İktisadi-1 (20.Nisan.1979)
Konu özeti
Allah muttakilerle muhsinlerle beraber
Hz. Ali’nin kılıcını pazarda satmak istemesi
Hz. Ali’nin kalkanı sebebiyle mahkemeye çıkması
Muhterem Müslümanlar
Allah müttakilerle, ehl-i ihsanla beraberdir. Allah yolunu bulmuşlarla, bulduğu yolu şuurlu yaşamışlarla beraberdir. Allah kendisi tarafından yaratılan insanların, kendisini Halık olarak bilerleriyle beraber, ihsan sırrına erenleriyle beraber, hayatın her lemhasında her lahzasında muhasebeyi düşünenlerle beraber, müttakin ve eehl-i ihsanla beraber.
Alırken ihsan şuuruyla alanlar, verirken ihsan şuuruyla verenler, kazanırken ihsan şuuru içinde kazananlar, dağıtırken ihsan şuurundan uzak kalmayanlarla beraber. Cihad ederken, dağıtırken ihsan şuurundan uzak kalmayanlarla beraber, cihad ederken onu düşünenlerle, geriye çekilirken yine onu düşünenlerle beraber… Bütün hayatı onun rızası ve onun hesabı istikametinde geçirenlerle beraber..
İnnallahe maallezinettekav vellezine hüm muhsinün (16/28)
Öyleyse çalışın, işinizi ve işinizin neticesini Rabbinizin vereceğine inanarak çalışın, bir gün bütün sırların ortaya döküldüğü, Rabbin her şeyi sizin önünüze açıp saçacağı hesaba göre çalışın, kazanın. O gün belki Nebi de sizin sa’yinizin semeresine nigehban olacak, müminler de bakıp bakıp görecek… İşte bunun için düşünün. Bu hava içinde hareket edin ve ona göre çalışın. O zaman ne çalışmanız ne de sa’yinizin semeresi sizi bağlamayacak, kıblenizi değiştirmeyecek, kalbinize başka sultanın taht kurmasına meydan vermeyecektir.
Siz dünya içinde bulunurken dahi ehl-i ahiret olmasını bileceksiniz. Siz cevherler içinde yatıp kalkarken bir tarafınıza en küçüğünün dahi bulaşmadığını göreceksiniz. Hazinelere kıysalar, açınızdan orda ölecek hale gelseniz, başkasına ait hukuka tecavüz etmeyeceğini anlayacak, izan ve idrak edeceksiniz.
Müminlerin bütün biriman devrinin, bütün bir irfan devrinin, insanlığın abideleştiği devrin binlerce misali bu mesele etrafında nescedilmiştir. Binlerce misali vardır. İsterseniz eşkimiş bir süt başında, elinde bir parça kuru ekmekle Hz. Ali’yi görün, isterseniz iki üç günde bir sirkeye ekmek banan Hz. Ömer’i görün, isterseniz devletten aldığı maaş günlük medarı maişetine fazla geldiği için, halefi halifeye bütün parayı iade eden Hz. Ebu Bekir’i görün. Ve isterseniz ruhunu yüce bir güvercin gibi kanat çırpıp Mevlaya yükselttiği dönemde eski bir hırka içinde Ömer bin Abdilaziz’i görün…
Servetin kıble değişmesine vesile olmadığını göreceksiniz. Allah’dan dönmeyen çehreler göreceksiniz. Rabbinden gayrıya secde etmeyen başlara şahit olacaksınız. Ağzınız sulanacak, temiz nasiye yaklaş da şöyle bir öpeyim ondan diyeceksiniz.
Medine’nin çarşısında, Sofenin muhteşem saltanat ve debdebesine bir tekme indirmiş bir kısım Emevi suistimalatını düzeltmek ve raaşit halifelerin yaşadığı hayatı yaşamak için ne lazımsa yapan 5 senelik halife Haydar-ı Kerrar, kılıcı elinde halife Medine’nin bir pazarında bir şey yapmak istiyor. Halifenin pazara geldiğini gören herkes şaşırıyor.
Onun kılıcının da hikayesi var. Size kılıcının hikayesini anlatayım. İki büklüm halife orada, kılıcını pazarda alıcılara arz ediyordu: “Yok mu bu kılıcı alacak diyordu”. Kimse sahip çıkmayınca şöyle dedi: “Vallahi ben bu kılıçla Rasulü Ekrem’in……….. önünde çok defa düşmanları püskürttüm……….. bu kılıcın üzerinde Rasulü Ekrem’in hasımlarının kanı vardır, ben bunu yanımdan……….. bir yar-ı vefadar olarak asla ayırmak istemem, eğer sırtıma gömlek alabilecek param olsaydı, bugün karnımı doyuracak param olsaydı, Allah’a yemin ediyorum ben bu kılıcı satmazdım!”………………….. yaşanmaz bir hayat haline getirdiler hayatı adeta. Dünyayı böyle gördüler, servet ve debdebe onların bakışını bulandırmadı. Ahirete giden yoldan onları dur etmedi, dize getiremedi, bir tekmede dünyaya haddini bildirdi, ağzına bir tekme bir tokat vuruverdiler.
Fakat bu öyle bir hayat ki, içimin isyan ve feryadıyla: “Ey Şah-ı merdanım! Ey Sultanım! Ey Haydar-ı kerrarım! Yaşanmayacak bir şey bıraktınız…….. arkaya…….. ne olacak bu halimiz bu debdebe içinde…….. şu ihtişam içinde, krallara yakışır hayat içinde ve hava içinde. Allahü teala ve tekaddes hazretleri anlayışsızlığımzdan ötürü bizi muaheze etmesin…
Rasulü Ekrem’in önünde düşman püsükürttüğü kılıcını satıyor, satıyor ki sırtına bir gömlek alsın ve günlük medarı maişetine onu medar yapsın. Üç beş kuruş elde etsin de bir şey alsın. Devrin halifesi bu. Hükümdar.. Siz isterseniz küçültün Hz. ALi’yi benim gönlüm razı değil, milletin reisi deyin ona, reisi cumhur deyin ona. Ne derseniz deyin… sağa sola ordular sevkeden, İstanbulönlerine kadar orduları gelen, Çin seddine kadar orduları boy gösteren moğolları perişan eden ve püskürten bir devletin devlet reisi, günlük yiyeceğini temin etmek için kılıcını pazara arzediyor. Bu öyle bir kılıç ki, orada bulunsaydım kendimi ortaya atacak, ben köle oldum satılıyorum…………. satma o kılıcı diyecektim. Ama yokuz o zamanda, değiliz o devirde. ….. Niyetim pervaz ediyor oraya gidiyor, gönlüm heyecan ve helecanların o ana uçuşuyor, öyle olmayı arzu ediyor ve sonra müminin niyeti amelinden hayırlıdır sözünü öpüyor başıma koyuyor, perişan halim bükülmüş kaddimle Allah’dan bir geda olarak diliyor ve dileniyorum. Niyetlerinizin mükafatını bahşeylesin…
Hakperest insanın rasulü Ekremi müdafaa ettiği kalkanının da bir hesabı vardır, onun hikayesi de vardır. Bedirde bulunmuş kalkan Ali’nin elinde taşınmış kalkan, Uhud’da bulunmuş kalkan, Hendek’de bulunmuş kalkan, Amr ibnü abdi vüdde kılıcı indirirken elinde bulur kalkanı. Akkad desetanlaştırıyor bunu. Nasraninin elinden tutar, kendi tayin ettiği Kadı Şureyhin karşısına çıkarır. Davacıyım bu adamdan benim kalkanımı aldı diyen halifedir. Tuttuğu gibi Nasraninin elini kesmez, tuttuğu gibi tecziye etmez. Devletin en büyüğü odur ama devlet büyüğünün dahi başının bağı bulunduğu bir yer vardır. O, Allah’ın emridir. Allah’ın ahkamıdır. Onu tefviz eden icra eden ise o gün için kadı Şüreyh’dir. Halife kendi memuru Kadı Şüreyh’in karşısına çıkar davacıyım ben bundan kalkan benimdi der. Kaybettim günlerden beri aradım. Ben onun verasından Allah Rasulünü korurken başımı kaldırıp kaldırıp bakıyordum. Şimdi bu adam almış bu kalkanı.
Ne diyorsun Emiral-müminin iddiasına karşı. Daha müslüman olmamış nasrani kalkan benimdir diyor. Emirel-müminin hilaf-ı vaki beyanda bulunuyor, o kizb idiyor. Ben nezaketime yakıştıramıyorum, Ali hakkında kazibtir demeyi. Hz. Aliye soruluyor:
Şahidin beyyinen var mı? Emirel-müminin tebessüm eder: Vallah delilim şahidim yoktur der. Ali zaten mütebessimdi tebessüm etti. Delilim yok ama kalkan benimdir.
Biraz sonra kadı Şüreyh hüküm verdi: Kalkan Nasraninindir, hristiyanındır çünkü müddei beyyine getirememiştir. Alinin delili yoktu. Nasrani kalkanı alıp giderken Ali tebessüm etmeye başladı, Allah’ın işine cilvesine bak! Haklıydı ama bir şeye gülüyordu. Kadı Şüreyhin kendisini tayin eden halifenin karşısında hakperest olarak hüküm vermesine gülüyordu.
Nasrani iki adım atmamıştı ki geriye döndü, Ali’nin karşısına geldi boynunu vurdu ve şöyle dedi: Vallahi burada şahit olduğum ahkam, ancak Nebi ahkamı olabilir. Eşhedü enlailahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasalühü… Kalkan Ali’nindir. Sıffeyn’i müteakip ben onu çalmıştım der.
Ali yine tebessümeder madem müslüman oldun, o kalkanı kimseye vermek istemiyordum al senin olsun der. Bu da Ali’nin kalkanının hikayesi… Halkın içinde devlet reisinin hikayesi.Büyük devlet adamının hak hakikat hukuk karşısında, mahkeme karşısında iki büklüm olmasının ifadesi, zimmi ile halifenin muhakemede mürafaaolmasının hikayesi…
Perişan hayatımıza her yönüyle bir bakın da bunun ihtişamını görün, göklerde yaşanan bir hayatın hikayesini… Cibril’in belini bükecek bir manzara, meleklere bu da olur mu dedirtebilecerk bir manzara. Bütün semayı sekeneyi semayı seyre celbettirecek cazibedar bir tablonun hikayesi…
İktisadi-2 (20.Nisan.1979)
Konu özeti
Allah korkusuna dayanan fazilet
Bu cemaatin üstün vasıfları
Sıffin’de Hz. Zübeyr’in ayrılması
Ebu Hanife’nin Şeyhülislamlığı kabul etmemesi
Ebu Hanife’nin bozuk kumaşı satan ortağına tepkisi
Muhterem Müslümanlar
Hakiki fazilet, saygı duyacağımız insanlık, Allah korkusuna, Allah’a karşı saygıya bağlı bulunan, ona dayanan, ondan beslenen fazilet ve insanlıktır.
Bu ayetin bir yönü bize maiyet-i ilahiyenin nasıl bir destek olduğunu ve maiyet-i ilahiyyeye giren kimselerdeki güç ve kuvveti anlatırken, öbür tarafıyla da bize faziletli insanları insan olmanın hakkını veren insanları, behaim-i saireden aklıyla şuuruya mantığıyla ayrılıp kendisinde hitap çiçeği açmış ve Allah’a muhatap olmuş, günde namazında 40 rekatında Allah ile karşı karşıya konuşabilecek mualla mevkiyi ihraz etmiş…insanoğluna insanın faziletinin neye dayalı bulunduğunu anlatmaktadır.
Hakiki fazilet imanlı fazilettir. İmansızlıkta fazilet arizidir. Esasen imansızlıkta ciddi bir fazilet göremiyoruz, görmedik, göstermek de mümkün değildir. Fazilettir ki Allah’a iman gibi sağlam kaideler üzerine oturur. Fazilettir ki mesuliyet duygusu tarafından beslenir. Fazilettir ki bir ideal ufku olarak ahireti bir lahza bir an gözünün önünden bırakmaz, her lahza ona bakar, adımlarını ona göre atar ve hayatını ona göre çeki düzen verir.
İmanlı fazilet…İmanlı fazilet sayesinde fertler iyi bir cemaati teşkil edebilecek rükünler haline gelir. Ve bu cemaatte, bu fertlerin teşkil ettiği cemaatti, huzursuzluk, keşmekeşlik, karışıklık bahismevzuu değildir. Bu cemaat içinde hak yeme, hakka tecavüz etme bahismevzuu değildir. Bu cemaat içinde değil hak yeme, hakka tecavüz etme, kendi hakkını kullanırken başkalarının istifade edememesi karşısında dilgir olma, dayidar olma, rahatsız ve huzursuz olma vardır.
İman faziletinin ördüğü ve nescettiği ferdi yapı ve bu yapıdaki fertlerin teşkil ettikleri cemaat, ütopya yazarlarının göklerde aradığı cemaattir.
Rasulü Ekrem Sallallahü aleyhi ve sellem, Nebilerin hatemi, sonuncusu olarak, bir kere daha insanlık için bu cemaati, Allahın emri ve izniyle teşkil etmiş, kendinden sonrakilere emanet etmiştir. Biz o cemaatin devamıyız. İmanın faziletleştirdiği ve faziletin imana dayalı halde büyüdüğü ve böylece topyekün tepeden tırnağa fazilet haline geldiği bir cemaatin fertleriyiz.
Allaha binlerce hamd ve sena ederiz. Bu cemaat içinde her şey yollu yolundadır. Bu cemaat içinde Allah’ın prensiplerine riayet vardır. Hayat ve dünya hakimiyeti ise Allahın tayin ettiği yollarladır. Allah’ın yasak ettiği yollardan, yılandan çıyandan kaçma gibi maçma vardır bu cemaat içinde. Allah’ı hoşnut edememe endişesini taşıma vardır ve hoşnutluğun huzuru vardır.Cennetten gelen bir hava bir meltem gibi eser, eser seer de cemaatin fertlerini mesud eder.
Bu cemaat vardır, hayal değildir. bu cemaat camileri dolduran cemaattir. Bu cemaat Allahın emrine inkıyad edip Ramazanda bütün bir ağzını bağlayıp yemeyen içmeyen, çeşitli meşru münasebetlerde bulunmayan cemaattir. bu cemaat, Allahın emri karşısında daima iki büklüm inkıyad içinde olan cemaattir. Bu cemaat gayretine dokunulduğu, izzeti rencide olduğu zaman dahi, hakperestlikten ayrılmayan, tecavüzden endişe eden cemaattir.
İşte budur ki, çeşitli arzu ve isteklere karşı, behimi ve şehevi isteklere karşı, bu cemaate karşı daima fren olmuştur. Yiyeceği zaman yemek yemezken yemiyorken, işte bu frenleme ile yapar bunu. Tecavüz etme mevkiinde etmiyorken işte bu frenleme ile yapar bunu. başaşağı giderken yuvarlanırken, muvazeneye riayet ederse işte bu frenleme ile yapar. Yani tamamen iradesinden vazgeçemiş, iradesini Allahın iradesine tevfik etmiş ona ram olmuş, Allah’ın istediği gibi olmaya çalışan bir cemaattir.
Fertler öfkelenmiş, saadet asrını müteakip ictihadlar, çeşitli anlayışlar ortaya getirmiş Saadet Asrını müteakip, en nadide kimseler dalgılıç olmuş, karşı karşıya gelmiş saadet asrını müteakip. İslam orduları birbirlerine karşı gelmiş, Saadet asrını müteakip. Ve belki de bir sürü kan dökülmüş, uygunsuz sözler sarfedilmiş, fakat imanın faziletleştirdiği bu insanlar, dönülmesi gereken noktada dönmesini bildikleri için, iş büyümemiş ve vaktinde bastırılmıştır.
Bu noktada misal arzedeyim. Sıffin’de Seyyidina Hz. Ali’nin karşısında Talha ve Zübeyr’i görüyoruz. Hz. Aişe de Hz. Ali’nin karşısında. Hakikatı anlamadaki farklı ictihadın harekete getirdiği ordular karşı karşıya gelmişti. Halife Hz. Ali karşısında değişik şeyler isteyen bir cemaate karşı ilan-ı harp etmişti. Diğer taraf da hakasız değildiler. İctihad yapmış kendilerini haklı görmektedirler.
Günün birinde Hz. Ali, halasının oğlu ve o dakikada hasmı bulunanZübeyr bin Avvam’ı karşısına çağırır.
– “Ya Zübeyr! Bir gün seninle Rasulü Ekrem’in huzurunda oturuyorduk, sana işaret ederek dedi ke: “Zübeyr! Bir gün Ali’nin karşısında olacaksın fakat o gün sen haksızsın!”
Zübeyr Ali’ye karşı savaştığı ordunun içinden ayrılmış, huzuruna kadar gelmiş, böyle bir uyarma karşısında elini şakağına koydu bir lahza düşündü:
– “Allah senden razı olsun ey dayımın oğlu!Rasulü Ekremin böyle buyurduğunu hatırladım. Hakkını bana helal eyle! Ben ayrılıyorum!” dedi ve ayrıldı gitti. Kem talihli elleri kuruyası biri, arkadan bir yerde yetişip Zübeyre bin Avvam’ı şehit edip mükafat almak için Hz. Ali’nin yanına gelince Hz. Ali ona şöyle dedi:
– “Vallahi ben seni cehennemle tebşir ederim. Ona kıymakla başaşağı cehenneme gittin. Zira şu kulaklarımla Rasulü Ekrem’den işittim. buyurdular ki: “Ben Safiyye’nin oğlu Zübeyr’in katilini cehennemle tebşir ederim!”
Dönülmesi gereken yerden dönülmesini biliyorlardı. Kılıçlar kından çıkabilir. Silahların tetiğine dokunulabilir. Fakat imanın faziletleştirdiği bir cemaat ise bu, geriye dönebilir. Silahını kınına sokabilir, huzuru umumiyi getirebilir. Görüyorsunuz ki bu imana dayalı olmayan fazilette varsa şayet, görülebilecek, bulunabilecek şeylerden değildir.
İmanlı fazilet bütün haklara karşı saygı içindedir. Haksızlığın zerresini irtikap etmeden tir tir titrer ve korkar. Ticaretinde spekülasyon yoktur. İhtikardan şeytandan kaçıyor gibi kaçar. Faiz yılan ve çıyan gibi onu ürkütür. Kumar en nefret ettiği şeydir. Ve bunlar meşru kazanç yolları değildir. Meşru menabi-i cennet cetvellerini size arzettim. Bin mümin o yollarla zengin olma durumunu düşünürken, yolunu düşünürken, Allahın yasak ettiği yollara karşı, o sırtı dönüktür eli bağlıdır, gözü kapalıdır, kulağı tıkalıdır. O yollarla münasebeti yoktur.
Hz. ebu bekir, bütün haksızlıklara kraşı, içine zerre kadar haramın gitmemesine dikkat eden Hz. Ebu Bekir halife iken, devlet reisi maaşı almaz. Hakperestti, maaş alırsam Allah7a hesap veririm duygu ve düşüncesi içinde maaş almayan hakperest bir insan. Sadece medar-ı maişet olabilecek kadar, en basit bir insanın günlük yiyeğini temin edebilecek miktarda bir şey alır. Nasıl o noktada hassastır, topyekün milletine karyı, hak davasıyla eli okolu bağlıdır. İmanın dışında göremiyoruz onu…
Aynen öyle de, her gün önüne yediği kahvaltıyı getiren, kendisine hizmet eden birisi vardır. . yakınlarından birisi kendisine hizmet eder ve kahvaltısını getirir önüne koyar. Her gün önüne konan kahvaltının künyesini okutur: “SBen bu siniyi nerden aldın? Bu tabağı nerede buldun? Bu ekmeği nereden getirdin?. İçine ekmeğimi banacağım bu sirkeyi hangi kaptan döktün?” der. Nesabını yapmadan ağzına bir lokma koymaz. Çüankü iman onu fazilet abidesi halinegetirmiştir.
Ve bir gün önüne konan yemek, çok acıkmış olduğu için hiç sormadan, hesabını araştırmadan, çünkü hergün zaten temiz hesap veriliyordu, lokmayı ağzına yerleştiriverdi ve o dakika aklına gelir: “Niçin sormadım?”, “Evladım sen blunu nerden temin ettin?”
– “Ya eba Bekir! Ben cahiliye devrinde arraflık yapıyordum. Şunun bunun istikbaline dair haberlerv eriyordum. Birinin de başına gelecek şeylerden böyle haber vermiştim ve hakkımı vermemişti, dün hakkımı verdi, ben bugün yiyeceğiniz şeyi ondan aldım” deyince, elini gırtlağına kadar soktu, boğazına ne kadar şey gitmişse hepsi dışarıya döktü, mideye bir şey gitmiştir diye boşaltmaya çalışıyordu onu.
“Çok tehalük değil mi? dediler. Bu ne bu kadar zorlama!” diyenlere karşı: – “Ben Rasulü Ekremden şöyle işittim: “İnsanın vücudunda herhangi bir parça, haram bir gıda ile zerre kadar dahi olsa gelişmiş ise şayet onun için ateş evladır. O ancak ateşle temizlenir. Bir lokma ile ateşe girmek istemem…
İmanın meydana getirdiği fazilet… Devlet reisinde bütün ihtişamıyla gördüğümüz fazilet…
O devre mi mahsus zannediyorsunuz? Asırlar aynı hava ile sulanmış, aynı neşveye dem tutmuştur. İşte Ebu Hanife!.. Ebu Hanife ticaret yapmakta, mezhebimizin imamı. Mevaliden büyük imam. Mevla beni Teymillah Numan ibn-i Sabit, ticaret yapmakta. Ticaretle medar-ı maişetini temin etmekte, devlet memuriyetinden kaçmakta ve uzaklaşmakta. Onu herkes bilir, destanını herkes bilir.
Onu şeyhülislam yapmak için dövdüler dövdüler de olmadı. Hükümdar karşısına çağırmış, münazara yapıyordu kendisiye. Senden daha çok ilmi olna bilmiyorum be bu Bağdat’da, Küfe’de, senden daha derin bir adam tanımıyorum. Gel şu Şeyhülislamlığı üzerine al. Devletin manevi yapısı altına gir.
Ebu Hanife çok iyi biliyordu ki kendi devrinde büyük alimler vardı, onlardan herhangi birisi bu vazifeyi yapabilirdi. Süfyanı Sevri yapabilirdi. ibni ebi leyla yapabilirdi, Süfyan ibn-i Uyeyne yapabilirdi. Fudayl ibn-i Iyaz yapabilirdi.
– “Hayır ben layık değilim!Benim ilmim yoktur, ben gerçeği bilemem, ben o vazifenin altkına giremem!”.
– “San yalan söylüyorsun! İlim adamısın, yalan söyleyen bir insan Şeyhülislam olamaz, sen beni bağladın. Hayatında bir kere yalan söylemiş bir insan Şeyhülislam olamaz!”
Hapse atılır dövüle dövüle canı çıkar da yine teslim-i silah etmez. Fazilet abidesidir. Hayatı boyunca ticaretle iştigal etmiş.
Ve bir gün ortağı Hafs ibn-i Abdirrahman’a toplarla kumaş gönderir ve arkasından da tenbihatta bulunur. Bu kumaşların içinde falan topta arıza, ayıp vardır fıkhi ifadesiyle ayb vardır. Ayıbı söyleyeceksin öyle satacaksın. Ayıplı mal satıldıktan sonra da hıyar-ı ayb dediğimiz usule binaen istirdad edilir geriye alınır. Ortağı satarken unutur, sattığı insana kumaşın ayıplı olduğunu söylemez. O zat da eline alır kumaşı ve pazara gelir ya evine götürecek ya da pazarda satacaktır. Ebu Hanife tevafuken karşılaşır adamla. Kumaşa gözü ısınır elinealır bakar, o ayıplı kumaş olduğunu görür ve beyninden vurulur. “Benim ortağım nasıl yapar bunu?” Kumaşı aldığı gibi derhal dükkanına getirir:
– “Sen Allah’dan korkmadın mı bu ayıplı kumaşı bu adama sattın?”… O da imamdır der ki:
– “Ya imam! Unuttum vallahi unuttum!”
– “Sen utanmaz mısın, Allah sana hesap soracak bu eksik kumaşı sattın?”
Haksızlık karşısında titreyen bir kalbin feryadıdırn. “Ben seninle ortaklık akdini bozuyorum. Senin gibi ticari ahlaksızlığa katlanan bir adakmla ortaklık yapamam ben Ve bu ticaretten kazandığım bütün serveti de infak ediyorum, çünkü zerresi vücuduma girerse Allah hesap sorar”
Muhammed ibn-i Münkedir, Yunus ibn-i Ubeyd hadis kitaplarında taht kurmuş Hadis imamları, şerefle serfiraz gördüğümüz büyük insanlar olarak karşımıza çıkarlar. Bu türlü ticaretteki eksiklik ve gediklikten ötürü sabahtan akşama kadar bir hatalarını tamir etmek için adam kovaladıklarına şahit oluyoruz. “Arkadaş bilmeyerek bu malı sattım sana ama hata etmişim, bunun kenarından iki iplik çıkmış, bu iplikleri Allah ateşten zincir yapar da boynuma koyar benim!”… Malı sattığı adamı arar durur… Akşama doğru mal sattığı adamı bulunca cennete girmiş gibi sevinir ve: “Al arakadaş kumaş da senin olsun para da senin olsun!”,,, “Ama gönlümle aldım razı olmuştum!” dese de: “Sen razı oldun ama ben razı değilim” der… Devlet reisinden tüccarına kadar ahlakın imana dayalı bir fazilet halinde abideleştirdiği cemaatte huzursuzluk bahis mevzuu olur mu? Siz olmasın ihtimal verebiliyor musunuz? Katiyyen ve katıbeten… İmanlı fazilet… İmanlı insanlar Allahın himayesine giriyor. Allahdan destek görüyor ve payidar oluyorlar. İmanı sayesinde insan fazilet abidesi haline geliyor, numune insan haline geliyor, beşer için mukteda bih haline geliyor.
Bütün mazi ve eslafımız bu türlü insanlardan nescedilmiş şeref abideleri ile doludur.
Allahü teala neslimizi 20′inci asırda neslimizi imanlı faziletle payidar kılsın. Tansiyonlarına hakim kılsın. Öfkelendikleri yerde dahi hakperestlikten ayrılmayacak kadard iradeli, azimli, zirek ve güçlü kılsın…
İktisadi-3 (04.Mayıs.1979)
Konu özeti
Biz bize düşen vazifeyi yaparız. İlah lutuflar gelir.
Mevlanadan: Gazneli Mahmudun eşkiya içine karışması hikayesi
Bu milletin dirilişi ve gelişmesi. Devlet yardımı olmadan açılan cami, kurs ve okullar
Hiç bir kuvvet Anadolu’daki gelişmeye mani olamayacaktır.
Meseleler artık burda görülecek burda karar verilecek
Muhterem Müslümanlar
Bizler, bize düşen vazifeyi idrak edip istenildiği gibi eda etmekle mükellefiz. Vazifemiz ev yaptığımız şeylere terettüp edecek neticeleri düşünmek, davranışlarımızı ona göre ayarlamak, meseleyi muvazaalı ele almak, Allaha karşı, onu imtihan ediyor tavrını takınmak haya Allah ile pazarlığa girişmek, nneticeyi vermesi hususunda israr etmek, ilhah etmek, hele hele yolunun dışında israr ve ilhahada bulunmak; bizi bilerek görerek yaratan, bizim de görüp bildiğine her an niğehban olduğumuz Allah’a karşı sui edeptir. Cemaatin nezaketini, mescidde umumi durumunu, ihlal etse bile en azından terbiyesizliktir sözüyle ifade etmek gerekecektir.
Biz bize düşen görev yapmakla mükellefiz. Tepeden tırnağa tasaffi etmek ve iyi insan olma yoluna girmekle mükellefiz. Aleyküm enfüsekam (5/105) ferman-ı sübhanisine kulak vermekle mükellefiz. Nefsimizi iltizam, onu faka çıkarma yollarını araştırmakla mükelelfiz. Allahın kulu nasıl olurmuş, nice olurmuş günde 5 defa Rabbimizin huzuruna çıkarken, kendimizi iç ve dış alemimizde ona arzediyor gibi bir havada bulunmak bizim için vazife budur. Ve ötesinde namütenahi eltaf-ı ilahi. Namütenahi ihsan-ı ilahi, namütenahi keremi ve bizi payidar kılması…
Bunlar ona ait şeylerdir. Biz bize düşeni yapınca o kendine düşeni, Şe’n-i Rububiyetinin muktezasını yerinegetirecektir. Hiç bir sa’y şimdiye kadar semeresiz kalmamıştır. Hiç bir cehd mükafat görmeden rafa konmamıştır. Hiç bir gayret mükafatsız bırakılmamıştır. Her sa’y semere ile serfiraz olmuş, her cehd bir mükafatla mükafatlandırılmış, insan teşrif, tekrim ve tebcil edilmiştir; sa’yiyle gayretiyle cehdiyle…
Binaenaleyh iyi insan olma, iyi müslüman olma akideden amele amelden muamelata kadar nescedeğimiz hayatta Cenabı Hakkın matmah-ı nazarı olabilecek durumda bir insan olma…
Bize baksın baksın da bizi meleklere göstersin, öyle insan olma… Yeryüzünde katil de bulunacak kan dökecek fesat çıkaracaklar… İstisfar mahiyetindeki süalini izale edebilecek durum ve davranışlarımıza Allah bize baksın baksın da bizi meleklere göstersin. Bu bize ait şeydir. Burada ve ötelerin ötesinde ona ait şeye gelince, onu o yapacak bizi mahrum etmeyecektir.
Ben minberin mevzuuyla te’lif etmemekle beraber çok defa hissiyatkıma ve gelen şeylere uyarak kalbime hutur eden şeylere ehemmiyet veriyor, onları getiriyorum. Minbende bu türlü şeylerin teşrihatı, bu mualla makam olan Peygamber makamı olan minbere karşı saygısızlık olsa bile, ders vermesi ve ibret olmaya vesile olması açısından arz ediyorum.
Gazneli Mahmud… Mevlana Celaleddin-i Rumi naklediyor. Gaznelilerden birisi. Belki Mahmud. Memleketi kasıp kavuran bir şakavet bir şaki güruhu karşısında, halkın tedirgin olduğunu ve şikayete başladıklarını tedirgin olduklarını görüyor ve analıyor. Her gün tarumak olan bir aile, her gün talan edilmiş bir servet, her gün kesilmiy bir yol ve yağma edilmiş bir kervan haberi ulaşıyor saraya. Asrımızda olduğu gibi şakinin şekaveti doruk noktaya ulaşmış, hayat tehdidediliyor, servet tehdid ediliyor. Nesil tehdid ediliyor. Her şey tehdid ediliyor. Zabıta emniyet kuvvetleri başa çıkamayınca bizzat işi hünkar kendisi ele alıyor. Mühim olan ders vermektir ve bu eşkiya güruhu içine karışıyor. kim bunlar?.. Bunları evvela bilmek tanımak, ondan sonra huzura teker teker celbetmek, tecziye etmek ve milleti bütün bir şekavetten kurtarmak, halas etmek gerekiyor. Şakilerin içine dalıyor, bir sürü yavuz hırsızla karşı karşıya olduğunu görüyor. Herkes marifet ve hünerini getirip dökerken: “Ben şöyle hünermendim, ben şöyle fenmendim, ben şunlara nigehbanım ve ben bunları bilirim” diye herkes vazifesini anlatıyor. Biri diyor ki ben hiç tırmanılmaz kalelere burçlara tırmanırım. Öbürü ben çok uzaklardan paranın kokusunu alırım. Öbürü ben aleyhimizde dözenlenen komplöyü daha düzenlenmeden hissederim. Öbürü bize saldıracak kimseleri 10 kilometre öteden farkına varırım… Ve o gece müthiş bir hırsızlık planlanır.
Bu yeni hırsıza da sorarlar “Senin marifetin nedir?” diye. Der ki: “Ben başımı böyle sağ taraafa büktüm mü bir sürü boyunlar bağışlanır, bir de sol tarafa bükersem bir sürü kelleler gider. Benim de öyle bir marifetim var”
O gece kararlaştırılan hırsızlık en mükemmel şekilde yapılır. Hırsızları teker teker tanır, bizzat saray soyulur. Ve ertesi gün ismiyle resmiyle kaldıkları yerle tanıdığı hırsızları zabıta güç ve kuvvetiyle derdest huzura alır.
Hünkarı karşılarında görünce hepsinin benzi kaçar, dimağo donar, kanı damarlarında donar. O tebessüm eder bunlara ve “Arkadaşlar!” der…
Hünkar onları çok beğenmiştir. Bir kalbi, ruhi, fikri istikamete kavuşurlarsa böyle müslüman olmaz, çok yaman müslüman olur der bunlar.
– “Arkadaşlar! Bir hırsızlık yaptık beraber, herkes kendine düşen şeyi yaptı. Herkes hünermend olduğu şeyle göründü, marifetini gösterdi. Şimdi sıra bana geldi, ben de marifetimi göstereceğim. marifetimi gösteriyorum dikkat edin!.. Siz başlarınız kesilecek hale geldiniz, cürmünüz belli bir hale ulaştı ki sizin için af bahis mevtzuu değildir. Sizi daracağı temizler. Ellerinizi ve ayaklarınızı çarprazvari kesme, parça parça etmek temizler. Fakat dikkat edin, gedaya gedalık sultana sultanlık yakışır, ha işte ben boynumu sağa büküyorum haydi gidin hepinizi bağışladım!…”
Mevlana bunu anlattıktan sonra der ki: Biz yaptığımız şeylerle huzur-ı ilahiye çıkarız. Kulluk yapmış yanında eksiklik de yapmışız. İki adım ayakta yürümüşsek üç adım da yerlere düşmüşüz. Bir kere temiz yerde çemezarda gezmiş isek, birkaç defa da bataklığa girmişiz. Biz, mahiyetimizdeki garizalarla, hayvani kuvvelerle, hayvani hal ve keyfiyetle ancak bu kadar yapmışız. Hırsızlar şakiler olarak Sultanın karşısına çıkmışız. Biz bize ait olan işleri yaptık. Şimdi ötede Rahmet, başını ya sağa eğecek bağışladım diyecek veya sola eğecek… Sultana sultanlık yakışır gedaya da gedalık yakışır. Mücrimler karşısında Rahman7ın Rahmetinden ümid edilen şey afdır. Ya O Rahmanürrahimin yolunda olanlar için… O rahmetten başka ne beklenir? Asıl mesele deordadır.
Siz sa’yde mi bulundunuz? Bir cehdiniz mi oldu? Bir gayretle Rabbe teveccüh mü ettiniz? Hepa ve heder olacağını mı zannediyorsunuz? Bir memleket payidar olma yoluna girmişse şayet Cenab-ı Hak sizin sa’yinizi heba etmediğini göstermiştir.
Şu ölülerin diyarı sayacağımız 3 asırdan beri ölü ruhu enjekte edilen milletin teşkil ettiği ölülerin diyarı sayacağımız alem-i İslam’da 3 asırlık musalla taşında yatmadan sonra, batıya, ölünün gassalin eline teslim olup da istediği gibi evirip çevirmesi gibi teslim olmadan sonra, kendine gelen millet, çeyrek ve yarım asırda ne hale geldi biliyor musunuz?
Devletin katkısı olmadan bu memlekette bugün 500′ü aşan İmam Hatip var. Yine devletin katkısı olmadan binleri aşan Kur’an kursu var. Yine devletin hiç bir katkısı olmadan, milletin gayretiyle, içteki dinamizmasıyla o kadar cami var. Ve yine herhangi bir gayrete matiuf olmadan her şey secdeye maniolma istikametinde rukuya maniolma istikametinde rabbin huzurunda kemerbeste-i ubudiyette bulunmaya zıt olma istikametinde cereyan etmesine rağmen, sağınıza solunuza bakın, sonra çok uzaktaki sağ ve solunuza bakın, hayalen bütün mescidlere girin Anadoludaki bütün mescidleri dolaşın, Kabe-i Muazzama’ya kadar gidin… İçinize inşirah verecek bir manzara göreceksiniz.Zemini diken bitirmeyen adeta bu vahşetzarda Allah, çemenzar kılacak şekilde güller bitirmiş, bülbüller öttürmüş. nezih mi nezih, temiz mi temiz bir milletin yetişmesine yol açmıştır.
Sa’yiniz heba olmadı. Cehd ve gayretiniz heder olmadı. Birinizi Allah bin yaptı. Böyle bir manzara Allah sizlere lutfetti. Binaenaleyh Anadolu sinesinden badema Hz. Muhammed’in adını kimse silemeyecektir. Allahın adını hiç bir güç unutturamayacaktır. Mescidlere kimse kilit vuramayacaktır. Lisede namaz kılan talebenin üniversitede namaz kılan hocanın namaz kılmasına mani olamayacaktır. Hiç bir kuvvet bu geliymeye mani olamayacaktır.
Kaldık i aklı başında olan idareciler parlementerler ve daha büyük müessir müesseseler güçler ve kuvvetler, şu sergerdanlığın önüne geçmek için şu başıbozukluğa bir son vermek için, anarşiyi durdurmak için, dine başvurmadan başka bir çare bulunmadığını, çar naçar görmüş durumdadırlar.
Ve yine bunun içindir ki en akademik topluluklarda, hatta natoda, centoda, sentoda Allahın belası bilmem daha nice yerlerde, dini hayata yeniden veche vermek, tehyic etmek, gönülleri imanla mamur kılmak lazım yoksa topyekün hayatı tehdid eden, insanlığı tehdid eden bünye-i insaniyede bir saratan halinde arz-ı didar eden bu korkunç maraza karşı başka çare kalmamıştır…
İsterseniz alın yüksek trajlı bir batı gazetesinde okuyun… Kendilerine göre bir dine hıristiyanlığa teşvik yapıldığını göreceksiniz. Ve alem-i islam tebahta, uyanışta…
Bu milletin ihyası din ile olacaktır. Dini hayatı negfhedecek, dini hayatı hayat kılacaksınız. O zaman envzuhur bütün sergerdanlıklar sona erecek, anarji, ilaçlanmış bataklıklarda kuruyan sinek gibi, sivrisinek gibi kuruyacaktır. Yolu budur, akıllar suya ermeden buna ermiştir. Düşünen kimseler artık bu meseleyi kavramıştır. Ve onun içindir ki anarji memlekette kendi kendini yemeye başlamıştır. Allahın inayetiyle, dinin lüzumuna inananların gayretiyle, dinin tedris edilmesinin lüzumuna inananların gayretiyle…
Onun içindir ki çok rahatlıkla bütün alem-i islamda mekteplerinde rahat Allah’dan ve Peygamberden bahsediliyor. Ahlak ve din dersi veriliyor. Hatta gelen bildirilerle daha önceki dönemlerde mekteplerde tatbikat birer mescidciğin hazırlanması lüzumundan bahisler bulunuyor.
Bütün bunlar Allah Rasulünün sönmez dediği şeyin sönmediğini gösteren emareler nişanlardır. Bütün bunlar “inna nahnü nezzelnezzikra…” 815/9) ferman-ı Sübhanisiyle anlatılan “Kuranı kelamı ilahiyi biz indirdik kıyamete kadar biz muhafaza edeceğiz” teminatının ifadesidir. Allah korudu koruyor koruyacak ebede kadar…
Öyle bir tekevvün ve teşekkül vardır ki, bu artık badema Allahın lutfuyla ne tükenir ne biter ne de rafa konur. Belki batının kefere ve feceresi, daha başka yerlerde bulunanlar, kendi meselelerini ortaya getirirken, kendi meselelerini artık muvazaa ile ortaya getirecekler. Yani senin meselelerini de hesaba katacaklar. Sen artık dev cesametinle arz-ı didar ediyorsun. Sen ictimai coğrafya mevzuunda parmağınla işaretler yapıyor, yeni vecheler ve şekiller veriyorsun.
Sen bu halinle gösteriyorsun ki, evvvel ve ahir emir Allah’a aittir. “Lillahil-emru… ” (30/4) Evvelce iş Allaha aittir, sonra da Allaha aittir. İşin bir hendeği varsa bir de bediri olacaktır.İşin bur uhudu varsa bir de fethi olacaktır. Bütün köksüzlük silinip gidecek, mazi düşmanlığı hak ile yeksan olacak, ecdada küfür ufkumuzda kalmayacak, sevgi ve saygı insanlığa hakim olacak. Allah ile alaka kuvvet kazanacak ve Allah bu milleti muvazene unsuru haline getirecek. Amerika ve Rusyaya sorulmayacak, meseleler buraya sorulacak, her meseleye burada karar verilecek. Harp mı olacak sulh mu olacak. Sikkeyi burada kesecek, turrayı burada basacak, hükmü burada mühürleyecekler. Allahın lutfu keremiyle.
Allahın bugüne kadar kapamadığı Anadolu karakolu, batıya karşı son karakolumuz. Son neferine kadar dişini sıktı sabretti. Erimedi çoğaldı, bir yağ haline geldi. Şimdi ise bir çemenzardır. Manzara karşımızda… Baharla beraber bir bahar yaşıyoruz….
İktisadi-4 (11.Mayıs.1979)
Muhterem Müslümanlar!…
Konu özeti:
İlahi kanun: İstikamet varsa muvaffakiyet bahşedilir.
Allahın kainattaki kanunları değişmez, milletler yükselir alçalır
Mürtefinin-zevklere dalanların toplumun başına musallat edilmesi
Peygamberimiz ve Sahabe dünya karşısında tavırlarını değiştirmediler
Peygamberimizin üç gün yiyecek bulamaması, açlıktan oturarak namaz kılması
Ebu Ubeyde orduların komutanı, çadırında bir kilimi vardı
Allah Celle Celalühü bir cemaatin istikametine, fikri ruhi istikametine, kalbi istikametine göre ona say ve gayret imkanını verir, say ve gayretine semere bahşeder. Fikir ve ruhlarda istikamet yoksa, kalpte istikamet yoksa, zevkü sefa bizi esir almışsa, kalp ve ruhi hayatı kaybetti isek, Cenabı Hak say ve cehdde bulunma imkanını vermez, o zaman say ve cehdin semeresini görme imkanını elde edemeyiz.
Düşüldüğü gibi çıkılma, batıldığı gibi yeniden o bataklığın içinden çıkma, bütün devirlerde hep aynı prensip ve aynı yollarla olmuştur. Dünyadan kurtulma, hakkın esiri olma, hakikatın esiri olma, dünya içinde gırtlağına kadar gömülmüş olmakla beraber olacak şey değildir.
Çünkü La tebdile lihalkıllah (30/30) ile mühürlenen şeriatı fıtriye ve ayatı tekviniyede bunu görmek ve göstermek şimdiye kadar mümkün olmamıştır. Ne Hz. Ademde ne de Hz. Nuhda, ne Hz. Musada, ne Hz. Mesihde ne de bütün Peygamberlerin musaffası ev özü olan Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselamda Allah şeriatı fıtriyesini, sabit ve daim kanunlarını değiştirmemiştir. Her Nebi, Allah şeriatı fıtriye itibariyle kendisinden ne istiyorsa, onu yapmış, diliyle Hakkın kapısını çalarken, davranışlarıyla şeriatı fıtriyeye göre sağdan hizaya gelmiş, hal dili ve kal dili inzimam edince rahmet kapıları açılmış ve rahmet aleminden sağnak sağnak yağmur gelmiş.
Allah kimseye değiştirmediği bu kanunlarını bizde de değiştirmeyecektir. Öyleyse bu halimizi düzeltmeye, ruhumuza istikamet kazandırmaya, kalbimize istikamet kazandırmaya, dünyanın ve ukbanın yerini tayin etmeye mecburuz. Böyle bir istikamet kazandırmadan, sayimiz semere görmeyecek, belki bizler say ve cehdden de mahrum yaşayacağız. O ise bizim hüsran ve hızlanımız olacak
Muhterem Müslümanlar!… Allah günümüze kadar binlerce kavim ve cemaati helak etmiştir. Binlerce kavim ve cemaati helak etmiştir. Binlerce kavim ve cemaat semaya ser çekmiş devletiyle ordusuyla. Göz kamaştırıcı ihtişamıyla da hak ile yeksan olmuş, payimal olmuş, ayakların altına patır patır dökülmüş bütün mukaddes, muhterem ve kıymetleriyle.
Allahın şeriatı fıtriyede cari bu kanununun önüne kimse geçememiştir. Fakat şartı adi olarak Cenabı Hakkın böylesine sübhani icraatında esas olan bir esas vardır ki o çok mühim ve onu bizim irademizle vermiş ve ona bağlamıştır. O da başımızda mütrefinin olması
Refgah ve saadet hayatına inhimak etmeme, dünyayı mihrap yapmama, madde karşısında serfüru etmeme, ahkamı sübhanisine bunları vesile kılmıştır.
Ve iza eranda en nühlike karyeten(17/16), Bir karyeyi helak etmek sitediğimizde zev ve sefa düşkünlerini o cemaat içinde o karyede söz sahibi kılarız Bir müessesede söz sahibi kılarız, bir beldede söz sahibi kılarız, parlementoda söz sahibi kılarız, zevk ve sefaya düşkünler zimamı eline alırlar.
Dikkat buyurun buradaki Allahın Biz böyle yaparız! sözü şeriatı fıtriyeye göredir. Allahda cebir yoktur. Yani şeriatı fıtriyeye göre eşya ve hadiselerin seyri içinde bizim helak edeceğimiz bir cemaat, derbeder ve dilenci kılacağımız bir cemaat, içinde zevk ve sefasını yaşayanlar, onların başına geçer otururlar.
İktisadi hayata onlar hükmederler, ticari hayata onlar hükmederler, maarif hayatına onlar hükmederler, idari hayata onlar hükmederler, ticari hayata maarif hayatına, adli mekanizmaya onlar hükmeder ellerinde tutarlar. Fısk ve fücur yaparlar, serkeşlik yapar başa kaldırırlar, tugyan ve dalalete saplanırlar, behimi hislerini bayraklaştırır, onun altında yaşarlar
fehakka aleyhel-kavlü Helak sözü sonra bizden sadır olur. Sonra yerle bir ederiz onları helak ederiz. buradan anlıyoruz ki, emir veririz, emir verir mürtefini başa geçiririz. Sonra onlara söz hak olur sözüyle iki defa emir
Bunlardan bir tanesi şeriat-ı fıtriyeye göre , tekevvünümüzde bizim vaziyetimizdir. İkincisi ise bu vaziyete terettüp eden bir hükümdür. Kuranı doğru anlamak gerekmektedir. Nice karyeler helak olmuştur. Başında mürtefinin bulunduğu nice cemaatler helak olmuştur. Yolunda meseleye mualece olmadan boşuna feryat manasızdır, ıstırap manasızdır.
Küçük dairede günümüzün meselesi bir hususu getireyim. Mevzuya onunla aydınlık getirmeye çalışayım. Etrafta yağmursuzluktan millet bunalmış, yağmur duaısan çıkıyorlar.
Bana da bir yağmur duasında bulun dediler bir toplantıda. Evvel ben bu cesaretle bu cüreti kendimde göremedim. Şahsi günahlarım adına her gün 10 defa 20 defa ellerimi kaldırır dua ederik de, el kaldırmadan da çok defa iki büklüm olur, günahlarımın hacaleti altında ezilirim de ama başkalarına ait meseleleri onların bayında gibi isteme cesaret ve cüretini kendimde hissedemedim.
Kendi kendi iç alemimde şöyle dedim: Sen bu cemaate yağmur vermiyorsun, esas bu cemaat senden gelecek şeylerin hangisinin ehem, hangisinin mühim, hangisinin racih hangisinin mecruh olduğunu bilmiyor. Üç asırdan beri bizim zeminimize gelmesi gereken yağmurdan çok da az damla düştü. Üç asırdan beri simasını müşahede etmemiz gereken rüşeymlerden çok az şey gördük. Bize can ve cesaret getirecek nesilden çok az şeyi müşahede ettik. Bizim beklediğimiz ve yağmur duası gibi cemaat halinde dua dua yalvaracağımız, dileneceğimiz, isteyeceğimiz şey buydu ama bir yaz mevsiminin meyvesi ve neşesi olan yağmuru istiyor cemaatimiz.
Ama bilemiyorum ki ben, sen niçin vermiyorsun bunu? Senin niçin vermediğini bilemiyorum. Zira sen hikmet sahibisin. Ya biz buna müstehaksak, onun için vermiyorsan, benim daaddamı sana karşı sui edepti bulunmamı izah etmek mümkün müdür? Ben nefsim dahil içinde mücrim bir cemaatin içinde çıkayım, sonra küstahça ellerimi kaldırayım, yağmur ver diyeyim
Vakıa Rabbin Rahmetinden istenir, rahmeti çok engindir ama acaba cemaat Rabden bu türlü şeylerin nasıl isteneceğini biliyor mu? Bu istemeyi yolunda yapıyor mu? Ya biz servet içinde yüzüyorsak! Ya zevkü sefamıza münhamık isek. Ya Rabbin semadan sağnak sağnak yağdırdığı nimetler bizde hüsnü kabul görmüyor, nimetle mukabelede bulunulmuyorsa ve bunlarla Cenabı Hak semanın gözünü kurutuyorsa, zemini kurutuyorsa…
Bunun yolu çıkıp orada dua etmek midir? Yoksa gece karanlıklarda kalkıp sineleri dövmek midir? Ahu feryad etmek midir? Bin inilti bin deryanın dalgasını saklamak mıdır? Her şeye yolunda mualece olacaktır. Maddi manevi felaketlerimizin altında, şu onda oluşmaya yüz tutmuş bir tekevvün keyfiyeti içine girmiş, tekevvün içine girmiş neslimizin dahi; kalbim parçalanıyor onu söylemeye.. neslimizin dahi bir gün kuruması bahismevzuu olursa, onun altında: Bizim duygusuzluğumuz, bizim hissizliğimiz, sefahet ve zevke dayışımız bulunacaktır. Yatışımız gafletimiz, lezaizden ayrılamayışımız, dünya karşısında iki büklüm oluşumuz, ruku edişimiz bulunacaktır.
Ya bur doğuşta, beşerin belli dönemindeki bir doğuşunda cemaat böyle mi hareket etmişti? Ya o cemaatin başında Rasulü Ekrem böyle mi davranıyordu? Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali böyle mi davranıyordu? Eslaf böyle mi davranıyordu?
Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, dünya nimetleri karşısında nazarını değiştirmemişti. Dünya nimetlerinden istifadede, zevk ve sefa anlayışına yeni bir şey getirmemişti. O saf ve dupduru hayatını, yaşamaya azmetmiş ve yaşıyordu. Herkes az çok bir şeye sahipti.
Düşünün ki Hz. Osman, o da hicret edip gelmişti. Allah servet kazanma imkanını bahşetmişti. Tebüke giderken çuvalla altını getirip Rasülü Ekremin eteklerine döküvermişti. O, o kadar zengin ama Aleyhissalatü vesselamın evinde durum ve manzara değişmemişti.
Yine dinleyelim Devsin aslanı Ebu Hüreyreyi: “Mescide girdim, hücrei saadetin bir kenarında namaz kılıyordu. Zaten daima namaz kılardı. Daima hakka boynu buruk ve büküktü Rasulü Erkemin. Yanına sokuldum oturarak namaz kılıyordu. Selam verince fırsatı değerlendirdim.
-Hasta mısın ya rasulallah dedim.
-Hayır Ya Eba Hüreyre! Açlıktan ayağa kalkamadım!… Gözyaşlarımı tutamadım, ağladım, teselli etti.
-Ağlama ya Eba Hüreyre! Ahırette aç duranlara Allahın azabı isabet etmez buyuruyordu Rasulü Ekrem değişmemişti.
Hz. Ömer Amvasa gelince Ebu UBeydetübnü Cerrahın çadırına girmek istedi.
-Bana kardeşimi gösterin dedi.
-Senin kardeşin çoktan öldü dediler.
-Hani binberde ağlardın, zeyd ibni Hattab Yemamede öldü, Reccali öldürdü ve öldü. Kardeşin kim
-Ebu Ubeyde benim kardeşim
Çadırdan içeriye girdi, Ebu Ubeydeyi kucakladı, alnından öptü ve bağrına bastı. Roma ordularına karşı savaşan başkumandanı. Çadırın içinde gözlerini gezdirdi. Kılıcı, kalkanı ve bir kuru ekmeğinden başka çadırının içinde başka bir şey yoktu başkumandadın. Bu defa Ömer gözyaşlarını tutamadı, ağladı hıçkıra hıçkıra:
-Ya Eba Ubeyde! Dünya herkesi değiştirdi değiştirebilir. Ama dünya seni değiştiremedi diyordu.
Bir doğuş vardı bir tekevvün vardı. O doğuş ve tekevvünün şartı bunlardı. Dünyanın zevk ve sefasına dalmama. Dünya harıl harıl gelirken gelip gelip cüzdan ve keselerimize akarken, bir taraftan da ictimai hayatımızı beslemek üzere başka bir taraftan akıp akıp gidiyordu. Akıp gidiyordu da kadınıyla erkeğiyle dünyaya meyil ev muhabbet alaka ve serfüru görülmüyordu.
Yine bir başka manzara bir başka tablo Hz. Ömer Rasulü Erkeme yakınlığı cihetiyle insanlara karşı alaka duyuyor ganimeti dağıtırken de öyle dağıtıyordu. Onun için ganimetten en çok hisse alan Efendimizin muhtereme ve muazzeze zevceleri Ezvac-ı tahirat oluyor, muazzez analarımız oluyordu.
Zeyneb binti Cahşa da hediye ataya gönderiyor. Elinin emeğiyle geçinen bu Peygamber hanımı, anaların anası, Allah Raslünün nikahı altına girmeyi gaye edinmiş, öbür alemde onunla beraber haşrolmak için ve bizim gönüllerimize taht kurmak için; Anam! derken anamı anış gibi burnumun kemiklerini sızlatmak için Azize Anam!..
Hz. Ömerin hediye ve behiyyesini alınca önüne koyuyor çok müteessir oluyor. O dünyanın malını görmemek için üzerine bir örtü öttürüyor ve sonra gelene gidene şuradan alın da bitsin gitsin diyor. Örtü kaldırıldığında bir şey kalmadığını görüyor.Ellerini yukarıya kaldırıyor: Rabbim!diyor,Bir daha Ömerin atiyyesini bana gösterme! diyor. Ertesi seneyi idrak etmeden, o sene içinde kanat çırpıp semalara doğru uçup gidiyor Efendisinin yanına.
Dünya gönüllere girmediği için, üstüne çıkıp yükselebiliyorlar. omzuna bindiği kimseleri ise dünya yüzü koyu yere getiriyor, secde ettiriyor rukuya getiriyor derbeder ve perişan ediyor.
Eğer yıkıldıktan sonra yapılmak istiyorsanız, eğer şu harabezarda yeniden bir umran kurmak, bir lalezar meydana getirmek istiyorsanız, bunun yolu zevku sefayı terk etmektir. Bunun yolu dünyayı mihrap olmadan söküp dışarıya atmak, ebedi mihrabımız hak kapısına teveccüh etmek, başımızı onun kapısının eşiğine koymak, iyyakenabüdü demektir.
Kalbimize koyduğumuz bu manaya karşı bize böyle ahdü peyman düşer. Vicdanımıza kulak verince sadece kendi Mabudiyetini bize duyurdun, kendi maksudiyetini bize duyrdun, kendi matlubiyetinib ize duyurdun. Öyleyse bunun dışındaki bütün mihrapları yık, İyyakenabüdü dedirt!..
Vacibülvücud ve tekaddes hazretleri 3 asrın çok ıstıraplı yükünü sırtına yüklenmiş taşıyan, 3 asrın yüküyle Allaha karşısında tekmil vermek üzere çıkan 20 inci asrın bir yönüyle talihli olan neslinin dizine fer ihsan eylesin, sırtına kuvvet ihsan eylesin, imanıyla kalbiyle kendisini takviye eylesin.
Büyük bir yük altında bulunuyoruz. Büyük bir dava altında bulunuyoruz. Büyük bir mesele ile mükellef bulunuyoruz. Gelecek nesiller bunu öbür vadiye geçirmemizi bizden istiyorlar. Bugün bezler içinde çırpınan, çırpındıkça ağlayan ve geleceğine ağlayan nesilleri güldürme vazifesi bize düşüyor. Ya güldüreceğiz onları veyahut da onları bizim gibi ellerini dizlerine vurup ağlayacaklar
Biz de bizden evvelki asrın dalalet ve tuğyanı, zevki sefası hızlanı ve sonra hicranı vardır. Hiç olmazsa gelecek nesillerin günahını biz şimdiden hazırlamayalım
Onları baştan çıkaracak zeminin hazırlanmasına yardım etmeyelim, o masumlara acıyalım merhamet edelim Tükürmesinler yüzümüze, lanet okumasınlar bize, çiğnemesinler mezarımızı, mezar taşlarımızı, imanlı olarak izanlı olarak yetişsinler, bunun zeminini hazırlamak, buna vasat hazırlamak, irade olarak bize tefviz edilmiş şeydir. Allah yar ve yardımcımız olsun
İktisadi-5 (25.Mayıs.1979)
Konu özeti:
Dini ilimlerin kaynakları: Kuran sünnet İcma kıyas
Bu kaynaklardan beslenmeyen sistemler 10 geçmeden tamirhaneye alınırlar revizyon görürler
İctimai iktisadi her konuda müminler Kurana müracaat ederler
Kuran Arşdan Arşın sahibinden geliyor kimseyi yanıltmaz, ona tutunan yanılmaz
Astronomiden cenin ilmine kadar ilimlerin gittiği her noktada Kuranın bayrağının dalgalandığını görüyoruz.
Sünnet Kuranın pratikleşmesi kainata göre tavır alınmasıdır
Peygamberimizin gelecekten verdiği haberler çıkmıştır.
İcma ulemanın ümmetin ittifakı, Kuran ve Sünnetin muhafızı
Muhterem Müslümanlar!
Şahsi hayatımızda kuracağımız ve kurduğumuz ailevi hayatımızda sıhhat ve selametiyle yürümesini düşündüğümüz ictimai hayatımızda, devlet hayatımızda denge ve düzen ancak Allahın inayetiyle, Allahın inayetinin esbabı sayılabilecek emirlerine inkıyatla, hayatı o emirler istikametinde denge ve düzene koymakla temin edilecektir.
Kuranı muhkem, kelamı ahkamıyla Allah en sarsılmaz bir hayatın teminatını anlatıyor bize.
En arızasız en pürüzsüz bir ictimaiden haber veriyor. Rasulü Ekrem sünnet dediğimiz hayatıyla bu işi pratikleştiriyor. Ashabı kiram tabiini ızam, tebei tabiini fiham Efendilerimiz hazeratı bu meseleyi icma ile perçinleştiriyor, temhir ediyor.
Kalp ve kafa hikmeti vücutları olan bu işi doğru anlamak için, işin elastiki sahasında cevelan ediyor. Başka hiçbir kapıya hiçbir anlayışa hiçbir düşünceye ihtiyaç bırakmayacak şekilde bir şehrah açılıyor. Kuranda sıratı müstakim denen bir yol açılıyor.
Bizim kaynaklarımız bunlar. Kitabı ahkem olan Kuran, bunun pratikleşmiş şekli olan Rasulünün hayatı sünnet, Sahabei kiram, Tabiini izam Efendilerimiz bir araya gelip verdikleri kararlar. Bu budur başka şekilde anlamak mümkün değil: İcmaVe sonra selim duyguların, dupduru düşüncelerin nasların içinde akla tanınan cevelangahta yeni hükümler istinbat etmek süretiyle, elimizdeki ahkam yığınına ölümsüzlük kazandıran ictihad veya kıyasKaynaklarımız budur.
Kim nereden kaynaklanırsa kaynaklansın Arş-ı Azamdan akıp akıp gelen bu kaynak kadar duru olamayacaktır. Kim nereden beslenip de hayatını ona göre düzenlerse düzenlesin, yarım asır geçer bir ömre sahip olamayacaktır. En nadide düzenler en muhteşem sistemler, üzerinden 10 sene gezdikten sonra tamirhaneye alınıp yeni parçalar ilave etme lüzumunu duyulmuş. Bazı parçaların ondana yrılma lüzumu duyulmuş ve her 10 senede 5 senede bir revizyona tabi tutulmuştur.
Arşı ferşe bağlayan ifadesidir ki insan vicdanı ve ruhuyla Arş-ı Azamı birbirine bağlayan ifade menzumesidir ki bu, geriye çekilme, bozulma ve pörsüme bilmez, değişmeye, tebdil etmeye, tağyir etmeye lüzum hasıl olmaz. Ezelden geldiği için ebede gider. Ona tutundukları müddetçe Arş-ı kemalatı insaniyete çıkarlar, ellerini gevşetenler ve gayyaya giderler de bu başaşağı gidiş ve yıkılışı başka şeyden bilirler.
Kaynağımız kitab-ı ahkem, Allahın ifadesi. Kim kime sözlerinde tabi olursa olsun, bütün yedi dünya yedi düvel duysun biz ancak Rabden gelen fermana, ahkama bağlıyız, ona tutunduğumuz müddetçe arşı kemalatı insaniyete çıkacağımız kanaatındayız. Bu kanaatımızı bozacak ve değiştirecek hiçbir faktör bilmiyoruz, şu ana kadar böyle bir sebep tanımadık, tanıyacağımız kanaatında da değiliz.
Ha-mim vel kitabil mübin, size esrarengiz bir şey anlatacağım, dikkat kesilin. Kuranın başına bir şifre koydum, esrarengiz bir şey anlatacağım.. Her şeyi apaçık beyan eden denge ve düzen getiren şu kitabı mübine yemin ediyorum diyor Allah.
İnna enzelnahü fi leyletin mübareketin (44/3)
Makro alemin normo alemle mütekabil geldiği mübarek bir gecede, kadri yüce bir gecede, insanın kadrinin yücelmesinin temeli atıldığı bir gecede, muazzamlara tazim edildiği, mübeccellerin tebcil edildiği bir gecede Biz inzar ediyoruz. Maddi manevi baş aşağı gitmeden sakındırıyoruz, yıkılmadan kurtulmanız için size sakınma mesajı gönderiyoruz.
Her emir onda tefrik edilir, her şey vuzuha kavuşturulur, onda her şey aydındır, tereddüt ve şekke ihtiyaç bırakmayacak kadar lüzum hasıl olmayacak kadar meydan vermeyecek kadar her şey açık ve vazıhtır. Öyle bir kitap indirdik size.
İşte bu kitap, bu kitaba inananların baş kaynağıdır. Bu kitap camiye gelenlerin müracaatta baş kaynağıdır. Başları ağrırken ona müracaat ederler, ictimai işlerine sızı düşünce ona müracaat ederler, kuyruk sokumlarından cidiko kemiklerinden oku yedikleri zaman ona müracaat ederler, baş aşağı yüzüstü geldikleri zaman ona müracaat ederler, karınları ağrırken ictimai sancı çekerken, iki büklüm olurken ona müracaat ederler. Onların kaynağıdır. Herkesin mevridi, kovaların bulandırılmayacağı, alanların bitiremeyeceği, hikmetleri tükenmeyen Ktaplar mecmuası bir hazinedir, Kuran ve Müminlerin kaynağı.
İctimai ve iktisadi yapılarında da ona müracaat ederler. Başkaları başka kapıda dolaşır, başka şeylere, boş kuyulara, dibi delik ovaları salıverirler. Müminler ellerindeki irfan kovasıyla ona salıverirler kendilerini. İrfanla dolarlar, maddi ve manevi hayatlarını mamur ve mamure kılarlar. Müminlerin en baş en birinci kaynakları Bu kaynak şimdiye kadar müminleri yanıltmadı, yanıltmazdı yanıltmadı ve yanıltmayacak bu kaynak kendi cemaatini
Sahabi ona sımsıkı tutunduğu zaman arşı kemalatı insaniyete çıktı, maddi manevi refahın doruğuna ulaştı. Cihanı kapısına esir olarak celbedebilecek durumu ihraz etti. Daha sonraki devirlerde de o kitap saygı duyduğu zaman, ona saygı duyan cemaat, saygı duyulan bir cemaat haline geldi. Onu muhterem görenler muhterem oldular. Onu kapısının arkasına atanlar ona hakaret edenler, imparatorlukların doruğundan ve zirvesinden tedenninin denaetin ve şenaetin ka’rına yuvarlanıverdiler. Derbeder oldular, derbederliğin en büyüğünü de fikri hayatlarında gördüler. Zira kuyunun dibine düştüklerini hala idrak edememe gabaveti ve hamakatı içindedirler. Ona tutunanın arşa çıkacağını Rasulü Ekrem buyurur.
Bu büyük kaynağa tutunan arşı kemalatı insaniyete çıkar. Ona tutunan yanılmaz, o da kimseyi yanıltmaz. Zira o arştan geliyor. Arşı ferşe bağlıyor. O kainatı ve insanı yaratan Allahın kelamıdır. İnsan onun abdidir, insan Abdullahtır. Kainat kainetullahtır. O kitapsa kitabullahtır. Kainatla insan münasebetini Allah Kuran kitabında anlatıyor. İnsan fihristini kainat kitabını kudret ve iradenin nescettiği şeyi, kelamın nescettiği şeyi bize anlatıyor. Ta o dolaplara ayak uyduralım, tevfiki hareket edelim. Çarapmayalım, baş aşağı gelmeyelim. Dönen nizamdaki ahengi bilelim. Bu senfonizmaya biz de bu ahenge uymaya çalışalım, bir nağme tutalım, bir dem tutalım.
Bunun için çarpan kainatın kalbinin soluklarını, nefesini, çarpan kalbini, Kuranın sinesine kulak verdiğimiz zaman duyar, duyar ve hayatbahş olduğunu idrak ederiz.
Kuranı Mucizülbeyan ezelden ebede kadar bütün hakikatları şerhediyor. Kuran, zat sıfat daireyi uluhiyete ait esrardan, insan hayatına kadar her şeyi hallediyor. Biz tabii ilimlerdeki hakikatlarımız neticesinde görüyoruz ki ilimler, muvaffakiyet noktası olarak hangi zirveye bayraklarını dikerlerse diksinler, kendilerinden evvel orada Kur&anın bayrağının dalgalandığını görüyoruz.
Astronomiye tutunun gidin, astrofizikle fezaya yükselin, oradaki eczanın fizik yönünü araştırmaya çalışın, uğradığınız her yerde sizden evvel Kuranın izlerini göreceksiniz, bayrağının dalgalandığına şahit olacaksınız. İlmül-ecinne dediğimiz anne karnında ceninin teşekkül ve devir keyfiyeti etıbba nereye giderse gitsin, anne karnına girdikleri zaman, sipermin kuyruğuna tutundukları zaman, yumurtanın cidarı etrafında döndükleri zaman, rahmin cidarlarına kulaklarını verdikleri zaman, Kuranın sesini duyacak, bayrağının dalgalandığını görecekler.
Atomlar alemine inildiği zaman, elektronlarla dönüldüğü zaman, nötronlar hareket ettirildiği zaman, ayatü beyyinatın onun içinde mevcelendiğini görecekler. Mikro alemde kuranın nabzı atacak, Makro alemde atacak
Mümkün değil insanın ihmal edilmesiOnun ictimai ve iktisadi hayatında da beşer bula bula ulaştığı en son noktada onun verdiği ahkamı görecek, sözün isabetlisi budur diyecek. O zaman dize gelecek ve rukuya gidecektir.
Kuranın tabi ilimlerde verdiği tekrarlar neden isabetli oluyor. Neden dünden bugüne araştırmalar ancak Kuranın söylediği sözlere ulaşıyor da ictimai iktisadi hayatımızda Kuranı yetersiz görüyoruz. Katiyen ve katıbeten söz onundur. Kıyamete kadar ezeli ve ebedi kudve odur. . Şu kainat kitabı kebirinde susup onu dinlemek lazım.. Kulak kesilmek lazım. Zira o, söz Sultanından geliyor. Onun söz söylediği yerde söz söylemek, insanın başını yarar, söz sultanının yanında söz söylenmez, atılan taşlar baş yarar edep gerektirir. Kainat mescid-i kebirinde edep gerektirir. Mescidi açanın yanında edep gerektirir. Namaz kıldıranın yanında edep gerektirir. Orda hutbe irad edenin yanında edep gerektirir. Onu dinlemek gerektir.
Şimdiye kadar yanlış hükmü olmamıştır. Şimdiye kadar cemiyetinin cemaatinin yanlış bir davranışı ve fiyaskosu olmamıştır. Daima bire bin almış, bereketli ev yümünlü bir hayat yaşamışlardır. Akıl mantık da bunu tesbit etmiştir. Aklın mantığın 20 inci asırda ulaştığı durumla Kuran hakkında verilen hükmü değiştirecek bir şey yoktur. Ona karşı gelmek badema bir çılgınlıktır, bir sarhoşluktur, batı şarabıyla mahmur olmanın ifadesi ve bir sergerdanlığın ifadesidir. Onun ahkamı sabit ve rasıhtır. Akıl bugün hüküm veriyor. Bu kelam ezelden gelmiş ebede gidecektir. Bunu beşer söyleyemez diyor, arşı ferşi çınlattıracak bir hutbedir diyor. İnsanın teşrihatını yapan en mükemmel anatomi yapan bir ifadedir diyor ve bunun hakkında verilen hükümleri tesbit ve temhir ediyor. Öyle mühürler basıyor ki bütün beşer bir araya gelse bu mühürleri silemeyecektir.
Rasulü Ekrem havasıyla bu muhteşem kitabı pratikleştirmiş, kaynaklarımızın ikincisi. Biz buna sünnet diyoruz. Sünnet Rasulü Erkemin pratik hayatıdır. Ashabın pratik hayatıdır. Kavli fiili takriri nebevi değil. Belki bütünüyle Allah Rasulünün şu kainat sarayında Allaha karşı arz-ı didar etmesi için görünmesinden ibarettir. En eşref mahluk, en ekmel mahluk olarak varlık olarak Cenabı Hak karşısında resmi geçit geçerken Rasulü Erkemin tavrından ibarettir sünnet. O mükemmel vaziyetiyle Allah karşısında görünmüştür, o en mükemmel vaziyetiyle görünmesini Allah istemiştir. Ta başkaları ders ve ibret alsınlar. Bu ders ve ibret alışla sünnet müminlerin hayatına hayat olmuştur ve işte buna sünnet diyoruz. Dinamik bir kuvvettir.
Müminler başları sıkıştıkça sünnete başvururlar. Zira onda Kuranın şerhedildiğini görürüz. Kuranın icmalinin tafsil bulduğunu görürüz. Zira onda bir ekran başında oturmuş gibi, kıyamete kadar gelip geçecek bütün hadiseleri haber veren Rasulü Erkemin sesini ve soluğunu duyarız. Fırat nehri şöyle olacak, Dicle şöyle olacak, şarkta şöyle kızım kıyamet kopacak, Bağdatta falan tarihte ihtilal olacak, filan tarihde falan öldürülecek, ümmetin başına feraine (firavunlar) musallat olacak, Kuran kaldırılacak, nesil kuransız kalacak… haber vermiş İstanbul fethedilecek, sonra el değiştirecek, yine gethedilecek, Ayasofyada namaz kılınacak ferman etmiş bir ekranda görüyor gibi. Allah göstermiş ve sırası geldikçe bu hadoiseler dur ben görüneyim havası içinde onan inananların gözünün önünde resmi geçide durmuşlardır.
Ne haber vermişse çıkmıştır. Benden sonra 30 sene hilafet olacak, zalim melikler gelecek arkadan, yeryüzündü Mogollar işgal edecek, Müslüman alimleri kazığa oturtacaklar, ümmetimin bayrağı cihanın büyük dağlarında dalgalanacak, hususiyle şahıslara sen deniz seyahatine çıkacaksın, orada şehit olacaksın. Yakınımızdaki denizde bir ada, Kıbrıs fethedilecek, 20-30 sene sonra haber verdiği şey vakıa ve hadise halinde sıraya giriyor. Megazi yazarları bu vakaları arkadan gelecek ümmete sadece rapor etmekle iktifa ediyorlar.
Bütün eşya ve hadiseleri, usulünden furuuna kadar gören Hz. Muhammed aleyhissalatü veseslam, gayb bin gözüyle gördüğü vicdanında makes bulan, hayatıyla onu pratikleştirdiği şeye sünnet diyoruz. Müminin kaynağı müracaat edeceği şey. Sünnetten nice haber verilen şey var ki biz ancak onu hadiselerin karşımıza çıkmasıyla anladık. Diclenin fıratın başındaki kızıl kıyameti şimdi anladık, hadiseler onu bize anlattı petrolün hikayesini şimdi anladık, Afrikadaki altından haber vermeleri şimd ianladık, altın olmayan kıymetli madenden uranyumun haberini şimdi anladık. Hadiseler bunları karşımıza dökünce biz Rasulü Erkemin şifre gibi bu sözlerinin neyi anlattığını şimdi anladık.
Nebiler Nebisi, ictimai ve iktisadi hayatımıza da parmak basıyor. Kıyamete kadar eşya ve hadiseleri gören Nebiler Nebisi ictimai ve iktisadi yapınıza işaret ediyor. Ahenk ve düzeniniz kainattaki nizama uygun hareketiniz sözlerime ittibaa bağlıdır, pratik hayatımı hayatınıza hayat kılmaya bağlıdır.
Mümin ikinci başvuracağı yer sünnettir. Sünnet sui tefgsir sui tevile maruz kalmadan masun kalmıştır. Zira ümmet çok uyanık davranmıştır. Yanlış tevil ve tesirleri önleyici mahiyette, ta Rasulü Ekrem devrinde güçlü bir prensip vazedilmiş: İcma ittifak
Sahabei kiram meselelerde icma etmiştir. Bu mesele böyle anlaşılır daha başka türlü değil, bu meselenin izah ve tefsiri böyledir demişler. Ayetten bu mana çıkar, hadisten bu mana çıkar, bu çıkmaz, ittifak etmişlerdir.
Onun için batıl bir kısım zihniyete sahip cemaatler zuhur etmiş ise de bunlar batıl ahkamlarını oturtamamışlardır, icma karşısında tutturamazlardı, zira ümmetin icmaı ittifakı bu türlü tecavüzler karşısında saddi zülkarneyn gibi bunu muhafaza etmiş, o hısnı hasin içinde sünnet ve kitap masun ve mahfuz kalmıştır.
İcma da dinamik bir kuvvettir. İcma bir cemaatin kararvermesi demektir. Diktatörlerin değil, reisicumhurların değil, fertlerin değil, üç beş şahsın değil, topyekün bir milletin kararvermesi demektir.Ehli ihtisasın erbabı ihtisasın karar vermesi demektir. İslama göre hekimlik sahasında mühendislerin hendese sahasında, kimyagerlerin kimya sahasında , riyaziyecilerin
Matematiği bilenleri riyaziye sahasında icması gibi
Fıkıh hadis sahasında kuran ve Tefsir sahasında Kuranı Hadisi ve Fıkhı bilenlerin icması. Ve bu icma İslamın nazarında mukaddes ve muhterem bir icmadır. Kimyacı kuran mevzuunda icma edemez. Tabib icma edemez. Sizin parlementeriniz ona değer verme mevzuunda icma edemez. İttifak yapamaz. O ittifaka gündöndü sapının ittifakı nazarıyla bakılır.
Zira bu bir ihtisas icmaı ve ittifakıdır. Ehli ihtisas bir meselede ittifak ettikten sonra, fıkhı hadisi tefsiri bilenler ittifak ettikten sonra, hilafına hüküm beyan etmek, cehaletini izhardan, denaetini izhardan, fikri iflasını izhardan başka bir şey değildir.
Bu ihtisas mevzuudur. Kimyaya ihtiram kadar, tıbba ihtiram kadar, riyaziyeye ihtiram kadar, pozitif ilimlerin leboratuvarında tartaşıydığı dönemde demokrasiden bahsedildiği dönemde, düşünen bütün kafalara dikkat diye geçiyorum.
Kurana saygılı ve onu muhterem kabul ediyor olalım. O da ihtisas istemektedir. Parlementer dahi olsa cahil ve cühelanın hakkında söz söyleyeceği pesbayağı şey edğildir. Arştan gelen arşı ferşe bağlayan kıyamete kadar devam edecek olan ezeli ve ebedi bir kelamdır.
Kimya kadar saygılı olsunlar. Yoksa izharı cehalet izharı şenaet izharı denaet ediyor o bayağı insanlar.
İcma, Kuran ve sünnetin muihafızı. İcma, kuran ve Sünnetin sui istimal sui tefsir ve teviline karşı göğsünü geren ve onu koruyan dinamik kuvvettir. Müminin sık sık başvurduğu dinamik bir kuvvettir.
Sonra o maşerileşir. Ebu Hanifelerde Şafilerde malikilerde Hanbelilerde inikad haline gelen icma maşerileşir. Ben aynı icma içindeyim verilen kararı aynen delillerini tetkik ederek kabul ediyorum. Binaenaleyhe bir devirde bir insanın bu böyledir demesi daha sonraki devirde milyonlarca inansın bu böyledir hükümünü mutazammındır, bu hükmü mültezimdir. Böyle olmasını gerektirmektedir.
Binaenaleyh topyekün beşerin ictimaı ve ittifakı demektir. Ehli ihtisasa saygının ifadesi olarak. Nasıl 3-5 tane kefere ve fecere aya gittik geldik diyorlar, ihtisaslarına inandığınızdan ötürü siz kabul ediyorsunuz. Biri aksini iddia ettiği zaman hayır gittiler diyorsunuz. Kraterleri gördüler diyorsunuz. Taş getirdiler diyorsunuz. Aynen öyle de bu sahada inikad eden bir icma ve ittifak bütün maşeri vicdan (kaset sonu)
İktisad-6 (1.Haziran.1979)
Konu özeti:
Bütün İslam aleminde oluşan tarihi Alemşümul kardeşlik
Lahorda Hind Müslümanlarının toplanması, İkbalin konuşması
Efendimize, Türkün Trablusgarpta akıttığı akıttığı birkaç damla kanı takdim etmesi
Biz sulhu umuminin teminatçısı cemaatiz
Muhterem Müslümanlar!
Kuranı Kerim alemşümul bir kardeşliği tesis etmek üzere nazil olmuş ilahi bir risalettir. Kuranı mucizül-beyan, aleşümul sulhu salahı, emniyet ve huzuru temin maksadıyla nazil olmuş, Frenkçe ifadesiyle ilahi mesaj, ilahi vahiydir.
Alemşümul bir kardeşlik Kuranı Kerimin sinesinde teessüs etmiş, alemşümul bir dava o sayede tahakkuk etmiştir.
Alemşümul bir kardeşlikle beraber aynı zamanda cihanın sulhu da teessüs ve tahakkuk etmiştir. Bu iki esas ve prensip istikrarlı arızaya maruz kalmadan ictimaimiz için çok mühimdir, iktisadımız için de çok mühimdir.
Alemşümul kardeşlik Endülüsde mümin kardeşinin başına inen kılıç darbelerinin iniltisini vicdanımızda duyacağımız şekilde alemşümul kardeşlik. Türkistanında Dağistanında, Mısırında veya Afrika içlerinde hatta Filipinlerde mütegallib ve mütecebbirler tarafından dininden diyanetinden kanaatından ötürü cevir ve zulme maruz kalanların cevir ve zulümleri karşısında burada inleme, burada of deme, burada telehhüf ve teessüfünü yaşama Alemşümul kardeşliğin ifadesi
Abdurrahman Gafiki başından başından yediği Şarl Martel’in kılıcı başına inerken, mümin beri tarafta başından of diye inliyordu. Alem-şümul kardeşliğin ifadesi Aynı ıstırabı Çanakkaledeki geriye çekilmemiz, Trablusgarptaki ceziremiz, başka bir yerdeki bir başka şekildeki geriye gitmemiz,, alemi İslamın diğer yerlerinde makes buluyor, ıstıraba vesile oluyordu.
Bu şekilde alemşümul bir kardeşlikle biz dahilde mescidlerimizle bunu tahakkuk ettirdik, varlıklı asil ve fakir bir aileden gelmiş, soyluluğu ona nisbeten soylu olmayan kimseler olarak günde 5 defa Rabbimizin huzurunda kemerbeste-i ubudiyet içinde elpençe divan durmak süretiyle tahakkuk ettirdik .
Sultan ve geda efendi ve kapıcısı aynı saflarda durduk aynı yere başımızı koyduk, kah başımızı koyduğumuz yere ayaklarımızı kah da başımızı koyduk ve bu kardeşliğin egzersizini yapa yapa içimize koyduk yerleştirdik. Bünyemizden varlığımızdan ayrılmaz bir şuur halinde, günde 40 defa 5 vakit içinde onun içinde yıkandığımızdan ötürü beşeri garizalardan hayvani isteklerden behimi düşüncelerden tecerrüd ettik soyunduk ve sıyrıldık.
İnsanca düşünme insanca anlama insanca sevme, mürüvvet ve meveddete imkan ve lutfunu bulduk. İmkan da Allahın hazırladığı şeydir, lutuf da yine onun bahşettiği şeydi, minnet ve şükran onun
Dahildeki kardeşliği teessüs ettirdik verdik kardeşlik aldık, dağıttık kardeşlik aldık, baktık yedirdik kardeşlik aldık, fikren ruhen besledik kardeşlik aldık, bir teatide bulunduk ama ciddi bir vahdet teşkil ve tesis ettik. Hacca açıldık, tabakatı beşer çapında bir kardeşliğin, Kabenin etrafında halakalar halinde teşekkül ettiği yerde, bezme ayrı bir dem tutmaya çalıştık, el ele tutunduk ve sıkıştık. Arafatta kardeşliğimizle imza attık, müzdelifede duasını yaptık, Minada ihrama büründük orada kardeşliğimizin demini çıkarmaya çalıştık ve Kabetullahın etrafında döndük, ateşin etrafındaki kelebekler gibi, kardeşlik bezmine dem tuttuk. Alemşümul tabakatı beşer çapındaki kardeşliği böyle tahakkuk ettirdik.
Orası ve bu kardeşlik o kadar mühimdir ki Dağistanda senelerce Moskovadan hür mücadele eden şanlı Şeyh Şamil, Kabetullaha Beytullaha gittiği zaman bütün huccac kendisini görmek istiyordu bu kameti balayı, bu endamlı insanı görmek istiyordu, bu bükülmez pazuyu bu muhteşem kameti, çarlar karşısında eğilmeyen beli görmek istiyorlardı, o boyu görmek istiyordu. Hac bu görmeyi temin ediyordu. Bu sevgiye çıra getiriyor kibrit çakıyor bunu ateşlendiriyor vahdet his ve şuurunu geliştiriyor. Tabakatı beşer çapında Tabakatı beşer çapında biz o kardeşliğe erdik
Ebu Talha ve Ebu Hüreyrenin evinde bir çorba içme işinden başlamak süretiyle teessüs eden kardeşliğimiz, Pakistanı Türkiyenin yanına getirdi, Hindistanda hindunun mezalimi altında inleyen Müslüman Türkün yanına getirdi.
İşte size tablosu, kaç defa dinlediğiniz tablo: Memlekete üst üste felaket geliyor. Çanakkaleden İstanbuldan İngiliz toplarının sesleri geliyor. Belgrada doğru dönük olan toplar içimize dönmüş bizi bombardıman ettiği dönemde kuvvetli bir alternatif bulamayan dış güçler ve kuvvetler, surlarımızı ve şehirlerimizi bombalıyorlardı. Mehmetçik, bunun karşısında mücadele edecek gücü yoktur, sadece süngü vardır, İngiliz toplarının gürlemesine karşı o süngüyle selam durmaktadır
20 inci asırdan ve benden Rasulüllah ve Kuran adına varsın iffet namus bilmeyenler varsın din tanımayan nadanlar bunu anlamasınlar. İngiliz toplarının gürlemesine karşı Mehmetçik süngüsüyle selam duruyordu. Geçemezsin diyordu ve sonra Bedrin aslanlarının arkasına gidiyordu. Rasulüllaha varabilmek için Kabetullaha varabilmek için, Bedrin Aslanlarının arkasına gidiyordu.
Çanakkalede İngiliz topları gürlerken, Trablusgarpda İtalyan topları gürlüyordu, Maraş ve Gaziantepe doğru da yavaş yavaş Fransızlar geliyordu, başka yerlerde başkaları başka gaileler çıkarıyordu.
Altı asır insanlığın kaderi üzerinde hükmetmiş koskocaman bir imparatorluk yaralı bir aslan halinde morga kaldırılırken bu muhteşem bünyeye mutasallıt olmuş parazitler sağdan soldan çıkış adına gülünç tasallutlar gülünç saldırılar ve tecavüzler yapıyorlardı.
Alemi İslam bizimle beraber inliyordu. 6 asır veya 10 asır kendilerini idare etmiş milletler topluluğundan, bir imparatorluğun yıkılışı karşısında alemi İslam inliyordu.
Ben sadece bunlardan arzettiğim birisini arzedeceğim. Alemşümul kardeşliğin ve sulh adına bu mevzuda gösterilen gayretin buudları mevzuunda bir fikir vermeye çalışacağım.
Süleyman Bedevi naklediyor: Bizim Trablusgarptaki hezimet ve geriye çekilmemiz münasebetiyle meselenin daha henüz Pakistanda meydana gelmemiş ama sonra Pakistanın halkını teşkil edecek Müslüman Hintlinin vicdanında nasıl makes bulduğu o anlatıyor. O gün diyor ben de bir gençtim, halk Lahorda harıl harıl sokaklarda, hani şimdi maskara şeklinde sokaklarda yapıyorlar ya, ama büyük bir dava uğruna harıl harıl sokaklarda büyük bir meydanlığa doğru akıyordu Ben de gittim, halkın içinde yürüdüm gittim ama iğne atsan yere düşmeyecek kesafette bir kalabalık vardı. Bizim Trablusgarptaki hezimet ve mağlubiyetin hesaplaşması yapılacaktı. Onun için gözyaşı dökülecek, eller yüce mevlaya kaldırılacak, kefere ve fecereye lanet okunacak, beddua okunacaktı ev aceb şu hilafete şu payitahta yardıma koşabilir miyiz diye orada hesaplaşacaklardı, kendi kendileriyle, milletleriyle hesaplaşacaklardı. Hindi ve Hind hükümetini aşarak, hinduyu ve Hindu düşüncesini aşarak Lahorda sokaklar Müslümanlarla doluyordu.
Ben de gittim diyor. Hatipler tatlı tatlı konuştular, halkın gözlerinden akan yaşlar yere düşmüyordu, birbirinin sırtını ıslatıyordu, ceketler çıkıyorda Türke gönderilmek için, gömlekler çıkarılıyordu, pantolonlar atılıyordu her şey veriliyordu. Evde barkta kap kacak adına ne varsa hepsi aman hilafetin imdadına diye gönderiliyordu. Halk coşmuştu, canını veren yok mu dense pasaportu eline alıp Çanakkaleye koşacak Maraşa koşacak Gaziantepe koşacaklardı.
Allah Rasulününn 14 asır evvel eliyle bina ettiği bünyanın binanın ruhu buydu, anlayışı buydu, bünyanı mersus halinde devamı bundan ibaretti
Ve nihayet kalabalık birine ihtiram kesildiği hissediliyordu. İki büklüm beyaz elbiseler içinde, kürsüye doğru birisi geliyordu, muhtemelen bu tatlı şiire kafiye koyacaktı. Bu tatlı ahenge ayrı bir dem getirecek, son sözü söyleyecek fezlekeyi ifade edecekti iki büklüm kürsüye yaklaştı Sonra öğrendik ki bu zat söz sultanı sözüyle çok sineleri yaralayan Doktor Muhammed İkbal idi. Batının dersini almış ama batılılaşmamıştı. İslam ruhuyla meşbu olmuş olgunlaşmış Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselamın potasında yetişmiş pişmiş sağlam bir hüviyet almış.
Tatlı konuştu, halk kendinden geçti, can vermeye teşne haline geldi o ise son sözlerini şöyle bitiriyordu.:
Cemaat! Ben şu dakikada kendimi huzuru Risaletmeap Efendimizde görüyorum. Bana diyor ki:
- Doktor Muhammed İkbal! Bana ne hediye getirdin? Diyorum ki:
- Ya Rasulallah! Sultana sultanlık gedaya gedalık benim gibi gedadan sultanlara ne hediye gelebilir? Asırlar var ki sana bir hediye getiremedik. Bedrin Aslanları Uhudun Kahramanları Huneynin Kaplanları gibi seni mesud edemedik. Fakat sana aziz bir hediye takdim edeceğiz. Ben bunu cennet çeşmelerine değişmem. Bu hediye Trablusgarpda İtalyanlara karşı savaşan Mehmetçiğin damarlarından akan Kandır diyordu
Cemaat kendinden geçmişti rasulü Erkeme en son takdim edilen şey, yarım bardak kandan ibaretti. İslamın haysiyeti adına namus ve iffeti adına ve mümin kardeşler tarafından mesele böyle değerlendiriliyor alem şümul kardeşlik böyle anlaşılıyordu
İslam bu alemşümul kardeşliği getirmiş, siyahi Hintli Afrikadaki zenci, siyahi insan, bizim burada sineden yediğimiz ıstırapla, hem telinden bir mızrap yemiş gibi of diye inleyecektir. Nasıl Türkistandaki bir inilti benim gönlümde makes bulmakta, nasıl Mısırdaki bir mezalim benim vicdanımda makes bulmakta, nasıl Afrikanın güneyinde bir mezalim benim vicdanımda makes bulmakta, topyekün bünyede aynı inilti ve ıstırap meydana getirmektedir.
Nasıl getirmez ki mefhari mevcudat Efendimiz bünyenin uzuvları mahiyetinde anlattığı islamı böyle anlatıyordu. Bir vucudun uzuvları durumundadır. Birindeki bir hastalık diğerlerinde de kendini hissettirir, uykusuz aç susuz bırakır.
Bizler aç susuz olma yoluna girdik. Bu bezme giriyor ve Allaha söz veriyoruz. Ümmeti Muhammedin derdini kendimize dert edinme sözünü veriyoruz. Zira alemşümul kardeşliğin muktezası budur. Dünya çapında tabakatı beşer çapında birbirini sevmenin muktezası ve gereği budur. Allah bu duygu ile meşbu kılsın
Ve aynı zamanda biz cihan çapında bir sulhun teminatçısı ve sigortasıyız. Biz bozulduğumuz zaman cihanda sulh ve sükun olmaz, sulhu umumi ve teminat olmaz. Onun için bizi yıkmakla sigortaya attırdı ve sonra anarşiyi sokağa saldılar. Biz sulh için saçıldık, döküldük, biz selamet-i umumi için saçıldık döküldük, kendi içimizde selamün aleyküm dedik, aleykümüsselam aldık, selam ve emniyette olun dedik.
Biz huzurun bençileri müjdecileri ve şarihleriyiz cihan çapında bunu tahakkuk ettirdik, yeryüzünü gezdik ve dolaştık, aleme kardeş nazarıyla baktık, bir ölçü bir muvazene ölçüsü olarak zulümden tecebbürden tecevvürden tagallübden kendimizi alıkoymakla beraber insanlık çapında bunun yapılmasına meydan vermedik, muvazene unsuru olarak devreye girdik, sulhu umuminin teminatçısı olduk. Burada böyle dedik, hayat boyu böyle diyecek, böyle ölecek ve cennete girdiğimiz zaman da selamün aleyküm tıbtüm (39/73) iltifatıyla iltifata mahzar olacağız. Selamın cemaatleriyiz biz. Buz İslamın cemaatiyiz, sulhu umuminin cemaatiyiz, Hz. Muhammedin cemaatiyiz. Selamın kitabı olan kuranın cemaatiyiz. Öyle yaşadığımız için, melek cennet kapısında bize perdedarlık yapan kapıyı açan, teşrifatçılıkta bulunan melekler selamün aleyküm tıbtüm Selam size, hoy bir hayata yaşadınız, alemi hoş ettiniz, memnun ve mesrur ettiniz, memnun ve mesrur olarak cennete girin diyecekler Allahümme edehılnel-cennete maal-alemin Allahümme edhılnel-cennete bisselam, Allahümme edhılnel-cennete bil-emani vel-iman amin
Muhterem Müslümanlar!…
Alemşümul kardeşliği ve sulhu umuminin bekçisi olma keyfiyetini Rabbimizden niyaz ediyor, diliyor dileniyoruz. Bizleri kıyamete kadar sulhu umuminin teminatı umuminin muhafızı ve muvasıtı kılsın, müdahili kılsın. Beşerin sulhunu bizin müminlerin eliyle temin etsin.
İktisadi-7 (29.Haziran.1979)
Konu özeti:
İnsan sadece maddeden ibaret değil, ruhi ihtiyaçları var
Faziletin kaynağı servet değil Allah marifetidir
Hz. Osmanın Tebükte altınları getirip vermesi
Abdurrahman bin Avfın servetini dağıtması
Peygamberimizin, yoksul Zahirin Allah katında değerli olduğunu söylemesi
Muhterem Müslümanlar!..
İnsan sadece maddeden ibaret değil, sadece maddeden ibaret olsaydı maddesine hitap edecek şeyler ve maddi ihtiyaçlarına cevap veren şeylerle bütün ihtiyaçları karşılanmış ve kendisi için bir refah temin edilmiş olurdu.
İnsanın maddesinin yanında hatta ondan öte, ondan daha çok yüksek, daha çok ağır çok daha kıymetli, ruh gibi kalp gibi, sır gibi bilinir bilinmez latifeler gibi duygular gibi, pek çok şeylerden mürekkep veya pek büyük istidad ve kabiliyetlerle mücehhez, bütün istidad ve kabiliyetlerden her birinin istediği ayrı ihtiyacı ayrı, arzusu ayrı talebi ayrı… böyle ayrı ayrı istidad ve kabiliyetlerden mürekkep, kainat çapında, kainattan daha büyük avalim ve cihanlarda matvi olan bütün manaları ifade eden, büyük alemin fihristi mükemmel bir varlık, ahseni takvim sırrını ifade eden muazzez bir varlıktır.
İnsan sadece maddeden ibaret olsaydı, ekonomistlerin dediği ve zannettiği gibi, sadece maddeden ibaret olsa, sandıkları gibi, ekonomik bir hayvandan ibaret olsaydı, hara ile para gibi büyük bir vasıta sayılan bir şeyle ihtiyaçları giderilirdi.
Ve insan mesut olurdu, mesud kılınırdı, bir refah hayatı kendisine temin edilirdi.
Halbuki inansın maddesinin yanında belki ondan daha fazla daima ihtiyaç arzeden aklı, ruhu ve hissiyatı gibi şeyler var. Hususiyle asrımızda, bu noktada insan beslenemediği için belki bütün buhranların altında da bunların beslenmemesi bu duyguların ihtiyaçlarına cevap verememe gibi şeyler vardır.
Ve işte bizler meseleleri ele alırken, fazilet açısından bu meselelere de çok büyük bir yerin verilmesi zaviyesinden ele alıyoruz. Maddi ekonomik sistemlerde olduğu gibi, paranın birinci vasıta olarak ele alınması gibi bir hoyratlık bir kabalık, bir donukluk ve sönüklükle meseleyi ele almıyor, insanı bütünüyle mütalaa keyfiyeti içinde bu meseleyi çok aktif çok çanlı, çok şümullü olarak ele alıyoruz.
Bir yönüyle meselemiz objektif paraya dayalı, bir yönüyle subjektif, insan ruh, kalp ve letaifesine bağlı iki yönlü ele alıyor ve şümullü bir dairede kendi fonksiyonunu eda etmeye çalışıyoruz. Ve bu insanımızı, insanlığımızı faziletli kılıyor, dünyaya gelişin gayesi ve hedefi de budur… Allah bizi faziletli kılsın.
Para her şey değildir. Allah nazarında Rasulüllah nazarında, insanlar nazarında, para insanı faziletli kılan şey değildir. Yer altı yer üstü servet menbaları, insanları faziletli kılan şey değildir. Belki yerinde bunlar, fazilete yardım etmiş iseler de, asrımızda anlaşıldığı, öyle zannedildiği gibi, hiçbir zaman faziletin mualla tahtına kurulamamış ve oturamamıştır. Yerinde faziletle hizmet eder.
Allah Rasulü Sallallahü aleyhi ve selem Tebüke azm-ı rah buyuruyorlar. Ona ceyşül-usre diyoruz. En sıcak bir mevsimde, kıtlığın hükümferma olduğu bir dönemde, bizansa karşı resmi geçit mahiyetinde bir görünmek iktiza ediyordu.
Mefhari mevcudat efendimiz de arkasına aldığı dünyayı istihkar etmiş cemaatiyle bu işi yapacaktı. Ağustos ayı yaz mevsimi, meyvaların çiçeklerin tebessüm ettiği dönemde Sahabenin mahrumiyet ve kıtlıklara tam bir son beklediği hengamda, buyurun Tebük’e demek çok ağır bir şeydi ama kimse bunu ağır kabul etmedi, seve seve herkes bu tatlı, bu mukaddes yolculuğa katlandı.
Ama bunun için at lazımdı, malzeme lazımdı harp için gerekli olan techizat lazımdı. Onun için Allah Rasulü halkın hissi semahatine dokundu, onlardan cömertlik bekledi. Herkes bir şeyler getiriyordu. Kaç defa duyup dinlediniz.
Ebu Bekir bütün mamelekini getiriyordu, Ömer servetinin yarısın getiriyordu ve Hz. Osman zengindi. Yemen ve Medine arasında, Suriye ve Medine arasında kervanlar teşkil ediyor ticaret yapıyordu. Zengindi binlerce devesi vardı. Allah Rasulünün bu davetine kucak dolusu altınla icabet etti.
Allah Rasulü gelen her şeyi gözetme ve tesbit etme havası içinde, Mescidi Nebevisinde oturuyorlardı. Osman içeriye girdi, zor taşıdığı bir şey vardı elinde. Allah Rasulünün önüne geldi ve mübarek eteğine boşaltıverdi. Şangır şangır paralar altınlar dökülürken Allah Rasulü eliyle kurcalıyor ve şöyle diyordu:
Vallahi Osmana bundan sonra yaptığı kötülükler zarar vermez diyordu. Muhalfarz Osman günah işlese bile, bugün yaptığı bu semahatle bu cömertlikle Allah onu muaheze etmeyecektir.
Servet vardı bir yerde ama o, yerinde kullanılıyordu. Yerinde kullanılmayan böyle bir servet belki faziletsizlik, belki bir kısım fazilete giden yolları tıkayıcı bir mahiyettedir.
İşte Seyyidetina Hz. Aişe, İşte Abdurrahman bin Avaf. O güleç yüzlü Sahabi, cennetle tebşir edilmiş 10 insan arasında yer alan zat, develeriyle ticaretten dönerken Medinenin içinde, dillerde dolaşan ve kulaklara çarpan bir ses duydu. Bu söz Hanei Nebeviden, Hz. Aişeden geliyordu. Abdurrahman bin Avf beyninden vurulmuş gibi olmuştu. Hanei Saadete geldi ve Hz. Aişeye sordu: “Anam bir söz şayi ki senden zuhur ettiği söylenir. Sen şöyle bir şey nakletmişsin. Rasulüllah buyurmuş ki:
- Abdurrahman bin Avfı ben cennete girerken gördüm, ayakta yürümeye iktidarı yoktu, emekleye emekleye gidiyordu. Sebebi sorulunca: Servetinin çokluğu buyurdu.Bunu sen Rasulü Erkemden duydun mu?
- Evet bunu bu kulaklarımla Rasulü Erkemden duydum deyince bütün servetini Medine fakirlerine bağışlayıverdi.
Fazilete giden yol tıkanıyordu. Servet sahibi olacaksın da fakat bu maddi manevi terakkide yükselişte onları merdiven ve basamak olarak kullanacak, faziletini onun üzerine kuracaksın. Servetin bu türlü fazilete medar ve vesile olursa zararsız olsa bile haddızatında servet faziletin ne remzi ne işareti ne de büyük bir vesilesidir.
Fazilet Allah marifetine bağlıdır. Fazilet Allah katında insanın Allaha yaklaşmasına bağlıdır.
Rasulü Erkemin badiyede çiçek gibi Zahir adında bir dostu vardı. O bedevi bir insandı, çölde bulduğu şeyleri getirir, Medine pazarında satar her gelişinde de Rasulü Erkeme bir demet çiçekle gelir hastanın yanına geliyor gibi çiçek getiriverirdi.
Allah Rasulü Zahir bizim badiyemiz buyururdu. O bizim çöl insanımız. Medine pazarında ticaret yaparken, Allah Rasulünün 4-5 defa yaptığı latifelerden birisidir, sessiz arkadan süzüldü, Zahirin arkasına yanaştı ve gözlerini tuttu. Önce Zahir:
- O kim bıraksın beni dedi. Sonra Rasulü Ekrem olduğunu anlayınca, sırtı ile iyice dayanıverdi ona. Yümnünden bereketinden, şeref ve nuraniyetinden istifade etmek için, o mücessem nura sürünüp duruyordu.
Rasulü Ekrem o anda seslendi:
- Bir kul var satıyorum alan var mı diye seslendi.
Zahir Allah kuluydu, ama bu mana bu söz, köle manasına gelir. Zahir latifeyle mukabele etti:
- Ya Rasulallah beni satsan çok para etmem
Zahir cisim itibariyle müdebdeb değildi, zengin değildi, mualla bir kameti yoktu. Ona çirkin denemez ama güzel de değildi.
- Ya Rasuallah beni satsan çok para etmem çünkü güzel değilim dedi. Allah Rasulü içini çekti şöyle dedi:
- Sen Allah katında çok kıymet ifade edersin buyurdular.
Fazilet kurbiyet içinde ele alınmalı, Rasulüllaha kurbiyet içinde ele alınmalı.
Binaenaleyh biz ictimaimizde de iktisadi hayatımızda da meseleyi, ruhun ve kalbin terakkisiyle elde edilebilecek fazilete dayıyoruz. İmanlı fazilete bağlıyoruz. Allah bizi iman yolunda ve imanlı fazilet yolunda kaim ve daim eylesin.
Maddenin ve maddi anlayışın sökmediği, materyalizmin iflas ettiği, batı sisteminin tıkandığı ve bütün menbaların tıkandığı dönemde, bütün cetvel ve menfezlerin açılacağını intizar ediyoruz. Bu bizin kuracağımız fazilet cemaatine bağlı, faziletli topluluğa bağlı. Sulhu umuminin temsilcisi, insanlığı seven ve insanlık hesabına hareket eden cemaate bağlı. Allah ümniyye ve ideallerimizi tahakkuk ettirsin.Bizi yolunda ve rızası istikametinde kaim ve daim eylesin
İktisadi-8 (06.Temmuz.1979)
Konu özeti:
Dünya ahiret muvazenesini dengesini kurmak gerekir
Peygamberimiz denge getirmek için gelmiştir
Sad ibni ebi Vakkas’ın malını dağıtmak istemesi
Kab bin Malikin Tebüke katılamaması, konuşma yasağı
Affedildikten sonra malını tasadduk etmek istemesi
Ebu Talhanın bahçesini Hz. Ömerin arazisini infak etmesi
Muhterem Müslümanlar!…
Müminin hayata bakışı, müminin dünyaya bakışı, müminin dünyanın muhtevasına, mala mülke bakışı, evladü ıyale bakışı, yığın yığın altına ve gümüşe bakışı bir muvazene içindedir.
O bütün muamelelerinde düşüncesi istikametinde hareket eder, düşüncesi istikametinde karar verir, düşüncesinde ise dünya ve ukba bir binanın iki menzili, bir konağın iki odası mahiyetindedir. Burayı tefgriş ettiği gibi öbür alemi de tefriş etme mecburiyetindedir. Burada ışık yaktığı gibi, orada da ışık yakma mecburiyetindedir. Burada Allahın nimetlerinden istifade tetiği gibi, orada da istifade edecek yolda bulunmalı, dünyevi hayatını ahirette mesut olacak şekilde ayarlamalı, hesabını ona göre yapmalıdır.
Mümin o bakımdan muvazene insanıdır. Tam bir dünya ve ukba muvazenesini kurmuş insandır. Ne karanlık kiliselerin içinde veya başka yerlerde dehlizlerde Rabbime dua ediyorum diye ictimai hayatı terk etme, inziva hayatını ihtiyar etme, ne de bağışlayın balıklamasına dünyanın içine inhimak etme…
Ondana alacağını alma, berikinden de alacağını alma ve bir dünya ukba muvazenesi kurma.
Peygamber Efendimiz bu muvazeneyi kurmak için gelmiştir. Müminlerin iç alemleri, vicdanlarıyla his dünyaları arasındaki muvazeneyi kurmak için gelmiştir. Kalp ve vicdan, dışarıda cereyan eden hadiselere mütenakız düşmeyecek, vicdanın her an esintisini hissettiğimiz mana ve irfan huzmelerinin, dış hayatla intibakına şahit olacağız.
Bu derin. Bu anlaşılmaz, bu muğlak ve mudıl meselenin azam şarihi Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam, bu manayı tefsir için gelmiş… Yoksa Allah aşikarelerden daha aşikar, açıklardan daha açık şiddetli vücuhundan gizli
Vicdan ona dem tutmakta, kalp onu terennüm etmekte, inkar eden inkarıyla sadece kendi başını yarmaktadır.
Kalbimdeki ALlahı kimse silemez. Vicdanımın Allah deyişini kimse durduramaz. Bunu reaksiyonların ve başkaldırmaların verasında da esasen bu vardır. Ama bunu belli formuller içinde aklıma duyurması ve bunun irademe hakim olması, hayatımın buna göre denge ve düzene getirilmesi, mefhari mevcudat Efendimiz sayesinde olmuştur
Kurduğu hayatı bu ahenk içinde kurar. Böyleb ir hayatta bir tarafın ağır basması bahis mevzuu değildir. Böyle bir hayatta dünya ve dünyaya ait şeylerin bulunduğu kefenin ağır basması bahis mevezuu değildir.
Dünya vardır vardır ve ihtişamıyla vardır, mevcuddur ama bununlar beraber ahireti unutturacak mahiyette değildir. Belki dünyada her zikzak her girizgah ahireteait bir ihtarda bulunmakla dikkat çekmekte, dikkat nazarımızı ahiret üzerinde yeni ifadeyle odaklandırmaktadır. Dünya bizim için böyledir.
Onun için hakiki müminler, hayatlarını yaşarken sürçüp kalkmada ahireti haztırlamış hatasında ahireti hatırlamış, ahirete gitme yoluna girip yani bir hastalık bir arızaya maruz kaldığı zaman, ahireti hatırlamış ve bütün zikzakları bununla aşmaya çalışmış.
Seyidin Has ibni ebi Vakkas, hummaya tutulmuş tir tir titriyor Mekkei Mükerremede. Allah Rasulünün sırtını sıvazlayıp da: İşte bu benim dayım, varsa böyle dayısı olan kimsenin göstersin dediği Sad bini ebi Vakkas, Medinenin soylu insanlarından. Aç kalıp da idrarının altında bulduğu deriyi mal bulmuş mağribi gibi o gün sayan, islamın o ilk devrine ait bütün çileyi iliklerine kadar tatmış, yaşamış zehir içmiş insan, sonra da bir pişdar gibi rasulü Erkemin yanında bir muhafız gibi, bir perdedar gibi yer ve mevkiini almış İstikbalin büyük İran Fatihi, büyük kumandan sad ibni ebi Vakkas, Allah Rasulünün dayızadesi.
Tir tir titriyor hummadan. Allah başucunda bulunuyor, sağa sola inhiraf etmeden ahirete doğru bir gidiş saydığı bu hastalığa tutulunca Allah Rasulü ne şöyle dedi:
- Ya Rasulallah müsaade buyurursan bütün mamelekimi Allah yolunda sarfetmek istiyorum.
Tatlı dağıtım, içte inşirah hasıl eden dağıtım, burada verip de öbür tarafta cenneti alma düşüncesini kalbinde meydana getiren dağıtım. Veyahutta o düşünce hesabına bana müsbet adım attıran dağıtım, burada verip de öbür tarafta cenneti alma düşüncesini kalbinde meydana getiren dağıtım veyahutta o düşünce hesabına bana müsbet adım attıran dağıtım ruh ve şuuru
Allah Rasulü Sallallahü aleyhi ve Selam:
- Hayır seni iyi olacaksın çok kimseler senin elinden zarar görecek, çokları da elinden fayda görecek. Hakkında tehcilatta bulundu.
Sad ibni ebi Vakkas iyi oldu İsrar ediyordu malını dağıtmak için.
-Sülüsünü ver dedi Allah Rasulü, üçte birini infak etsen yeter ama o bile çoktur buyurdu.
Allah Rasulü vermek isteyenini önünü alıyordu, dağıtmak isteyenin önüne geçiyor hayattaki muvazeneyi telkin ve talim ediyordu, bu şuur vardı.
İyi oldu Sad ibni ebi Vakkas. İranı fethetti, evladü ıyal sahibi oldu. İranın ateşgedeleri ondan zarar gördü. Öyle demişti Muhbiri Sadık. Fütuhat oldu müminler fayda gördü
Sad ibni ebi Vakkas sağa sola inhiraf etmeden ölüme doğru koştuğu noktada mal ve menalini her şeyi Allah yolunda sarfetmeyi düşünüyordu. Bir başka hadiseyi seyredin, kaç defa dinlediğiniz bir tablo
Kab ibni Malik, Tebük Rasulü Ekrem ile beraber iştirak etmemişti. Sıcak mevsimde sefere buyrun davetine icabet edememişti. Fakat imanlıydı, güçlüydü canlıydı. Uhudda Rasulü Ekrem yaralanınca, bir tarafta kalınca ilk defa o bulmuştu. Gür sesiyle haykırmış ve Ashabın Efendimizin etrafında toplanmasını temin etmişti. Rasulü Erkemin onu sevmemesi mümkün değildi. Dili kadar kılıcı kılıcı kadar dili keskin yaralayıcı bir insandı. Allah Rasulünün memduh ve mahbublarındandı. Ama nasılsa iştirak edememişti Niye bu temdid niçin bu paka çıkarma gayreti diyeceksiniz
Şeregfli bir Sahabenin bir zellesi karşısında içinize bir şey gelmesin diye bu çabalamayı yapıyor, onun mezayasını önünüze döküyorum, ta aklınızdan bir şey geçmesin
İştirak edememişti, harp yoktu, manevra vardı, ama iştirak edememişti. Dönüşte de Allah Rasulü kendisine iltifat etmemiş, git evine Allah seni affedinceye kadar bekle demişti. Kimse Kab ile konuşmuyordu. Cihad mevsiminde cihada iştirak etmedi, bugün giderim yarın giuderim deyip, bugünün işini yarına koyduğu için koyup da ihmal ettiği ve geriye kaldığı için ne Rasulü Ekrem konuşuyor ne de Ashab konuşuyordu.
Kab bin Malik kendi durumunu anlatırken: Herkes bana küstü ve herkes benden yüzçevirdi. Mescide gider Rasulü Ekremni görebileceği yerde oturur selamün aleyküm ya Rasulallah derdim, sonra da dikkat kesilir dudaklarına bakardım, sesi çıkmıyor ama acaba kıpırdıyor mu ve aleyküm selam diyor mu. Demiyordu diyor.
Ashabı kirama Medine sokaklarında selam verirdim, herkes yüzünü çevirir yüzüme bakmaz ve selamımı da almazdı diyor.
Ebu Katade ki ilk safların şerefli sahabilerindendi, amcamın oğlu derdimi ona anlatayım dedim, damının duvarından atladım, evine girdim yüzüme bakmadı evinin içinde. Dedim ki:
- Ya Eba Katade bilirsin Allahı da Rasulüllahı da severim ne olur Allah aşkına!… Hayır dedi. Bilmiyorum sevip sevmediğini. Bir tek kelime konuşmuştu o da buydu. İçimi delen bir söz olmuştu.
40 gün bu ayrılık devresi devam etmişti, kimse yüzüme bakmamıştı bu 40 gün içinde. Diğer iki arkadaşımla birlikte kimse selamımı almamış, mescide girmiş çıkmış namaz kılmış, evime kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlamıştım.
Bu bir yıkılış mıydı, baş aşağı gidiş miydi? Rasulüllah içimizde varken cehennem yoluna giriş imiydi? Yıkılmış gitmiştim.
Bir beşaret beklerken nihayet affedildiğimizin fermanını dinlemeye muntazır iken bir emir geldi ki o hepten baş aşağı yıktı bizi. Allah Rasulü kadınlarından da ayrılsınlar buyurmuştu.
Mevsiminde cihada iştirak etmeyenler, ölünmesi gereken yerde ölüme azmetmeyenler, çile gerektiği yerde çileye katlanamayanlar, Rasulüllahın davetine icabet etmeyenler, ailelerinden de ayrılsınlar…
Herkes hanımından ayrıldı. Hilal vardı ki yaşlıydı, bakım görümünü yapacak halde değildi, titreyerek kalkıyor ve oturuyordu, o dahi hanımından ayrılmış emre el pençe divan durmuş baş üstüne ya Rasulallah demişlerdi.
Çekilir miydi bu dert? Her dert çekilir de Rasulü Ekrem hayattayken ayrı kalma derdi çekilmez, ama katlanıyorlardı.Biliyorlardık Rahman ve Rahim olan Allah bir menfez açacak, yeten beğendim halinizi affettil sizi diyecek… Biliyorlar ve bekliyorlardı.
Son gündü, günlar 50’inci gün adını almıştı. Damımın üstünte yıkılmış bekliyordum. Bekleme mecburiyetindeydim. Ayaklarımın takatı kesilmiş, ben aç ve biilaç Allah Rasulünden gelecek bir sesi ve soluğu bekliyordum. Tıpkı kuranın hakkımızda dediği gibi, haklarında Kuran ayeti nazil oluyor. Hakkımızda Kuranın dediği gibi.
Yer genişliğine rağmen benim gırtlağım sıkılıyor, zindanda gibi bunalıyordum. Bunalma son kerteye varmıştı, artık tükendim diyeceğim an gelmişti, bittim ya Rabbi diyecektim derken Mescidi Nebevi tarafından bir sesin yükseldiğini duydum ayet nazil olmuştu. Üçümüz hakkında Allah bizi affettiğini beyan ediyordu. Gür sesli bir sahabi atla gelip bana haber vermeye tahammülü olmadığı için, çabuk olsun diye ta oradan bağırıvermişti. Ben ne olup bittiğini anlayamamıştım yanıma gelip de bana Allah sizi affetti beşaretini verince, sırtımda tek entarim vardı ridam, giyecek başka bir şeyim yoktu. Çıkardım onu ona verdim.
Ben hayatımda iki defa sevindim bir çocukların taleal-bedru aleyna sözleriyle Rasulü Erkemi seniyyei vedadan Medineye girdiği gündü bayramdı benim için. Bir de o gün Allah bizi affettiği haber gelip ulaştığı zaman bayram yapıyorduk.
Emanet bir elbiseyi sırtıma taktım da Huzuru Risaletpenahiye koştum. Rasulü Ekrem tazimle kalktı, 50 günden beri tebessümüne hasrettim, çölde yanmış bir insan gibi dudaklarım patlamıştı, kucakladı bağrına bastı, yunmuş yıkanmıştım, yeniden ayaklarıma fer gelmişti, dizime derman gelmişti, kendimi yeniden doğuyor ve diriliyor gibi hissediyordum.
- Allah sizi affetti. dedi
- Ya Rasulallah? Siz mi bağışlıyorsunuz yoksa hakkımda ayet mi nazil oldu?
- Hakkınızda ayet naziloldu ve Allah sizleri bağışlıyor buyurdu.
Sevindim bayram gibi sevindim, bir çocuk gibi sevindim. Ya Rasulallah dedim ben bir günah işledikten sonra affeden Rabbimin yolunda ve uğrunda bütün servetimi infak ediyorum
- Dağıtma! Buyurdu. Çoktur bütün servetini dağıtma. Çoluk çocuğunu elaleme el açacak hale getirme, tekeffüf ve teseüle zorlama, servetini yanında bırak!..
- Yarısını ya Rasulallah!..
- Yarısı da çoktur
- Sülüsünü ya Rasulallah, üçte birini
- Sülüsü olur fakat o bile çoktur diyordu.
Sahabi yeni bir girizgah yakalamıştı, günah saydığı bir meseleden sonra Rasulü Erkemi görme mahrumiyetinden sonra Allahın affına dair ferman göndermesi öyle bir girizgahtı ki tereddüt etmeden bu uğurda bütün servetini dağıtabilirdi
İşte İslam getirdiği irfan hayatıyla bu dağıtım şuurunu da beraber getirmiştir.
Ebu Talha Büreyha bahçesini verirken cennette bir bahçe ümid ediyordu.
Vakfın ilk banisi Hz. Ömer Hayberde hissesine düşen yeri vakfederken vakfın ilk banisi ve cennette vakfettiği şey kadar bir şey bekliyordu.
Bu şuuru iman ve kuran geliştirmiş, kalplerini bu hale ve bu seviyeye ila ve irca etmişti.
Onun için dağıtım da kendi kendine oluyordu. Biz bunun aşık ve meftunu bu yolun meczub ve mecnunuyuz. Allah bu yolda bizi kaim ve daim eylesin. Sabır ve metanet ihsan eylesin.
Biz ne zaman Kab bin Malikler haline geleceğiz o zaman ekşimiş suratlar, maküs talih kendi kendine düzelecek ve istikamet kazanacaktır.
Allah teşrif tekrim ve tebcil edip camiye soktuğu secde ettirmekle yüzlerini nurlandırdığı, irfanına erdirmekle vicdanlarına nur sır koyduğu sizleri yolunda kaim ve daim eylesin.Dini mübini islama hizmetten bir lahza dur eylemesin. Buraya kadar getirdiği siz cemaat ve kullarını bundan öte de cennetül-firdevse doğru temiz güvercinler gibi kanat çırpıp yükselme şerefiyle şerefyab eylesin
İktisadi-9 (13.Temmuz.1979)
Konu özet:
İslam ictimai ve iktisadi denge ve musavat getirmiştir.
Vali Said ibn-i Amir hakkında Hz. Ömere yapılan 3 şikayet konusu
Hz.Ömerin şehid olurken halk ne düşünüyor diye araştırması
Muhterem Müslümanlar!…
Allaha binlerce hamd ve sena olsun ki bizi Müslüman olarak yarattı. İslamın getirdiği istikametten istifade etme imkanlarını bize bahşeyledi.
Onun için ne sağda ne de solda herhangi bir şeye başvurma lüzumunu duymuyor, ictimai ve iktisadi hayatımızı denge ve düzene getirmek için başkalarının kapısına gitmiyor başkalarına karşı dilencilik durumuna düşmüyoruz.
İmanımıza bağlı amelimiz, amelimize dayalı muamelatımız beraber ele alındığı zaman, adeta sistem kendi kendine yürüyor gibi, huzurluların sistemi, Allahı hoşnut edenlerin sistemi, cennete ehil hale gelmişlerin sistemi, cehennemden uzaklaşmışların sistemi Bu hava içinde devam edip gidiyor.
Biz bütün bu hususlarda sağdan soldan alttan ve üstten gelen nimetlerden sadece ve sadece Allaha karşı medyuniyetimizi hissediyor, ona hamd ve senada bulunuyoruz. Bizim bu sistem içinde kanunların, nizamların, felsefelerin, derin derin düşünmelerin ve muğlak mudıl şeylere çare bulmaların yeri yoktur. Bizi yaratan Allah bizi istikamet içinde yürütecek, dengeli ve düzenli bir hayat yaşattıracak prensipleri vazetmiş, bizden istemiştir bunları.
Biz Allahın emirleri istikametinde olduktan sonra ne felsefenin muğlak ve mudıl meselelerine girmeye ne ictimainin karanlık dehlizlerinde olaşmaya ne de iktisadinin henüz gezdiği oy erde, henüz oturma imkanını bulamadığı meselelere, yerlere işlere başvurma lüzumunu duymayacağız, duymuyoruz ve ihtiyaç hissetmeyeceğiz.
Bir bakıma her şeyi bırakıp miskin miskin uyuşuk uyuşuk emri ilahiye ram olma manasına gelmesin, bütün aktivitesini, bütün canlılığını da yine Allahdan alır mümin Allahın rızasını kazanma istikametinde ve bu arada zelil olmadan da Allahın hoşnut olduğunu düşünerek zilleti Allahın sevmediğini hesaba katarak, muttasıl hamleler içinde yeni dünyalar inşa etmeye, yeni dünyalar kurmaya çalışacak ve yerinde duramayacaktır.
Böyle bir hava içinde ne musavaatsızlık gibi bir girdap vardır ki alt üstle boğuşsun, ne zulüm ve tasallut, tahakküm ve ceberut gibi bir şeyler vardır ki hiyerarşiye karşı isyan olsun. Silsile-i meratip bertaraf edilmek istensin. Ne farklı yeme içme gibi şeyler vardır ki bir islami cemaat içinde görüp de onu elde edemediğinden ötürü iştahlar kabarsın ve bundan anarşi doğsun.
En yukarıdan en aşağıya kadar tesbih taneleri gibi bir ipe dizilmiş gibi müminler, aynı hava ve aynı hüviyet içindedirler. Hatta onların, bizim tesbihlerimiz gibi imamları ve 33 ü birbirinden ayıran imamcıkları da yoktur.
İmam hizmetçidir. Seyyidül-kavmi hadimühüm prensibi içinde, küçük dairedeki imamdan büyük dairedeki imama kadar, 3 kişinin imamına şu prensipleri getirir İslam:
İmam onların yemeğini yapacak, çamaşırlarını yıkayacak, uyuyacakları ana kadar başlarında bekleyecek, uyudukları zaman üzerlerini kapatacak, tıpkı anne babanın evladına karşı tavrı gibi. Yukarıya götürürseniz, Ömer şöyle çerçeveler:
Diclenin üzerinde bir koyunun ayağı, köprünün taşına girse kırılsa, yarın huzuru ilahide Allah onu Ömerden sorar. Baştan aşağıya kadar hava bu şekilde nescedilmiş ve bu tam ahenk ve aynı musavat hava içinde, hiçbir taraftan, hiçbir seviyeden diğer seviye ve tarafa gelecek itiraz, itizar, başkaldırma ve isyan etme meselesi bahis mevzuu değildir.
Binlerce valinin etrafı idare ettiği dönemde, sadece bir tek valiyi dile getireyim. Cemaatin iç yapısı mevzuunda bir fikre sahip olacaksınız. Göreceksiniz ki iktisadinin büyük debdebe ve ihtişamla temerküzler, tahaşşüdler diye önüne sürdüğü işsizlikten bahsetme adına bir kısım şeyler getirdiği felsefeler getirdiği, bütün bunlara mukabil fıtri hayatın, tabii hayatın, Allahın emirleri istikametinde nasıl ahenk içinde yürüyor
Etrafta yüzlerce vali var. İçleirinde eyalet valileri var. Üç beş eyaleti birden idare eden valiler var. Ve İslam devletinin sınırları, Türkiyeyi 30 defa yutacak kadar genişlemiş, geliri de bütçemizin 100 katına yükselmiş. Bu dönemde bir vilayet valisinin umumi durumunu gördüğünüz zaman, cemiyetin iç yapısına tam vakıf ve nigehban olacak, başkalarının ütopya dünyalarında tersim ettiği bu muhteşem alemi, hayalinizde yaşamaya çalışacaksınız.
Seyyidina Hz. Ömer, her hac mevsiminde 10 senelik hilafet müddeti içinde, Mekkede Beytullahın etrafında, Minada Akabelerde, Arafatta toplulukların bulunduğu yerde ve Müzdelifede yine toplulukların bulunduğu yerde, etraftan gelen halkla temas ediyor, amillerden valilerden, mal müdürlerinden, zekatçılardan memnun olup olmadıklarını, bir şikayetleri olup olmadığını soruyor. Hiçbir valisinden şikayet gelmiyor. Hacca giden, sıradan insandır, etraftan gelen müminlerdir. Bunlardan birinde olmasa bile birine şikayet mevzuu olabilecek bir taadda ve şikayet olmuş, bir itisaf ve zulüm olmuştur muhakkak. Fakat hiçbirinden bir şikayet duymuyor. Hz. Ömer.
Belki bana söylemiyorlar diye vefat edeceği sene bütün eyaletleri teker teker gezmeyi kafaya koymuştu ki, irtihal edip dar-ı bekaya gidince bu ameliye olmadı. Yalnız bir cemaate rastladı Akabede. Dediler ki:
- Ya Ömer! Biz validen şikayet ediyoruz
- Kimdir sizin valiniz?
- Said ibn-i Amir dediler. Öyle deyince Hz. Ömer belki içinden geçti, keşke yer yarılsaydı da içine girseydim. Said ibn-i Amir benim saygılı valilerimdendir, ondan şikayet geliyorsa demek ki halk, şikayetleri ketmediyor. Vay benim halime bu vaziyette Allahın huzuruna gidersem!
Devlet reisindeki ulvi duyguları düşünüyor musunuz?
Said ibn-i Amir derdest Medineye celbediliyor. O zatları da orda bulunduruyor. Vali içeriye girince:
- Buyur ya Emiral-Müminin, bir fermanınız mı vardı diyor.
- Senden şikayet var deyince şaşırıyor vali. Ne acaba benden şikayet ettikleri?
Nakleden diyor ki Hz. Ömer senden şikayet var derken, içinden Allaha şöyle yalvardı: Allahım Said ibn-i Amir karşısında beni mahcub etme diyordu.
Halk şikayetlerini söyledi.
1-Arada bir zaman, bir an oluyor ki, işlerimizi görürken, mesela makamına otururken, mescide otururken kendinden geçiyor, saralı gibi bayılıyor dediler. Bir bundan şikayet ediyoruz. Bu saralı adamı al.
2- Geceleri kimseyi kabul etmiyor. Yatsı namazını kılıyor, evine giriyor, sadece sabah namazında dışarıya çıkıyor.
Ayağı öpülecek valiye bakın!.. Nesinden şikayet ediyorlar. Gece kimseyi kabul etmiyormuş!
Milletin yükünü yüklendi ya 24 saat vazifeli çatlayıncaya kadar
3- Haftada bir gün hiç dışarıya çıkmıyor.
Ömer çok sarsılır. Demek sen tebanla görüşmüyorsun, demek sen tebanla arana böyle bir sürte koydun, demek gece halkı kabul etmiyorsun, demek haftada bir gün kendine ayırdın, Allahım beni halas eyle diyor.
Ya emiralmüminin!… Bir beni dinle diyor. Beni oraya vali olarak gönderdin. Kendi gelirim yoktu, devlet hazinesinden de maaş alamazdım. Milletime iş yapıyorken bu alçaklığa katlanamazdım. Gelirimi temin ediyorum ancak geçimim kadar bir şey temin edebiliyorum. Milletime eyaletime hizmet için yapıyorum bunu.
- Niçin gece dışarıya çıkmıyorsun? Halkı kabul etmiyorsun?
- Ya Ömer! Hasta bir hanımım var, çamaşırımı kendim yıkıyorum. Vali Hanımımın bakım görümümü kendim yapıyorum. Ertesi gün, onun benim ve çocukların yiyeceği yemeği kendim hazırlıyorum ve bu arada gece Rabbime de ibadet yapıyorum. Gündüz ne hanımıma bakmam ne çocuklarıma bakmam ne de yemeği yapma imkanım olmadığı için, bağışlarlarsa kusurumu affederlerse, ben Rabbime ibadetime hem de evladü ıyalime bakışım.. bu gecede olsun benim diyor
Ömer, Allahına hamdetti
İkincisini sordu:
- Haftada bir gün hiç dışarıya çıkmıyormuşsun?
- Ya Ömer Allahım şahit şu sırtıma giydiğim elbisemden başka elbisem yoktur. Bir hafta biteviye bunu giyerim. Haftada bir gün gece peştemala sarılır bunu yıkarım, kuruyuncaya kadar da dışarıya çıkma imkanını bulamam
Ömer secdeye kapanacak hale gelmiştir. Tanıdığım gibiymiş Said ibni Amir.
- Ara sıra sayılıyormuşsun?
- Evet bayılıyorum ya Ömer! Habbab bin Eret şehid edildiği zaman ben Mekkede bulunuyordum, Müslüman olamamıştım daha. Onu getirdiler daracının altına, mızraklarla üzerine doğru saldırıyorlardı: Dininden dön, Muhammedi terk et diyorlardı. O, etrafında aşina bir çehre bulamadı, halbuki ben uzaktan seyrediyordum, yardımına koşamadım onun, Habbabın üzerine çullanırken, bakışlarını uzaklara doğru kaldırdı: Allahım selamımı Rasulüne ulaştır. Yani sonuna kadar sadakat içindeyim.
Aynı lahzada Medinede kumlar üzerinde oturan Allah Rasulü, dizlerine kadar doğruldu: Ve aleykesselam ya Habbab! Diye bulurdu.
Ben bu manzarayı seyrediyordum. Yardım edemedim. Ne zaman o tablo gözümün önüne gelirse, kendimi suçlu sayarım: Keşke ölseydim! Derim ve bayılır düşerim.
Şimdi alın götürün valiyi der. Şimdi alın götürün valiyi, anladınız mı valiyi?…
Devlet reisi Ömer, vali Said ibn-i Amir… Umumi hava budur. Teba küçük bir haksızlık karşısında kılıcını çıkaracak kadar uyanıktır ve rahatlıkla hakkın müdafaasını yapacak kadar hürdür, serbesttir ölümü istihkar edecek havadadır.
Böyle bir havada huzursuzluk olmaz, böyle bir yapıda valiye karşı şikayet olmaz. Böyle bir yapıda devlet reisinin aleyhinde yazı yazılmaz. Böyle bir yapıda devlet reisinin kurşun işlemez vasıtaları içinde girmesine lüzum hasıl olmaz.
Çünkü teba memnundur, behaimine kadar herkes öyle bir devlet reisinin ölümüne ağlar, öyle bir valinin ölümüne ağlar, behaimine kadar her şey Emniyettedir, huzur içindedir.
Onun Hz. Ömer, için sinesinden hançeri yeyip de yere yatarken, ilk aklına gelen şey de o büyük insanın şu olmuştur: Demek ki tebam içinde, benden memnun olmayan bir fert vardı ki, benim kanımla ellerini kirletti diye düşünür, demek beni öldürecek kadar ona kötülük yapmıştım, ey ibn-i Abbas git sokaklarda dolaş bak halk ne diyor, aleyhimizde şikayet var mı? İyi oldu yıkıldı gitti diyorlar mı?
İbn-i Abbas bütün sokakları dolaştı, içeriye girdiğinde şöyle diyordu: Ya Ömer! Beşikteki çocuğuna kadar herkes ya Ömer ya Ömer diye ağlıyor!
- Peki bunu bana kim yaptı? Kimi kırmışım ki yaptı? Dediler ki:
- İranlı bir Mecusi yaptı.
- Allahım sana hamd ederim, demek ki bir mümini kırmadım! İdareci bu! Böyle bir topluluk huzur topluluğudur, emsalini ancak melekler arasında semada gösterebilirsiniz
Yüz iki yüz milyon insanın öldürüldüğü sistemde ne arıyorsunuz? Kiliseleri kapatıp camileri hayvan ahırı haline getiren İskandinavya memleketlerinde tatbik edilen bir sistemde ne arıyorsunuz? Siz kendinize dönün, huzurla beraber her şeyi kendinizde bulacaksınız. Allahın içinizde tutuşturduğu havada bulacaksınız ve o zaman emniyete ve huzura ereceksiniz. Kırık gönülleriniz münkesir ruhlarınız, altı üstüne gelmiş duygularınız, o zaman onarılacak mamure haline gelecek ve siz daha dünyada iken cennetnümun hayatı burada yaşama imkanını elde edeceksiniz.
Aziz ve mesut yaşamış, aziz ve mesut istikbali hazırlama mevkiinde bulunan nesli hazırı Allah hak ve hakikatı ihyada kaim ve daim eylesin. Mazisine yakışır şekilde bir istikbal umrarı tesisiyle onu şerefyab ve serfiraz eylesin. Bütün müesseseleriyle mearifiyle parlementosuyla riyaseti cumhuriyesiyle, köküne bağlı kendi mazi varlığıyla iftihar edecek ve başka kapılara gitme zilletine düşmeyecek hava içinde Allah aziz milletimizi payidar ve mesud eylesin
İktisadi-10 (20.Temmuz.1979)
Konu özeti:
İfrat tefrit ve sırat-ı müstakim
Günümüzdeki sistemlerin çıkmazları
Beşeri sistemlerle İslamın karşılaştırılması
Hz. İbrahimin malının çokluğu, meleğin onu test etmesi
Hz. Ebu Bekirin dikenle tutturulmuş hırkası ve Allahın selamı
Muhterem Müslümanlar!..
Müslümanlık nizamlar arasında muvazene unsuru bir nizamdır. Müslümanlar, insanlar arasında muvazene unsuru topluluklar teşkil ederler.
İfrat ve tefritin ortasında, müminin günde 40 defa ahdü peymanını yenilemesi manasında ihdinassıratal-müstakim diyerek Rabbisinin kendisini hidayet etmesini istediği doğru yol müminin yoludur. Müminin bütün davetleri bu yol etrafındadır. O, bu yolun insanın insanlığın efkarına hakim olmasını ister.
Bu yol hakim olmadıktan sonra iyi diye sahneye sürülen, insanları iğfal temek süretiyle insanlara kabul ettirilen ne kadar yollar, yenilerin ifadesiyle yöntemler varsa, hepsi bunların kendi saliklerinin de ifadesiyle, izafi değerlerle sahneye sürülmekte, herkes göğsündeki güzel bir yama ile sahneye çıkıp arzı endam etmektedir. O kameti balayı kapatacak tepeden tırnağa setredecek, göz alıcı bir kisve, sadece ve sadece semavi damgasıyla bir kisve, sadece ve sadece semavi damgasıyla, Allaha ait ifadeleriyle Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselamın mahbit-i vahy-i ilahi olan pak kalbine esip esip gelmesiyle mana ve tonunu bulan Kuranın ahkamında Kuranın meydana getirdiği cemaatti, cemaatin ruh hayatında ve aksiyonundadır.
Sırat-ı müstakim… Allah bize minnet sadedinde arz ediyor. Vekezalike cealnaküm ümmeten vasatan (2/143). İnsanlara şahitler olasınız diye, numune-i imtisal olasınız diye, davetçi olasınız diye, bulunduğunuz nur hayatına, irfan hayatına davet edesiniz diye, sizi ümmet-i vasat kıldı. Orta ümmetsiniz, sizde ifrat yoktur, olmamalı… Sizde tefrit de yoktur, olmamalı… İfrat ve tefrit sizin dışınızdadır…
Bunu bilmeyen bütün batıl sistemler, insanlığı iğfal manasında sahneye sürdükleri şeylerde, ancak birer sahne, ikişer sahne güzellik vardır. Bunu kabul ediyoruz. Kabul ediyoruz zira şeriat-ı fıtriye içinde Allahın yarattığı aklın da bir payı ve hikmeti vardır.
Tabi ki akıl da hakikatlara dair bir kısım şeyleri keşfedecektir. Ama akla bütün seyyaliyet ve cevvaliyetini kazandırma, onu vahyin rehberliği altında yürütmeye bağlıdır. Aklı Mevlana’nın ifadesiyle, Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamın yoluna kurban edeceksin. Akla en büyük payeyi kazandırmış olacaksın.
Bununla beraber kefgere ve fecere de aklın hikmet-i vücudu olarak, güzellik diyebileceğimiz şeylerin mevcudiyeti inkar edilemez. Ama bir iki güzellik, bir iki hakikat adına bütün hakikatları inkar etmeye gelince, bu da eşi emsali bulunmaz bir itisaf, bir zulüm ve bir anlayışsızlığın ifadesidir. Falan bizden daha kötü. Sermaye sahiplerine hak, imkan tanımama bizden bizim sistemden daha kötü. Sistemi içinde her türlü suistimale açık narh müessesesini kullanma çok kötü şey…
Veya bütünüyle kira müessesesini ayrı sistem hesabına konuşuyorum, ortadan kaldırma pek çok yerde, pek çok faal olabilecek aktif olabilecek şeyleri atul hale getirici sistem çok kötü. Görüyoruz ki sistemler, biri kendisini kabul ettirmek için öbürünün enkazı üzerine tırmanıyor varacağı yere, beriki yine kendisini kabul ettirmek için hep öbürünü kötülemek süretiyle hususiyle asrımızda şayi ve moda haline gelen felsefe zaten Hegelin monizması üzerine müesses olduğundan ötürü, tez, sentez, antitez, tez antitez, sentez… hikayesine bina edildiğinden ötürü yıkma bir bakıma esas alınmakta menfi hareket etme esas alınmakta, başkalarının enkazı üzerine yeni şeyler kurma havasıyla hareket edilmektedir.
Bizim için, bir mümin ve Müslüman için kazandığı arpanın yedide birinin hesabını Rabbine verme endişesini taşıyan bir mümin kalbi için, ne sermayenin suistimal edilmesi ne paranın suistimal edilmesi, ne kiranın suistimal edilmesi bahis mevzuu değildir.
Binaenaleyh batıl sistemler, karşı batıl sistemlerde gördükleri şeylerle birbirlerini tenkid etseler bile suistimal edilmemiş bir hususun, bir müessesenin, İslamda canlılığını ve taravetini muhafaza etitği müddetçe, ona hücum etmeleri haksızlıktır, şayanı teessüf bir keyfiyettir.
Evet bizde suistimal edilmiş ne sermayedarlık vardır, ne bağışlayın mal babalığı vardır, ne feodalist sistemlerde olduğu gibi toprak ağalığı vardır, ne kapitalist sistemlerde olduğu gibi, ecirin çalışmasıyla, sayiyle beslenme ve onun cehdini ve cühdünü istismar vardır.
Bizde varlıklı varlığıyla biter, varlığa ermek için biter, varolmaya giden yolun yokluktan geçtiğine inanarak nefis enaniyet ve dünya cihetiyle tükenme yoluna girer.
Seyidine Hz. İbrahim Halilürrahman… Vaka mevsuk kitaplarda olmasa bile Peygamberler babası bu şanı yüce Nebinin, Rabbisine karşı böylesine hissi semahat içinde bulunması gayert normaldir. Göklerde melekler aleminde melei ala ve nediyyi ala hakkında konuşmkalar cereyan ediyor. Halilürrahman Rahmanın dostu, Allahın dostu. Rab ona dostum demiş. Yüce bir paye…
Allah Rasulü Buhari Müslimde dostluğu ele alırken şöyle buyurur: Eğer Allah kendisinden başka bir dost edinmesi tecviz buyursaydı, Ebu Bekiri dost edinirdim. O benim kardeşimdir. Allah Halilurrahmanı dost edindi. Allah Rasulüllahı dost ve habib edindi. Allahın dostu Hz. İbrahim Nebilerin babası.
Ama yığın yığın mal ve serveti olduğu şayi. Binlerce yüzbinlerce koyunu, o kadar muhafızları, belki muhafızları da öyle debdebe içinde. Meleğin aklından geçen şey, hılkati ademde istifsar mahiyetinde tevcih ettikleri soru gibi bir şey:
- Halilurrahman çok zengin ya Rabbi?
- Gidin bakın nasıl zengin Vadileri dolduran koyunlarıyla mı zengin, yoksa gönlündeki iman ve irfan hayatıyla mı zengin? Siz onun zenginliğini onunla mı görüyorsunuz? İç alemin girdiğiniz zaman ilahi irfana ait mevcelenmeleri gördüğünüz an, kendinizden geçeceksiniz. Daha büyük bir zenginlikle karşı karşıya kalacaksınız.
Cibril Halilurrahmanın yanında belirir:
- Esselam aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü… Yolcuyum uzak yerden geliyorum. Şu koyunlardan bir tanesini bana verir misin? Göklerden gelen Hz. Cibril uzak yoldan geliyor, şu koyunlardan bir danesini bana v erir misin diyor. Halilurrahman, Rabbisini tanıtmanın aşıkı… O kadar ki önüne sofrayı koyduğu kimselere :
- Allaha inanıyor musunuz? Der. Allaha inanma onun için her şeydir.Bir insanın Allah deyip pervaz edip cennetlere uçması onun için her şeydir.
- Sen bir kere benim Rabbimin adını anar mısın? Hazır nazır melekler de vardır. Nediyyi ala samit infiali içinde manzarayı seyretmekte, melei ala iki büklüm bu manzaraya bakmakta:
- Sen benim Rabbimin adını anar mısın?
Bizim rukuda okuyacağımız tesbihler arasında Efendimizin ifadesiyle:
- Subbuhun kuddusun rabbüna ve rabbül-melaiketi verruh der Cibril. Bu meleklerin tesbihi biz de rukuda okuyoruz.
Halilurrahman, Alalhü teala ve tekaddes hazretlerinin melek kendi saffeti ve masumiyeti içinde böyle tesbih ettiğini görünce:
- Sahip olduğum malın dörtte biri senin olsun der.
- Bu ne güzel tesbih! Bir kere daha söyler misin onu?
Bir kere daha söyleyince:
- Malımın yarısı senin olsun der. Bir kere daha okuyunca:
- Dörtte üçü senin olsun der, bir kere daha söyleyince
- Hepsi senin olsun der.
Nihayet bir noktaya gelir ki:
- Bütün v arlığımla bendem oldum senin der.
Malı mülkü vardır ama gönlü daha zengindir. Rabbin rızasını kazanma yolunda rahatlıkla verebilir. Malın içinde yüzmektedir ama o ne minber olmuştur ne de mihrap olmuştur. O Halilurrahmanın nazarında hiçbir zaman abideleşmemiştir. Hakirdir hordur, yerinde kullanılır ve icabettiği yerde rahatlıkla sarfedebilir.
Dem devam eder, bezm Rasulü Ekreimin devrine gelir ulaşır. Divanı risaletpenahide birisi oturmakta, bir diken igne ile sırtındaki eski hırka parçasını tutturmakta, başını tevazu içinde göğsüne eğik durmaktadır. Cibril yine iner. İbrahime inmişti asırlarca evvel, şimdi ayrı bir dostun yanına iniyor. Rasulüllahın dostunun yanına iniyor:
- Ya Rasulallah! Allahın selamı var, Ebu Bekire sormanı istiyor, göğsündeki hırka parçasını niçin bir diken parçasıyla tutturdu? Mekkenin soylu insanı, sağa sola altın saçan insan.. Niçin dikenle tutturdu? Allah Rasulü sorar, Allahdan gelen bir soru olarak sorar:
- Allahın selamı var sana!.. Ne büyük payedir:
- Niçin göğsünü dikenle tutturdun?
- Ya Rasulallah! Giyecek bir şey bulamadım. Bu hırka veya kilim parçası, aba gibi bir şeyi sırtıma attım. Belki tutturacak bir iğne de yoktu, bir dikenle tutturdum, Risaletpenahiye geldim.
Vaka bir başka kitapta daha zayıf bir hava ile devam eder. Cibril Allahın şu beyanını intikal ettirir:
- Rabbin Ebu Bekire selamı var. Ferman ediyor ben ondan hoşnudum razıyım o da benden razı mıdır acaba? Ağlar Ebu Bekir nem var ki Rabbimden razı olmayayım?
Bizde hava bu kadar tatlı bu kadar içten, mal bu kadar zayıf şeyle bize bağlı ve dünyaya bakış zaviyedendir.
Binaenaleyh zengin olma bizim için zararlı değildir. Binaenaleyh araziyi kiraya verme bizim için suistimal edilir bir mevzu değildir. Binaenaleyh hususi teşebbüs bizde tenkid edilmez. Hususi mülkiyet bizde tenkid edilemez. İradenin payı hürriyetin hakkı bizde tenkid edilemez. Onların böyle bayı ve hakkı verilmek süretiyle bir yönüyle malak yaratılan insanın, meleklik lönü geliştirilirse arşı azama kuşlar gibi pervaz eder yükselir.Allahın selamı var mı, ben ondan razıyım sözüyle tebcil ve tebrik edilir. Cenabı hak tarihe gömdüğümüz bu ulvi ve mukaddes duygu ve bunların pratik hayatta canlanmasını, şu yeni yeni dirilişlerimizin arefesinde bizlere ihsan eylesin.
Ümmetin başına ve sonuna müjdeler olsun beşaretini çektikten sonra bizi başına bağladığını hissediyor. Kendisine ciddi bir itimad içinde Rabbi rahim ve kerimimizden diliyor ve dileniyoruz. Bizi baştakiler gibi saf ve duru eylesin.
Katiyen biliyoruz ki beşer tarih boyunca bütün dirilişleri hep ayrı yolda yürümek süretiyle kaydetmiştir. Bütün çukurlardan hep aynı merdivenlerden çıkmıştır.
Binaenaleyh musabları Sad ibni Muazları, Muaza bin ibni Cebelleri, Habbab bin Eretleri içinizde çoğalttığımız zaman bu cemat diriliyor demektir. Siz yeniden bir tekevvün v e varoluş yoluna girmişsiniz demektir. Allahın sizden beklediği budur. Gönül aydınlığı ile İslam adına size yüklediği tahmil ettiği mükellefiyet ve vazifeleri yapmak ve sonra Şen-i Rububiyetin muktezasına karışmamak, ne eylerse güzel eyler demek, pencerelerden bakmak, içinize girmeden tatlı bir neşve içinde, iman muvaffak kılmakla aziz eylediği gibi, dünyevi ve uhrevi bütün müşküllerimizi halletmek süretiyle bizi aziz eylesin
İktisadi-11 (27.Temmuz.1979)
Konu özeti:
İslama göre Müslümanın sistemler karşısında ekonomik hayattaki yeri ve anlayışı
Melekler Allahı cenenti cehennemi ananları takip edip rapor ederler
Muhterem Müslümanlar!..
Her türlü fazilet, Müslümanlığın ruhunda mündemiç ve meknüzdür.
Müslümanlığı bilmeyenler ve Müslümanları da bu durumuyla bilmeyenler, müslümana üstünlük kazandırmak için, başka çarelere başvurmakta, onu cebri olarak başka yollara itmektedirlher.
Müslüman. İrfanına dayalı bir hayatı sürdürdüğü müddetçe, fazilet onun lazım-ı gayr-ı müfarıkıdır, ayrılmaz parçasıdır. Fazileti ondan ayırmak mümkün değildir. O faziletliolarak yaşar faziletli olarak ölür ve faziletlilerin varacağı cennete varır.
Esas mesele ise onnu ruhundaki bu madeni, bu potansiyeli işlettirmektir. Müslümanın bakışını, nazarını kendi içalemine çevirmek, gücünü, iradesini, aksiyonunu kendisine göstermek, asıl mesele budur. Tek kelimeyle müslümanı kendisine tanıtmak… Kendi irfanına erdirmek.
Zira asırlar var ki o, kendisini başkalarının bakışı e duyuşuyla, başkalarının ifadesi içinde tanımaktadır., Rabbin kendisine bakışı altında, kendi iç alemine bakışı altında, men arefe nefseh fekad arefe rabbeh fehvasına göre, kendi irfanına ermiş değildir. Başkalarının hakkında yaptıkları yanlış, eksik tariflerle kendisini tanımaya çalışmaktadır.
Biz müslümanı başka türlü tanıyoruz. Her şeyini yapabilme irade e iktidarına sahip Müslüman bizde başka manada ve başka hüviyettedir. Anlatacağım şeyleri siz basit göreceksiniz.Fakat sehl-i mümteni içindeki bu şeyler haddızatında bize yabancı olan şeylerdir..
Müslümanı tasarrufa özendirmek için faiz gibi bir özendirme unsuru ile onun karqşısına çıkmaya lüzum yoktur. Kazandırmak için çeşitli spekülasyonlara onu zorlamaya lüzum yoktur. Ticari ahlaksızlıklar içine atmaya lüzum yoktur. Müslüman kendi potansiyelini harekete geçirdiği, faal aktif hale getirdiği an her şeyi elde eder.
Müslüman, iradeli insandır, Müslüman görmeden, bilmeden kendini büyük hakikatlara verecek kadar hasbi insandır.
Ramazanı şerifi yaşıyoruz ve siz ibadetü taat içindesiniz. Melekler sabah sabah ve ikindi, akşam ve yatsı Rabbin huzuruna çıkıyor, vazife devir teslimi yapıyorlar. Sahih hadisin ifadesiyle sabah ve öğlen namazlarında vazifelerin teslimini yapıyorlar.
- Kulların ne günah işler içinde ne vazifede onları bıraktınız? Rab soruyor meleklerine…
- Ya Rabbi seni anıyor seni zikrediyorlar. Lailahe illallah diyorlar. Sübhanallah deyip dem tutuyorlar, elhamdülillah deyip iki büklüm oluyorlar, Allahüekber deyip secdeye kapanıyorlar.Seni anıyor zikrediyorlar.
- Beni gördüler mi meleklerim?
- Hayır ya Rabbi! Seni görmediler.
Asarını görsek dahi görmedik..
- Ya görselerdi!.. diyor Allah celle celalühü
- Kullarım ne yapıyorlardı?
- Cehennemden sana sığınıyorlardı. Cehennem deyince yürekleri kopuyor ağızlarına geliyordu.
- Cehennemi gördüler mi?
- Görmediler
- Ya görselerdi!..
Kullar nasıl bir irade, nasıl bir şuur ve anlayışla Rabbe teveccüh etmişlerdi…
- Kullarım ne istiyorlardı?
- Cenneti istiyorlardı
- Cenneti gördüler mi? Sizin gördüğünüz gibi?
- Görmediler ya Rabbi!..
Demek görmeden istiyorlar….
- Ya görselerdi nasıl isteyeceklerdi!..
Rabbin size bakışını gördünüz mü ?.. Sizin nasıl olmanız gerektiğini gördünüz mü? Nasıl bir iradeye sahip olduğunuzu gördünüz mü? Nasıl bir idrak ev anlayışla şu şehadet aleminin verasında gaybi, uhrevi alemlere göre kendinize çeki düzen verdiğinizi gördünüz mü?
Bizi bilemiyorlar, bize bakan bizi yedenler ve güdenler bizi bilselerdi, kurtarıcı mahiyette takdim ettikleri şeylerin bize musallat olduklarını da bileceklerdi. Bizi yedmek ve gütmek, yükseltmek ve ali kılmak için müracaat edilen şeylere lüzum yoktu, irademizi kullanarak aç durmasını biliriz, iki büklüm olru dize geliriz. Açlığımızdan ağzımız kokar da, Rabbimizin emirlerine riayet etmesini biliriz.
Bu anlayışta olan tasarruf da yapar, bu anlayışta olan fedakarlık da yapar, bu anlayışta olan hasbilikle yapacağı her şeyi yapar, yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Başkaları bizi bilemediler… Ne acıdır ki biz de çok defa böyle kendimizi bilemedik böyle. Rabbimizin bize bakışı altında bizi nasıl istiyor onu da bilemedik.
Ümid ederim ki Ramazan, bizi kendimize anlatsın, kendimizi bize anlatsın, benlik irfanına erdirsin, benliği anlama tanıma sırlarını kazandırsın.
O zaman Allahın lutfu inayetiyle, büyük güce ve müthiş bir iradeye sahip olduğumuzu anlayacağız, ehli takva sırrını kavramış olacağız, müttakiler güruhu arasına girmiş ve böylece maiyet-i ilahiyeye dahil olmuş olacağız.
Asıl mesele de odur. Allahın teyid ve desteklemesinin cereyan ettiği bir sahaya girdik. Ramazanda bu sahaya girersek, çok büyük kazancımız olacak, Cenabı Hak namütenahi kazançları kullarına bahşettiği Ramazanı şerifte bizleri de bu lutuflarla serfiraz kılsın. Benliğimize bizi erdirsin, benliğin sırlarını kavratsın, başkalarının tarifleri altında kabataslak nakıs tarifleri altında kendimizi yanlış tanıma zilletinden, baş aşağı gitmiş olma durumundan hala eylesin…
0 Yanıt, “iktisadi”