Kader-1 (09.Haziran.1978)
Konu özeti
Kainattaki kanunlara uymak lazımdır
Hayır gördüğümüzde şer şer gördüğümüzde hayır olabilir.
Ağır şartlara imza atılan Hüdeybiye’deki hikmetler
Mekke’nin fethi değil esas fetih Hudeybiye musalahasıdır
Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. İsa muvaffakiyetler öncesi çileler çektiler
Elleh Rasulünün çektiklerinden sonra Mirac ile serfiraz kılınması
Muhterem Müslümanlar
Bizi aşan ve irademizle üstesinden gelemeyeceğimiz şeriat-ı fıtriye içinde cereyan eden takdir-i ilahiyeye, bu mevzudaki kader ve kazaya teslimiyet ve inkıyadla mukabele etmekle işe başlıyoruz.
İrademizi içine alabilecek şekilde, ferden ferda veya cemaat halinde ileriye matuf hayırları hamil ve havi bulunan, takdir-i ilahiyyeyi, kendisini hoşnud edebilecek, bizi memnun ve mesrur yapabilecek şekle çevirmesini Mevladan dileyerek işe ve vazifeye başlıyoruz.
Kainatta bizi aşan cari takdir var. Bu takdirle beşer, adeta mecburdur. Hılkatine mecburdur. Bu vadide adeta yapacağı bir şey yok gibidir. İnsan olarak yaratılırız. Dünyaya gönderiliriz. Başka bir aleme gönderilmeyiz. Cennet ve cehennem vaz edilir. Teklif getirilir.
Fakat biz bütün bunların verasında, encam itibariyle bizim için hayırlar, maslahatlar, faydalar olabileceğini düşünür, mevlaya itimad ve mevlanın icraatına itibar etme havası içinde bulunuruz.
Hakkımızda yapılan takdirlere gelince, bu selin önünü, seyyiatı terk etmek, hasenata hız vermek, istigfar yapmak, dua ve dilekte bulunmak süretiyle lehimize çevirmeye çalışırız. İşte bu muvazene ile başlıyoruz.
Biri bizi aşkın bir şeydir. O vadide bizim yapacağımız şey, teslimiyet ve inkıyaddır. O vadide bize gelen şerayi adına emirler ve teklifler ve nehiyler neler varsa, bel kırma boyun bükme ve inkıyad etme bize düşer.
Mevla kullukla bizi mükellef kılmış Mevla ağırlığı ile namazı üzerimize yüklemiş. Mevla içimize dehşet salacak şekilde cihatla bizi mükellef kılmış. Mevla oruç tut demiş. Mevla malınızdan ayırın zekat verin demiş. Verasında olabilecek şeyleri hesaba katmadan, Allah bilir biz bilemeyiz diyerek bunlara inkıyad ve teslimiyet gerekir. İşin bir yönü Mevlaya ait kaza, kader ve ilim, bir yönü bize ait, kaza kader ve ilim. Ve gerçek mümin muvazenesi bu iki işi birbirine bağlamaya bağlıdır.
“Lekad sadakallü rasulehürrü’ya bil-hakkı” (k8/27) Ayet-i kerimesini mevzuya dibace yaptım. Uzaktan bakınca meselenin meselemizle münasebeti görünmüyor gibi olur. Halbuki hayali bir tedai ile ben, Hudeybiye meselesi ile meselemizi tenvire çalıştım. Bu ayeti celile-i kerime, meselenin mülk yönüyle, hadiselerin dış yönündeki akışı ve cereyanıyla ele alındığı zaman, nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle dopdolu olduğu görülür. Ve yine bu mesele meleküt yönüyle bu mesele ledünni derinliğiyle ele alındığı zaman, Kur’an’ın da ifade ettiği gibi feth-i karib olarak karşımıza çıkar.
Hoş görmediğiniz şeyler,hakkınızda hayırlarla dolu olarak karşınıza çıkar. Şer gördüğünüz şeyler mahz-ı hayır olarak tecelli eder.
Gidin ta o asra, sahabenin coşkunluğu ile karşı karşıya gelmeye çalışın. Sahabenin izzetini görmeye çalışın.Bir hak dava karşısında, bir bardak suda fırtınalar koparan, cihanı alt üst eden müteheyyic ruh, Sahabeyi görmeye çalışın. Ve sonra da Hüdeybiye’de bir anlaşma ile Sahabenin dize gelişine dikkat edin. Ebu Cendel’in “Medet!” diye yalvardığı, vucudundaki zincir izlerini Rasulü Ekrem’e gösterdiği ve orada Aleyhissalatü veseslam’ın: “Dön! Sen Mekke’eye git” teklifinin, Sahabide meydana getirdiği heyecanı ölçmeye çalışın. Kılıçların kabzalarına nasıl yapışıldığını, kınlarından çıkarıldığını, nasıl “Ferman! Ferman!” bakışlarıyla Rasulü Ekrem’in pak simasına bakıldığını kavramaya çalışın!”
İşin mülk yönünde nefsin hoşuna gitmeyen muttasıl hadiseler birbirini takip ettiğini göreceksiniz. Her şey aleyhte cereyan ediyor gibi. Ama en büyük payeyi, Allah’ın kendisine kullukla verdiği Hz. MUhammed Aleyhissalatü vesselam’ın içinde, iç aleminde peşpeşine burkuntular meydana getiren bu hadiseleri, derin bir teslimiyetle, encamı hayırdır, akıbet hayırdır diye beklerken görürsün.Acı bakışların, iç kırıklığı içinde hadiseleri takip edişlerin verasında tatlı bir tebessüm yattığını, itminanın uzaktan uzağa hadiselere baktığını müşahede eder gibi olursunsunuz.O kadar ki bir noktaya kadar Ömer dahi meseleyi kavrayamamıştı, bir noktaya kadar. Kavradığı anda, sadakalarla zekatlarla boşluğunu kapamaya çalışmıştı.
Kur’an feth-i karib” demiştir Hüdeybiye’ye. Allah, Rasulü Ekrem’i bir anlaşmaya zorlamıştır. Umre gibi sevaplı faziletli bir ibadetin yüzlerini çevirmiştir. Fakat verasında Kabe’nin fethi yatmaktadır.Hüdeybiye öyle bir kuluçkadır ki mümin müslim teşrik-i mesai yapacak, Müslümanlığın boyu uzun kamet-i kıymeti görünecek, kefere ve fecere istemese de İslamiyetin içine girecektir.
Rasulü Ekrem dış yüz ve hadiselerin dıştaki yüzüyle, insanların içinin ve nefsinin çabuk kabul etmeyeceği bir anlaşma yapıyordu. Bu anlaşmayı kerih görenler vardı ama Rasulü Ekrem ve Ebu Bekir gibi bu işi kavrayanlar, Hüdeybiye musalahasına “Feth-i Karib” diyorlardı. Mekke’nin fethi fetih değildir. Fetih Hudeybiye Musalahasıdır.
Neden Hudeybiye musalahasıdır? Çünkü Müslümanlar müşriklerle temas imkanı buldular. Müslümanlhar, Mekke’nin içinde rahat dolaşır, hususiyle ertesi sene umre yapar hale geldiler. Güzel hal, güzel keyfiyet, etrafta tatlı ve parlak izler bırakıyor ve gören herkes Müslümanlığı beğeniyor ve benimsiyordu.
Hüdeybiye Fetihtir, neden? Rasulü Ekrem bu sulhtan istifade ederek, başka kabileleri ve kavimleri sindirdi, Ceziratül-Arabta kendisi için bir tehlike arz eden Yahudinin burnunu kırdı. Hüdeybiye fetihtir neden? Rasulü Ekrem dış ticaret yapma imkanını buldu. Sulhtan istifade ederek rahatlıkla seyahatlar tertip edebildi. Hüdeybiye fetihtir neden? Uyûnü sahire olan gözler, o güne kadar Kabe’den kimsenin ters yüz edildiğini görmemişlerdi. İnsanlar cemaatler halinde Hacca Umre’ye gelsinler de Kabe’ye sokulmasınlar…Bütün insaflı kalpler, bakışlar ve görüşler, müşriklerin kinine ve nefretine hükmedip Müslümanların saflarında yerlerini aldılar.
Peşipeşine maslahatlar ve faydalar…Onun için ne diyor Kur’an-ı Kerim. Münasebete bakın: “Letedhulunnel-mescidil-harame….fealime malem talemü… Sizin bilmediğinizi biliyor O, o bilmedğinizi bildi, menfaat ve maslahatınıza hükmetti. Onu hoşnud edebilecek havada idiniz ki, Allah, hakkınızda sizi hoşnud edecek hükmü vardı. “Feceale…fethan kariba” Ve verasında da apacık bir fetih lutfediverdi Allah…
Siz şimdi meseleyi düşünün. Hangi mümin vardır ki, şahsi hayatında veya ictimai fütühatında, zirveye ulaşmak için kuyunun dibine girmiş olmasın. Hangi mümin vardır ki yığın yığın mahrumiyetlere katlanmadan, maddi ve manevi muvaffakiyeti elde etmiş olmasın. Hangi mümin vardır ki gülden tarlaları gezeceği an, gezme işini tahakkuk ettirirken, kandan irinden deryalar geçmiş olmasın.
Hz. Yusuf Mısır’da emir oluyor. Melik veya nazır oluyor. Nazır veya Malik olabilmek için nerelerden geçiyor? Evvela kuyunun dibine girip çıkması gerekiyor. Köle gibi satılması gerekiyor. Haysiyeti adına kendisine verilen rolü ne pahasına olursa olsun, Allah’ı hoşnud edecek şekilde oynaması gerekiyor. Mısır’da hakimiyet, Hz. Yusuf’un getirdiği şeyler, bu izbelerden, bu dehlizlerden geçerek oluyor.
Hz. Musa, İsrailoğullarını kurtarıyor. Bir hayat nefhediyor. Şeytan millet İsrailoğullarının asırlarca melek gibi yaşamasına imkan ve zemin hazırlıyor. Neden sonra? Sepete konup nehre atılmasından sonra, bir kıpti karşısında tehlikeli bir duruma maruz kaldıktan sonra, Medyen’e kaçmaya mecbur edilmesinden sonra, aylarca senelerce hiç bir tarafa bağlı olmadan sağda solda avare dolaştıktan sonra… Tur’da büyük tecelli ile serfiraz olacak, büyük bir millet meydana getirecektir büyük Nebi…Gerçek bir râî hüviyetiyle zuhur ediyor. sepetle başlayan yolculuktan, Medyen’e kaçmaya kadar devam eden bir yolculuğun encamında, akıbet müttakiler içindir.
Hz. Mesih, hasımlarının kendisini çarmıha germeyi kararlaştırdıktan sonra olan oluyor. Hakkın yüce katına yükseliyor. Mukaddes ruh ile müeyyed ve mahluk olduğunu bizzat gösteriyor.
Ve kainatın Fahrı Rasulü Ekrem Sallallahü aleyhi ve Sellem, neden sonra Kab-ı Kavseyn’e yükseliyor. Şa’b-ı bei Talib’de mahsur. Sokağa inemezsiniz. çarşıdan pazardan alışveriş yapamazsınız dendiği an. Hadice gurup ettiği an, battığı an, Ebu Talib’i gittiği an, kolu kanadı kırıldığı an. İnsanlar sırt çevirip sözünü kapadığı an. Taif’e yolculuk yapıp da oradan yüz bulamadığı an. İltifata çok layık ve şayeste olduğu halde iltifat göremeyen Nebi…Birdenbire göklerin kapıları açılıyor, yer sana dar geldiyse, perdedarın meleklerle, sana pişdarlık yapacak Cibril ile göklere seni davet ediyorum Habibim!…Bir feza oldu o demde rûnümâ ne mekan var anda ne arz-u sema…Kabı kavseyndir o makam, imkan vücub arasıdır o makam. Ka’bına tutunun…Sen melek değilsin deseniz yalan söylemiş olmazsınız.Ama sen vacipsin de demiyeceksiniz.Süleyman Çelebi’nin ifadesiyle: “Gel Habibim sana aşık olmuşam cümle halkı sana bende kılmışam” mualla mevkiine yükselecektir.
Ne zaman olmuştur bunlar? Ebu Talip muhasarasından sonra, bir oymak ağzına alacağı suyu dahi inhisar altına aldıktan sonra, lokmaları sayılmaya başladıktan sonra, Ebu Talip oymağına giren kızlar sayıla sayıla verilmeye başladıktan sonra, havadaki zerratı sayılı vermeyi kararlaştırdıkları hengamda, göklerin etekleri mücevherlerle dolabilecek, cihanın en büyük hadisesi, ümmeti Muhammedin medar-ı fahrı bir hadise cereyan ediyor. Yusuf’un kuyusundan daha zor, Hz. Musa’nın zembilinden daha çetin. medyen’e kaçmaktan daha girift bir muamma. Doğduğu yerin göbeğinde kendisine hayat hakkı tanınmayan, mevcudun hülasası Hakkın Mustafası dediği insan, bir köpük gibi kabarıp kabarıp kabarıp bütün cihanı hak adına işgal etmek istediği anda, onu sınırlandırmaya çalışan kemtalih kimseler, kötü bakışlı kimseler, kolu kanadı kırılası varlıklar, onu herşeyden mahrum ettikleri an, mum tahtaya dayanıp kendi kendini yakmaya başladığı an, tükendiği an, cihanı aydınlatacak, cihan için ışık-feşan olabilecek bir tulu haline geliyor. Gel habibim sana aşık olmuşam, cümle halkı sana bende kılmışam iltifatlı makamına mazhar olyuor.
Ümmet-i Muhammed muvaffakiyetinin miracını yapacaktır, zembilin içine girdikten sonra. Ümmeti muhammed zaferinin miracını yapacaktır kuyunun dibine girdikten sonra. Ümmet-i Muhammed kefere ve fecere karşısında serfürudan kurtulacaktır bir esir gibi satıldıktan sonra…
Kader-2 (04.Ağustos.1978)
Konu özeti
Allah dilemedikçe irademizle bir şey yapamayız.
İrademizi kullanmadan Allah’dan bir şey bekleyemeyiz.
Hidayet ve dalalet vermek Allah’a aittir
Cüz’î iradenin mahiyeti meçhuldür.
İnsanın cüz’i iradesi Allah’ın yaratması için bir şart-ı adidir
İradeyi kullanmadan bir kurtarıcı, mesih, mehdi beklemeyiniz
Sahabenin evlerini ve Kabe’yi terk etmeleri zor durumda Bedir’e çıkmaları
Ebu Bekir ile oğlu Abdurrahman’ın Bedir’de karşı karşıya gelmesi
Muhterem Müslümanlar!
Allahü teala ve te kaddes hazretleri, yarattığı her şeyi bir sebebe bağlamış, her şeye pek çok hikmetler takmış, idare tedvir ve tedbirinde bazen aklımızın erdiği, bazen ermediği bir kısım adi şartlar veya âlî şartlar vazetmiştir.
Meselenin bir yönünde biteviye kaderih hakimiyetini müşahede ederken, iradesi olan insanı, ihtiyarıyla hürriyet anlayışıyla kendisini kendisini serbest yarattığı ve bununla serfiraz kılıp mahlukata sultan kıldığı insanı, eli kolu bağlı ve bir kısım mükellefiyetler istenen robot şeklinde düşünmüyoruz. İşin bir tarafında kader hükmeder. İşin bir tarafında Allah yaratır biz inanırız. Saniyen eşya ve hadiseleri tetkik neticesinde hakikatın öyle olduğunu görür ve işin izanına varırız. Şimdi katiyyen inanmış bulunuyoruz ki bizler eşya ve hadiselere müdahaleden uzak bulunuyoruz. Cenab-ı Hak bir şeyi dilemeden önce meydanagetirmek bizim için mümkün değildir. Mümkün görülen şeyleri bazen gayrı mümkün kılan D’dur. Gayrı mümkün görülen şeyleri de imkan sınırları içine sokan yine O’dur. O’nun meşietve iradesiyle olmuyor gibi görünen şeyler, en kolay şekilde oluverir. Ve yine O’nun leşiet ve iradesiyle oluyor gibi görülen şeyler de ters yüz ediliverir.
Hidayet ve dalalet mevzuunda da, O sadece her şey kendisine raci, daire-i Uluhiyetve Rububiyetin sahibi Allah’dır. Mudıl ve Hadi olan O’dur. Ama işin öbür tarafında, bir şart-ı adi bir küçücük sebep, itibari bir vücut taşıyan bir varlığı yine sizin mahiyetinize koyan hikmet sahibi Allah’dır. İcraatını abesiyetten kurtarmak için her şeyi hikmetle yapan Allah, mahiyetimize irade denen, mahiyeti çok defa meçhul olan, mahiyeti meçhul bir şey koymuştur. İşte bu şart-ı adi üzerinde sizin uzak ve yakın geleceğinizi, acı ve tatlı istikbalinizi ona göre bina edecektir Allah. Bu şart-ı adi üzerinde bina edecektir.
Öyleyse bize düşen vazife, “Men yüridillahe en yehdiyehü yeşrah sadrahu lil-islami” (6/125) Kimin hidayetini Allah murat buyurmuşsa, onun kalbine inşirah verir. Gönlünü İslamiyete ısındırır. Hakikatın tatlı yüzü ona tatlı görünür. Görünür de hakikata karşı hahişkarlık duyar içinde. Kimin dalaletini Allah murat buyurmuşsa, kalbini daracık kılıverir, sımsıkı kılıverir, en küçük şeylere karşı tahammülsüz kılıverir, hak ve hakikat adına duyudğu şeylerden, yine Kur’an’ın ifadesi ile aslandan kaçan yabanın kaçtığı gibi kaçıverir. Cenabı Hak hızlan ve hüsran ifade eden bu ikinci sınıfa düşmeden muhafaza buyursun.
Ama bütün bunların üzerinde kesilip biçildiği bir şart-ı adi vardır. İnsan iradesi. İnsanın vicdanında kendisini hür hissetmesinin temelinde bulunan husus. Bir şey yapma cehdinin temelinde bulunan husus. Bir şey düşünme cehdinin temelinde bulunan husus. İnsan bunu kullandığı zaman olacak şey olacaktır.
Neyi arzu ediyorsunuz? Şu yüzü ekşive buruşmuş dünyanızın simasını değiştirmek mi arzu ediyorsunuz? Bunu değiştirmek istikametinde vicdanınızda mevcudiyetini hissettiğiniz bu iradenizi nereye kadar kullandınız? Mevizenin başında mukaddimede arz ettiğim gibi, kendi kesenizde bulunan şeyi tamamen kullandınız mı? Servetiniz adına tükendiniz mi? İradeniz adına bittiniz mi? Her şeyinizi Allah pazarında sarfettiniz mi? O zaman Allah’ın iardesigelecektir. Gelecek elinizden tutacaktır. Onun üzerinde büyük bünyadlar meydana getirecektir. Kanun-u ilhai bu değişmez. Siz size ait iş yapma gücünü böyle anlayacak ve Allah’dan beklediğiniz şeyleri de bu zaviyeden bekleyeceksiniz.
Fereza o, lutfu ilahi olarak, hiç liyakat kazanmadan siz, bazı lutuflarda bulunursa buna kimse bir şey diyemez ve onun ağırlığında, iradeniz ve mamelekiniz adına neyiniz varsa, hepsini sarfettikten sonra ellerinizi açacak, Allah’dan dileyecek ve dileneceksiniz. Cenabı Hak bu leyl-i yeldayı o zaman devam ettirmeyecektir. Bu abus çehreyi silip süpürüp götürecektir. Milletlerin şu ekşi şüzünden bizi kurtaracaktır. Ama siz size ait her şeyi kullandıktan sonra. Bir pazarlık meselesidir mesele. Siz size ait malınızı ve canınızı vereceksiniz. Sonra Allah size gazilik verecek, şehitlik verecek, cennet verecek rıdvan verecek ve cemalini verecek. Fakat evvela sizin tükenmeniz lazım. Siz tükendikten sonra o başlayacak…
Öyleyse rica ederim iradenizle hiç bir şey yapmadan harikulade kabilinden şeyler beklemeyiniz. Bir hiraklit beklemeyiniz, bir Mesih beklemeyiniz, bir Mehdi beklemeyiniz. Siz size ait malzemeyi kullanmadıktan sonra bir şey beklemeyiniz. Allah kanun-u Sübhanisini değiştirecek değildir. Peygamberi ve Peygamberleri için değiştirmediği kanunu sizin için değiştirecek değildir.
“Lâ tebdîle lihalkıllah zalike dinül-kayyim” (30/30) kadimden beri devam edegelen yol yöntem budur. Şeriat-ı fıtriyede adatı ilahiyye budur. Allah kanunlarında değişme yoktur. Nebi dahi olsa dişi kırılacaktır, yüzü yarılacaktır, aç susuz bırakılacaktır, boykota maruz kalacaktır. Akla hayale gelmedik şeyler çekecektir. Ve sonra güneş doğuverecektir.
“ve zülzilû hatta yekülerrasül…” (2/214) Sarsılacaklardır. O kadar sarsılacaklardır ki, Nebi ve iman edenler: “Ne zaman Allahım yardımın!” diyecekler. Bir lokma ekmek bulamayacaklar, susuzluklarını giderecek bir yudum su bulamayacaklar, yan gelip üzerine yatacakları bir döşek bulamayacaklar, izdivaç yapacakları bir zevce bulamayacaklar, hayatlarına medar olabilecek medar-ı maişet bir şey bulamayacaklar. Ferden ferda bir insan olarak kendilerine ait her şeyi kullanacak ve tükenecekler.
İşte o zaman “Ela inne nasrallih karib”. Değişmeyen Allah kanunudur. “Dikkat edin Allahın yardımı yakındır!”. Zira siz tükendiniz. Çok defa iifade ettiğim gibi mum tahtaya dayandı. Mum mum adına yandı bitti tahta yanmaya başladı. O zaman imdad ve inayet-i ilahi sizin için mededresan olacaktır.
Şimdi ben bana ve size sorayım: Şahsi ve dünyevi hayatınıza ait, iradeadına sarfettiğiniz şeyi, sarfettiğiniz kadarıyla acaba, yüzü ekşi e abus çehresiyel karşımıza çıkan 20′inci asırdaki ictimaimizin değişmesi için sarfettik mi? Şu bozuk düzen ve ahenksiz havanın giderilmesi için biz, bize ait her şeyi kullandık mı? Geceyi gündüze bağlayıp durmadan koşup durduk mu? Sesizim soluğumuz kesileceği ana kdar yorulduk mu? Bize teslimedilen mekteplerde tekme tokada maruz kalma pahasına vatan evladının kafasına Allaha imanı sokmaya çalıştık mı? Hak ve hakikat adına bir kaç defa yumruk yedik mi. Bir kısım gözü dönmüşler tarafından takibe maruz kaldık mı? Allaha ve Rasulüllaha inanmayanların menfûru olduk mu? Onlar nazarında mecnunlar arasına girdik mi? Bize deli dediler mi? Bütün bunlar olmadıysa rica ederim, bu neticenin birinci cümlesi olmamış demektir. Birinci kaziyyesi yerine gelmemiş; ya sugrası veya kübrası yok bir cümledir bu…
Büyük neticeyi tevlid edecek şey, sırasıyla bir kısmını saymaya çalıştığım şeylerin sırasıyla, harici vücut kazanmasına, imkan aleminde yer almasına bağlıdır. Siz size ait şeyleri yaptıktan sonra rabbi Kerim kendisine ait, daire-i Uluhiyetine ait ve has, keyfiyet ve kemmiyetten münezzeh keyfiyetiyle tecellide bulunacak, zuhurda bulunacak, karanlık günlerinizi aydınlatacaktır inşallah.
Sahabi bir zaferin üzerine kondu. Sahabi insanlığın maküs kaderini değiştirdi. Eğri giden beşer onunla istikamet kazandı. Ama hangi yollardan geçti? Geçtiği yoldan geçmeden olacak şey yoktur. Meikke’de karısını kızını, hanımını çoluğunu çocuğunu, malını menalini bıraktı, yurdunu yuvasını terketti. Ben size diyeyim ki: Hak ve hakikatı insanlara anlatma maksadıyla, bir aylığına muvakkaten ticari müessesenizin kapısına bir kilit vurunuz. Gidiniz falan yernde kendinizi hizmete vakfediniz. Hak ve hakikatı neşrediniz, İçinizden bu işi yapmak gelse bile, yabancı bir memlekette bir ay iki ay üç ay gibi kalma meselesi, daussıla ile hemen dönmenize vesile olacaktır. İçiniz yana yana sıcak yuvanıza dönmek için kanat çırpacaksınız.
Mekke’yi çok seviyorlardı. Allah’ın beyti oradaydı. Mütedahil daireler gibi, en kudsi noktadan merkezdeki dışa doğru kudsileşen dairelerle çerçevelenmiş ve bir çember içinde bulunan Kabe’yi terkediyorlardı.
Beltullah bulunduğu yer itibariyle, Beyt-i mamur’a kadar nurlu bir amûd, bir direk gibi yükselmekte ev Allahın en mukaddes varlıkları melekler etrafında pervaz edip tavaflarını ikmal etmektedirler. Yerde Beytullah noktası, yerin en kudsi yeridir. Ve sonra bu kudsilik halakalar halinde inkişaf eder. bu halakalar içinde mahlukat-ı ilahiyyeye dokunmak yoktur, otu kesilmez. Ağacı biçilmez, hayvanatına ok atılmaz. Harem bir yerdir. Mukaddes bir yerdir. Senin gözünde senin evindeki mahrem odandan daha kudsidir. Çünkü burası senin ein orası Allah’ın evidir. Sen nasıl evine bakarsın Allahın matmahı nazarı orası, Allah da oraya bakar. Ona mucavereti ve kurbileti cihetiyle kudsiyet atfedilmiştir. O kadar ki Rasulü zişan cezire içinde, kendisine yakın , Medinede bulunduğu zaman Mekke’ye yakın olan Medine’yi de haram ilan etmiştir. Ve fukahadan bazıları orayı da haram kabul ederler.
Allah’ın hareminden Beytullah’dan ayrılıyorlardı. Rasulü Ekrem’in maskad-ı re’sinden ayrılıyorlardı. Mukaddes köyden ve yerin göbeğinden ayrılıyorlardı. Metafında meleklerin pervaz ettiği mukaddes Buk’a'dan ayrılıyorlardı Medine’ye giderken. Bu kadarla değildi. İnsan olarak bağlı bulundukları her şeyi de terkediyorlardı, öyle ayrılıyorlardı. Bu yol böyle bir yoldu. Bedir’e çıkan sahabi böyle çıkmıştı. Bir sene de orada çilesini zçektikten sonra öyle çıkmışlardı.
Böyle bir Ramazandı…Ramazanın arefesinde bulunuyoruz. Böyle bir Ramazandı. Sevdiği Kabe’sini terk etmiş Sahabi, sevdiği hanımını terk etmiş Sahabi, sevdiği çoluk çocuğunu terk etmiş sahabi, Mekke’nin temiz havasından uzaklaşmış. Medine’nin havasına intibak edemediğinden dolayı, humma içinde bir sene tir tir titremiş Sahabi… Kursağında yiyecek bir şey olmadan, içecek bir bardak şeye sahip bulunmadan, ne ile oruca niyetlenmiş onu da bilemiyoruz… Rasulü Ekrem’in önünde Bedir’e kadar gitmişlerdi. Sırtta hiç bir şey yoktu, savaşacak ordunun sadece tek süvarisi vardı. Mikdad bin Esved idi. Hepsinin elinde kullanacak kılıç da yoktu.
Fakat bunların verasında mühim bir şey vardı. Allah yolunda bitme ve tükenme vardı ve Allah’a iman vardı. İşte bununla düşmanlarına karşı çıkıyorlardı. Bununla savaş meydanında düşmanlarına karşı meydan okuyorlardı. Allah sevgisi öylesine içlerine oturmuş idi ki, o gün karşılarına çıkan anneleri, babaları, kardeşleri, tereddüt etmeden biçip geçeceklerdi.
Tabloya ruh verecek canlı bir misal: Bedir’de baba oğul, dayı yeğen, amca yeğen karşı karşıya gelirler. Ebu Ubeydetübnü Cerrah, Cerrah’ı Bedir’de yere seriverir. Ömer dayısını yere seriverir. Hz. Ebu Bekir bir aralık gözü oğlu Abdurrahman’a ilişiverir ve sonra kaybolur. O, kendisi kaybolmuştur. Rasulü Ekrem neticesi meçhul böyle bir vuruşmaya meydan vermez. Ebu Bekir’i arkadan çeker. “Dur!” der. Kimbilir belki de gaybin gözüyle, Abdurrahman’ın ilerde İslam adına göğüsleyeceği meseleleri görmüştü de o gün Bedir’de ölmesine meydan vermemişti.
Aradan yıllar geçer. Oğul müslüman olur. Babasıyla diz dize oturduğu bir anda, o güne ait meseleler ortaya atılır ve konuşulur. Der ki: Baba! Ben seni Bedir’de gördüğüm zaman, seni öldürmemek için yüzümü başka tarafa çevirdim kaçıverdim. Baba katili olmamak için kaçıverdim!”… Şerefin var olsun!.. Hz. Ebu Bekir’in kanına girmek affedilmez bir günahtı. Allah seni seviyormuş ki senin elini en temiz kanla kirletmedi… Baba senigördüm sıvışıverdim!”.. Ebu Bekir kükreyiverir: “Eğer ben seni görse ve yakalmyıverseydim orada öldürüverirdim!” buyuruyor… Bu, meselenin bir yönü…
Öbür yönünü de ben size anlatayım: Ebu Bekir mühim bir meseleye inanmıştı. Ebu Bekir Allah ve Rasulüne inanmıştı. Bu inanmada oğlu ile Allah ve Rasulüllah muvazeneye gelince o Rasulüllah tarafını tercih edeceğini söylüyor. Rasulüllah ile sen muvazene edilemezsin! Oğlu da bir şeyi tartıyordu Bedir’e çıkarken… Terazinin bir kefesine Latı Menatı Uzzayı koymuştu. Bir kefesine de babası Ebu Bekir’i koymuştu. O da putlarına bağlıydı. Putları için kavga veriyordu. Savaş veriyordu. Ama onun putlarına bağlılığı o kadardı. Mesele babasıyla tartıya gelince baba tercih edilmiş, putlar açıkta kalıvermişti. Meselenin öbür yüzünde bu vardır.
Allah ve Rasulüllah’ı her şeye tercih eden ve o uğurda seve seve her mehalike katlanmaya rızadide olan olan cemaatin aşamayacağı mesele, geçemeyeceği dere tepe yoktur.
Allah o cemaati güldürdü. Onların gülmeleriyle beşeri güldürdü. İnsanlığı ebedi bir zulmetten kurtardı. Rasulü Ekrem’in getirdiği nura erdirdi.
Bu yolun encamında, rasulü Ekrem’in açtığı şehrayta, daha evvel Nebilerin tepip durduğu bu sırat-ı müstakimde, son sözü söylemek size düşüyor cemaat!..
Son sözü söylemek gurabaya düşüyor cemaat!.. Şerirlerin şerrinden mağaraya çekilen Fitye’ye düşüyor cemaat!.. Eshab-ı Kehf haline gelen, kapandıkları yerde dolan ve şarj olan sizlere düşüyor cemaat!..