Tarafından kurannuru r r

HUTBE KADIN-1 (06 Mayıs 1977)

KADIN, PEYGAMBERİMİZLE GERÇEK ANLAM VE DEĞERİNİ BULMUŞ, BÜYÜK İŞLER YAPMIŞTIR…

ÜMMÜ ÜMARE (NESİBE) NİN EVLATLARINI SAVAŞA GÖTÜRMESİ; KENDİ DE KILIÇ KULLANMASI…
ŞAİR HANSA’NIN ÜÇ OĞLUNU VERMESİ…
NENE HATUN…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“İnneke lalâ hulukın azîm.” (Kalem, 68/4)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Hayatımızın gayesi fıtratımızda en kudsi vazifemiz, Cenab-ı Hakkın istediği durumu kazanmaktır.

Bu hüviyeti kazandıktan sonra cennete ehil hale gelecek, Cemalullah’ı görmeye liyakat kazanacağız.

Bu vaziyete gelmek için, bütün hayatımız boyunca mücadele etme, uğraşma mecburiyetindeyiz.

Nebinin gelişi buna bağlıdır.. Nebi’nin sa’yinin cehdinin verasında bu duygu bu ideal yatmaktadır.

Her Nebi âlî ahlakıyla, o yüce duygunun cemiyete intikal etmesi için, etrafının o yüksek prensipleri alıp yaşayabilmesi için ortaya çıkmış, ciddi mücadele ve mücahede de bulunmuş, durmadan uğraşmış ve bu işi mükemmel yapmışsa, vazifesini yapmışolmanın şuuru içinde, gözlerini hayata kapamış, mevla’ya vasıl olmuştur.

Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam da öyle yapmıştır. Allah Rasulü kendisinde bulunan ahlak-ı âliyeyi etrafa intikal ettirmek için gelmiştir. Kadın erkek beşeri terbiye etmek için gelmiştir. O büyük Muallim ve Mürebbi’den dersini alan almış, ihraz edecek kemali ihraz etmiş ve Allah’a yükselmiştir.

Hususiyle meselemiz olan Kadının Terbiyesi meselesi, devr-i Risaletpenahi’de ciddi olarak ele alınmışş şefkat kahramanı kadın gerçekten sarrafını bulduğu için, bu muhteşem kuyumcu elinde, Allah’ın istediği şekle irca edilmiş, istediği hüviyete gelmiş, âlî bir keyfiyet kazanmış, çok noktalarda hususi faziletlerde, bazı meselelerde erkekleri çok geride bırakacak durumlar göstermiştir.

Böyle olmasıdır ki kadının, Tabiin, Tebei Tabiin gibi nezih nesillerin yetişmesine badi olmuştur.

İmanıyla ameliyle aksiyonuyla, kültürüyle harsıyla, bütün umran ve medeniyetiyle, uzun bir geleceği, tatlı ve muhteşem bir maziyi o büyük analar doğurmuş, onlar dünyaya getirmişlerdir.

Rasulü Ekrem’in fıtrata dönük, tabiatın içindeki bütün icraatı, Allah’ın tevfik ve inayetiyle hep semeredar olmuştur. Tahmin ederim ki şu 20′inci asırda dahi kemali ciddiyetle, kadın üzerine az eğilme olsa hassasiyetle üzerinde durulsa, pek çok erkeğin halledemeyeceği meselenin kendi kendine halledildiği görülecektir. Eğer kendi kendine düzene girdiği, sokakların temizlendiği, neslin dine ısınmış hale geldiği, ahlaksızlık vadilerine götürecek unsurların azaldığı kendi kendine meydana çıkacaktır. Belki bir bakıma terakkinin, teâlînin, cehdin, mücahede ve mücadehlenin zembereği haline gelecektir kadın.

Yermük’den Mekke fethine kadar İslama ve İslamın Peyamberine karşı ciddi huşûnetini devam ettiren kadınların, erkekleri harekete geçirmek için def vurduklarını görüyoruz. Bedir’de Uhud’da kadının, Rasulü Ekrem’in önünde boy gösterdiğini görüyoruz. Üzerine basarak geçeceğim biri iki misalle meseleyi arz etmek istiyorum.

Aleyhissalatü vesselam, nifakın imandan ayrıldığı, vefanın vefasızlıktan ayrıldığı, müminin mücrimden ayrıldığı Uhud meydanında savaşırken, bütün erkeklerin kolunun kanadının kırıldığı bir anda, bütün mücadillerin mücahidlerin ağaç budanır gibi budandığı bir anda:

“Artık beni koruyacak yok mu?” dediği bir anda, birdenbire orada çıkardığı sesle, havayı kendi sesinin tesiri altına alan bir kadının boy gösterdiğini görüyoruz.

Kadınlık alemi onunla iftihar etsin, onu kıyamete kadar şerefle yadetsin.

Bu kadın Rasulü Ekrem’in adını daima saygıyla andığı Ümmü Ümare idi. Adıyla Nesibe dediğimiz büyük kadın…

O, orada sargı sarmak için bulunuyordu, şehit namzetlerine su kavuşturmak için bulunuyordu. Çocuklarını tehyîc ve tahrîk etmek için bulunuyordu.

Ama iş başa düşünce kılıcı ele alıp Rasulü Ekrem’i koruma da vardı. Evlat yetiştirmiş onları Rasulü Ekrem’in önüne savaşa getirmişti. Orada durumu kontrol ediyor gibi kolu kesilen evladının kolunu sarmış, Rasulü Ekrem’in gördüğü bir menzilde, AIlah’ın takdir ettiği bir noktada, meleklerin hayret ve şaşkınlık içinde seyrettiği bir tablo içinde, yavrusunun sırtına eline vurarak:

“İzheb fekâtilâ emâme Rasûlillâh” demişti.

“Git Rasulüllah’ın önünde savaş!” diyordu.

Kolu kopan evlat, annesinin coşturmasıyla Rasulü Ekrem’in önüne koşarken, bütün göklerin ve yerin dileceği şu lâl-ü güher gibi sözleri söylüyordu Allah Nasulü:

“Men tütîku mâzâ tütîkîne yâ Nebîbe!”

“Senin bu katlandığına başka kim katlanabilir ey Nesibe!” diyordu.

Bir fırsat yakalamıştı büyük kadın. Cennete giriş fırsatını, Rasulü Ekrem’e orada komşu olma fırsatını., komşu olup her an sohbetine oturma fırsatını yakalamıştı.

“Ey Allah’ın Rasulü, dua et Allah beni sana komşu etsin!”…Gök durmuş onu dinliyordu, mele-i âlâ’nın sakinleri onun duasına kulak kesilmişti, yuce eller yukarıya kalktı,

“Yâ Rabbi, âl-i Nesibeyi cennette bana komşu eyle diyordu”

Kadın, yeni bir coşkunluk almış, kıyamete kadar savaşsa bile bıkmayacağını ifade ediyordu…

Kadın, sarrafının elinde bu hale getiriliyordu. Çocuk anlayışı kadında bu denli kristalleşiyordu. İslam kadının kalbinde bu denli billurlaşıyordu. Rasulü Ekrem’i bulduğu için kadın, batıl anlayışlardan kurtulduğu için kadın, çeşitli esatir içinde zebil olmadan kurtulduğu için kadın, bu mualla mevkiyi ihraz ediyordu.

Kadın Devr-i Risaletpenahide bir durum kazanıyordu.

Bir durum kazanıyordu ki, büyük şaire Hansa, iranlılara karşı savaşan ordunun içinde üç oğlunu da birden feda ediyordu, kurban ediyordu. O Hansa ki cahiliye devrinde kardeşi Sahr hakkında yazdığı destanla bütün insanları ağlatıyordu. Maarrî gibi karamsar bir şair olarak, herkesin içinde ümitsizlik havasını veriyordu. Ama İslam olduktan sonra Rasulü Ekrem’in terbiyesiyle mücella bir pırlanta halin geldikten sonra, Kadisiye meydan muharebesinde şehid olan üç oğlunu yanına sürükleyerek getirmişlerdi. Narin elleriyle onların saçlarını başlarını okşarken şöyle diyordu:

“Artık Sahr’ın destanı yoktur, artık bedbinlik yoktur, karamsarlık yoktur! Ne mutlu size ki benden evvel Rasulü Ekrem’e kavuşuyorsunuz ve Allah’ın uğrunda cihad ederken şehid oluyorsunuz” diyordu…kadın mücella ve mualla bir pırlanta haline gelmişti…

Kadın islamın terbiyesiyle sahip ve sararfını bulup o hale geliyordu.

Erzurum’u koruyan kale komutanı Kurd Ahmet Paşa gaflet edebilir. 93 harbinde Rus orduları Erzurum’a kadar giriyor ama aşamayacağı bir setle siperle karşı karşıya kalıyor. Komutan gaflette olabilir, asker uyuyabilir. Çocuğuna ninni söyleyen anne uyumamıştır. Erzuruma giren Rus askeri karşısında top tüfer görmeyecektir, ama heyûlelar gibi elinde satır, bir sürü kadını görecektir karşısında.

Biz onu görenleri gördük. Nene Hatun derler.

Her yerde bir Nene Hatun vardır. Ben ona Nene Hatun demiyeceğim O, Nesibe’nin gölgesidir ve bütün Anadolu medeniyetiyle imranıyla bu kadınların omuzları üzerinde yükselmiştir.

Kadın melekleşmiştir, Osmanlı devrinde de zirveye ulaşmıştır. Osmanlı hasta devrini yaşarken dahi, bu hasta bünyede sağlam ve sıhhatli ve zinde kadın, manevi mukabelede bulunacak ve cesaret izhar edecek kadar cesurdur, imanlıdır.

Minarelerde yükselen ezan sesleri semalara doğru yükseliyor, yükselirken minarenin dibinde bir de kadın çığlığı duyuluyor: “Biz öldük mü?” diye bir kadın çığılığı duyuluyor. Ve bir kaç dakika içinde, evindeki nacağını satırını, çapasını kapan kadın birdenbire Palandöken meydanında toplanıveriyorlar.

Oraya kadar hiç bir mania ve engel görmeden oraya kadar ilerleyen Rus Ordusu, aşılmaz bir setle karşı karşıya kalıyor…Sonra erkeği yetişmiştir, topu tüfeği yetişmiştir ama kadın kendisine düşen görevi yapmıştır. Irzı için yapmıştır, namusu için yapmıştır, haysiyetinin payimal olmaması için yapmıştır.

Irzı ve namusu hiç bir mücbir sebep olmadan çarşıya pazara çıkaran kadınlar, Nene Hatun’un iki eli onların yakasındadır. Mahkeme-i kübrada kurtulamayacaklardır.

Onlar Anadolu’yu koruyucu evlat yetiştiriyorlardı. İslamı iflas edecek, nesli dejenerasyona maruz bırakacak, fahişeliği ihtiyar eden kadınlar, Nene Hatun’un iki eli onların iki yakasında olacaktır…

Kadın sahibini bulduğu zaman, kadın sarrafını bulduğu zaman, şefkat kahramanı olan anne, ne yapacağını çok iyi biliyordu. kadını bu hale getirdiğiniz zaman, birdenbire bütün cemiyete ait aksaklıkların düzeldiğini göreceksiniz. Evinizin içinin düzeniyle beraber, ictimai hayatınızdaki dengesizliğin dengeye girdiğini müşahede edeceksiniz.

Ama elverir ki neneler, Nene Hatun olsun…Anneler Anne Hatun olsun…Kadın evde Kadın Efendi olsun….İzzetinin namusunun muhafızası halinde olsun. Elverir ki kadın çocuklarını düşünsün…Elverir ki kadın Kur’an’a gönül vermiş olsun…Elverir ki kadın Hz. Muhammed’in aşkıyla getirdiği esasat ile tutuşmuş olsun…

Allah, her çıkmazda, her onulmaz dert karşısında, kadınıyla erkeğiyle bu milletin imdadına gönderdiği kimseleri lutfetmek süretiyle, viranelerimizi ümranlara çevirsin, bizi vahşetten medeniyete irca buyursun!..

HUTBE KADIN-2 (23 Eylül 1977)

EN BAŞTA PEYGAMBERLER, İNSAN YERYÜZÜNÜN HALİFESİDİR…
HALİFELİK, ALLAH İLE OLAN NİSBET VE MÜNASEBETE GÖRE EL DEĞİŞTİRİR….

HİLAFETİN, LİYAKATA GÖRE EMEVİLERE, ABBASİLERE, SELÇUKLULARA, OSMANLILARA GEÇMESİ…
ŞU ANDA YERYÜZÜNDE ALLAH’A HALİFE OLACAK BİR MİLLET YOKTUR…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Ve lekad ketebnâ fizzbûri ” (Enbiya, 21/105))

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

İnsanlar yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak bulunmaktadır. İnsanlığın babası olan Hz. Adem’i Allah: “Yeryüzünde bir halife yaratacağım” şeklinde ele aldı ve daha sonra inzal buyuracağı kitaplarda Hz. Adem’i kendi nesliyle beraber şöyle tanıttı:

İnsanoğlu yeryüzünde Cenab-ı Hak adına, kainattaki eşyaya müdahale etme imkanına, müdahale etme kabiliyetine sahip bir varlık bir halife olarak yaratılmıştır. Eşyaya müdahale etme imkanı verilmiştir. O, eli kolu bağlı cebri determinizma içinde, hiç bir iş yapamayacak bir varlık değildir.

O Allah’ın tevfik ve inayetiyle, hiç olmadığı yerde yepyeni dünyalar kurma, inşa etme istidadına bahip veya onları batırma kabiliyetine sahip bir varlık olarak yaratılmıştır.

Yeryüzünde bu dünyaları cihanları inşa edecek Allah’ın halifesi olan insan, Allah’a intisabı nisbetinde bu hilafeti tahakkuk ettirecektir. …

Allah ile münasebeti yani abd ve Ma’bud, Halık ve mahluk münasebeti, Sanatkar ve sanat münasebeti ne kadar kuvvetli, insan onun ne kadar şuuruna varmış ve idrak etmişse o nisbette o insan salih ve o nisbette Allah’ın arzına yere cihanlara varistir.

En salih şekilde Peygamberlerde müşahede edilen bu hilafet meselesi, Peygamberlerden sonra seviyesine göre bu nisbet arttıkça, yeryüzünde o insanlara hakimiyeti olacak, bu nisbet azaldıkça da derbeder olacaktır.

Hz. Davud yeryüzünde o halife olarak anılmakta, ifade edilmektedir. Kur’an’da bir ayette bu Ümmet-i Muhammed’e bir minnet olarak anlatılmaktadır. Allah bu Ümemt-i Muhammed’e yeryüzünde hakimiyet vadetmektedir.Tıpkı Hz. Davud ve Hz. Süleyman’a vadettiği gibi…

Okuduğum ayette bu bir kanun mutlak bir prensip olarak yine aynı istikamette ifade edilmektedir:

İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesidir.

Bu hilafetin tahakkuku, insanın Allah ile olan münasebetinin kuvvetine göre olacaktır.

Nebilerin Allah ile münasebeti çok kavidir. Hz. Davud’un Allah ile münasebeti çok kavidir. Hz. Süleyman’ın münasebeti kavidir. Onun için Allah onlara hilafet vermiştir, yeryüzünde kendisine temsilci yapmıştır, eşyaya ve her şeye müdahale etme imkanını vermiştir.

Kainatın Fahrı, Nübüvvet menzumesinin veya Nübüvet nazmının kafiyesi olan Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam, en son hilafet O’na verilmiş, Ferdiyet makamının mazharı bu insan, bütün kevn-ü mekanın manasını bir araya getirecek, insan ve eşya münasebetini kuracak bir insan, elbette yeryüzünde kendisine hilafet verilmeye en ehil en liyakatlı varlıktı…

Elhak kendinden sonra sadık dostları cihana hükümferma oldular, medeniyet adına Allah’ın insanlıktan istediği şeyi insanlığa takdim ettiler, mükemmel nesiller terbiye ettiler ve asırlarca temadi edip gitti.

Bu arada dikkat buyurun: Allah, hilafeti, işe sahip çıkması, nisbetini kuvvetlendirmesi nisbetinde el değiştirir…

Sahabei kiramdan sonra Tabiini izam; görüyoruz ki iş Emevi omuzlarında bayraklaşıyor…Demek ki o zaman, yeryüzünde Allah’a varis olacak, Allah’ın inamatına varis olabilecek, ihsan-ı ilahi üzerinde tasarrufa sahip olabilecek tek millet Emevî milleti idi. Onun için günâ gün cihanın şarkından garbına kadar Allah, onları hakim kıldı.

Emevide nisbet zayıfladığı zaman yani tam salih olma hakkını koruyamayıp tam salih olma durumunu muhafaza edememe başladığı zaman, Allah onların başlarına vurdu, aldı hilafeti Peygamberimizin amcazadesi olan Abbasilere devretti, teslim etti.

Demek ki yeryüzünde o zaman, Allah ile aralarından münasebet olanların en ileri gelenleri Abbasilerdi. Abbasilerdi ki, Allah onları yeryüzünde muvazene unsuru yaptı. Canı yanan millet onlara müracaaat ediyordu, aç kalan onlara müracaat ediyordu, harpte kıtalde cidalde onlar, adeta her meseleyi hallediyor, bir hakem-i faysal gibi ortaya giriyorlardı, her meseleyi hallediyorlardı.

Nisbet zayıflayınca Allah Selçukîyi insanlığın karşısına çıkardı. Emaneti aldı Selçuklunun omuzuna yükledi…

Bu, Allah’ın değişmeyen bir kanunu…

“Velakad ketebnâ fizzebûri…” (21/105)

“Yeryüzüne benim salih kullarım varis olacaktır”

Kalp salahına sahip olanlar, gönül sıhhatine sahip olanlar, İslamın prensiplerini yaşayanlar, Allah ile münasebetlerini kuvvetli hale getirenler, Halık ve mahluk münasebetini idrak edenler, Sanatkar ve sanat münasebetini müdrik olanlar yeryüzünde varis olacaklardır.

Selçuki omuzu bu işi üç asra yakın bir zaman omuzunda taşıdı. Düşürmemek için lazım gelen her şeyi yaptı. O omuz da onu götüremeyecek hale gelince, nisbet zayıflayınca, Allah ile onların arasında kopukluk meydana gelince, secdesiz başlar görülmeye başlayınca, üzülmeyen vicdanlar zuhur edince, kirli alınlar insanların içinde belirince, Allah selçukînin de elinden aldı Osmanlıya devrediverdi.

“Velekad ketebnâ fizzebûri…”

“Yere Salih kullar varis olacak…”

Yeryüzünde Allah’ın halifesi, bütün kainat ve eşyaya müdahale edecek sadece ve sadece salih kullardır…

Osmanlı da bu işi altı asır götürdü. Düşe kalka götürdü. Dış toslamalar karşısında, içteki zevzeklikler karşısında götürebildiği yere kadar götürdü…O da bıraktı…

Mukaddes emanet şimdi taşıyacak bir omuz bulamadığından ortada kalmaktadır.Yeryüzünde millet olarak Allahın varisi, Allah’a halife olacak millet yoktur.

Fakat halife olma milletini teşkil edebilecek fertler vardır. Bu fertler bir araya gelmiş değildir, yeryüzünde Allah’ın sevdiği fertler bir arada değildir. Allah’ın sevdiği fertler bir cemaat teşkil etmiş değildir.

Yani yeryüzünde Allah’a halife olabilecek bir millet şu anda mevcut değildir. Ne Türkler Allah’ın halifesidir, ne Suriyeli, ne Hintli, ne de Pakistanlı…

Yeryüzünde bu hilafet emaneti taşınacak omuz bulamamaktadır, kendisini taşıyacak omuzdan mahrum gezmektedir. O, salih insanlar istemekte, kalbi kadar kafası, kafası kadar duyguları hüşyar salih insanlar istemektedir. Üniversitesi mescid, mescidi üniversite haline gelmiş salih cemaat istemektedir. Hoca ders kürsüsünde Allah’a dayayarak her şeyi anlatırsa o salih zümre, o salih cemaat meydana gelecektir. Ve Allah bu mukaddes emaneti, onların omuzunda bayraklaştıracak…

“Velekad ketebna fizzebûri…” hükmünü bir daha gösterecektir.

Bu mukaddes emanetin hamelesi, bu mukaddes emanetin bayraktarı, şu mukaddes emaneti omuzunda bayraklaştıracak civanmert olmak istiyorsanız, evvela salih zümre arasında güruhu arasında isminizi tesbite çalışın. Allah yar ve yardımcınız olsun…

Kadınıyla erkeğiyle, genciyle ihtiyarıyla, çocuğu ile yaşlısı ile Allahü Teala bu millete izan ve idrak ihsan eylesin, İslam ile serfiraz kılsın ve bu mukaddes emaneti ahir zamanda, en son taşıyıcılar olarak bizlere lutfeylesin, bunu lutfetmesi için bize salah bahşeylesin…

HUTBE KADIN-3 (07 Ekim 1977)

GERÇEK SAADET VE LEZZET, GEÇİCİ VE ELEMLİ OLMAYAN SAADETTİR…

PEYGAMBERİMİZİN, HZ.FATIMA’DA GÖRDÜĞÜ ALTIN ZİNCİRE TEPKİ GÖSTERMESİ…
HZ.AİŞENİN AĞLAYIP: “EŞİNİZİ AHİRETTE HATIRLAR MISINIZ YA RASULALLAH?” DEMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“el-mâlü vel-benûne zînetül-hayâtid-dünyâ” (Kehf, 18/46)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Bütün meselelerde olduğu gibi İslam, aile mevzuunda, aile fertlerinin bir araya gelmesinde de aynı hususları işlemekte aynı şeyleri telkin etmektedir.

Muvakkat zevk ve lezzetlerin, insanın içinde ısdırap ve elem meydana getireceği devamlı zevk ve lezzetlerin ise insanın içini huzura gark edeceği hususunu telkin etmekte anlatmaktadır.

Kurmak istediğiniz saadet yuvası, huzur yuvası, temadi edecek ise şayet, sizin için huzur vadedebilir. Bir noktada inkıtaa uğrayacaksa şayet, bu bir huzur yuvası değil, sizin için bir felaket yuvası, bir gam ve keder membağı halinde işleyecektir.

Gerçek saadet yuvası ne dünyada bir inkıtaa uğrar, ne de ahiretin gelmesiyle sonu gelir. Gerçekten saadet dolu bir yuva, hadisin ifadesiyle cennet köşelerinden bir köşe sayılan bir yuva, aile fertlerinin bir araya gelmesiyle meydana gelen küçük bir hücre, dünyada devam ve temadi ettiği gibi, ahirette de devam ve temadi eder. Mahşerde devam eder, cennette ve beraber Cemalullah’ı müşahede etmede devam eder. Hakiki saadet de budur.

Bir mümin ailesine karşı bağlılık hissederken, onun beşeri yönünün behimi yönünün, kendi şehevi hislerine bakan yönünün çok verasında, uhrevi güzelliğine, ahirette onunla kuracağı alaka cihetine müteveccihtir ve aile saadet bu temel kaideler üzerine tessüs eder.

Bir mümin ailenin sair fertleriyle, oğluyla, kızıyla torunlarıyla münasebet tesis ederken, onları severken, şefkatli sinesine basarken dünyada inkıtaa uğramasına düşünmediği bir saadet havası içinde, ahirettede sonu gelmeyecek bir saadet havası içinde sinesine basar.

Zira sonu zehir olarak kendisine içirilecek bir şerbetin, esasen içirildiği anda dahi insan onu tefekkür ve tezekkür ederken, zehir içtiği kanaatına varacak ve içinde ısdıraplar meydana getirecektir.

Lezzet o lezzettir ki, zevalden ve tasavvur-u zevalden daima masun ve mahfuz olarak devam eder.

Bu nokta-i nazardan, mümin kendi hayat arkadaşını, aile fertlerini, kabirde ve kabrin verasında, kendisine sadık bi rer refîk olarak yetiştirir, kendi duygu ve düşüncelerini intikal ettirir, burada beraber oldukları gibi, huzur-ı Kibriyada da beraber olabilecekleri yolda hareket eder.

Gerçekten bir müslüman aile yapısı içinde, o müslümanın duygu ve düşüncesine ecnebi fikirler, ecnebi hareket tarzları, ecnebi telakkiler bulunmaz. Çünkü mümin gerçekten Allah’a, Allah’ın huzuruna çıkacağına, cennete gireceğine, Cemalullah’ı müşahede edeceğine inanmışsa, aile efradıyla beraber oraya gidecek yolda hareket edecektir. Bütün çoluk çocuğuyla beraber oraya gitme yollarını araştıracak ve bulmaya çalışacaktır.

Rasulü Ekrem aileyi böyle anlamış ve böyle kurmuştur.

Hz. Fatıma, Rasulü Ekrem’in kızları içinde onun nazarında en müstesna mevkisi olan muhtereme kızıydı. O Nübüvvetin semeresi idi. Hz. Hadice’nin kendisine vedia ettiği emanet bıraktığı son emanetiydi. Hz. Fatıma altın halkanın Hasan ve Hüseyin’in, bütün velayet zincirinin anası olması itibariyle ayrı bir ehemmiyet arz ediyordu.

Onun için Rasulü Ekrem, ona ayrı bir ihtimam gösteriyordu. Hususiyle diğer çocukları kendisinden evvel vefat etmiş, kendisinden sonra yaşayacak olan da sadece Hz. Fatımaydı.

Allah rasulü, bir gün huzuru Risaletpenahiye geldiğinde, Hz. Fatıma’nın elinde altından bir zincir gördü. Bu, ganimet payı olarak Hz. Ali’nin hissesine düşmüş onun yoluyla da Hz. Fatımaya intikal etmiş bir zincirdi. Allah Rasulü onu görünce kaşlarını çattı, yüzünü ekşitti ve şöyle dedi:

“İster misin yâ Fatıma Halkın, Peygamberin kızı kolunda cehennemden bir zincir taşıyor demelerini ister misin?

Hz. Fatıma hiç bir şey söylemeden eve döndü, hemen o zinciri satıverdi, bir esir veya esire alıp nürriyete kavuşturuverdi. Bunu işlediği günaha bir keffaret sayıyordu. Sonra Allah Rasulünün huzuruna gelip zinciri sattığını bir esir alıp hürriyete kavuşturduğu haber verdi. Allah Rasulü beşaşet izhar eden bir veche ile aynen şöyle ifade etti: “Allah’a hamd ederim ki Peygamberin kızını cehenneme gitmekten kurdardı” buyurdu.

Kendi muhtereme kerimelerine karşı, cennette onunla beraber olmak için, Hz. Nuh’un oğlunun durumuna düşmemesi için, Hz. Lut’un hanımının durumuna düşmemesi için, Hz. Nuh’un hanımının durumuna düşmemesi için kızlarıyla beraber cennette ve cemalullahı müşahede havası altında bulunmak için, bu derece bu mevzuda hassasiyet izhar buyuruyordu.

Hz. Aişe, muhterem kocasına bağlıydı. Dünyada bitip tükenen bir kocaya bağlı değildi. Solan ve pörsüyen bir gençliğe bağlı değildi. Bir taraftan bir Peygamber bir taraftan fatih ordularının başında bur kumandan ve aynı zamanda devlet reisi bir kocaya bağlı değildi…Belki ahirette kendi saadetini temin edebilecek, çok sadık ve masduk kocası Hz. Muhammed’e aleyhissalatü vesselam bağlıydı.

Huzuru Risaletpenahide otururken hıçkıra hıçkıra ağladığını görüyoruz Sahih hadis bize haber veriyor. Allah Rasulü şu saadetin kaynaştağı ve oynaştığı hücrede, Hz. Aişe’nin böyle durup dururken, esbab-ı mucibesiz ağlamasını taaccüble karşılıyor ve soruyor:

– “Niçin ağlıyorsun Yâ Aişe?”

– “Ya Rasulallah Allah’ın azabını hatırladım, korktum onun için ağlıyorum” diyor.

Allah Rasulünün 7-8 yaşlarında tandığı Hz. Aişe, Rasulü Ekrem’e genç yaşında bir koca olarak gözlerini açtı, onu gördü ve başka kimse tanımadı. O haneye vahiy geldi, Allah Rasulünün ifadesiyle sadece ve sadece o haneye vahiy indi.

Hz. Aişe’nin o hanede gördüğü şey, Allah’ın Peygamberi, Allah’ın vahyi, Allah’ın emin meleği…Bundan ibaretti….

Bununla beraber…bu nezihe damen, bu pak kadın diyor ki:

– “Ya Rasulallah! Allahın azabını hatırladım onun için ağlıyorum!”…

Allah Rasulü hiç bir şey demedi…Bunun üzerine Hz. Aişe bu mevzuda isteğini talebini, Rasulüllah’a cevap sadedinde şöyle dedi:

– “Hel tezkürûne ehleküm yevmel-kıyâmeti?”

– “Zevcenizi kıyamet gününde hatırlar mısınız?”… Burada benim Efendim olduğunuz gibi orada da hatırlar mısınız diyor…

Genç zevc ve zevcelik orada temadi eden zevc ve zevceliktir…Gerçekten evlatlık, evladına bağlı babalık, orada temadi eden evlatlık ve babalıktır. Burada evlatlarını cehenneme atan bir insan, mantıkıyla yaşamıyor, aklıyla yaşamıyor demektir. Onları cehnneme giden bir yola terketmesi…Ötede azabı ilahi içinde bocaladıklarını görürcesine onları o yolda terketmesi…akıl ve mantığın yolunda hareket etmiyor demektir.

Hz. Aişe: “Ehlinizi hatırlar mısınız?” diyor…

Burada ehli olarak yışyacak, o ehliyken Rasulü Ekrem dar-ı bekaya irtihal edecek, o ehliyeti kullanmak istiyor: “Ehlinizi hatırlar mısınız?” diyor…Allah Rasulü:

– “Üç mevkide hatırlayamam ya Aişe!” diyor…

– “Hesapların muvazeneye geldiği yerde, sıratta, mahşerin dehşetli hengamında köprünün başında hatırlayamam ya Aişe” diyordu…

Her mümin başının çaresine bakacak, burada kurduğu sıcak yuvayı, burada devam ettirdiği bereketli ve feyizli yuvayı, kabir ötesinde ve cennette devam ettirmeyi düşünüyorsa, buradaki saffetiyle bu hücrenin orada da temadisini arzu ediyorsa, aile yapısını teşkil eden fertlerin, Kur’an’ın talim ve teblig buyurduğu hava içinde, bir anlayışa sahip olmaları lazımdır.

Muhterem Müminler!…Sadece kendinizin camiye gelmesi, namaz kılması, Mevlanın huzurunda gururun kırılması ve zecdeye kapanılması kafi değildir. Bu sıcak yuvanın sıcaklığını devam ettirmek, hem bizim milli saadetimiz, milli felahımız, milli kurtuluşumuzun bir temel rüknüdür, hem de ahirette sizin saadetinizin temel unsurudur.

Dünyevi ve uhrevi felah istiyorsanız, aile efradını Kur’an’n talim ve terbiyesi altında mükemmel yetiştirmeye bakınız

“ülâike alâ hüden min rabbihim ve ülâike hümül-müflihûn” (2/5)

Hidayete eren, dünyada hidayet cemaati olarak yaşayan bunlardır. Ahirette kurtuluşa erecek olanlar da bunlardır.

Cenabı Hak bizi dünyada hidayete ahirette de felaha erdirsin…

HUTBE KADIN-4 (14 Ekim 1977)

AHİRETTE İNSAN, MİZANA KALBİYLE KONUP ONA GÖRE MUAMELE GÖRECEKTİR…
SAĞLIKLI BİR YUVA VE CEMAAT OLUŞTURMAK GEREKİR…

EBU HÜZEYFE’NİN EVLATLIĞI SALİM…YEMAME’DE BERABER ŞEHİT OLMALARI…
SALİMİ’İN DELİKANLI OLMASIYLA EVE GİRİP ÇIKMASININ ÇÖZÜME ULAŞTIRILMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Kul lil-müminûne yaguddu min ebsarihim” (Nur, 24/30)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

İnsan kalbî hayatının sıhhatiyle Allah’ın huzuruna çıkacak ve ona göre muamele görecektir.

İnsan kalbî istikametiyle Nebiler, Sıddıkler arasında yerini alacak ona göre muamele görecektir.

İnsan kalbine giren ve kalbinden çıkan şeylerle mizana vurulacak ve ona göre muamele görecektir.

İnsan kalbiyle dünyada gördüğü gibi kalbiyle ahirette hakkı müşahede edecek ve ona göre ruhen inbisat etme ve inkişaf etme imkanı bulacaktır.

Kalbi hayat, kalbin sıhhati, bir insanın fert olarak sıhhati ve selameti için mühim bir unsur olduğu gibi, ictimai salahımız için de mühim bir unsurdur.

Fertlerinin kalbi bozulmuş, fertlerinin kapleri istikamette olmayan bir cemaatin istikamette olması düşünülemez ve buna imkan yoktur.

Binaenaleyh yeniden kendimize dönüp şayet sıhhatle selametli bir ictimai yapı düşünüyorsak, bu teker teker fertlerin her birerlerinin, kalbinin sıhhate ve selamete kavuşturulmasına bağlıdır.

Aleyhissalatü vesselam’ın prensipleri içinde bir cemaat düşünüyorsak, onun cemaatinin yaşanması gereken prensipleri yaşaması istikametinde gösterdiği hassasiyeti gösterme mecburiyetindeyiz.

Bir Sahabiye kadın Rasulü Ekrem’in huzuruna çıkıyor:

– “Yâ Rasulallah! Hürriyete kavuşturup evlat edindiğimiz, evimizde büyüttüğümüz Salim, büyüdü delikanlı olmaya yüz tuttu, ben Ebû Hüzeyfe’nin kalbinde, onun evde bulunuşuna karşı bir şeyler hissediyorum. Bu işi bir şeye bağlamak mümkün mü?” diye sorarken görüyoruz.

Rasulü Ekerm huzuruna gelip ona soru soran, Ebû Hüzeyfe’nin kadınıdır, hanımıdır. Sormak istedği şey, evlerinde bulunan Salim’in, o evde kalmasının caiz olup olmaması hususudr.

Salim kimdir?

Salim, Allah Rasulünün, Kur’an’ın onlardan alınmasını istediği dört kişiden biridir.

“Huzül-Kur’âne min erbeatin” dediği, Kur’an’ın dört kişiden öğrenilmesini tavsiye etitği kişiler: Abdillah ibn-i Mesud, Ubeyy ibn-i Ka’b, Muaz ibn-i Cebel ve bu, Ebu Hüzeyfe’nin Mevlası salim…

Salim, Ebu Hüzeyfe ile beraber Mekke’de müslüman olan bir atik’dir, hürriyete kavuşturulmuş köledir. Ebu Hüzeyfe de Allah Rasulünün baş düşmanı Utbe ibn-i Rabia’nın oğludur. Ebu Hüzeyfe babası Utbe’nin ve kızkardeşi Hind’in ile kardeşi Velid’in hasım olmasına rağmen Salim ile beraber kalp selametini kazanmış nadide bir insandır. Salim Ebu Hüzeyfe ile beraber müslüman olur, beraber yaşarlar ve beraber Yemame’de şehid olrular.

Azadlı köleler evlat ediliyordu, esir alınıyor, hürriyete kavuşturuluyor sonra da evlat ediniliyordu. Bunu başta Rasulü Ekrem yapmıştı. Zeyd ibn-i Harise’yi evlat edinmişti. Zeyd’i anne babasının yanına gitmekle kendi yanında kalmak arasında muhayyer bıraktığında Allah Rasulünün civarını tercih eden Zeyd’i Allah rasulü, cemaate göstererek:

“Şahid olun bu benim evladımdır!” demişti. Hüzeyfe de salim’i evlat edinmişti.

“Vemâ ceale ed’ıyâeküm ebnâeküm” (33/4) ayeti kerimesi nazil olunca,

“Evlat edindiğiniz kimseler sizin evladınız değildir”…Onlar size yabancıdır. Babalarının adıyla seslenin onlara…Zeyd bin Harise deyin, Zeyd ibn-i Muhammed demeyin…

Ama Salim’in babası belli değildi. Salim kimbilir nereden satın alınmış, Mekke’ye getirilmiş satılmış bir çocuk olarak, Ebu Hüzeyfe tarafından satın alınmış, babası olmadığı için ona Mevla Ebu Hüzeyfe dendi. Ebu Hüzeyfe’nin dostu, hürriyete kavuşturduğu insan dendi.

Salim zühd ve takvada çok ileriye gitti, o kadar ileriye gitti ki Kuba’da Muhacirine imamlık yaptı. Muhacirin ve Ensarın ileri gelenlerin bulunduğu yerde bu delikanlı, kölelikten hürriyete kavuşan bu insan, Ebu Bekirlerin Ömerlerin önünde Ashaba namaz kıldırıyordu.

Dolu dolu gözlerde kendisini seyreden Allah rasulü:

“Elhamdülillâhillezî ceale fî ümmetî mislek!” buyurdu.

“Allah’a hamd ederemi ki senin gibi bir tanesini benim ümmetimin içinde bana bahşeyledi…

Salim bu idi…

Salim bütün hayatı boyunca Ebu Hüzeyfe’den ayrılmadı; iki kardeş, iki yoldaş gibiydiler, kendisine hürriyete kavuşturan bu insanla beraber…

Nihayet Yemame gibi bir sarp kayaya çarpıverdiler. Yalancı Peygambere karşı savaşan Hz. Halid’in ordusu içinde Yemame’de Müseylemetül-kezzab’a karşı savaşan mücahidler arasında, salim ve Hüzeyfe. iki cana iki kardeş iki yoldaş olarak yine savaş yapıyorlardı. İşin ciddiyet ve vehametini anladılar ve muanaka yaptılar, boyun boyuna geldiler ve sonra şehid olmak üzere de ahdettiler.

Hüzeyfe bir tarafta şöyle sesleniyordu:

“Yâ ehlel-Kur’ân zeyyinul-Kur’âne bia’mâliküm!”

“Ey Kur’an’a bağlı olan cemaat! Kur’an’ı okumak değil, bu gün Kur’an’ı davranışlarınızla tezyin ediniz, Kur’an’ı hareketlerinizle bayraklaştırıveriniz. Kur’an’ı şehit kanlarınızla küre-i arza çıkmamak üzere yazıveriniz!” diyordu…

Salim ayrı bir vadide o da şöyle sesleniyordu:

“Bi’se hâmilül-Kur’âni ene in hûcimul-müslimûne min kıbeli”

“Ne kötü Kur’an taşıyan bir insanım ben ki, benim önümde Müslümanlara hücum ediliyor!” diyordu…

Haşa ve kella! Haşa ki sen kötü bir hâmil-i Kur’an olasın!..

Mücadele ciddi oldu. Yığın yığın insan orada, kendi akıttıkları kan içinde yüzen çiçekler gibi Allah’a teveccüh eder hale geldiler. Muharebe Müslümanların lehine neticelendi, Bütün şehitler aranıyordu.

Salim de arandı. Salim’i buldukları zaman bir iki solukluk canı kalmıştı. Adeta ona neticeyi duyurmak için Allah, canını muhafaza ediyordu. Ölümüne ramak kalmıştı ama Yemame’nin surlarında dalgalanacak İslam bayrağını görmek istiyordu. Heyhat onu görecek göz yoktu, yanına gelen Sahabi İslamın zaferini müjdeledi.

O Hüzeyfe’yi sordu, “Şehid oldu” dediler. Acı bir tebessüm:

“Beni yanına uzatın çünkü hayatta hiç ayrılmadım ondan…” deyince,

“Ne diyorsun? Ebu Hüzeyfe de senin yanına düşmüş!”…dediler. O zaman ayrı bir tebessüm yaptı…

İki candaş iki yoldaş, beraber müslüman olmuş beraber yaşamış ve İslamın aziz bayrağının altında beraber şehit olmuşlardı.

Salim, o Salim ki Hz. Ömer vefat ederken yerine birini tavsiye et demişlerdi, o da:

“Lev kâne Sâlimü hayyen levelleytühû min ba’dî”

“Salim hayatta olsaydı, benden sonra emir olarak onu size tavsiye ederdim!” diyor.

İşte bu Salim, Ebû Hüzeyfe’nin evinde, henüz bıyıkları terleme durumuna gelmişti ki, Ebû Huzeyfe’nin hanımı:

“Yâ Rasûlallah! Salim delikanlı olmaya yüz tuttu, eve girip çıkarken Ebû Hüzeyfe’nin gıpta damarını tahrik ediyor, ne yapalım?” diyordu.

Salim iffet abidesi idi. Ama Sahabi evinde yetiştirdiği bu mevlasına karşı dahi titizdi ve hassastı.

Allah Rasulü bir çare söylüyor.

– “Salim’e süt emzir” diyor.

– “Nasıl emziririm ya Rasulallah!” deyince de:

– “Kadın fincana süt sağıp Salim’e içirecek ve Salim rıdâen evladı olacak, böylece eve girip çıkma memnûiyeti kalkacak!”

– “Nasıl yaparım yâ Rasulallah! Koskocaman delikanlı olduğunu biliyorum!”

– “Sen ona sütü ver!”

Gizli bir sır vardı burada. Hz. Aişe bu sırrı başka bir şekilde anladı. (Tabiinden talebelerine önce süt verir sonra ders verirdi). Ama belki bu sırda, İslam’da hiç kimse için olmayan, mukadder olmayan, bu yaşta süt verme sırrında esasen, belki Salim’in şehadeti gizliydi. Salim’in ehl-i Kur’an olması gizliydi. Salim’in Ömer’den sonra mualla bir mevkiyi iraz etmesi gizliydi.

Ve burada Ümmet-i Muhammed’in evde esasen kuracakları iffetli aile yapısı meselesi anlatılıyordu bize.

Allah basıret ihsan eylesin… Sahabenin yükseldiği merdivenle o mualla mevkilere yükselme imkanını bize bahşeylesin…

Biz o merdivende yürümediğimiz, o yoldan o şehrahtan gitmediğimiz için sükût ettik. çıkışın çaresi, yeniden o yola dönmek, hablül-metin olan kopmaz o ipe sarılmak, evc-i kemal-i insaniyete çıkmak, Sahabenin yanında yerini almaktır.

Mevla yâr ve yardımcımız olsun, kalbimizi kafamızı, kafamız kadar bütün duygularımızı Müslüman eylesin. Asırların duygularımızın fersudeleşmesiyle, köhneleşmiş ruhumuza Cenab-ı Hak hüşyarlık inhsan eylesin…

HUTBE KADIN-5 (21 Ekim 1977)

MEŞAKKATLERE KATLANMADAN MUVAFFAKİYETLER ELDE EDİLEMEZ…

HZ.CAFER BİN EBİ TALİB’İN HAK YOLDA YÜRÜMESİ, NECAŞİ HUZURUNDAKİ KONUŞMASI…
HZ.CAFER’İN MUTE’DE İKİ KOLUNU VERİP ŞEHİD OLMASI, TAYYAR DENMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Vellezî câhedû fînâ lenehdiyennehüm sübülenâ” (Taha, 20/49)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Arzu ettiğimiz şeyleri tahakkuk ettirmek, cehdimize ve cihadımıza bağlıdır. Uğraşmadan hiç bir şeyi elde etmek mümkün değildir.

Muvaffak olmak, bir şeyi elde etmek için, çok cehdetmek ve büyük mahrumiyetlere katlanmak lazımdır.

Çok aç durduktan çok mahrumiyetlere katlandıktan sonra, çok ısdırap çektikten sonra ancak gerçek huzur elde edilir, gerçek saadet temin edilebilir.

Neyi arzu ediyoruz?

Gönüllerimizde lahut aleminden gelip esen bir meltemi mi?..Bunun için bir kısım mahrumiyetlere katlanmamız gerektir.

Milletimizin içinde gerçek huzur ve saadetin mevcelenmesini mi istiyoruz?..Bunun için bir kısım mahrumiyetlere, bir kısım cehde bir kısım meşakkatlere katlanmamız gerekmektedir.

Bunlara katlanmadan, Muhsinînin Allah’a, Allah’ı görüyor gibi kulluk yapan insanların mazhar oldukları şeyi intizar etmek, hülyanın ümniyyenin ifadesi olacaktır. Allah bizmlere basiret ihsan eylesin!..

Mü’min, cehdi cihadı nisbetinde mümindir.

Mümin haka bildiği dava istikametinde, her türlü mehaliki iktiham ettiği nisbette mümindir.

Mümin hak bildiği ideali istikametinde bir an dûr olmadan hayatı boyunca savaştığı nisbette mümindir.

Sağa sola inhiraf etmeden, başını sağa sola çevirmeden, Allah’ın rızasına nazarını çevirerek yürüdüğü nisbette mümindir.

Mümin kendi meselesi hakkında tereddüde düşmediği, doğru budur dediği, o doğru etrafında tahşidat yaptığı nisbette, mümin olma mevzuunda inşallahü teala teminat altındadır. Hiç kimse ve hiç bir sebep onu inhiraf ettiremeyecektir.

Rasulü Ekrem lâhût alemine diktiği, tevcih ettiği nazarını, Sahabe-i Kirama çevirince şöyle dedi onlara:

“Ben cennette Abdullah ibn-i Revaha ve Zeyd ibn-i Harise’yi gördüm. Gördüğümde boyunlarına tasma takılmış buldum. Hilye sahibi Ebû Nüaym naklediyor.

“Boyunlarına tasma takılmış müşahede ettim. Öyle ki başlarını sağa sola çevirecek halde değillerdi”.

Bunlar Mute’de şehit olan ordu komutanlarıydı.

Zeyd ibn-i Harise, Rasul-i Ekrem’in: “Benim evladımdır dediği, teşrif ve tekrim ettiği zattı.

Abdullah ibn-i Revaha da “Kılıcı kadar sözü de nafiz!”, dediği, alkışladığı büyük İslam şairiydi.

Ruhlarını seve seve Mute’de Allah’a veren bu insanlar, boyunlarına tasma takılmış, cennette Rasulü Ekrem’in karşısında öyle temessül ediyorlardı.

“Ama Cafer ibn-i ebî Talib’i gördüğümde onun boynunda böyle bir şey yoktu, doğrudan doğruya nazarı Allah7a müteveccihti” buyurur Allah Rasulü…

Niçindi? Niçindi acaba?

Cafer’in öyle oluşu ve diğerlerinin başka türlü bulunuşu?…Niçinde o ekrem ve eşref olan Sahabilerin, Hz. Cafer’den ayrılışı ve kimdi Hz. Cafer?..

Cafer bin ebi Talib Allah Rasulünün amcasının oğluydu. Hz. Ali’den sonra Mekke’de İslam şerefiyle şerefyâb olan Cafer ibni ebi Talib, hanımı Esma binti Ümeys ile beraber, keferenin saldırılarına karşı göğüs geren, mukavemet eden şerefli bir Sahabiydi.

Cafer Mekke’de İslam uğruna tahammül edilmesi gereken şeylerin mukavemetsûz hale geldiğinde, Habeşistan’a hicret eden, yurdunu yuvasını terk eden fedakar bir Sahabiydi. Bir kısım müslümanların başında olduğu halde Necaşi’ye iltica etmişlerdi. Ama kafirler onu orada da rahat bırakmamışlardı.

Henüz İslamın nurunu görememiş, İslam güneşinin ışığının altına girememiş Amr ibnül-As ile beraber Abdullah ibn-i Rabia, başka bir rivayette Hilye sahibine göre Ümare, Müslümanları arkadan takip etmiş Habeşistan’a gitmişlerdi.

Cafer girdiği yolda yürüyordu, sağa sola inhiraf etmeden, haka bildiği istikamette yurdunu yuvasını terk ediyordu. Çoluğundan çocuğundan evinden sıcak yuvasından ayrılıyordu. Allah için Rasulüllah için ayrılıyordu.

Kafirler müslümanların oraya gittiğini görünce. büyüyüp ilerde karşılarına bir kuvvet halhinde çıkabileceklerine inandıkları için, orada dahi tedirgin etmeye, rahatsız etmeye karar verdiler. Ve arkadan iki insan gönderdiler. Necaşi’ye şikayet edildi bunlar. Sahabiler Necaşi’nin huzurunda oturduğu bir anda, izaz ve ikram edildiği bir anda Amr ibnül-As ve Abdullah ibn-i Rabia içeriye yığın yığın hediyelerle girdiler. Kralın karşısında serfüru ettiler secde ettiler. Tazimat ve tekrimatlarını anlattılar ve sonra şöyle dediler:

“Ey muhteşem hükümdar! Sana gelip uzaktan iltica eden bu zatlar, kavmine kabilesine baş kaldırmış, onlara ters düşmüş, kendi cemaatine zıt bir istikamette bir yola girmiş, putları inkar ettiği gibi, Hz. Mesih’in ulûhiyetini inkar edecek bir yola girmiş…Bu mutezile cemaatin bize verilmesini arzu ediyoruz” dediler, daha bir süra laf ettikten sonra, sözlerini bitirmişlerdi…

Cefer ibni ebi Talib bu gün hatibiniz benim demişti cemaatine. Ayağa kalktı, bir fazilet abidesi gibi, izzet abidesi gibi, nurdan bir heykel gibi ayağa kalktı…

Cafer’i tanımak için Rasulü Ekrem’in sözüne müracaat etmek lazım:

“Cafer şemailinde ve hılkatinde bana benzer. Hulku ve halkı bana benzer. Şeklen beni görmek isteyenler Cafer’i görsünler, ahlakımla beni görmek isteyenler Cafer’i görsünler” buyurmuştur.

Cafer muhteşem kametiyle ve kıymetiyle ayağa kalktı: “Evet! Muhteşem ve muhterem melik! Biz puta tapan bir cemaattik, biz şehevat-ı nefsaniyenin esiri bir cemaattik, biz kuvvetlinin zayıfı ezdiği bir cemaattik, biz hiç bir hak ve hakikat tanımaz, yırtıcılıkta sırtlanları geçmiş böyle bir cemattik. Allah, içimizden soyu sopu belli olan bir insan gönderdi, bizim bütün kötülüklerimizi bize terk ettirdi, ruhlarımıza işlemiş âdât ve kötü ahlakı sildi süpürdü, ahlakı aliye ve secayayı galiye ile bizi serfiraz kıldı. Gönlümüzde putlar yıkıldı, Mabudu hakiki ihkam edildi, her Nebi kameti kıymetiyle içimizde yerini aldı….”

Cafer ibni ebi Talip bunları anlatırken süre-i Meryem’den bir kısım ayetler okudu:

“Vezkür fil-kitabi meryeme….” (19/16)

Cafer süreyi tilavet ederken, bütün uskûfeler, bütün kıstîsler, bütün rahipler Necaşi ile beraber hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar. Ve necaşi şöyle diyordu:

“inne hâzâ câe sihî îsâ leyahrucühû min mişkâtin vâhıdetin intalikû lâ üslimühüm ileykümâ…”

Allah’a yemin ederim ki onun okuduğu haber verdiği şeyler, Hz. Mesih’in haber verdiği şeylerdir. Aynı kandil ifade ediliyor, her ikisi de aynı meşaleden çıkmış aynı mana ifade ediyor, şimdi yıkılın gidin! Allah’a yemin ediyorum ki bunları size teslim edecek değilim ben!” diyordu…

Necaşi’yi iğfal edememişlerdi. müminler inanan bu hükümdarın huzurunda ve sarayında, müminlere yakışır izaz ve ikram görüyorlardı. O kadar ki bir gün Cafer oradan ayrılırken elinde bir name ile ağrılıyordu. Allah Rasulüne şöyle yazıyordu:

“Ey Allah’ın Rasulü, amcanın oğlunun namesini aldım, onun vasıtasıyla sana inandım ve iman ettim. Eğer ferman edersen huzuruna gelirim, yok bırakırsan burada cemaatime hizmet ederim.” Ve sözlerinin arkasında:

“Ah keşke şu saltanatıma bedel, o Sultan’a hizmetçi olsaydım!” diyordu.

Cafer ibni ebi Talib Hayber vakası cereyan ettiği zamanda Medine’ye dönüyordu. Bu uzun ayrılık, firak ve hicran sona eriyordu. Hayber fethini müteakip Rasulü Ekrem ile karşılaştı, Nebi ve Ümmet, iki amcaoğlu karşı karşıya geldi, muânaka yaptılar; muânakanın eserle sabit olduğuu tek vaka budur. Rasulü Ekrem senelerden beri firak ve hicranla sinesine bastığı bu ayrılığı bir muânaka ile sona erdiriyordu. Caferle boyun boyuna geliyordu ve şöyle diyordu:

“Lâ edrî bieyyihimâ ene üserr bikudûmi cafer ev bifethi hayber”

“Bilemiyorum ne ile sevineyim; Hayber’in fethiyle mi, Caferin kudûmuyla mı sevineyim!…”

Cafer Medine’ye yerleşti, Medine’de ikamet ediyordu. Hak bildiği istikametten dönmemişti, mehaliki aşıyordu, mehaliki iktiham ediyordu, doğru bildiği yolda, sağ sola inhiraf etmeden durmadan koşuyordu…

Etrafta söylenen sözler vardı. Bedir cereyan etmişti, Uhud cereyan etmişti cafer bunlarda bulunamamıştı, dilgirdi ve dilhûndu; “Niçin Bedirde Uhudda bulunamadım! Ah bir Allah lutfetse da aziz bildiğim kanımı Allah yolunda döksem, bu açığı kapatsam!” diyordu…

Allah Rasulünün ifadeleri içinde, Habeşistan’a hicret edenler iki hicret sevabı kazanmışlardı, en aziz oldukları ifade edilmişti, ama Cafer tatminkar değildi…

Bir gün Mute savaşı haber verilince: “Beni de onların içine katar mısın ya Rasulallah?” demişti. Ordunun kumandanı Zeyd bin Harise idi. Cafer’e ikinci kumandanlık payesi veriliyordu. Onların içine karışacak, bir iki seneden beri içinde ısdırabını taşıdığı saadeti ihraz edecekti.

Mute’ye gitti. Hak bildiği istikamette yürüyordu, ölüm gediğini de aşacak, kendini aşacak ve Allah’a ulaşacaktı. bütün arzusu şehid kanıyla, şehidin cennete kevserlerinden daha aziz kanıyla yunmak ve yıkanmaktı. Mute bu işe vesile olacaktı…Onlar Mute’ye gittiler..

Raslü Ekrem gayb-âşinâ gözleriyle manzarayı müşahede ediyordu. Zeyd ibn-i Harise mücadelesini ikmal edip şehit olduktan sonra, Cafer sancağı almış, atıyla düşmana doğru saldırmıştı, atının üzerine düşmanın atlayışı karşısında, mağlubiyet endişesiyle, atından inmiş, atını sinirlemiş, elinde yalın kılıç düşman saflarına, bir elinde sancak Rasulü Ekrem’in mübarek adı ve düşmana saldırıyor ve şunları söylüyordu:

“Yâ habbezâ el-cennetü vektırânühâ tayyibeten ve bâriden şerâbühâ er-Rûmu rûmün vekad denâ azâbühâ kâfiratün baîdetün entâbühâ…”

“Cennet ve cennete yaklaşmak ne tatlı şey! Karşımdaki kafirler ise onlar haktan hakikattan uzak ve helâke yakın kimseler, cennet şarabı ve yapısı ne tatlı şey!” deyip düşman saflarına saldırıyordu.

Biraz sonra inen kahredici bir kılıç, Cafer’in sağ kolunu aşağıya indirirken o, sancağı sol eliyle kapıyordu yere düşürmemek için, kendinden sonra güçlü ele teslim edebilmek için, sol kolunu da bir kılıç darbesi aşağıya indirince kesik kollarıyla sancağı aldı ve öylece yere yıkılıverdi…Sancak hâlâ yukarıda dalgalanıyordu.

Cafer şehid oldu sözleriyle beraber Abdullah ibn-i Revaha orada bitiverdi, sancağı kaptı, mücadelesini devam ettirdi. Manzara Medinede Buhari’nin ifadesiyle aynen seyrediliyordu:

“Sancağı Cafer ibni ebi Talib aldı, sağ kolu ve sol kolu kesildi, kesik kollarıyla sancağı sıkıştırdı ve yere yıkmdı.

Allah Rasulü “Abdullah ibni Revaha ve Zeyd bin Hariseyi cennette gördüm, boyunlarında tasma vardı, kılıç darbeleri başlarına inip kalkarken, az buçuk kenara kaçma endişesini içlerinden geçirdiler. Cafer ibni ebi Talib’e gelince o, güle güle ölüme doğru gidiyordu, güle güle Allah’a doğru koşuyordu, boynunda tasma yoktu.

Habeşistan’a hicretle başlattığı bir yol ve yolculuk vardı. Öyle bir tatlı yolculuk ki o gerçek hicreti Allah’a vasıl olma şeklinde itmam ve ikmal ediyordu.

Muhterem Müslümanlar!…

Hak bildiğin, doğru bildiğin, içinde abideleştirdiğin ve kudsileştirdiğin büyük dava uğrunda bu türlü mehaliki iktiham etme mecburiyetindesin. Davan mevzuunda bu kadar samimi ve hassas, bu kadar vefakar ve sadakatkar olmazsan, Allah sana lutfedeceği etmeyecek, böyle sadık olanlara lutfedecektir. Allahü Teala bizlere sadakat ihsan eylesin…

Cafer şehid olmuş herkes ağlıyordu, herkese kendi yakını için ağlıyordu, Cafer’e Medinedeki bütün yetimler ağlıyordu, ağlıyor ve şöyle diyordu:

“Ben açken susuzken, bayılıp yere yatarken, halimi anlayan iki kişi vardı. Yanımdan geçerken başkaları benim bayıldığımı zannederdi, Rasulü Ekrem geçerken şöyle derdi:

“Ebu Hüreyre beni takip et!” derdi…

Bir de Cafer ibn-i ebi Talib…Miskinlerin fakirlerin babası elimden tutar, evine götürürdü, o miskinlerin babasıydı”…

Allah Rasulünün ifadesiyle “Onun kanıyan kollarına, o kollarının yerlerine cennette iki kanat verildi cennetin bahçelerinde tayerân ediyor”…

Onun için müminler arasında ona “Cafer-i Tayyâr” dediler, uçan manasında…

Semalara pervaz edip uçmak istiyorsan, maddi manevi terakki semalarında uçmak istiyorsan, hak bildiğin dava uğrunda, hayatını ve sevdiğin her şeyi istihkar et; ilmini, mansıbını, makamını istihkar et! Durumunu istihkar et!..Her şeyi aş ayaklarının altına al!..

Rasulü Ekrem’in pâk dâmenine dudaklarının değdiğini hissedeceksin!..

Allah seni bu anlayışla, bu kavsiye ve arşiye ile aziz eylesin…

HUTBE KADIN-6 (28 Ekim 1977)

İNSANIN ALLAH KATINDA DEĞER KAZANMASI, ALLAH VE RASULÜNÜN DAVETİNE UYMASINA BAĞLIDIR…

SABİT İBN-İ ŞEMMAS İBN-İ KAYS……………………………………………………….
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“yâ eyyühellezîne âmenüstecîbû lillâhi velirrasûli…” (Enam, 8/24)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kıymet kazanmanız, bir şey ifade etmeniz, Allah’ın emirleri karşısında durumunuzu idrak etmenize bağlıdır.

Cenab-ı Hakkın emirlerini hassasiyetle dinleyip, murad-ı ilahiyi, maksud-ı ilahiyi kavramanıza bağlıdır.

Kıymetlilerden daha kıymetli âlâlardan daha âlâ olabilmek için pek çok yol vardır.O da emr-i ilahi karşısında, Hz. Ömer’in ifadesiyle “Vakkâf” olmaktır. Kur’an-ı Kerim’in sınırları içinde yerini almaktır. Allah ferman-ı Sübhanisiyle ferman ediyor:

“İstecîbû lillâhi veli rasûlihî…”

“Allah ve Rasulü sizi bir şeye davet ettiği zaman icabet edin. Edin ki Allah sizi dini hayatla ihya etsin.”

Zira sizin hakikaten hayata kavuşmanız ancak dini hayatla olur. Din, hayatınıza hayat olunca, ölmemek üzere bir hayat iktisab etmiş olacaksınız. Hayatiyetiniz bir idrak kazanmanız, Allah indinde bir kıymet kazanmanız, Allah ve Rasulüllah’ın emirlerine icabet etmenize bağlıdır.

O halde bir mümin, Cenab-ı Hak kendisine bir emirde bir fermanda bulunduğu zaman, o maksat ve Murad-ı İlahi’yi kavrayabilmek için hassasiyeti ile meselenin üzerine eğiliyor…

Ve sonra ne anlıyor, ondan ne kavrıyorsa, onu yerine getirme hususunda aynı hassasiyeti, aynı titizliği gösteriyor.

Rasulü Ekrem’in yakınlarından, kendisinden hiç ayrılmayan birisi vardı…

Sabit ibn-i Kays ibn-i Şemmas…

……………………………………………………………

Şunlar beni o kadar meşgul ediyor ki birader!……..kalkıp oturuyorlar…..muvazenemi bozdu! Baştan yapılsın bunlar!……………………………

(Ses cihazlarındaki bozukluk sebebiyle hutbe burada kesilmişti!…)

HUTBE KADIN-7 (04 Kasım 1977)

KUR’AN ALLAH’IN MAKSATLARI ANLAŞILSIN DİYE İNMİŞTİR, ÜFLEMEK VE ASMAK İÇİN İNMEMİŞTİR…
KUR’AN OKUNURKEN YÜREKTEN KULAK VERİP DİNLEMELİ…

CİNLER: “MÜTHİŞ BİR KELAM DİNLEDİK!” DEDİLER, “NİMETLERİ TEKZİB ETMİYORUZ!” DİYE AĞLADILAR…
ŞEMMAS İBN-İ KAYS!IN, GÜR SESİMLE RASULÜ EKREM’İN SESİNİ BASTIRIYORUM DİYE EVİNE KAPANMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“ve izâ kuriel-Kur’ânü festemû leh…” (Araf, 7/204)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Kur’an nazil oldu, insanlar dinlesin, kulak kesilsin, ahkamını yaşasınlar diye.

Kur’an nazil oldu, insan, kainata tevfik-i hareket etme. kainatta cari mevamis ve kavanine uyabilme yollarını onda arasın ve bulsun diye. Kur’an’ı hakiki hüviyetiyle kavrayan cin ve ins Kur’an’a kulak kabartır, Kur’an’ı dinleme hususunda hassasiyet gösterir, dinler dinler de içinde Allah’ın maksatlarını, murat ve maksudu ilahiyi kavramaya çalışır. Cenab-ı Hak idrak ettirsin…

Kir’an-ı Kerim, dua mahiyetinde okunmak için inmemiştir. Kur’an-ı Kerim mescidlerde en mualla rafları işgal etmek için inmemiştir. Kur’an-ı Kerim ölülerin arkasından üflemek için inmemiştir. Okur üflerseniz sevap kazanırsınız başka mesele!…

O, dünyevi ve uhrevi saadetinizi temin için inmiştir

Şu 19. 20. asra gelinceye kadar maddi ve manevi hayatları ve salahları ona bağlı olan İslam Cemaati, Kur’an’ı anlama mevzuunda bizim yaya olduğumuz kadar yaya olmamıştır.

Kur’an-ı Kerim nüzul ettiği andan itibaren devrimize kadar cin ve ins arasında arasında, içinde bizim kadar metrûk bulunduğu ikinci bir cemaat görmemiştir.

Ehl-i ilmi onu okumamakta anlamamaktadır, mekteplisi onu okumamakta anlamamaktadır.Hafızı onu okumamakta ve anlamamaktadır. Hocası onu anlamamakta hakaik-i aliyeyi idrak edememektedir.

Sahabe devrinde Kur’an ceste ceste nazil oluyordu. Her inen âyât-ı Kur’aniye gönüllerde ihtizaz hasıl ediyordu. Herkes yeniden dünyaya gelmiş gibi bir hüviyet kesbediyor, ahkâm-ı imahiyyeyi yaşamaya çalışıyordu.

Beşerin 20′inci asırda içine düştüğü korkunç skolastik bataklığı, saadet asrından, o asrın idrak ufkundan fersah fersah uzaktı. Fikirler muhteremdi, her fikre karşı insanlar saygı gösteriyorlardı, ortaya atılan fikrin enine boyuna münakaşasını yapıyor, anlamaya çalışıyor, aklın mantığın fikrin tabiatın, fıtratın reddettiği şeyleri reddediyordu, makul karşıladığı şeyleri sinelerine basıyorlardı…

“Ve ize kuriel-Kur’ânü festemiû leh…”

Kur’an okunduğu zaman kulak kesilin, maksud ve murad-ı ilahiyi anlamaya çalışın, gökten size iniyor gibi dinleyin, Rasul-ü Ekrem’den size geliyor gibi dinleyin,meleğin vahyine gönlünüz mahbit gibi dinlemeye çalışın…Ve sonra sesinizi kesin, çünkü söz Kur’an’ındır.Onun söylediği yerde bütün diller susmalı,onun hakikatlarının teşrihini yaptığı yerde, hakikatların anatomisini ortaya getirdiği yerde, bütün teşrihler, bütün anlatış tarzları, bütün tefsir ve tevilller susmalıdır.

Kur’an okunurken kulak veriniz…

Rasulü Ekrem Aleyhissalatü veseslam, cin taifesine Kur’an’ı tebliğ ediyor.

“Kul ûhıye ileyye…” (72/1)

Cinlerden Bir cemaat Kur’an’a kulak verdiler, onun insanları hidayete davet ettiğini gördüler ve yeri baştan aşağıya taradılar…Bu hadiselerle oynayan Rasulü Ekrem’i Mekke’de buldular. Yer ve gök arasında izdivacı temin eden, bir nikah kıyan Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam’ı Mekke’de buldular. Oturdu Kur’an’ı dinlediler.

Ve sonra kendi cemaatlerine döndüler: “Acib bir Kur’an dinledik, insanları hidayete götürüyor gördük” dediler.

Allah Rasulü içten bu gönül kabartmayı, bir minnet mahiyetinde Sahabeyi Kirama anlatırken şöyle der:

“Ben size Kur’an’ı okurken gayet cansız ve halavetsiz dinliyorsunuz. Cin taifesine ayatı kuraniyeyi tilavet ederken…”

“Rabbülmeşrıkayni ve rabbül-magribeyn” (55/17)

“Allah maşrıkların ve magriblerin Rabbidir, Rabbinizin hangi nimetini tekzib ediyorsunuz?”…Her deyişimde:

“Hayır yâ Rabbi Senin nimetlerini tekzib etmiyoruz!” deyip ağlıyorlardı buyuruyor.

Cinler Kur’an’ı dinliyordu, Sahib-i Kur’an’ı dinliyordu. Ramazan hafızının ağzından dinlediği gibi dinlemiyordu. Murad ve maksudu ilahiyi anlamak için dinliyordu, hayatını tanzim etmek için dinliyordu. Kainat, insan ve Kur’an üçlüsünün tevfikini yapmak için dinliyordu, Kudret ve iradenin tesbit buyurduğu kainatta cari ahkamla Kur’an’ın içinde mündemiç bulunan ahkam-ı ilahiyeyi telif için dinliyordu. Dinliyordu hakikatına aşina oluyordu ve her emri karşısında serfüru ediyordu.

Sabit ibn-i Kays ibn-i Şemmas hakkında Kur’an-ı Kerim’de tebcilin ve takdirin bulunduğu nadide, ender sahabeden biridir. Ensar’dan, Rasulü Ekrem’in hatibi.

Ütarid ibn-i Hacib gibi kuvvetli bir hatip geldiğinde, cedel-diyalektik yapmak için Rasulü Ekrem’den hatip istedi. Allah Rasulü Şemmas’a işaret etti. Kalktı kuvvetli bir hutbe irad etti ki bütün megazi ve siyer kitaplarında vardır. Sonra Allah’a ve Rasulüllah’a minnet ve şükran ederek oturdu.

Sabit Rasulü Ekrem’in hatibi. Bu büyük hatip kendi dilini bağlayan, hutbelerine sus diyen, hutbelerini kesen, Kur’an’ın nüzulu karşısında aynı civanmertlik içinde, aynı ali cenap ruh haleti içinde…

Ayet nazil olmuştu…

“Yâ eyyühellezîne âmen lâterfeû asvâteküm…” (49/)

“Ey iman edenler! Peygamberin huzurunda otururken, konuşma esnasında sesinizi Peygamberin sesinden daha yüksek tutmayın!”

Sabit ibn-i Şemmas ibn-i Kays kayboldu cemaat içinden. Günlerce kimse görmedi. Ve herkes birbirine soruyordu.

“Nerede Sabit?”

Sabiti aradı evinde buldular. Kendisine:

– “Rasulü Ekrem seni arıyor!” dediklerinde şöyle dedi:

– “Vallahi ben huzuru Risaletpenahiye gelmeye hicab ediyorum. Çünkü bir ayet nazil oldu ki, benim o huzurda oturmam mümkün değil!”. Neydi o ayet?

“Ey iman edenler! Huzuru Risaletpenahide otururken, ses tonunuz, Rasulü Ekrem’in sesinin tonunun üstünde olmasın!” diyor.

“Halbuki benim sesim o kadar gür ki, pesden dahi konuşsam, Rasulü Ekrem’in sesini bastırır”.

Kur’an sonra ne diyor:

“Amelleriniz batıl olur yaptığınız yaptığnız şeyler boşa gider, Peygambere karşı edepli olun!”…O şöyle dedi:

“Korkuyorum amelim batıl olur!”…

– “Raslü Ekrem seni istiyor dediler”

Rengi kaçmış huzuru Risaletpenahiye geldi, çözülmüş ayaklarıyla Rasulü Ekrem’in huzurunda yıkılıverdi…

– “Nerdeydin!”

– “Yâ Rasulallah bir ayet nazil oldu, bu huzura gelmeme mani bu ayet; sesin Peygamberin sesinden daha tonlu olmayacak diyor!” Allah Rasulü:

– “Feinneke leste minhüm feinneke teîşü hamîden vetuktelü şehîden veyüdhılekellâhül-cenneh”

“Sen onlardan değilsin, o terbiyesizlerden değilsin, sen herkesin baktığı, alkışladığı bir insan olarak yaşayacaksın, şehid olarak öldürüleceksin ve Allah seni cennete koyacak…sen onlardan değilsin!”Sabit, Yemame’de şehit olmuştu…

“İnnallâ lâyühıbbü külle muhtâlin fahûr” (31/18) ayeti nazil olunca Sabit yeniden evine kapandı, durmadan ağlıyordu. Allah büyük görünen azametli, herkesin baktığı alkışladığı insanı sevmez manasına anladı.

Hitabetiyle, talakat-ı lisanesiyle, herkesin dikkat nazarını üzerine çeken bu insan, bu ayetle yine evine kapanıyordu. Yine Huzuru Rasulü geldiği zaman Allah Rasulü: “Feineke leste minhüm inneke bil-hayr ve temûtü bilhayr ve tedhulü bil-hayri ilel-cenneh” “Sen hayır üzeresin, hayırlı yaşayacaksın, hayır üzere öleceksin ve cennete gireceksin” diye tebşir etti…

Yemame’ye kadar, Allah’ın insanlığı aydınlatmak üzere insanlık ufkunda yaktığı Hz. Muhammed siracının söneceği ana kadar Sabit şehit olmadı. Rasulü Ekrem’den sonra Yemame’de çıkan fitneye karşı çıktı Halid bin Velid ile beraber…

O gün Müslümanların safında Eshab-ı Kur’an olarak saf tutan saf bağlayan ve kemerbeste-i ubudiyet içinde öbür aleme gitmeyi intizar eden Salimlerin, Hüzeyfelerin safında Sabit ibn-i Kays ibn-i Şemmas da vardı.

Gür ses kendisinden istenen son vazifeyi yapacaktı, Rasulü Ekrem’in sesinden daha tizde çıkan o ses o gün bütün İslam saflarında bir ihtizaz meydana getirecek şekilde dili döndüğü kadar hutbe irad ediyor, askeri coşturuyordu ve bir aralık iş, içinden çıkılmaz hale geldiğini hissetti. Salim’i yanına çağırdı, sırtını bana ver dedi şöyle, ölünceye kadar savaşalım!…

Ve o gün onları Salim ile sırt sırta, kolu kanadı ağaç kesilir gibi kesilmiş, kütükte et doğranır gibi doğranmış buluverdiler.

Biz ehl-i Kur’anız, bir hendek içinde ölünceye kadar işin sonuna kadar savaşmazsak, kimse savaşmaz deyip orada savaşıvermişlerdi.

Allah Rasulü: “Feinneke leste minhüm inneke teîşü hamîden ve tüktalü şehîden feyyüdhılekel-cenneh”

“Sen herkesin tebrik ve tebcil ettiği bir insan olarak yaşayacaksın, sen şehit olarak öleceksin ve sen cennete gireceksin!” buyurmuştu…

Sabit ibn-i Kayb bin Şemmas, mürted ve yalancı bir Peygamberin bütün bir fitne ve fesadına karşı, hakkın ve sulhun müdafii olarak savaşmış, kanıyla Allah Rasulünün sözünü temhîr etmiş ve Allah’ın izniyla cennete girivermişti…”

Sahabi Kur’an’ı nasıl dinliyordu, Kur’an’a nasıl kulak veriyordu, onu nasıl anlıyordu, vaziyetlerini ona göre nasıl ayarlıyordu?..

Sergerdan, başıbozuk 20′inci asrın uzun zamandan beri devam eden cemaati, Kur’an-ı Kerim’i nasıl anlıyor?

Onu sadece mezarlarda, ölülerin arkasından üflenecek bir kitap kabul ediyor.

Kur’an nazil olduğu andan devrimize kadar, bu denli hiç bir devirde hakaret görmemiş ve metruk bırakılmamıştır.

Hiç bir devirde halinden ve dilinden anlayanların böylesine azaldığı bir devir müşahede etmemiştir.

Cenab-ı Hak, firkat. hicran ve gurbet içinde bulunan, Kur’an’ı Kerimi daha uzun zaman yanlız ve garip olarak bırakmasın onu anlayan enisler ihsan eylesin, idrak anlayış ve ukûlü onu anlamaya müteveccih kılsın!..


0 Yanıt, “kadın”



  1. Henüz Yorum Yok

Yorum Yapın

Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekli.