edince, Bizansın belini kıran ve Trakya’ya doğru açılan Fatih’in babası 2′inci Murat iki büklüm olur, hocasının ellerini yüzüne gözüne sürer de teberrük eder. Hayır ve yümnü sayar. Bu bizim yapımızdır.
Bir Zeynüddin-i Iraki karşısında, talebesi ve fakat kendisinden yaşlı, hocası kabul ettiği için, eline abdest suyu döker, yemeğini getirir yapar, gölgesine ayağını basmaz, hocasına karşı saygıyı gösterir.
Ya zamanımız? Şimdiki zaman?.. Tartaklanan hocalar, tekmelenen hocalar… “Anlatma!” diye talebeler tarafından kendisine karşı çıkılan hocalar…
Kendisinden küçük yaşta hocasının ayaklarının bağlarını ağzıyla çözen biz… Bu bizim yapımızda kendini gösteren şeylerdir. Biz kadimden bu yana bu hava içinde geldik, bu hava içinde geliştik. Allah’ın bize emanet ve vedia verdiği şeyi korumaya çalıştık. koruduk ve Allah da bizi korudu Mevzuum da budur benim…
Fezküruni ezküruküm… (2/152) Siz beni anın ki ben de sizi anayım. Siz beni hatırlayın ki ben de sizi hatırlayayım. Siz gönlünüze bana ait manaları doldurun ki ben de sizi koruyayım. Cüzi dairede ve külli dairede koruyayım. Koruduğum devirlerde koruduğum gibi sizi de koruyayım.
Demek ki biz şu ulvi hüviyetimizle devam etmeyi düşünüyorsak, anılması gerekeni anacağız. Muhafazamız için anılması gerekeni anacağız. Korunmamız için, bizi koruyacak Zatı anacak ve bir lahza hatırdan çıkarmayacağız.
Uhud savaşı oluyor. Ölüm kalım savaşı. Dinin ya tamamen hak ile yeksan edilmesi veya yeni bir zikzak çizip yükseklere şehbal açması… Rasulü Ekrem etrafındaki bir avuç insanla şu ölüm kalım mücadelesini devam ettiriyor. İşte o mücadele esnasında, ciğerinden kopan parçalar mesabesinde en yakınları dahi orada şehid oluyor. Şehid oluyor da ne oluyor sanki!.. Yer değiştiriyor, mekan değiştiriyor, bu dünyadan ve kesif alemden Allah alemine ve latif aleme intikal oluyor şehid oluyor.
Ölüm kalım mücadelesi veren bu topluluk, ölmek için vesile arıyor. Rasulü Ekremin uğrunda kanını akıtmak için vesile arıyor. Allahın yüce adını, yüksek olarak içlerinde muhafaza etmek için bir lahza hatırdan çıkarmadan korunması hususunda lazım gelen hassasiyeti izhar ediyorlar Allah da onları koruyor.
Fertte küçük numune. Dün yine kitabı tetkik ederken, bakarken karşıma çıkan şeylerden bir tanesi.
Seyyidine cabir ibn-i Abdillah anlatıyor. Babasından Allah razı olsun kendinden de. Babası Uhud’un şehitlerindendi. Amr ibn-i Cemuh ile ayakları eğri adamla sırt sırta verip Uhud’un sinesinde yatarlardı.
Nasıl Seyyidine Hamza, Mus’ab bin Umeyr, Abdullah ibn-i Cahş ile bir mezar içine girmiştir, öyle de bütün Aslanlar, Uhud’da ayrı bir köşede 70 kişi sırt sırta vermiş yatmaktadırlar.
Cabir naklediyor: Uhud harbi geçtikten sonra, tam 40 sene sonra, oradan bir su geçirilmesi meselesi bahismevzuu oldu. Halife Şam’dan mektup yazdı, oradan su g eçireceğiz dedi. Nasıl oradan su geçirirsin? Halife ikinci emirname istar etti. Şühedanın mübarek merkadlerinin yerlerini değiştirin.
Cabir kasemle anlatıyor: Biz teker teker 40 sene sonra, Uhud şehitlerini kazdık çıkardık. Adeta uyuyorlar gibiydiler. Aradan 40 sene geçmiş olmasına rağmen, Hz. Hamza……. gözüme ilişti…….. Uhud’da şehid olduğu gün gördüğüm gibi yine gözümün önündeydi….. terü taze idi. Bir gül gibiydi, gonca gibiydi. Sadece mezarını kazarken, ayağına bir kazma indirmişlerdi. İşte oradan bir mayi dışarıya çıkıyordu. Dikkatimi çeken o oldu. Kazma ayağına isabet ettiği için…
Uyumaya gitmişlerdi. Allahın dinini korudukları için Allah da onları korumuştu.
Bir kavis çizelim. Asrımıza gelelim. O günden bugüne imtidad edene mesele, bir Ramazan-ı şerifte, genç bir delikanlımız, arabasıyla köy köy dolaşıyor, kahve kahve giriyor, Rabbi kerimi anlatıyor. Peygamberimizden bahsediyor.
Bu tertemiz simayı tanırdım. Çok iyi tanırdım. Babasının tek evladıydı. İsmet ismine mazhardı. Allah korumuş ve günahlara sokmamıştı. Yüksek tahsil döneminde günahlara serfüru etmemişti. Uzun zaman beraber kaldığımız da olmuştu….. O nezaheti muhafaza ediyordu…. Son gördüğüm ana kadar, aynı nezahet içindeydi…. Belki dünyaya dalma düşüncesi içinde belirir diye Cenab-ı Hak genç yaşta, düğününe bir hafta kala alıverdi. İrşaddan gelirken… Kahvede sohbet etmiş, köyde Allah’dan bahsetmiş, Peygamberimizi dile getirmiş ve gelirken yolda arabayla çarpışmış, arabada yangın çıkmış ve delikanlımız kömür haline gelmiş…
Babası dahil bir cemaat halinde başında bulunuyoruz…
İsmetimizin her tarafı yanmış…
Bacakları da buralara (dizlere) kadar yanmış…
Yukarıdan göbeğe kadar yanmış…
Fakat bu arada kilodu yanmamış, bir kılı bile yanmamış…
Herkes hayretler içinde. Baba gözyaşlarıyla konuşuyor……. “İsmetçiğim çok edepliydi, anası bile mahrem yerlerini görmemişti…………… burada dahi açılmasını istemezdi………….. Onun için vücudu………. kömür olmasına rağmen koruyordu Allah onu… Ve biraz dikkat ediyoruz… o kömür gövde üzerinde gözlerimizi gezduruyoruz. Ayrı bir şaşkınlık beliriyor bakışlarımızda. Ne görelim: Sol tarafta kalbine mahfazalık yapan göğsünün…….. şu kadarccık yerinde….. sapsarı tertemiz kıllar………. ateş dokunmamış gibi duruyor. O ateş o sineyi nasıl yakar ki….. üç beş dakika evvel Allah Allah ve rasulüllah demişti………………………………..
İşte o asırdan buasra kadar, bir Hamza’dan bir başka Hamza’ya atlayarak, bir Mus’ab’dan başka bir Mus’ab’a atlayarak, size kendi mahiyetiniz mevzuunda bir fikir vermeye çalıştım. Bu duygu ve düşüncenin bir çiçek gibi yaprak açması, bir gül gibi tebessüm etmesi sayesinde gerçek huzur ve saadet teessüs edecektir.
Saadet Asrı’nın Hamza’larını ve Mus’ab’larını içimizde gördüğümüz nisbette derinleşmiş insanlara şahit olduğumuz nisbette gül devri yakın demektir. Bu çemenzarda yeniden bülbüller ötecek demektir.
Ve unutamayacağım ayrı bir sima… Karşıma eli ayağı titreyerek, içinin derdini kimbilir belki 30 defa şerhetti. Hakkı’nın ifadesiyle, meyhaneden çıkar gelir ulaşır, Hakka vasıl olmuş merdaneler vardır. Hz. Hamza da öyle yapmamış mıydı? Kadehi kırıp Uhud’a koşmamışı mıydı? İçki yasak değildi o güne kadar. Ve sonra Uhud’a koşmuş da o hüviyeti kazanmıştı.
Adamımız 20′inci asırda, Hatay caddesinde, şunun bunun önünü kesip haraca kesen bir insan, günün birinde kafasına bir meltem eser, eser de elindeki kadehi taşa vurur kırar. Her gecenin dudağında 100 rekat namaz vardır, işi mükemmeldir, ailesi mükemmeldir, yığın yığın kaza namazı kılmaktadır.
Bu arada arkadaşları çapında, kaderin haklarında hükmettiği bir fetva karşısında istintaka (kovuşturma) tabi tutulur ve arkadaşlarından birinin yerini söyler. Sorarlar ona: Falan nerdedir? Filan yerdedir diye ağzından kaçırıverir. Ve sonra muvakkaten tevfik edilir. Bizim meyhaneden çıkıp gelip ulaşmış arkadaşımız, bu işin dertlisi ve yanığıdır. Vefatından bir kaç gün evvel bir trafik kazasında gitmeden evvel, yine ellerini oğuştura oğuştura karşıma gelmişti. “Hocam be bu meseleyi nasıl yapacağız?”
Sanki o Hatay (izmir) mıntıkasında haykıran adam değil, haykırıp da bir kaçının ödünü koparan adam değil, o berduş o serkeş değil… Öylesine bir Allah korkusu, Allah mehafet ve mehabeti altında iki büklüm…
“Hocam bu meseleyi nasıl yapacağız?.. Ben mukaddes davama ihanet etmiş sayıyorum kendimi. Bu vaziyette Allah’ın huzuruna nasıl çıkarım ben?” endişesini taşıyordu. Her karşıma çıkışında: “Sen bunu bilerek yapmadın, bak şu işi kalkan olarak kullan! “Rabbena latüahızna innesina ev ahtana…” (2/286), “Rabbim! Unuttuğumuz ve hata ettiğimiz şeylerden bizi muaheze etme! Bununla Rabbine yanaş, bununla rahmetin kapısını çal, senin için medetresan olacaktır”…
“Doğru!” der gider, fakat şu kanaattayım, aylar yıllar geçse aradan, benim karşıma bir kaç defa geldi. Ve her gelişinde ben kendisini teselli etti isem de o hiç teselli olmadı, kalbi kırık ve yüzü gülmüyordu.. Ben ciddi güldüğüne şahit olmadım öleceği ana kadar.
Cenazesi görmedim ama eğer görseydim, Hz. Vahşi gibi, dudağında hata yaptığı şeyin ısdırabının bir burkuntu halinde kendisini hissettirdiğini görecektim. Belki o esnada yine ellerini oğuşturacak bana diyecekti ki: “Üç beş dakika sonra…………. Rabbimin huzuruna gideceğim…….. Hocam halim nasıl olacak!…… Ben de diyecektim ki: Ben de zaten….. seni………. bekliyordum, senin mislini bekliyordum. Ver şu tertemiz alnını……… bir öpeyim………… sahabi gibi bir nesil bekliyorduk…
Vahşi aynı duygu içindeydi. Seyyidine Hz. Hamza’yı şehit etmişti. “Uhud’da bana para verdi büyük cinayeti işlettiler” diyordu. Bu zeki köle. Ubeydullah kendisini ziyaretini şöyle anlatır: Yüzüm bağlı başım sarılı, Şam’da Vahşi’nin yanına gittim. Yüzümü açmadan “Beni tanıyor musun?” dedim. Çok yaşlanmıştı iki büklümdü, yüzü hiç gülmüyordu bu mahzun insanın. Gülemezdi arz edeceğim… Ayaklarıma bakarken konuşuyordu: “Falan aileden bir çocuk vardı, annesi bir gün onu benim kucağıma vermişti, ben onu alıp okşamıştım. Adı Ubeydullah’dı. İşte bu ayaklar o ayaklara benziyor diyordu. Zeki köle…Useydullah yüzünü açınca tam tanımıştı…
Ama biz Vahşi’nin elinden tutup kendi anlatımıyla Uhud’a gidelim. “Bana para verdiler, ben Hamza’yı öldürürsem hürriyetime kavuşturacaklarını söylediler. Hamza ise bir arslan gibi Uhud’da sağa sola dönüyor ve karşısına çıkan kafirleri bir kılıç darbesiyleyerle bir ediyordu. Bana yaklaşmıştı ki, imkan yok karşısına çıkmam, gözleri dönmüş bir arslan gibiydi. Rasulü Ekrem uğrunda ölmeyi cana minnet sayıyordu. Ölüm adeta korkuyordu ondan. Ölümün arkasından koşuyordu. Bana yaklaşınca saklandığım kayanın arkasından, elimdeki mızrağımı, göğsünün üzerinden saplayıverdim. Arkadan çıkıverdi. Dönünce bana doğru, ödüm koptu beni tutacak diye. Fakat kalkamadı. Yıkıldı gitti. Aradan yıllar geçti. Uhud, Hicretin üçüncü senesi, Yemame muharebesi bundan tam 9-10 sene sonra, Hz. Ebu Bekir devrinde. Hz. Vahşi büyük ısdırabın insanı, elinde mızrak oraya kadar gider. Vahşi müslüman olmuş, Rasulü Ekreme dehalet etmiş… Allah rasulü: “Bana sık görünme Vahşi!… Amcamı hatırlarım, Uhud’u hatırlarım elimde olmadan kalbil sana kırılabilir”.. Hamza’ya karşı ayrı bir bağlılığı vardı.
Hamza’ya karşı bağlı……….. olmamak mümkün değildir……….. mümkün değildi. Seyyidüşşüheda……… göklerde Allahın Aslanı yazılı. “Bana sık görünme belki kalbim kırılır”… Muhasebeye bakacaksınız. Hata karşısında insanın durumuna ve derinlmeşmesine bakacaksınız.
Vahşi hep uzaklarda durur. Minberin arkasından Efendimizin yüzüne bakar, acaba bana tebessüme decek mi diye düşünür ama Rasulü Ekrem hep Vahşi’den uzak durmaktadır. Bir sene sonra Rasulü Ekrem vefat edince, “İşte şimdi benim dünyam yıkıldı. bana bir deseydi: Artık ilk safta yerini alabilirsin, bana görünebilirsin, huzurumda oturabilirsin…. gam yemeyecektim fakat bunu demeden çekip gitti. Yerimi bilemiyorum. lailahe illallah Muhammedürrasulüllah dedim ama yerimi bilemiyorum.
Seneler Vahşi’nin içini ısdırap halinde yakar durur. Yemame karşısına çıkınca fırsat ganimettir, öleyim de ısdıraptan kurtulayım der. Elinde Seyyidina Hz. Hamza’ya vurduğu mızrak, Yemame’de yalancı Peygamberin ordularına karşı, Halid bin Velid’in kumandası altında savaşmaktadır. Ve derken demirler içinde, zırhlar miğferler içinde müheykel ve mücessem insan yalancı Peygamber Müseylemetül-kezzab, Yemame’nin sukutuyla surlardan dışarıya çıkarken, küçük ufak tefek bir Sahabi, Vahşiye gösteriverir: “İşte Allahın düşmanı kaçıyor!”.. Vahşi elinde Seyyidine Hz. Hamza’ya vurduğu mızrağı taşımaktadır: “Gel benim günah ortağım!”… yer yer onu hatırladıkça… “Gel benim günah ortağım! Seninle en büyük cinayeti işlemiştik, Hamza’yı yere sermiştik!.. Ve günah ortağını Müseylemenin sinesine saplar. Onualmayı beklemeden, yalancı Peygamber yere yıkılırken o da yere yıkılır:
“Ya Rabbi müşrikken Müslümanların en hayırlısını şehid ettim. Müslüman olduktan sonra da kafirlerin en şerlisini öldürmüş bulunuyorum. Sesini duyamayacağım fakat Peygamberime selamımı umlaştır, acaba huzuruna çıkabilir miyim artık? Şu hacaletten kurtulabilir miyim artık!”…
Heyhat!… Vahşi bu hacaleti hayatının sonuna kadar sırtından atamamıştı. Ubeydullah ile 70 yaşında konuştuğu devirde dahi iki büklüm, gözleri belki tam göremiyor, iyi farkedemiyordu. Hz. Hamza’yı öldürmenin şehid etmenin, ağır vebal ve hacaletini sırtında taşıyordu.
Siz ondan devrimizdeki hakperest Hakkı’ya kadar daire çiziverin, intikal edin. O zaman kurtarıcı neslin arzını tulunu görmüş olacaksınız.
Biz bu nesli intizar ediyoruz. Yapımızda bu neslin yeri çok büyüktür. İçe doğru derin bir muhasebe duygusu bir hesap hissi, Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkma ve tir tir titreme… Dışa karşı bir aslan gibi olma…
Allahü teala bizi ihya ve bermurad eylesin. Düşmanlarımızı namurad eylesin. Onları inkisar-ı hayale ve bizleri itminana ulaştırsın…
———————————————-
İctimai-9 (06.Nisan.1979)
Konu özeti
Allah’ın yardım edeceği yolları araştırmalı
Toplumun sıhhati kalbi hayatın sağlığına bağlıdır.
Hz. Ömer’in ictimainin sıhhatini sağlamak için toplumunun nabzını tutması
Çocuk çobanın “Koyun kes!” diyen Hz. Ömer’e cevabı
Sabah camiye koşan çocuğun ‘Neden?” diye soran Hz. Ömer’e cevabı
Gönlünü Alla’a vermiş cemaat bir beldede paratonerdir
Gece muhasebenizi yapın, çok istigfar edin aydınlık olacaktır
Muhterem Müslümanlar
İnayet-i İlahinin, lutf-u ilahinin sizinle beraber olacağı bir yolu araştırınız. Havl ve kuvvet kendisine ait olan Hz. Allah’ın size muzahir olacağı muin olacağı yolu araştırın. Bütün desteklerinize kaidelerinize bedel, yetecek artacak, kafi ve vafi kuvveti bulma, kudreti bulma yolunu araştırın.Zayılar karşısında sizi serfürudan kurtaracak, kula kul olma zilletinden halasa edecek, dilenciliğinize son verecek yolu araştırın.
O Ganiyyi mutlak, Kaviyyi mutlak, Halık-ı mutlak, Hz. Allah ve O’nun yoludur. Her meseleniz rahatlıkla halledilecek çözülmüyor ve çözülmez gördüğünüz şeyler sıraya girip teker teker çözülecek, her çözülüş içinizde inşirah hasıl edecektir. Netice itibariyle her şey kendisine bağlı ve dayalı olduğu için, kime müracaat ederseniz ediniz, son sözü O söyleyecek, hükmü O verecek, sikkeyi O kesecek, ferman O’ndan çıkacak… O’na dayanmadan, O konuşmadan ve taraf-ı Uluhiyetinden ferman istar edilmeden, kime ve nereye müracaat ederseniz ediniz, cevabü sevap alamayacak, haybet ve hüsran içinde, başı açık ve yalınayak hayallerinizle geriye döneceksiniz.
Allah’a itimad edin, maiyyetine girin. İhsan sırrıyla Allah7a dehalet edin. İçinizi ve dışınızı mamur kılsın, sizi yükseltsin, mezelletten halas eylesin, keşmekeşliklerinize son versin, fikri ve ruhi anarşiyi durdursun.
Her şeyin kilidi anahtarı elinde olan Allah, her şeyin hazineleri yanında olan Allah, göklere ve yere fermanını geçiren, bir kitap sayfası gibi onları açıp kapayan Allah, soluklarınızı duyan, kalbinize derman veren, iç aleminize fer ihsan eden Allah, her şeyinizde mevcudiyetini size hissettiren Allah, ağyar kaqısındad olaşmaktan sizi almak, kendisine teveccüh ettirmek için her solukta bin bir hadise ve hadiselerin tarrakalarıyla mevcudiyetini size duyuruyor.
Hakiki saadetli bir cemaatin saadeti buna bağlıdır. Gönül hakimiyetine, gönülde hakimiyete, kalbi hayatın genil şlemesine büyümesine, maddi ve cismani hayatımıza hükmetmesine, içimizin dışa galebe çalmasına, kalbin cesedi yutmasına, ruhun dış aleme eşbaha hükmetmesine… her şey ona bağlı. Bir iç büyümesine ve buudlaşmasına bağlı.
İhsan sırrı bu, Allah’ı bilme bu, Peygamber Aleyhissalatü vesselam’ı tanıma bu. Muvaffakiyete giden yol buradan geçer. Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam’ın icraat kaideleri bundan ibarettir. Yükselttiği umranlar, bu kaida üzerinde yükselmiş, yükselttiği cemaat bu kaideler üzerinde yükselmiştir.
Ömer ne derece mehafet içinde, nasıl Allah’a karşı saygıyla dolu. Bin bir misalin dercettiği misallerle kaç degfa dinlediniz. Hz. Ömer ne kadar saygılı. Hz. Ali ne kadar ihtiram içinde. Hz. Ebu Bekir bu mevzuda ne kadar ince ve ne kadar titriyor korkunusndan aynen öyle de evin en ücra yerinde kadınlara kadar dolbudak uzatmış onları içine almış, bütün bir aileyi, bütün br cemaati aynı şekilde aynı saygı sarmış, bir cemaat saygılı bir cemaat haline gelmiş. Köhne devirleri kapamaya namzet bir cemaat halinegelmiş.
Misalini Hz. Ömer’den başka bir tarikle ibn-i Ömer’den arz edeyim. Şimdiye kadar birkaç defa bu misali arzettiğimi hatırlıyorum. Hz. Ömerteb’a ve raiyetinin nabzını yoklar, Allah ile münasebetlerini ölçer ve ona göre cemaatinin, topluluğunun sıhhatine hükmeder. Topluluk sıhhatli mi değil mi? Bir hekim-i hazık edasıyla nabzı yoklar, cemaatinin nabzını yoklar, mesuliyet duygusu diye nabız atıyorsa, cemaat sıhhatli demektir.İç derinse cemaat sıhhatli demektir. Alınlar secde ile yıkanıyorsa cemaat sıhhatli demektir. Gecenin yanaklarında teheccüd gamzesi varsa, cemaat sıhhatli demektir. İç dıştan parlak ve muhteşemse cemaat sıhhatli demektir. Cemaatinin nabzını yokluyor. Diğer bir tarikte vakaya şahit olan, Sufe’nin ifadesine göre ibn-i Ömer’dir.
Badiyede koyun güden bir çocuk görülüyor, 10-12 yaşlarında. Simasına bakıldığı zaman her tarafından Allah’a karşı saygının mehafetin ve mehabetin döküldüğüne şahit olunuyor. İbni Ömer tarikiyle meseleyi ele alalım. “Çocuğu yanımıza çağırdık, şu dağda derede tepede koyun güden çoban. Hayat-ı ictimaiyeden uzat çoban, bir şey öğrenmesi zor olan çoban maariften kültürden mahrum olan çoban… Yanımıza çağırdık, önümüzde bulamaç gibi bir şey yiyorduk. Kendisini yemeği davet tetik. Bu çölde bu sıcakta, o şiddetli hararet altında, nafile oruç tuttuğunu söyledi. Ahiret için bir azıktır öyle düşündüm.
12 yaşındaki çocuğun dimağına kadar mesele bu kadar derin girmiş.
– “Şu koyunlardan bize biraz süt getirir misin evladım?”
– “Getiremem amca!”
– “Niçin getiremezsin?”
– “Çünkü koyunların sahibi ben değilim! Koyunlar başkasının. Efendim sütleri ne yaptın diye bana sorar”
– “Canım, efendine dersin ki, ya sütü yoktu veya şu bu oldu!..” Çocuk parmağını yukarıya doğru kaldırır:
– “Ya Allah’a karşı ne diyeceğim?” der…
Başka tarikte bu meseleyi anlatırken diyor ki bu Hz. ÖMerdi. Çocuğa sokuldu:
– “Şu koyunlardan bir tanesini bana sat!” dedi. Bu bir tecrübe idi. Çocuk:
– “Satamam amca!”
– “Ne olur satsan?”
– “İsrar etme amca satamam!”
– “Niçin?”
– “Çünkü sahibi ben değilim!”
– “E kimdir sahibi?”
– “Şu tepenin arkasında bir efendim var, ücretle koyunlarını güdüyorum”… 10-12 yaşlarında oruçlu çocuk. Ve tecrübede ikinci bir safha
Müstehziyane bir tavır:
– “Koyunu kurt yedi deyiverirsin olur biter! Efendini kandırırsın”… Çocuk Hz. Ömer’i secdeye kapattıracak şu sözü söyleyiveriyor:
– “Ne diyorsun amca! Ben şu tepenin arkasındaki efendimi aldatabilirim ama, her an her ahilme ngiehban olan şu dakikada muhaveremize şahid bulunan Allah’ı nasıl aldatırım söyle!” diyor.
O sopasını yere indirmeden Ömer secdeye kapanıyor. Raiyetimin çöldeki çobanına kadar çocuğun kalbine kadar bu kadar duygu derinleşmesi hükmederse, insan bu kadar ulvileşirse, cemaat bu kadar muhteşem hale gelirse, bu f ertlerin teşkil edeceği cemaatin, mesut olmaması düşünülemez.
Ve diğer bir vaka: Hz. Ömer, sabah namazını kıldırmak üzere camiye gidiyor. Yıldırım süratiyle sağını solunu görmeden koşan 8-10 yaşlarında bir çocuk. Hz. Ömer’in yanından yıldırım gibi geçiyor. Ömer olduğnu, Ömer olduğunu bilse yanından geçmeyecek, gölgesine de ayağını basmayacak… Sahabi o terbiye içindeydi. Ömer arkadan yetişiyor kolundan tutuyor:
– “Nedir bu telaş a be evladım?” diyor. Çocuk tanıyor ve:
– “Camiye gidiyorum ey Allah’ın Peygamberinin Halifesi”
– “A be evladım daha sana namaz farz değil!”. Çocuk ağlamaklı bir vaziyet alıyon:
– “Dün mahallede bir çocuk öldü, bir aleme gitti o çocuk. O alemdeamele iç aydınlığına bakılıyor!2… Çocuk o yüzden gidiyor yıldırım hızıyla camiye…
Duygular bu kadar duru iç bu kadar derin. kalp cisme bu kadar hakim. Ruh bütün aleme bu kadar hükmediyor. Cemaat bu hale gelince, saadetli bir cemaat haline gelmiş demektir.
Ben bu cemaatin Ukaze panayırında, o devrin kahininin ifadelerine benzer bir eda ile arz edeyim: Böyle bir cemaatin haberini, emaresini, iznini başınızın üzerinde görüyor gibiyim. Her gün bu cemaate benzer bu cemaatin fertlerine benzer pek çok gençlerle karşı karşıya geliyorum. Duyguların bu kadar duru olduğu, Allah’a karşı bu kadar bağlılığın bulunduğu gençlerle karşı karşıya geliyoruz.
İstidradi olarak bir kanaatimi arz edeyim. Evvela yeryüzünde alem-i İslamın muvaffak olması, Müslümanların mezellet içinde yaşamaktan kurtulmaları, sıhhatli bir cemaatin mevcudiyetine bağlıdır. İsterse bu cemaat insanlığın kaderine hükmetsin, isterse etmesin. Eğer yeryüzünde yüzdey üz Allah ölçüleri içinde hizmet eden bir cemaat varsa, Müslümanlar geleceğe ümitle bakabilirler.
Meseleyi daraltayım: Arzi ve semavi bütün afetler için paratoner olabilecek şuurlu bir cemaat bir beldede varsa, size katiyyen teminat verebilirim, o beldeye ne semavi ne arzi bela ve musibet gelmeyecektir.
Eğer ben İzmir’de böyle bir cemaatin mevcudiyetinden emin isem, gönlünü Allah’a vermiş bir delikanlılar topluluğunun mevcudiyetinden emin isem, yer ikaz için sarssa bile fakat orası yıkılmayacaktır. Allah koruyacaktır çünkü paratoneri vardır. Başkaları da bu sayede yaşayacaktır. Sema yüzünü ekşitirse, yerde bulanıklık hissedilirse, vicdanlar bunu duyarsa, hiss-i kablel-vukular olursa, katiyyen anlıyor ve hükmediyorum, katiyyen anlayıp hükmedebilirz ki, cemaatimizin içinde arıza vardır. Biz içimizde bozulursak bela ve musibetler bize gelmek için fırsat bulurlar ve gelirler.
İşte bu vaziyeden hareket edersek, havamızdaki bulanıklığı bahis mevzuu edip başımızda dönen musibetleri vicdanın hissetmesiyle, arkadaşlarımızla bizim yüzümüzden geliyor diye, meseleyi 3/5 tane topluluğa getirdim, dedim ki: Allah bize bakıyor ve sonra kainata bakıyor, Allah bize bakıyor zemine öyle bakıyor. Siz katiyyen bileceksiniz ki yeryüzünde siz Allah’ın matmah-ı nazarısınız. O tabloyu unutmayacağım… Bana öyle geliyor ki dedim, içinizde ben de dahil cürüm yapan var. Ben kendi kendimi yokladım, dövündüm sızladım, ellerimi dizlerime vurdum, eğer eski günahlarımla çevremizi ve muhitimizi mahvedeceksen ya Rabbi, ben onları senin Settar ismine havale etmiştim postalamıştım. Ümid ediyorum ki beni bağışlayacaksın. benim yüzümden beni mahvet fakat ümme-i Muhammedi mahvetme… Kendi kendime hesabımı yaptım. Bir kaç gün dövündüm, vurundum fakat baktım ki, benden başka işin içinde benim cürmümle beraber başkası da var. Yunus’un diliyle: Benden kemter kula benzer, günahı pek çoğa benzer, her biri bir dağa benzer, bunlara Allahü Allahü dedirtmek lazım dedim. Ve arkadaşlarıma içimi qşerhettim. Hislendim drum budur dedim. İstikametimiz, alemin huzurunun teminatıdır. Artık gayrı siz ne düşünürseniz düşününüz… Kapayınız gözlerinizi, gidiniz hayalen huzuruna, içinizde aydınlık belireceği ana kadar, bütün sergüzeşt-i hayatınızı gözlerinizin önüne getiriniz. Ona gözyaşı dökünüz. İksir olan o gözyaşlarıyla seyyiatınızı eritiniz. Şahitleri vardır şu cemaat içinde. İki dakika sonra karanlık kubbenin altında bir parmak yavruların estagfirullah deyişleri, secdeye kapandım da belimi kaldıracak gücü hissedemedim kendimde…Dayanamayacak hali de hissedince kalktım aralarından ayrıldım. Saatlerce orada estağfirullah dedikçe gözlerinin yaşıyla halı ve zeccadeleri ıslatırken camiden toprak dökülüyordu. Katiyyen kanaat getirdim ki kasvetli bulutlar bu hicranla bu firkatla bu içten yanışla bertaraf edilecektir. Ve hakikaten de Cenab-ı Hakk lutfetti, aydınlık getirdi, içimize inşirah verdi.
Ben şimdi bütün bir cemaatin, şu camiyi dolduran cemaatin vesilelerle başkalarına intikal edecek cemaatin, böyle bir bezme evet deyip gelmelerini istirham ediyorum. Mevsim yakalasınlar. Bir karanlık gecede kalksınlar. rableri için iki rekat namaz kılsınlar. Huzurunda el pençe divan dursunlar. Sonra dize gelsinler. Gözlerini kapasınlar. Onun aleminden içlerine aydınlık geleceği ana kadar bütün bir serencamelerini gözlerinin önünden geçirsinler. Yakarsınlar yalvarsınlar. İçlerini yaksın ve desinler ki: “Ya Rabbi! Bizim günahlarımızdan ötürü Ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” Zira katiyyen emin olalım ki, yeryüzünde umumi sulh ve sütünumumi huzur ve emniyet, ancak şu camiye gelenbaşını yere koyan, Rabbine secde eden, içini günde bir kaç defa yıkayan cemaatlerin mevcudiyetine, cemaatin mevcudiyetine bağlıdır.
Ben bunu sizden vasıtalarla intikal eden ve edecek olan bütün cemaatlerden istirham ediyorum. İmkan elverseydi şu penceleri kapama durumunda olsaydık, bütün bir mazimize ve sergüzeşt-i hayatımıza göz dökebileceğimiz bir anı elde edip şu mescidde yüzlerimizi yere koyup bir ah çekebilseydik! Bir feryat etseydik! Arzı e semayı mevcelenmeye getirseydik! Rahmet dalgalansaydı ve o alemden yağmurlar rahmetler gelseydi, zeminimizi ıslatsaydı. Belkibir aralık bir hız alıp yürüme imkanını bulacak bir miktar daha şu bükülmüş hallerin elinden tutacak, onları doğrultma imkanına sahip olacaktık. Kaddi bükülmüşlerin imdadına koşacak, huzursuzluk ateş halinde yanmasına karşılık, yananların imdadına koşmuş olacaktık. Ama bu imkanı kendi nayatınızda, aile hayatınızda aramayı sizlere bırakıyorum. küçük topluluklarınızla sizlere bırakıyorum. Cürmünüzü hatırlamanız, günahlarınıza ahü vah etmeniz, Allahın azameti karşısında iki büklüm olmanız, size aylarca devam edecek bir güç bir enerji bir ışık ve iç aydınlığı getirecek, yaşama imkanı bulacak, kendinizi cesaretli ve ümitli hissedeceksiniz. Beşyüz-altıyüz milyon kemmi buudlara ulaşmış, haddızatında çok dar buutlar içinde ele aldığımız, ele almamız gereken Ümmet-i Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a Allah güç ve cesaret, emniyet ve huzur, itminan ve enerji ihsan eylesin…
———————————————-
İctimai-10 (13.Nisan.1979)
Konu özeti
Allah muttakilerle beraberdir
Peygamberimizin vefatı öncesi cemaatine bakışı
Hz.Ebu Bekir halifeyken koyunları sağması
Diğer halifeler de öyle yaşadı
Peygamberimizin hizmet yerlerini ziyaret etmesi
Rüyada cemaatin cehennemden korunması
Muhterem Müslümanlar
Rabbin himayesine ve maiyetine girmek için, hazırlıkta bulunma, o hale gelme, o liyakatı gösterme, izhar etme, bütün düğümlerin çözülmesine vese-ile olacak… Allah müttakilerle beraber, ehl-i ihsanla beraber, şeriat-ı fıtriyeyi çok iyi kavramış, içinde yaşadığı dünyanın kanunlarını çok iyi bilenlerle beraber…
Ahkam-ı ilahide şeriat-ı fıtriyeyi okuyanlarla beraber. Okuduğunu yaşayan ve içinde duyanlarla beraber. İç dış vahdetine ulaşıp düilazmden kurtulanlarla beraber. her yönüyle hür olanlar, Bir’e müteveccih olanlarla beraber…
“innallahe maallezinettekav vellezine hüm muhsinün” (16/28) Onlar ki ihsan sırrını kavramış, daire-i ihsan içine girmiş, hüşyar ve uyanık insanlar olarak yaptıkları her şeyi böyle hüşyar ve uyanık olma içinde yapıyorlar. Devirler, hüşyar insanlarla semalara yükselmiş, semavata taht kurmuş, mezellete ve meskenete maruz kalan devirler, bu havayı ve bu tonu tutturamadıkları için başaşağı gitmiş yıkılmış ve payimal olmuşlardır.
Ebu Bekir’in elinden tutup evc-i kemale çıkaran, Ömer’i insanlığın başında bir taht halinegetiren, Osman’ı serfiraz kılan, Ali’yi Alilerden aziz hale getiren husus, daire-i takva içinegirmeleri, Aziz ve Cebbar olan Allah’a dehalet etmeleriyledir. Büyük ve küçük bütün fertleriyle bu tatlı ve Allah’ın hoşuna giden havayı iktisab ettiği zaman, tenasüb-ü illiyet prensibi içinde çok mesele kendi kendine halledilecektir.
Efendimiz Sallalallahü aleyhi ve Sellem vefat ettiği zaman, Hz. Ebu Bekir’in başına açılan gaileler o kadar çok, o kadar büyüktü ki, bir tarafta yeni neşvü nema bulma istidadını gösteren İslam sitesine karşı, nizam bütün hassasiyetiyle duruyordu. Bugünden de beter bugünden de canavardı İslama karşı… Bir tarafta sasaniler .ütün dehşetiyle onu yutmak için hazırlanıyorlardı. İçteki kaynaşma, hilafet ve intihab mevzuu, bunu takip eden irtidad hadiseleri, eğer siyah dağların başına kar diye yağsaydı, kendisiyle beraber d ağlağrı da eritirdi.
Ama hadiseler, yığın yığın dehrin hadiseleri, dünla ve ukbaya ferman okuyan bir insanın kuvvetli omuzlarına yükleniyordu. Bunlar o kadar güçlü omuzlardı ki Rasulü Ekrem irtihal-i dar-ı beka yaparken, geride bıraktığı cemaatinden gayet emindi. Namazda bunun remzine karşı memnuniyet izhar ediyor ve tebessüm buyuruyordu. Son dakikalarında mescide kapısı açık hücresinin içinde, bir sütre veperde ile mescidden ayrılan hücresinin içinde dışarıya çıkacak gücü kendisindegöremediği için, evinde namaz kılıyor, oturarak belki sadece farzları eda edebiliyordu. O üç beş günlük ciddi hastalığı döneminde böyle yapıyordu.
Ve sahabi onu en son gördüğünü bize şöyle anlatıyor. Saflar yine kemerbeste-i ubudiyet içinde Rabbin karşısında elpence divan durdu. Hz. Ebu Bekir öne geçti, cemaat tam bir vahdet içindeydi ve birinci imamdan sonra, imam halife ve halefg olacak imamını bulmuştu, derken hep gözlerimiz kapılardaydı, acaba arasıra gelmeyip de geldiği gibi gelir mi? Yine önümüze geçer de bize namaz kıldırır mı diye, o ince perdenin kalkacağını ve insanlığa güneş gibi doğan insanı bir kere mescid ufkunda bize doğacağını bekliyorduk derken perde yarı aralandı, mütebessim çehre, ölümle sarmaş dolaşken dahi gülüyordu. Mele-i alaya yükseleceğini biliyordu yine gülüyordu. Gülüyordu çünkü ümmetini vahdet içinde görüyordu. İmamını seçmiş buluyordu. Ona iktidada içi itminana ermiş görüyordu.
Ebu Bekir güçlü omuz… Perde kapanıyor ve Rasulü Ekrem için perde kapanmış oluyordu. Artık kendisine ait Nübüvvet sahnesinde ve sahasında verilen rolü ve vazifeyi bitirdiği, Allahın kendisine gel dediği anlaşılıyor ve perde kapanıyordu. Bundan sonra o sahnede Ebu Bekir oynayacaktı. Güçlü omuz, omuzuna en ağır yüklen yükleniyor ama, altından kalkabiliyor, dikkatinize bilhassa dokunarak ifade ettiğim sözler içinde bu işin altından kalkabiliyordu… Zira dünya ve ukba ikisine de meydan okumuştu. Kaybedecek maddi manevi hiç bir şeyi yoktu. Rasulü Ekreme kavuşmak için beyaz güvercinler gibi kanat çırpıp yükselmeyi her an intizar ediyordu.
Halife olduğu gün, o güne kadar komşusunun koyunlarını sağıyor öyle geçiniyordu. bu mücahidlerin ve muhacirlerin ikincisi, en büyük insan. Mahallesinde komşusunun koyunlarını sağarak geçiniyordu. Beni Ubade sakifinde kendisine biat edildikten sorra devlet reisi olmuştu. Evin kızı bekliyordu acaba yine gelecek mi diye. İkindiye doğru koyunlar süzülüp evine gelince, arkadan ince, narin, bu zarif insan o eve damlayıverdi. Parmağında Rasulü Ekrem’in hilafet mührü vardı. Artık yeryüzündeki tek hak sistemin tek temsilcisiydi. Sasani ve Roma imparatorluğunu dize getirecek insand. Komşusunun evinden bahçesinden içeriye giriyor. Kemal-i tevazu ile yine koyunların arkasına koşuyor ve kovaya sütleri sağmaya çalışıyordu.
Ertesi gün çarşıda pazarda işportacılık yaparken görüyoruz halifeyi. Ve Ömer yanına sokuluyor:
– “Ey Allah’ın Peygamberinin Halifesi! Bu iş böyle olmaz! Devlete ait vazifeler aksar. senin bu vazifeyi göremn lazımdır.”
– “Ben o vazifeyi göreceğim ama benim çoluk çocuğum var, annem babam var, kim bakar bunlara?” diyordu.
– “Sana bir maaş takdir edelim!”
– “E Rasulü Ekrem maaş alıyor muydu? Vazife yaparken maaş alıyormuydu ki ben bir bidat ihdas edeyim, maaş alayım?” diyordu.
Sonra ikna ettiler, karnıın doyuracak kadar bir şeye ikna ettiler. Onu alacak, iaşe-i medarını onunla temin edecek, çarşıda pazarda ticaretle istigal etmeyecekti.
İki sene küsur ay hilafetini böyle sürdürmüştü. Aza bir maaşla. her gün eve geliyor hesabını yapıyor, evin ihtiyaçlarını görüyor ve bakiyyesini bir testi içine ativeriyordu paranın. Vefat etmeden bir de name bıraktı. Benden sonra halifeye verilsin diye. İçinde nev ardı kimse bilmiyordu. Esrarengiz testi birinci halifenin vefatıyla ikinci halife Hz. Ömer’in önüne getirildi. Bir muamma diye herkes başına toplandı. Küçük testi kırıldı. İçinden paracıklar çıkıverdi, küçük küçük paralar çıkıverdi. Ve bir şey yazıyordu:
“Bana takdir ettiğiniz maaş, bazı günler fazla geldi, fazla gelen bu maaşı yemeden Allah7a karşı haya ettim. bu milletindin, bu tebanındır bu raiyyetindir. Rabbimin huzuruna giderken bunlarla lekeli olarak gitmek istemem…………………………………
Ömer…………… hıçkırıklarını tutamadı…………. hıçkıra hıçkıra ağladı…………. Yaşanmaz bir şeyi bıraktın arkada dedi. Yaşayamayız yaptığın gibi…
Ama Ömer onu yaşayacaktı. Güçlü bir omuz daha girilordu bu işin altına. Ömer yükleniyordu. O kadar yükleniyordu ki, Ömer’in evinde bir gün iki degfa sirkeye ekmek banıp yemek süretiyle dahi karın doymuyordu. Hanımı başına hazineye ait zeytinyağı kablarından kalan zeytinyağını sürdüğü için, ona itab ediyordu, gönlünü kırıyordu. Milletin malına el uzatıyorsun diyordu.
Osman hayatını mescidde geçiriyordu. Kumdan bir döşek, kumdan bir yastık üzerinde ve kumdan bir yorganın altında hayatını imrar ettiriyordu.
Hz. Ali kış gününde yaz elbiseleri ile tir tir titriyordu. Küfe’de yananı sokulan birisi: “Ey Emirel-müminin! Yok mu bir kışlık elbise onu giysen de üşümekten kurtulsan!” deyince: ” “Kazancımla ancak bu kadar alabiyiyorum” diyordu. Halifeyi ruyi zemin Hz. Ali Haydar-ı Kerrar…
Bezm böyle başlamış, devran böyle sürüp gidiyordu. Asrımıza kadar küçük fasılalalarla böyle devam ede gitti. Takva ve ihsan şuuru raiyette, rai de kendini gökterdiği müddetçe Allah ellerinden tuttu vec-i kemale çıkardı, onları aziz kıldı.
Devrimizdeki diriyişte berrak çizgileriyle bunu görüyorsak, ben gördüğüm kanaatindeyim. O tatlı günlerin avdetine inanabiliriz. Yeniden ümitvar olabiliriz. Siması hakikat gamzeden neslimizde aynı şeyler bütünüyle müşahede edildiği günler başlayınca, gelecek saadetimize sevinebiliriz.
Kollarını sıvamış bağırsak düğümleyen, deri toplayan hekimleri doktorları gördükçe, üniversitedeki vazifelilelir gördükçe, yüksek mühendislik tahsilini……. yapanları gördükçe, ümide kapılır olduk…… Sahabenin yeniden geleceğine……. inanır olmaya başladık.
Nasıl onların başında.. rasulü Ekrem mübarek ruhaniyeti ve nuraniyetiyle bir alem bir şehbaldi ve imdatlarına yer yer koşuyor ellerinden tutuyor saadet ve mutluluk ufuklarını onlara gösteriyor pişdarlık pişuvalık yapıyordu, öyle de asrımızda, şu her şeyin…… kırılıp döküldüğü hengamda, dirilmek üzere olan arz-ı didar etmek üzere olan, eski mukaddeslerine sahip zçıkma yoluna giren neslin yer yer imdadına koşar…
Birisi gelir bize… şöyle anlatır: Der ki, bulunduğum yerde gece rüyamda Rasulü Ekrem’i gördüm, bana dedi ki………. Ben şimdi……… teftişe.. çıktım, buradan İzmir’e….. gidiyorum…….
İçime doğdu ki acaba oradakiler bunu duysalar, ne kadar….. sevinecekler.
Ve bir başkası şunu söyleyecektir: Rasulü Ekrem’i rüyada gördüm. adeta dirilişimizi….. nevbahar idrak edişimizi……….. alkışlamak üzere………. çoğunun simasını hatırladığım………. cemaatin camiyi doldurduğu hingamda……… gelip mübarek minbere oturdu veya mihrabın dibine oturdu………. o cemaatin içinde isbat-ı vücud etti…………….
Ve üç beş gün evvel bir çocuk yanıma gelecektir bana şunu anlatacaktır. Hislerimden dolayı beni muaheze etmeyin bağışlayın…… Haşru neşrin bütün endişe verici keyfiyetiyle cereyan ettiğini gördüm……… alev alev dehlizlerden alev çıkıyor gibi, cehennemin ortalığı sardığını gördüm.. tutup tutup milleti cehenneme…… atacaklar gördüm…….. ve derken……….. selvi boylu birisi…… incelerden ince birisi………….. dilgir olmuş kaddi bükülmüş……… cehennemin kapısına kollarını gerdi……….. girilmez burdan içeriye dedi………….. Halkın önünü alıyordu……. kimse girmesin diye çırpınıyordu…. Önlemişti ilk gelenleri………. girmiyordu artık kimse içeriye….
Fakat arkadan gilin bir zılkıta dayanamamıştı. Çekiliverince herkes içeriye……. itiliyor ve herkes cayır cayır yanıyordu. İçlerinde tanıdıklarım da vardı diyor… Çocuğu denşet almıştı, ürpere ürpere anlatıyordu ama ben, camimizde gördüklerimi görmüyordum orda diyor………….. cemaatimizde gördüklerimi görmüyordum orada diyor……………… Tanıdığım arkadaşlar vardı korunmuşlar ve geride kalmışlardı diyor.
Neyi ifade ediyor sana? Ne anlatıyor sana? Cemaatin içinde perdesini kaldırıp imamın sana baktığını anlatıyor. Batmayan güneşin grup etmeyen güneşin sana baktığını anlatıyor. Her gün saflarını teftiş ettiğini anlatıyor. Sağdan hizaya gel komutunu verdiğini anlatıyor. Mescidinde seninle beraber musallanda seninle beraber, ilim irfan yuvanda seninle beraber, tekkende zaviyende seninleberaber, kedarisinde seninle beraber, çiçeği burnunda başı secdeli, vicdanı nurlu, lise koridorlarından üniversite mahfillerinde secde eden gençlikle beraer, inanmış öğretim görevlileri vazifelileri ile beraber ali ve adi muallim ve halkla beraber, teba ve raiyyetle beraber, doğacak günlerle beraber, hakkın geleceği günlerle beraber, batılın hak ile yeksan olacağı günlerle beraber…
Muhterem müslümanlar, Allahın büyük inayet ve ihsanına mazhar olduk. Sonradan geldik, talihsiz gibi göründük ama talihliler tahtına oturduk. Orada gençelrin önünde, onlardan farklı olarak başı okşananlar arasına girdik. Rasulü Ekrem tarafından iltifata mazhar olduk. tuba… tubu… tuba… sözleriyle tebcil edildik… Sizlere müjdeler olsun…
Ahir zamanda boyunduruğu kaldıracak cemaat haline geldiniz…. Sizlere müjdeler olsun. Zalam zalam üstüne hayata nur hüzmeleri getirmek üzere geldiniz, sizlere müjdeler olsun.
Başıbozukluk içinde, Allahın mutlu şahitleri halinde, Allah tarafından gönderilmiş ümmetlerin en hayırlısı olarak arz-ı didar ediyorsunuz Allah sizinle beraberdir Allah sizinle beraber olsun!…