HUTBE KUR’AN-17 (05 Kasım 1976)
UHUD’DA SAHABENİN YILGINLIK GÖSTERMEMESİ, YARALI HALDEYKEN MÜŞRİKLERİ TAKİBE ÇIKMASI…
UHUD SEBEBİYLE ALLAH’IN, SAHABENİN ZELLELERİNİ TEMİZLEMİŞ VE YÜCELTMİŞ OLMASI…
“SIKINTI ÇEKMEDEN, ELENMEDEN CENNETE GİRECEĞİNİZİ Mİ ZANNEDİYORSUNUZ” AYETİ…
ELMAS RUHLULARLA KÖMÜR RUHLULAR BİRBİRİNDEN AYRILSIN DİYE MUSİBETLER GELİR…
BÜYÜK İŞLER İÇİN SAFLAR GEREKİR, SAFLARIN KALMASI İÇİN DE ELENMELER OLACAKTIR…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Lillezînestecâbû lillâhi verrasûli…” (Ali İmran, 3/172)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Daha ziyade, şu imtihan dünyasında, herkesin iyi kötü durumlarının açığa çıkması, ağırlığının çapının kendi tarafından bilinmesi, maddesinin, madeninin kendi tarafından açığa çıkarılması, dünyada bizim maruz kalacağımız, müptela olacağımız hususlardan birisidir. Bunun üzerinde duracağım
Kainatta cereyan eden kanunları anlayan, o kanunların seyri ve cereyanı içinde kendi yerini tayin eden, muvaffak ve mağlub edenin kim olduğunu bilen, mağlupları muvaffak eden, muvaffakları mağlub edenin Allah olduğunu anlayan insan, artık hakikatları dinleyip terkibini yapıp yeni yeni hükümlere varma durumunu iktisap etmiş demektir.
Yoktan var eden, varı yoka götüren, incirar ettiren, azizi zelil, zelili aziz yapan Allah, bu noktada müminin gönlüne, bu manayı ilka ettikten sonra herhalde tavrı vaziyeti değişecektir. Herhalde üzerinden bütün ümitsizliği atacaktır. Herhalde bütün mehaliki iktiham edecek, kandan irinden deryaları kendisini atma cesaret ve şecaat durumunu iktisap edecektir.
Kur’an bu noktayı yakalar, Allah’a böylesine teveccüh etmiş, tevekkül etmiş ve her şeye azmedecek, hiç bir mesele karşısında yılgınlık göstermeyecek bir cesaret iktisab etmiş Sahabenin durumu anlatılırken:
“Lillezînestecâbû lillâhi verrasûli…” (Ali İmran, 3/172)
Allah ve Rasulüllah’a kolları kanatları kırıldıktan sonra, yaralanıp yere döküldükten sonra, yakınlarını şehit olarak toprağın sinesine gömdükten sonra, ayakta yürüyecek halleri enerjileri bulunmadığı bir dönemde, kendilerinin ifadesiyle; ellerinde kılıçları taşıyamayacak hale gelip, böylesine zaafa maruz kaldıkları bir dönemde; kendileri ifade ediyorlar: “Birbirimizi sırtımızda taşırdık..”.Bu duruma düştükten sonra, Allah ve Rasulünün davetine icabet edecek kadar cesaret ve şecaat içinde görüyoruz.
Ümit, nâsûtî ufuklarını çepeçevre tamamen sarmış, ümit içinde yüzer vaziye gelmiş görüyoruz onları.
İşte bu durumda Kur’an, onların böylesine azm ve ikdam içinde durumlarını yakalayarak onlara şu tebcîlât ve takdîrâtı yapıyor:
“Ellezîne kâle lehümünnâse….” (3/173)
Müşrikler Müslümanlara bu darbeyi indirdikten sonra, Müslümanlar yara ve bere içinde Uhud’da kaldıktan sonra, gönülde bir mağlubiyet ve inhizam olmadığı için, Müslümanlar mağlub olmamıştı, hezimete uğramamıştı. Öyle bir heyecan öylesine baş döndücü bir enerji, müthiş bir enerji vardı ki yeniden o geceyi gündüz yapabilirlerdi onlara Allah Celle Celâlühû…Ve Mümin bunu yapacaktı…
Allah Rasulü Mescidde ilan ediyor. 5-6 kilometreden ibaret Uhud ile Medine-i Münevvere’nin mescidinin arasını kateden Sabahi, herhalde evine gitmemiş Mescidde toplanmıştı. Allah Rasulü:
“Dün Uhud’da benimle beraber olanlar, Ebu Süfyan ordusunu yeniden teşkil etmiş, ordusunu takip edeceğiz!” deyivermişti.
Yaralı bereli kalkmışlardı…Onlara şöyle deyenler vardı:
“Siz bu mecruh halinizle hiç bir şey yapamazsınız. Kureyş toplanmış, meydana getirdikleri güçle korkunç yıkıcı vakumla sizi yutacak, iflahınızı kesecekler!”
Onlar bu tehdid edici, dehşet verici korkunç ihbar karşısında sarsılmamışlardı. Bir iki gün evvel kendilerinde görülen o ümitsizlik adeta silinmişti, ufuklarında en ufak bir is, bir pas, bir sis bulunmuyordu.
Ayetin ifadesiyle: “İnsanlar sizi yok etme kiçin toplanmış” diyenlere karşı:
“Fezâdehüm imânâ…”. İmanları ziyadeleşiyordu.
Evvela iman bakımından içlerinde bir coşkunluk, bir ziyadenin hükümferma olduğu kendini gösteriyor. Allah onların imanlarını kat kat arttırıverdi ve şöyle dediler:
“Kâlû hasbünallâhü ve nı’mel-vekîl…” Allah bize kafidir, O yeter, O ne güzel vekildir ki işimizi O’na tefvîz ettik.
Abdurrahman bin Avf, sakat uzvuyla, Hz. Talha sakat uzvuyla, daha pek çok Sahabi, onlarca Sahabi, sakat uzuvlarıyla, yürüyemeyecek ayarlarıyla, iş yapmaz kollarıyla: “Birbirimizi sırtlayarak, Kureyş ordusunu takibe çıktık” dediklerini görürsün…
Allah tebcil ve tebrik eder. Tam onların zayıf noktalarını yakalamış, yapışmış söyleyeceği şeyi söylemiştir. ve bundan öte onlara söylenecek şey tesellidir sadece.
“Veliyümahhısallâhüllezîne âmenû…” (3/41)
Allah sizi temizleyecek, kafirleri de mahvedecektir, Sizi temizleyecek; ganimet hırsından temizleyecek, zafer kazanma kaprisinden temizleyecek, muvaffak olma arzu ve isteğinden temizleyecek, size gösterecekti, siz muvaffakiyetlerinizle zaferlerinizle insanlar arasında kuracağınız sultalarınızla onları hoşnut etmeyeceksiniz. Allahın rızası bazen en küçük en cüz’î şeylerle tahsil edilir. Siz onun farkına varamazsınız.
İşte içinizde bunları temizledi. Sizi temizleyecek…Dün bir meşveret meclisinde pek çoğu Nebiler Nebisine muhalefet eden cemaati temizleyecek, temizleyecek de onların canını almakla bırakmayacak, onları vefat ederken en âlî mertebeyi ihraz etme yoluna itecek, yani onlara şehitlik verecek…
Dün Nebiler Nebisinin huzurunda bir bakıma O’nun re’yine muhalefet ederek, bize göre günah olmasa bile, Mukarrabîn olan Sahabiye göre zelle sayılan kusur irtikap eden Sahabi onlardan arınmış olarak Allah’ın huzuruna gitmesi icabediyordu.
Aynı vakanın meşveretinde Nebiler Nebisine karşı böyle bir zelleye maruz kalan Sahabe-i kiram, aynı vakada şehadet kanıyla yıkanmak süretiyle, gassâlin teneşir üzerinde yıkamasına, onun kefenlemesin ihtiyaç hissettirmeyecek temizlik, nezahet ve arınma içinde Allah’ın huzuruna gidecek…
İşte Allah bunun gibi temizleyecek, kafirleri de mahv-ü perişan edecek.
Siz kafirlere hayalinizde ne kadar ceza verirseniz verin, fakat bu onların yaptıkları cürmün cezası olmayacaktır. Ayaklarından tutun, taksilerinizin arkasına bağlayıverin, kafirleri sokaklarda sürükleyiveriniz, fakat vicdanınız onların yaptıkları bu büyük cürmün cezasını vermiş olduğu kanaatını size vermeyecektir. Ne zaman azab-ı ilahiyi düşüneceksiniz, Allah’ın onları yakaladığını düşüneceksiniz, hayatlarının hesabını sorduğunu düşüneceksiniz, ardı arkası gelmeyen bu hesabın temadi ettiğini, bu cezanın nâr-ı cahîmin temadi ettiğini düşündüğünüz zaman, içinizden “Oh!” diyeceksiniz…
Dininze sövenlere kitabınıza sövenlere, Peygamberinizi hafife alanlara karşı, kainatı bir mekanizma halinde idare eden ve her hadiseyle mevcudieyitin hissettiren Allah’ın mevcudiyetine karşı irtikap edilen bu nankörlüğün cezasını, kafirde böyle görmek süretiyle, içiniz huzura kavuşacak, itminana kavuşacaktır. Tam cezalarınıbulduklarını göreceksiniz.
Sahabenin içinde yeni bir inşirah safhası başlamıştır. Ve ayet devam ediyor:
“Em hasibtüm en tedhulül-cennete…” (3/142)
Siz bir de bedava cennete gireceğinizi mi zannediyordunuz!
Altın bakırdan ayrılmadan, güçlü kuvvetli zayıftan ayrılmadan, şefkatli ihtişamlı kusurludan ayrılmadan, iyi insan kötü insandan ayrılmadan, Ebu Cehil Ebu Bekir’den ayrılmadan ve böyle bir imtihanın ortaya vaz’ edilmesi bahis mevzuu olmadan, siz cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?
Eleneceksiniz hem pek çok defa eleneceksiniz, yüz defa kalbura konup sallanacaksınız; ta mücahidler gevşeklerden ayrılsın, ta elmas ruhlulura kömür ruhlulardan ayrılsın, ta cennete liyakatı olan cehennem ehlinden ayrılsın…
Ta şu sınıf şu sınıftan ayrılsın;
“Vemtâzül-yevme eyyühel-mücrimûn” (36/59)
Orada biribirinden ayrılacak cemaatler burada ayrılıversin.
Uhud’da Nebiler Nebisini yüz üstü bırakıp dönen Münafık güruhu vardı. Müminler içinde görünseler dahi kömür ruhlu kimseler vardı, elmasın yanında olsalar bile küçük bir nüansla elmastan ayrılmış kömürler vardı. Bunlar birbirinden ayrılacaktı. Bunu ayırmak için de imtihan olacak, kaçan kaçacak, kaçak firar edecek, azm ve iktiham içinde bulunan, binlerce hadise başına gelse sebat edecek kaçmayacak…
Büyük işler yapacaksınız…Sahabiye nasıl hitap ediyor: Büyük işlerin başına geçeceksiniz, büyük daireleri çevireceksiniz. bu dairelerin çevrilmesinde, bu işlerin halledilmesinde, büyük işlerin kurulmasında ve sizin onlara vaziyet etmenizde, ciddi, sabırlı, azimli, ümitli ve imanlı fertler lazımdır…Böyle dönekler kaçaklar daima başınıza gaile açması muhtemel olduğundan, elenmeniz lazım ki saflarla kalasınız da büyük işler çeviresiniz…
Münafıkla en kritik bir noktaya geldiğinz andasizi bırakır kaçarsa işiniz alt üst oluverir.
Onun içindir ki Hz. Adem’den ta kıyamete kadar hususiyle Nebiler Nebisinin Ashabında gördüğümüz gibi büyük meseleleri başaracak kimseler tokat yemişler, tekme yemişler, yüzlerine tükürk atılmış, başlarına bilmem ne olmuş; çile çekmeyen rüyasında dahi ısdırap görmeyen, meşakkate maruz kalmayan kimseler, çok kritik bir noktada, sabbır ve mehalike iktiham edeceklerine ihtimal vermiyorum…
Sabırlılara, belalara maruz kalanlara, hayatı boyunca musibet çekenlere müjdeler olsun!..Kaçaklara ısdırap çekmeyenler, ısdıraptan nefret edenlere Allah hidayet etsin, gerçek Müslümanlık ifkuna ulaştırsın.
Allah bu imtihanla sabırsızı sabırlıdan, güçsüzü güçlüden ayırıyor. Bunu da Sahabiye anlatıyor. Siz böyle bir temizliğe tutuldunuz, böyle elendiniz, bundan sonra Allah’ın tevfik ve inayetiyle sizin önünüzü hiç bir şey almayacaktır.
Nitekim Hendek badiresinden sonra Sahabenin coşkunluğu önünde artık her şey eriyiveriyordu. 20 sene sonra Sasani hükümdarlığı da eriyiverdi. Hirakliyüs’ün orduları da eriyiverdi. Çünkü som altın haline gelmişlerdi, elmas haline gelmişlerdi, içlerinde tek kömür kalmamıştı.
Allahü teala içimizdeki kömürleri atmak için bizi ağır imtihanlara tabi tutmasın, lutfuyla hidayetiyle zaafımıza binaen ihsan ve keremiyle bu kömürleri kendi kendine kemizleyiversin, mehalike ikdiham gücü versin, sabır ve ikdam lutfeylesin…
HUTBE HUTBE-18 (12 Kasım 1976)
BEŞERİ SİSTEMLERİN, AKIMLARIN GETİRDİĞİ KANUN VE YORUMLAR BUGÜN TAMAMİYLE DEĞİŞMEKTEDİR…
GÜNÜMÜZ İLİMLERİNİN VE FELSEFESİNİN İNSANI YANLIŞ YORUMLAMALARI; FREUD VE VAROLUŞÇULUK GİBİ…
VAROLUŞÇULUĞA GÖRE İNSANLAR DOĞUŞTAN CİNSİ SAPIK, İSLAMA GÖRE DOĞANLAR SELİM FITRATA SAHİP…
KUR’AN TARÜ TAZE KALMIŞTIR VE ÜNİVERSİTELER KUR’AN’A DÖNECEKLER…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Kitâbün enzelnâhü ileyk…” (Sad, 38/29)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Kur’an-ı Kerim her sahada son sözü, bütün sözleri kesen sözü söylemesi, söz kesen olması, muhakkak ve müsellem olduğu gibi, insanın halet-i ruhiyesini tahlil etme, insana insanın içini okutturma, ilimlerin elinin ulaşamayacağı insan ledünniyâtının teşrîhâtını yapma mevzuunda dahi son sözü yine Kur’an-ı Mu’cizül-Beyan söyler.
14 asır mazisiyle Kur’an’ın, insan hakkında söylediği sözlerin eskimediğini, pörsümediğini görmekteyiz. Nüzulü anındaki tatlılığı, taraveti, 14 asır sonra dahi muhafaza etmekte, bütün canlılığı ile karşımıza çıkmakta, kalplere kendisini okutturmakta, hisleri karşısında serfüru ettirmekte, bütün düşünceleri secdeye getirmektedir.
Misallerle bunun müsellem olduğunu, mantığın kıyasların, kıstasların çok üstünde müsellem olduğunu göstermeye çalıştım.
Hangi beşerî kanun vardır ki, bu kadar uzun zaman, onu eskitmiş olmasın!..Çok uzaklara gitmeden, ilk felsefeyi kuranlara gitmeden, Yunan felsefesine gitmeden, maddeci Epikürlere Demokritlere ve onların yanılmalarına gitmeden, maddeci ictimaiyatçı kanunu vaz’ eden Markslara falan gitmeden, şu asırda insan ledünniyatının teşrihatını yapan insanlara baktığımız zaman, nasıl yanıldıklarını, nasıl yanlış kanunlarla beşeri şaşırttıklarını görürüz.
Psikanalizi ortaya koyan adamı, Libido kanunu getirip ortaya koyan adamı, şu Nebiler Nebisinin Minberinde adını ağzıma almamak için ketmediyorum, bu meselenin erbabı bilir bunu, Psikanalizin bugün tenkid edilmeyecek çok az tarafı kalmıştır. Sadece şuuraltının suyun üzerine çıkarılması meselesi bir tarafa konulacak olursa, ehl-i ilmin de ehl-i cehlin de tenkid edeceği tarafları pek çoktur bugün…
Halbuki kanunun vazıı kanunu dün vaz’ etmiştir. Ve ilim dünyasında uzun zaman saltanat sürmüştür.. Üniversitede ilim diye tedris edilmiştir. Esefle ifade edeyim. Tıpta hala bir ilim olarak tahsil edilmektedir.
İnsanın bütün ledünniyatı, bütün şuuraltıları bu kanuna irca edilmek süretiyle o kafirin fikirleri deyid edilmeye çalışılmaktadır. Halbuki beri tarafta tecrübeler, hususiyle psikolojinin kendine has laboratuvarları bu meseleyi tekzib etmekte, kanun vazını yalancı göstermektedir.
İnsanın içini ledünniyatını tahlil eden bir felsefe akımı vardır, gevurca adıyla Ekzistansiyalizm. Varoluşçuluk. Kendi içinde çeşitli mekteplere ekollere ayrılmış olmasına rağmen, insanın içinin tahliliyle ortaya çıkmaktadır. Bu pistte insan içinin tahlilini yapıyorum maçını yapmaktadır. Demektedir ki:
İnsanların bir kısmı, şahsen -af buyurun- ahlaksızdır, beşerî sapıklık içindedir…Kadın şöyledir erkek böyledir. İnsan kendi kendini inkar etmesin, içine baksın, kendisinde olan şu mündemiç, münderiç, matvî kötü huylar, er geç başını çıkaracak dışarıya, delikteki akrepler, yılanlar çıyanlar gibi…yani daha açık dille: İnsanların bir kısmı cinsi sapıktır, önüne geçemezsiniz. Bir kısım erkekler vardır kadın gibi önüne geçemezsiniz. Erkekde kadınlık ciddi bir meseledir önüne geçemezsiniz…
Varoluşçunun bütün eserlerini okuduğunuz zaman, bütün şenaet ve denaeti insanı yorganın altında dahi hicaba gark edecek çirkinlikleriyle bu tabloları görürsün.
Fakat bunlar iflas etmiş meselelerdir. Ehl-i ilmi insafa davet ederek diyorum ki:
Allah, yarattığı herkesi fıtrat-ı selîm üzere yaratmıştır.
Ve tıp bir gün buna evet diyecektir. Sadakte deyip parmak basacaktır. Allah erkek ve dişi hormonlarını belli bir münasebet içinde insana vermiştir ama sen erkeğin düşüncelerini duygularını bozarsan, onda kadın hormonlarının fazla gelişmesini temin edersen, hayaliyle bunu yaparsan, o cinsi sapık olacaktır. Cinsi sapık olduğundan dolayı değildir. Sen onları anlattığından ötürü, onu cinsi sapık yapmaktasın, sen kadına ait meselelerin teşrihatını yaptığından, batılı tasvir ettiğinden, ahlaksız tablolar içinde onu boğduğundan, onu ahlaksız yapmaktasın…
Binaenaleyh bu vadide serdedilen ve gençliği ateşe kendini atan kelebelkler gibi o ateşin o korkunç ateşin içine atan şu 20′inci asrın ne kadar mektebi varsa ne kadar felsefı ekolü varsa, hepsi Kur’an’ın icazı karşısında iflas edecek, dize gelecek “Sensin!” diyecektir. Beşer kulak kesilecek sadece Kur’an’ dinleyecektir…
Kur’an da insanın tahlilini yapmıştır. Kadın erkek insan anatomisiyle insanın karşısına gelmiştir. Fakat onda hiç yanılma olmamıştır. 14 asır onu eskitememiş, pörsütememiş, yıpratamamıştır. Teri taze bugünü dahi meydandadır. Elverirki beşer gönlüyle ona dönsün, hisleriyle içine girsin, fikriyle terkip ve tahlilini yapsın. Bütün dertlere derman onu bulacaktır. Felsefenin bittiği yerde dalga dalga Kur’an’ın bayrağının dalgalandığını görecektir.
Ve biz uzaktan uzağa ilimlerin tecessüs ede ede gittiği son noktada, beşerin emekleye emekleye ulaşmaya gayret ettiği Kur’an’ın vardığı son noktada dize gelecek ve “Kur’an doğrudur” diyeceğiz, bunu bugünden hissetmeye başlamışız Allah’ın tevfik ve inayetiyle…
Üniversiteler Kur’an’ın karşısında dize gelecek, mukaddes kitap, mukaddes cüppeyi sırtına giyen Profesör tarafından alınacak, öpülecek, bismillah diyecek talebeye öyle anlatacak…Bu günleri şimdiden hissetmeye başlamış bulunuyoruz.
Lisenin koridorlarında ve sınıflarında, Kur’an’ın o mütemadiyen tatlı olan sesinin kulaklara hayat getiren sesinin, hayata hayat bahşeden sesinin duyulduğunu, o sınıflarda şimdiden hissetmeye başlamış bulunuyoruz.
Cenabı Hak doğru ve dürüst olan Kur’an’ın geleceği tahakkuk edeceği ona has bu alemi işaretlerini beşaretlerini gördükten sonra hakikatıyla lutfeylesin ihsan eylesin, yanlış sapık nokta-i nazarlara felsefe ve nazariyelere saplanmadan beşeri halas eylesin.
Bu mevzuda beşer felsefenin ve bu yalan yanlış kıstaslar üzerine oturtulmuş kanunların beşeri nasıl rahatsız etdtiğini anlamış olacaklar ki felsefe kitaplarını değiştirdiler.
Bu çok hayırlı bir adımdır. Ümid ediyoruz ki bu nazariyelere inşallah bir sünger çekip, efkardan siliverecekler, gerçeklerle insan karşısına, laboratuvarda tahlili yapılmış şeylerle insan karşısına çıkacaklar ve çıktıkları an kainatla Kur’an’ı beraber dünyaya gelmiş gibi bulacaklar. Onları birbirinden ayrı görmeyecekler.
İnsan kainat ve Kur’an üçlüsüyle karşı karşıya kalacaklar. Hayatın ifadesi işte o zaman kendisini bulacak hayat o zaman ifade edilmiş olacaktır.
Allahü teala ve Tekaddes Hazretleri gerçeğe karşı kalbimizi hüşyâr eylesin, bizi gaıfletten ikaz eylesin, Kur’an’ın getireceğihayat tarzının fecrinde bulunan bizleri o günü lutfetmek süretiyle nimetini ikmal ve itmam eylesin!…
HUTBE KUR’AN-19 (19 Kasım 1976)
İHLAS VE SAMİMİYET, SEBEP-NETİCE ÖTESİ SONUÇLARIN ORTAYA ÇIKMASINA VESİLE OLABİLİR…
İNSANLIK TARİHİNDE DAİMA İNANAN İNANMAYAN MÜCADELESİ DEVAM ETMİŞTİR…
RUM SÜRESİNDE BELİRTİLEN, RUMLARIN İRANLILARA 9 SENE İÇİNDE ÜSTÜN GELECEĞİ İHBARININ GERÇEKLEŞMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Elif lâm Mîm. Gulibetirrûm” (Rum, 30/1)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Sebeplerin sıraya göre tertip edilmesi sebep netice arasında bir münasebetin aranması, hadiselerin gelişmesinde, gelişme seyrinin bizim ilmimize, bilgimize bilgimize göre belli ölçülerde olması, bunlar tamamen bizim içinde bulunduğumuz imkan dairesine ait şeylerdir.
İllet malül arasında münasebetin cereyanı, imkan dairesine ait bir husustur. Sebep netice arasında bur uygunluk, bizim içinde bulunduğumuz daireye ait bir husustur.
İhlas ve samimiyetle teveccüh, bazen Cenab-ı Hakkın kudret ve iradesini, o süretle o Kudret ve İradenin o istikamette hareketine vesile olur ki insan onu sebep netice illet-malul münasebetiyle izah etmesine imkan olmaz.
Binaenaleyh yeryüzünde yaşayan çok müslümanlar, müminler şartların kendi aleyhlerine gelişmesi karşısında ümitsizliğe düşerler nevmîd olurlar. Hadiselerin seyri onlara ümit verecek keyfiyette değildir. Müslümanların yüzlerinin gülmesi, kalplerinin inşiraha kavuşması adeta onlar için, halk diliyle rafa konmuş bir husus veya rüyalara terk edilmiş bir keyfiyettir.
Ama samimiyet öyle bir iksirdir ki ; ihlas, hadiselere hayat kazandıran öyle müthiş bir ilaçtır ki insan bu iksiri ve ilacı kullanarak Allah’a teveccüh ederse, esbab birdenbire seyrini değiştiriverir. Önü tıkalı bir suyun açılması gibi değiştiriverir.
Teller de kopuk olduğu zaman, elektriğin intikal etmeyişi, kopukluğun, arızanın giderilmesi neticesinde birndenbire her şeyin yoluna girmesi gibi, Allah açıverir…
Bir elektrik düğmesine dokunma gibi, bütün avizeler parlayıverir, bütün ortalık aydınlığa kavuşuverir. Ama bu kadar gayret, bu kadar samimiyet, bu kadarcık olsun bir sa’y ister bu iş!..
İşte Saadet asrında biz, hadiselerin önce tıkalı gibi bir vaziyette bir keyfiyette karşımıza çıktığını görüyoruz. Adeta işler yürümüyor gibi bir mana bir mahiyet arz ettiğini görüyoruz. Onun için Sahabide de pek çoğu Allah Rasulüne: “Bize dua et Allah bize zafer ihsan etsin!” diye müracaatta bulunuyorlardı.
Ama gayb-bîn gözüyle Allah’ın teminat ve teyidatına itimad eden Aleyhissalatü vesselam, onların karanlık gördükleri ufukların verasında aydın ufuklar görüyordu, oralarda oynaşan güneşler görüyordu, boy gösteren yıldızlar, yıldız kümeleri müşahede ediyordu. Onun için ciddi bir itminan içindeydi, her şeyi Allah’ın kader planı içinde halledilmeye bırakıyordu. Ve Allah vakti mevsimi gelince her şeyi yapıverdi.
Devrimizde, içinde yaşadığımız şartlar içinde de Allah ihlas ve samimiyetle kendisine teveccüh edenlerin nevmîd olma hallerini ümide çevirecek, ümitlerden hüzmelerle onların imdadına koşacak ve onları serfiraz ve payidar edecektir.
Ben Kur’an’ın gaybî ihbaratını naklederken. sadece bundan hissemize düşen ümit ve teselli sadedinde böyle saded harici çıktım.
Okuduğum ayet-i celile-i kerime, Sasani hükümranlığı ile Roma İmparatorluğu arasındaki mücadeleden bahsediyor. Rum süresinin başındaki ayet:
“Gulibetirrûm…”
Yanıbaşında çok yakın bir mıntıkada rumlar mağlub oldular. O gün dünyada hükümferma olan iki büyük imparatorluk vardı. Asırlardan beri devam edegelen Doğu Roma İmparatorluğu ve başında Hirakliyüs vardı. Sonra da 2000 seneyi aşkın hükümranlıkları devam edegelen Sasaniler vardı. Makedonya kralı İskender onları ezdikten sonra yeniden kuvvet kazanmış, Hirakliyüs’ü de haraca bağlamıştı. Tarih meseleyi bize intikal ettirirken Hirakliyüs boynuna bağlanan bir iple Sasani İmparatorluğunun karşısına çıkmıştı. Şu kadar kadın vereceksin, şu kadar deve vereceksin, şu kadar koyun vereceksin, her sene devletin de şu kadar haraç verecek, böyle bir anlaşmaya girerim demişti.
Dünyada cereyan eden bu hadiseler, tabakat-ı beşer seviyesinde cereyan ettiği için, inananlarla inanmayanlar arasında Mekke’de meselenin münakaşası yapılıyordu.
Amerikalı Rus boğuşmasında, ateist ile inkarcı nasıl o tarafı bu tarafı tutanlar arasında münakaşa yapıyor mücadele ediyor, dünyada inananlar blokuyla inanmayanlar bloku, dünyanın neresinde olrusa olsun, nasıl mücadele yapıyorlar ve artık mesele falan devletle filen devletin mücadelesi lomaktan çıkmış nasıl tabakat-ı beşer muharebesi haline gelmiştir, nasıl memleketimizin sokaklarına Şili’deki işçinin bilmem nesini halletmek üzere toplantı yapacak, yaptıracak ilanları yapıştırılıyor.. Belli ki Amerika’daki meseleyi burada bahis mevzuu yapanlar var, belli ki Amerikadaki bir mesele burada bir kısım kimseleri tesir altına alıyor,, Çindeki mesele tesir altına alıyor.
Bu öteden beri devam edegelen, inananla inannmayan insanların dünyanın neresinde olrusa olsun kutuplaşmış olduğunu ifadeeder…
İşte onun için Mekke’deki putperest İran’daki putperesti ateşgedeyi tutarak diyordu ki: Nasıl bizim ateşgedeler, İranlılar, Romalıları mağlub ettiler, ilerde biz de burada sizin Allah birdir diyenlerin sesini soluğunu keseceğiz diyorlardı. Ve ümit yoktu, en ufak bir ümit pırıltısı âfâkta belirmiş değildi. Belki Müslümanlar Şa’b-i ebî Talip’de bir avuçtu, suları kesilmiş, otları alınmış, bütün erzakları yok edilmişti, yok edilmeye terk edilmiş bir vaziyetteydiler.
Bu durumda yeniden Müsülmanlığın neşv-ü nema bulması, kefere ve fecereyi ezmesi, dünya üzerinde hükümferma olması, sebeplerle izah etmeye imkan yoktur.
İllet-malül münasbeti içinde biz bu kanunlara tabiyiz. Fizik Allah’ın bir kanunudur, kainatta caridir. Allah bunun dışında icraatta bulunmaz ama bu kanunlar prensibi içinde biz Müslümanların galebe çalacağına ihtimal vermiyoruz, muhal görüyoruz…
İşte tam bu dönemde bıçağın kemiğe dayandığı, mumun yanıp yanıp tahtaya dayandığı, tahtanın yanmaya başladığı dönemde:
“Elif lam mim…gulibetirrum…” (Rum, 30/1)Yanıbaşınızda rumlar mağlub oldular…
O Rumlar ki Allah’a inanıyorlar, o Rumlar ki, Hz. Mesih’in arkasındadırlar. O Rumlar ki kiliseye giderler, haşre neşre ba’sü be’del-mevte inanırlar…Ateşgedeler karşısında mağlub oldular, hemen yanıbaşınızda!…Mağlub olduktan sonra 3′den 9′a kadar seneler arasında yeniden Romalılar galebe çalacaklar…Romalıların galebe çaldığı İran’ı ezdiği aynı gün içinde Müslümanlar da zafere nusrete erecekler, içleri inşirahla dolacaktır.
Kur’an bunu 9 sene evvel haber veriyordu. İmkanların aleyhlerine işlediği dönemde haber veriyordu.
Hz. Ebu Bekir ile bir kafir bir kaç deve ile bahse giriyordu. Bahis yasak değildi daha. Bedir harbi oluyordu.
Bedir Harbi Müslümanlmarın temel atma merasimi. Mümin kurduğu siteyi artık koruyabilecek güce geldiğini gösterecekti, Allah bu lutfu ihsan etmişti.
Hirakliyüs de sarhoşluğu serkeşliği bıraktı, devletine bir düzen verdi, malzeme bakımından güçlü olarak Sasanilerin karşısına çıktı…
Meselenin her iki yönünde, tarih tutanlar diyor ki, Romalılar mağlub olduktan sonra galebe çalacaklar, o gün müminler sevinecekler, tarih tutanlar karşımıza tarihi şöyle tutarak çıkıyor:
Biz bedir harbinin olduğu aynı gün tarih tesbit ettik bir de gördük ki Romalılar sasanilerin sınırlarına girmiş, bu defa İran hükümdarını haraca bağlamışlardı.
Bedirde Müslümanlar ile kafirler arasında küfür iman mücadelesi cereyan ederken, Roma ile sasani arasında da iman küfür mücadelesi devam ediyordu.
Kur’an gaybı haber veriyor, Romalı sevindiği gün siz de sevineceksiniz. Allah adına o gün bayrak dalgalanacakmış gibi siz de bayrak dalgalandıracaksınız, onlar da bayrak dalgalandrıracak. demek süretiyle 9 sene evvel, sonra zuhur edecek hadiseyi haber veriyor.
Nasıl haber veriyor? Öyle esbabı aşarak, öyle illetleri aşarak öyle mekan içinde bütün izah şekillerini aşarak, Allahın tevfik ve inayetiyle kucak dolusu ümidle zaferle saadetle Müslümanların karşısına çıkıyor.
Cenab-ı Hak sonsuz kudretiyle, baş döndürücü müthiş iradesiyle, yarım asra yakın bir zamandan beri şu toprağın altına ekilen tohumları inşallah neşv-ü nema imkanını verip yetiştirdiği zaman, ötekilerin çıkardıkları karbondioksit, müminin çıkardığı bu hava karşısında yaşama imkanını bulamayan kafirin sesini soluğunu kesecek, iflahını kesecek ve fecerenin o devirde olduğu gibi, ateizm zihniyetinin, inkar-ı ulûhiyet zihniyetinin hâk ile yeksan olduğunu, müminlerin yüzünün gülüşüne, tevafuk eden aynı günde görecek, huzurunu yaşayacak, beşaşet, şetahet, neşatet ve şetaretine erecektir inşallahü teala…
HUTBE KUR’AN-20 (26 Kasım 1976)
PEYGAMBERİMİZ HİÇ BİR OLAY KARŞISINDA YILGINLIK GÖSTERMEDİ, ALLAH’IN TEYİDİ ALTINDAYDI…
KUR’AN’DA ALLAH’IN EVİ’NİN-BEYTULLAH’IN ANLATILMASI…
HÜDEYBİYE’DE PEYGAMBERİMİZ GÖSTERİLEN İHTİMAMIN, GELEN ELÇİ URVE TARAFINDAN GÖRÜLMESİ…
HÜDEYBİYE’DE SÜHEYL’İN SULH İÇİN GELMESİ, PEYGAMBERİMİZİN ONU TANIYIP AMACINI BİLMESİ…
Hz. ÖMER’İN AĞIR SULH ŞARTLARINA TEPKİ GÖSTERMESİ: “SEN PEYGAMBER DEĞİL MİSİN?” DEMESİ…
PEYGAMBERİMİZİN SULHNAMEDE YAZAN “MUHAMMEDÜRRASULÜLLAH” CÜMLESİNİ SİLMESİ…
İMZA SIRASINDA KAÇIP ZİNCİRİYL
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Büyük ve hak bir dinin tebligcisi olarak gönderilen, vazifelendirilen Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, üzerine aldığı ağır vazifeyi götürmek, mükellef olduğu büyük işleri yapmak için Allah tarafından çok teyidat gördü, her an bu teyidatın tahşidatı altında o büyük vazifesini emniyet, güven ve itminan içinde yaptı.
Nübüvvet vazifesine başladığı andan ta vefat edeceği, dâr-ı bekaya irtihal edeceği âna kadar, kalbi vazifesini yapmanın şuuru içinde, ciddi bir itminanla dolup taşıyordu. Duyguları daima imanla meşbu idi, en ufak bir fütur en ufak bir tereddüt, en ufak bir şüphe hayatına gelmedi, duygularına gelip tesir etmedi…
O bütün bunlardan uzak, yakîn içinde, iz’an içinde vazifesini yaptı.
Bunun için de her an Allah onu teyid ediyordu, vahyin tatlı fısıltıları her an kulağında duyuluyordu. Semalara ait büyük manalar, mele-i âlâ’ya ait büyük esrar her an, onun kalbinde cilve ediyordu, cilveleniyordu. İlahî esrar mevce mevce bütün duygularında dalgalanıyordu.
İşte bunlardan bir tanesi de bir gün içinden atıldığı, kovulduğu Kabeyi Muazzama’nın, Beytullah’ın fethedilmesi meselesi idi. Kur’an Beytullah’a “Ümmül-Kura” dedi.
“İnne evvele beytin vüdıa linnasi lellezî bibekkete…” (Ali İmran, 3/96)
Allah yeryüzünde yapılan ilk ev olarak onu anlattı. Hz. Adem’in bünyadıyla başlayan, Halilürrahman ile ile ikmal edilen, yeniden yeryüzüne getirilen bu mukaddes bina, kıyamete kadar yerin göbeği olarak kalacağı vadediliyordu.
Ama bu göbek en mükemmel semeresini, yer en mükemmel meyvesini Kabede adeta barındıramıyordu.
O’nun için Mekkeyi Mükerreme’den ayrılmak Rasulü Ekrem’e çok gîrân gelmişti. Dilgîr olmuş kalbi kırılmıştı. Aradan seneler geçmiş Umre yapmak için Hudeybiyeye gelmişti. Cidde’den Mekke’ye giderken solda bir mıntıkanın adıdır. Bir kuyunun başında tavattun buyurmuş ikamet buyurmuşlardı. Müşrikler karşılarına çıkmış musallah ordularıyla, Rasulü Ekrem’in doğduğu şehri ziyaret ettirmiyorlardı. Kalbi ne kadar müteessirdi, duyguları nasıl münkesirdi. Sahabe Kiram nasıl coşkundu, o anda dahi büyük teselliye teyide ihtiyacı vardı
İşte orada olan olup bittikten sonra oraya ait safahâtı, Rasulü Ekrem’in kiyasetini, fetanetini, aklının muazzam oluşunu anlatırken belki bir sene evvel uzun boylu nakletmiştim. Hüdeybiye’nin nasıl bir fetih olduğunu, bir erkan-ı harp olarak Rasulü Ekrem’in orada başardığı şeylerin beşer tarihinde eşi emsali olmayan şeyler olduğunu arz etmiştim, ona havale ediyorum.
Burada arz edeceğim şey orada Kur’an-ı Kerim’in gaybî haberinden ibaret olacaktır.Fakat orada cereyan eden şeylere, sizin dikkatinizi bir kere daha rica edeceğim.
Hüdeybiye’de Müslümanlar, karşılarında Halid bin Velid’in Amr ibnül-As’ın İkrime’nin ordusu tarafından durduruluvermişlerdi. Bir adım ileriye atamayacaklar, Kabe’yi tavaf edemeyecekler, evlerine bakamayacaklar, kovluan bu Müslümanar kendi yurtlarını yuvalarını bir kere daha ziyaret edemeyeceklerdi.
Rüsulü Ekrem’e bu çok dokunmuştu. Allah’a da çok dokunur, gayret-i ilahiye çok dokunur bu. Fakat Allah çok Halîmdir. Rasulü Ekreme de sabır tavsiye eder ve teyid eder.
Rasulü Ekrem orada şunları gördü, şahid oldu:
Önce Urve bin Mesud es-Sakafî’yi gönderdiler. Bu zat ün görmüş gün görmüş bir insandı. Kral saraylarını ziyaret etmiş, Hirakliyüs’ün huzuruna çıkmış, Kisra saraylarında bulunmuş, Mukavkis’i görmüş, saray âdâb ve erkânını, raiyet ve teba münasebetlerini çok iyi bilen bir insadı.
Rasulü Ekrem’e yapılan ihtiramı gördü. Hususiyle O’nun mübarek sakalına elini sürmek istediğinde, yanıbaşında akrabası olan miğferli Mugayra ibn-i Şu’be, elini itivermiş:
– “Pis elini sürme Rasulü Ekrem’in sakalına!” demişti.
O miğferli muhafız iki gün önce Müslüman olmuştu. Bir cinayet işlemiş, Rasulü Ekrem’e dehalet etmiş, gönlüne iman girince de bu hale gelmişti. Fidyeyi necatını da eli itilen adam vermişti. Buna rağmen o kadar coşkuluydu ki “Pis elini sürme O’nun sakalına !” diyordu.
– “Bu da kim?” dediği zaman:
– “Mugayra bin Şu’be” denince, Urve beyninden vurulmuştu. Başında perdedarı gibi dimdik duran, gelen her hadiseye karşı paratoner gibi “Bana!..Bana..!” diyen bu insanlar!…
Hz. Ebu Bekir’i görünce ayrıca vurulmuştu. Rasulü Ekrem abdest alıyordu, ağzına suyu aldığı zaman dışarıya püskürtüyordu. O su yere düşmesin diye eller açılıyor, ellere dökülüyor ve yüze göze sürülüyordu. Bu Urve’yi mahvetmişti.
Kureyşin içine döndüğü zaman şöyle diyordu:
“Ben saraylarda bulundum, raiyet teba münasebetlerini gördüm, hükümdarların karşısında diz geldim, raiyetlerin onlara karşı ihtiramlarına şahit oldum. Fakat Muhammed ve tebası arasındaki münasebet gibi münasebet görmedim. Beni dinlerseniz bu adamla uğraşmayınız. Bugün olmazsa yarın başa çıkamayacaksınız”.
Çevredekiler Urve’nin de Sabii olduğunu zannettiler, onun da döndüğünü zannettiler…
Dönecek herkes dönecek, alem bile o şem’a pervane dönecek, cihan dönecek kafir dönecek mülhid dönecek, bütün cihan O’nun etrafında pervane gibi pervaz edecek, Allah o günü bize de gösterecek…
Arkadan Süheyl ibn-i Amir geliyordu. Bu sulh adamıyda, anlaşmadan hoşlanır bir kafirdi. Oraya geldiği zaman Allah Rasulü Sallallahü aleyhi ve Sellem:
“Sulh geldi, Müşrikler bizimle sulh olmaya yanaştılar” buyurdu.
Kurban olayım adamları öyle tanırdı. Süheyl geldiği zaman kimin geldiğini hemen söyleyivermişti. Süheyl karşısına çıkınca sulh geldi demmişti. Süheyl sadece sulh yapardı öyle bir adamdı. Adamları öyle tanırdı. Emliyle koyduğu taşlar gibi bilirdi enini boyunu…O, o kadar mükemmel bir insandı.
Süneyl Rasulü Ekrem’in düşündüğü gibi sulh teklifinde bulundu fakat sulh şartları çok ağrdı.
En ağırı da Müslümanların kalbinde heyecan uyaran, bir kafir müslüman olur müslüman saflarına girerse onun geriye iade edilmesi şartıydı, müslümanlhar buna feveran ediyorlardı.
O kadar ki Hz.Ömer gibi nadide dimağ bile, o müteheyyic ruh ile kabına sığmayan o insan, Hz. Ebu Bekir’in karşısına gitmişti:
– “Bu Allah’ın Rasulü değil mi?” demişti. Ebu Bekir:
“Evet inanırım Allah’ın Rasulüdür” dedi. Ömer:
– “Bize Kabe’yi ziyaret etmeyi vad etmedi mi?”
– “Evet doğru!…Beni dinlersen yâ Ömer! Sen ne derse onu yapmaya çalış, muhalefet etmemeye çalış!”
Ama Hz. Ömer heyecanını dindirememişti. Rasulü Ekrem’in karşısına gelerek edeble:
– “Ey Allah’ın Rasulü! Sen Allah’ın Rasulü değil misin?”..
Allah’ın Rasulü olduğunu biliyordu:
– “Ben biliyorum ki sen Allah’ın Rasulüsün! Sen bize Kabe’yi tavafı vadetmedin mi? Bunlar kafir değil mi? Niçin bu ağır şartları kabul ediyoruz? ” diyordu.
Coşkun Ömer, Rasulü Ekrem müsade etseydi Kabe’ye kadar koşacaktı ve istediği şeyi yapacaktı. Ama Allah işleri başka istikamette yürütüyordu.
Hüdeybiye’de bir sulh oluyor gibi olacaktı ama fetih olacaktı, fethi Allah hazırlıyordu.
Sulh şartları ağır olarak imzalandı. Süheyl orada bütün gücünü kullanıylordu. Sulhnamenin başına “Bismillahirrahmanirrahim” ibaresini yazdırmadı, Ayrıca “Rasulüllah” sözünü sildirip Abdullah’ın oğlu Muhammed sözünü yazdırdı. Rasulü Ekrem buna da katlandı…
Bir noktada Hz. Ali’nin dahi inhiraf ettiğini görüyoruz.
– “Yâ Rasûlallah! Ben o yazıyı silemem, Muhammedürrasulüllah’ı silemem!”…deyince, Eendimiz:
– “Göster ben sileyim!” dedi…
Allah Rasulü “Rasulüllah” tabirini sildi…
Silindi ama, O, gönüllere yazılacaktı. Semaya öyle bir yazılacaktı ki binlerce Süheyl Yıldızı onu silemeyecekti, binlerce kafir Süheyl de silemeyecekti. Allah Rasulü bunları görüyordu…
Tam imza atılacağı an, Mekke’den taraf bir tozun belirdiği görüldü:
– “Bu da ne?”
Herkes hayret ve şaşkınlıkla ona bakıyordu. Derken ayağında boynunda zincir, şangır şangır bir adamın gelip kendisini attığını gördüler. Bu, daha tüyü bitmemiş. bıyıkları bitmemiş bir delikanlıydı. Vücdunda sopadan yara bere izleri vardı. Ayağında zinciri kırmış evden kaçıp gelmişti. Ve orada bulunan bu delikanlı Süheyl’in oğlu EBu Cendel idi. Müslüman olduğu için babası zincire vurmuştu. Hüdeybiyeye glediklerini duyunca gidip katılayım diye evden kaçmış, Rasulü Ekrem’e dehalet etmişti.
Süheyl oğlunu görünce imzadan istinkaf etti ve:
– “Ben oğlumu almadıktan sonra imza atmam bu kağıda!” diyordu.
İş bitmişti sulh olacaktı ama bu çocuğun gelişi sulhu bozacaktı. Ashabı Kiram kılıçlarını yarıya kadar çıkardılar, Allah Rasulünün bir işaretine bakıyorlardı.
Ama O, Ebu Cendel’e işaret etti:
– “Babana teslim ol, git! Biz bu sulhu kabul ettik!” buyurdu. O yalvarıyordu:
– “Beni bana kötülük yapan bu kafirlere teslim etmeyin!” diyordu, merhamet dileniyordu.
Ama Rasulü Ekrem, sözünde Sadık vadinde hulfetmeyen, yaptığı sulhu kendi eliyle bozmayan bir insandı. çok ağır olan bu şartı, orada fiilen tatbik etti. Ebu Cendel’i teslim etti.
Ama onun altından da bir fetih çıktı.
Ebu Cendel sonradan kaçtı bir dağı tuttu, Ebu Busayr ile beraber, Müslüman genç ordusunu teşkil etti. Belki ilk komando birliğini teşkil etti orada. Gelip geçen Kureyş kervanlarını tehdid etmeye başladılar.
İşte bu ağır durum, en ağır şekliyle Müslümanlara kabul ettirilirken, Kur’an’da Fetih süresi nazil oluyor.
Bu ağır şartlar altında bu işin fetih olduğunu düşünmek, mümkün değildir.
“İnnâ fetahnâ leke fethan mübînâ” (Fetih, 48/1)
“Habibi zişanım and olsun ki sana apaçık bir fetih ihsan ettik,!”
Sahabi Buhari Müslimde bu vakayı anlatırken… “Elalem Mekke fethini fetih zanneder, biz Hudeybiye’ye fetih deriz” diyor. Bu ağır şartlar altında Kur’an ne diyor:
“Lekad sadakallahü Rasûlehür-rü’yâye bil-hak…”
Rasulü Ekremin rüyasını Allah doğru çıkaracak, tahakkuk ettirecektir. Siz Mescid-i Haram’a gireceksiniz, bu sene olmazsa gelecek sene onrayı tavaf edeceksiniz. (48/27)
Cirane’den ihrama girdiler geldi ertesi sene Umre’yi kaza ettiler. Buna kaza umresi denir. Ertesi sene bütün müşrikler dağa dereye tepeye çekildi, evvela Kur’an’ın “Siz buraya gireceksiniz!” sözü tahakkuk etti.
İkinci bir fetih gönüllerde oldu. Arkasından da esas fetih geliyor diyor Kuranı kerim.
“Letedhulünnel-mescidel-harâme inşâellâhü…”
Gireceksiniz buraya bu bir iş, ikincisi fetih geliyor arkadan.
Evvela gönüllerde fetih oldu, Müslümanlar tertemiz keyfiyet ve hüviyetleriyle kafirlerle münasebet kurunca çoklarının gönlü eriyiverdi.
Bu dönemde Halid bin Velid, Amr ibnül-As Müslamn oldu.
Bu devrede çok güçlü kollar müslümanlığın karşısında eridi.
Müslümanlığın güzelliğini yakın münasebetlerle görünce, sinedeki bütün buzlar çözüldü herkes Müslümanlığa yanaştı yaklaştı vapurunu o sahile getiriverdi
Ve arkasından iki sene sonra da Mekkei Mükerreme fethediliverdi.
“Feceale min düni zalike fethan karîbâ”
Çok yakın bir fetih var hemen bunun yanıbaşında..
Mekke-i Mükerreme fethedilirken Rasulü Ekrem Allah’ın kendisine vadettiği her şeyi görmenin havası altındaydı. O kadar minnettar ve Allah’a karşı şükran hisleriyle dolup taşıyordu ki bunu nasıl eda edebileceğini bilemiyordu.
Mekke’ye girerken o büyük nimetler altında Sahabe onnu ezildiğini anlatıyor bize. Kabenin Beytullah’ın veya Mekke’nin bir kapısından içeriye giriyordu. bir merkûbu vardı üzenine binmişti, tevazudan başını o kadar aşağıya eğiyordu ki, atın üzerindeki eğerin kaşına başı dokunacak gibi geliyordu. O kadar tevazu içindeydi. Mahfiyet içinde Allah’ın evine giriyordu, Aleyhissalatü vesselam
Artık her şey olup bitmişti. Ümmül-Kur’a da fethedilmişti. Ana şehir Rasulü Ekrem’in yanınra yerini almıştı. Onu diğer şehirler takip etti. Diğer şehirlher fevc fevc Mekke’nin olduğu yerde yerlerini aldılar. Kur’an, bunu anlatıyor ayetin devamında:
“Hüvellezî ersele Rasûlehû bil-hüdâ…”
“O öyle bir Allahtır ki Rasulünü irsal etti, gönderdi, Peygamber olarak serfiraz kıldı, vazife yapmak üzere vazifeli olraak gönderdi. Yeryüzünde bütün dinlere galebe çalsın Hıristiyanlığa galebe çalsın Yahudiliğe galebe çalsın, Sasaniliğie galebe çalsın…
Daha devr-i Ömeri’de, devr-i Osmani’de biz Müslümanların ta Çinde Hindde cenubi Asya’da hükümferma olduklarını görüyoruz, bütün dinlere galebe çaldığını gövrüyoruz
Sasaniler, Hz. Ömer devrinde zir-ü zeber oluyor, Romalılar Hz.Ömer devrinde zir-ü zeber oluyor, Kur’an’ın vadettiği söylediği şey tahakkuk ediyor.
Allah öyle bir Din gönderiyor ki, bir gün bütün dinlere hakim olacak, bütün dinlere bir çeşni verecektir…..
HUTBE KUR’AN-21 (03 Aralık 1976)
KUR’AN’IN KIYAMETE KADAR ALLAH’IN TEMİNATI VE KORUMASI ALTINDA OLMASI…
HİÇ KİMSE KUR’AN’IN EN KISA SÜRESİNE BİLE NAZİRE YAPAMADI…
MASTEŞRİKLERİN KUR’AN HAKKINDA ŞÜPHE VE TEREDDÜT YAYMALARI…
KUR’AN TERCÜMESİNİN, KUR’AN YERİNE KONMAYA ÇALIŞILMASI…
KUR’AN, ASIRLAR GEÇMESİNE RAGMEN TAZELİĞİNİ KORUYOR GÖNÜLLERE GİRİYOR…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Ve innâ lehû lehâfizûn” (Hicr, 15/9)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Kur’an-ı Mucizül-Beyan, Allah’ın kelamı olarak beşer arasında bu sıfatı ilahî izafî yönüyle zuhur edince, bizim okuduğumuz, terdad ettiğimiz, ezberlediğimiz, ahkamını anlamaya çalıştığımız kitap halinde görünür, tezahür eder.
İşte bu ilahî Kelam, menşe’ itibariyle Allah’ın Kadîm olan Kelam Sıfatına dayalıdır.
Allah kıyamete kadar hükümferma olsun diye göndermiştir ve gönderirken de arkasından onu muhafaza edeceğini, himaye ve sinayetinin kendi üzerine almıştır.
Dünya kafir dolu olsa ve herkes kendi sahasındaki imkanlarla Kur’an’a karşı çıksa, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, onnu tertemiz havasına mahbit olan gönüller, Allah’ın inayet ve ilhamıyla Kur’an’ı neşredecek, ezelden gelen o Kelamın, ebede gitmesini temin edeceklerdir.
Kur’an tek kelimeyle teminat altındadır.
O pak damene kimse elini süremeyecek, o şem’ayı kimse söndüremeyecektir. Cahiliye devrinin kefere ve fecereleri uğraştıkları halde bir şey yapamamışlardır…
Kur’an’a nazîre yapmak isteyenlerden, ona sihir alameti diyenlere kadar, kahin sözüdür diyenlere kadar bir sürü kafir, ona gölge düşürmek, onu gönüllerden silmek için her türlü gayrete başvurdular. Her türlü fırsatı değerlendirdiler, her türlü imkanla ortaya çıktılar. Fakat ona bir şey yapamadılar.
Allah’ın yaktığı bu şem’a yandı, yaktı onları ve bütün alemi aydınlattı.
daha sonra kafirler himmetlerini ona nazire yapmaya sarfettiler. Kur’an’ın bir eşini getirebilir miyiz diye uğraştılar. Heyhat!..Kur’an Saadet asrında meydan okuduğu gibi, herkes eli kolu kanadı kırık hale geliyordu onun karşısında. Söylenen sözler maskara durumunda oluyordu, sahiplerini küçük düşürüyordu.
Ne büyük şair Muarrifler, ne Mütenebbihler ne de Avrupa’nın kasıtlı kafirleri, hiçbirisi Kur’an’ın en küçük en kısa süresine nazire yapamadılar. Hatta bazıları böyle bir şeye cesaret etmeyi dahi akıllarından geçiremediler.
20′inci asırda Kur’an’ı söndürmek için, hususiyle Avrupadaki müsteşrikler, bütün himmetlerini sarfetmektedirler. Alem-i İslamda kurdukları misyonerleriyle çalışmakta ve Kur’an’da kendilerine göre sözde bludukları hâşâ püf noktalarını ele aleme işâe etmekte neşretmektedirler.
Üniversite bir kısım kafir talebelerin ağzında Kur’an’ın bir kısım noktalarının tenkidi işte buradan gelmektedir.
Şark ilimlerinde ihtisas yapan, arap fars dili üzerinde ihtisas yapan ve böylece Kur’an ilimlerine sözde vukuf peyda etmiş görünen bu müsteşrikler, bugün bütün himmetleri Kur’an’a gölge düşürmek, onu efkar ve kalplerden silmektir
Bununla beraber siz de görüyorsunuz ki gün geçtikçe Kur’an kıymet kazanıyor, gün geçtikçe Kur’an irkişaf ediyor. Gün geçtikçe onun hakikatları bütün gençliğiyle, taravetiyle, gönüllerde rusuh buluyor…Artık bir gün gelecek inşallah, pek çokları bugünden de artık onu anlamışlardır, katiyyen kanaat getireceklerdir ki yeryüzünde sözlerin üstünde söylenecek söz Kur’an’dır.Onun yanında atılacak taş başa yarar.
Kainat mescidinde o okunurken bütün insanların susması iktiza eder. Ona ister müsteşrik, şarkiyattaki ihtisasıyla gücüyle kuvvetiyle dolayısıyla el uzatmaşa çalışsın, isterse yerli yabancı bir kısım kafirler, onun tercümesini arapçasının yerine koymak süretiyle bu kasıtta bulunsunlar…”Tercümesini koyalım da ne olduğu belli olsun!” desinler. Vei sterse bir kısım ahmaklar, Kur’an’ın mealini Kur’an’ın yerin koyup sağda solda satsınlar, ahmak dostlar!…
Kur’an’a bir gubar konamayacaktır, onun yüzünde hicab ve perde olmayacaktır. O hergün biraz daha inkişaf edecek. Eğer içteki ahmak dostalrın gayreti, eğer dıştaki kafirlerin müsteşriklerin tercümecilerin gayreti, hepsi Allah’ın tevfik ve inayetiyle akîm kalacaktır.
Her gün o değişik rengiyle, cazibeden ayrı bir keyfiyetiyle, izah edilen ayrı bir mucizevî bir yönüyle tertemiz gönüllerde makes buluyor. Her gün bir sürü kuvvetli omuz onun altına giriyor, her gün binlerce insan onu ezberliyor, camilerde sair yerlerde vird-i zebaân ediliyor.
Böyle bir kitap ezelden geldiği gibi, ebede gidecektir. Böyle bir kitabın önüne çıkan, buna kasıt yapmak isteyen kendi telef olacaktır. Siz de görüyorsunuz ki Kur’an ortada olduğu gibi durmaktadır.
“Ve innâ lehû lehâfizûn” (Hicr, 15/9)
Allah kemali azametle ferman ediyor:
“O Kur’an’ı peyderpey biz indirdik, ceste ceste gönüllere biz takdim ettik. Onun muhafızı biziz, onu koruyacağız diyor Allah Celle Celalühü…
Siz Cahiliye devrinin kafirinden 20′inci asrın müsteşrikine ve müşrikine kadar, ahkam mütercime kadar, mealciye kadar..Hepsini Kur’an’a kast eden, eli mızraklı düşmanlar olarak tasavvur edin ve sonra bu fermanı ilahiye kulak verin: Kur’an’ı biz indirdik onu biz muhafaza edeceğiz. Herkesin kolu kanadı kırık kalacak bu mevzuda bütün gayretler akîm kalacak, o ise hükümferma olacaktır.
Allah ferman ediyor, fermanı nasıl doğru; fesadahkallühel-azîm…Doğru sözü Allah söyler, bu mevzuda ferman da yine O’nundur, söz de O’nundur. Kur’an’ı himaye ve siyanet edeceğini muhfafaza edeceğini va’d etmişse edecektir. . Şimdiye kadar muhafaza ettiği gibi, kıyamete kadar da muhafaza edecektir Tercüme ile, meal ile mevzuun alakası yoktur. Münasebet geldiği için arz ettim. Tercüme ve meal meselesine gelince, bu mevzudaki kasıtlı kafirlerin gayretlerinin iç yüzünü ve bunların gayretlerine kapılarak bir kısım mealler tercümeler yazan ahmak dostların gayretlerinin de müminleri nereye götürmek istediğini arz edeceğim!..
HUTBE KUR’AN-22 (17 Aralık 1976)
PEYGAMBERİMİZİN DERDİ İNSANLARA İMANI ULAŞTIRMAKTI…
“NERDEYSE İNANMIYORLAR DİYE, KEDERİNDEN KENDİNİ TELEF EDECEKSİN!” AYETİ…
PEYGAMBERİMİZİN, AMCASI EBU TALİBİN MÜSLÜMAN OLMASI İÇİN GÖSTERDİĞİ ÇABA VE KEDERİ…
PEYGAMBERİMİZİN AYETLE, AMCASI HAKKINDA İSTİGFAR ETMEKTEN MENEDİLMESİ…
PELGAMBERİMİZİN, AMCASINI DOĞRAYAN VAHŞİYE İMAN KAZANDIRMA ÇABALARI…
HZ.ÖMER’İN, YAŞLI PAPAZ İNANMAMIŞ DİYE AĞLAMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Felealleke bahıün-nefseke…” (Kehf, 18/6)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Müminin heyecanını, müminin duyduğu duygulandığı hususları bir seri arz etmek istiyorum. Tamamen sizi düşündürücü, düşünmekle ancak kavrayabileceğiniz şeylerle meşgul ve meşbu etmemek için, meselenin pratik yönünden bir iki tabloyu arz etmenin daha faydalı olacağı kanaatına vardırm
Mümin Allah’a iman ettiği için, her şeyi o iman açısından ele aldığı için, her şeyi gibi heyecanları da dupdurudur. Onda insana teşviş verebilecek bir bulanıklık yoktur. Bir art fikir olabileceği intibaını uyaracak bir mana bir hava yoktur. Duygularıyla düşünceleriyle dupdurudur.
Ve doğrudan doğruya verasında Allah’ı gösterir mümin. Mümin davranışlarıyla Allah’ı gösterir, Mümin sözleriyle Allah’ı gösterir. Mümin kalbî heyecanlarıyla Allah’ı gösterir.
Müminen namazında Allah’a ait manaları okursunuz. Yemesinde içmesinde Allah’a ait manaları okunsunuz, sokakta gezerken de onu okursunuz. İlim irfan müesseselerinin başında davranışlarıyla Allah’ı ifade ettiğini görürsünüz.
Mümin her şeyiyle hayatını Allah’a adamış insandır. Allah’a inanmış, O’na güvenmiş, itimat etmiş, emniyet dairesi içine girmiş, Allah adına bir bakıma yok olmuş, tasavvufî bir dille ifade edilecek olursa, fena fillah olmuş…Allahın emirlerinde isteklerinde kendinden geçmiştir, kendi arzularından sarf-ı nazar etmiştir. Bütün bir hayatı içiyle dışıyla, maddesiyle manasıyla, kevnî yönüyle, ledünnî yönüyle tamamen Allah’a adamış, Allah’a vakfetmiştir.
Bu müminin her haldeki duygu ve düşüncelerine hakim olan şey de, insanların elinden tutmak, insanları Allah’a götürmek olacaktır.
Müminlerin en birincisi Nebilerdir.
Hz. Musa :”Ene evvelül-müminin” derken bunu anlatıyor. (Enam, 6/163)
Kendilerine gelince, hakikatı açık seçik görünce ben müminlerin ilkiyim diyor, bunu ilan ediyordu.
Ama bize göre Nebiler arasında dahi onların içinde ilk bir mümin vardır. Kendi ifadesiyle Hz. Adem… “Daha toprak ve çamur içindeyken ben Nebiydim” sözüyle kendini anlatan Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam, bu heyecanla dolup taşmıştır. İnsanların elinden tutma imkanları Allah’a ulaştırma heyecanı…Bunu öylesine kaplamıştır ki bir gün Kur’an, onu bu alemden az içeriye çekecek bu havasını tadil edecektir. “Felealleke bâhıün/nefseke…”
Onlar senin getirdiğin şu ayatı beyyinata, şu kelami ilahiye vadettiği şeye inanmadıklarından ötürü esefinden kendini intihar mı edeceksin?..Ölecek misin? diyordu. O kadar sıkılmış kalb-i paki Nebevi…O denli kalaklar içinde çırpınıyordu ki Allah onun bu havasını tadil ediyordu.
Baş mümin bütün derdi davası, bütün yapmak istediği şey, gönlünde duyduğu Allah’a insanları ulaştırmak. Herkesin gönlünün aynı ulvî duyugularla meşbu olmasını, dolup taşmasını temin etmek…
Amcası Ebu Talip vefat ederken başının ucunda görüyoruz. O gün daha şeriat getirip yapacağı teşrîâtı yapmamıştı. Müminlerin namaz niyaz gibi belki mükelelfiyetleri yoktu. Bütün mesele iman babında işleniyordu. Onun için sabahtan akşama akşamdan sabaha kadar amcasının başandı rahatlıkla oturdu ve israr etti.
Kendisini 40 sene himaye eden amcası, haylata gözlerini yumuyordu. Allah Rasulü cibillî bir karâbetten ötürü, yani yeğeni olduğundan ötürü, o ailenin içinde neş’et ettiğinden ötürü şahsî kemalat ve faziletine hayran olduğundan ötürü, Allah Rasulü çocukluğunda dahi başka insanlara benzemediğinden, dikkatini çeken cazib ve calib bir insan olduğundaan ötürü, yeğenine 40 sene bakmıştı, himaye etmişti. Bütün fırtınalara tipilere göğsünü germişti. Bütün mesâibe karşı kalkan olmuştu. Aç kalmış susuz kalmış, çoluk çocuğuyla şa’b-ı ebî Talip’de muhasaraya mahkum edilmiş, boykota mahkum edilmişti.
Allah Rasulü ona bir iyilik yapmak istiyordu. Ona yapılacak iyiliğin en büyüğü ahiretini kurtarmak iyiliği olacaktı.
İnsanlar birbirlerine iyilik yaparken, dünyevî refaha götürücü şeylerde ihsan ve iyiliklerde bulunurlar. Halbuki akıllı insan bu noktayı da aşarak, müminlerin ahiret hayatlarını, ahiret saadetlerini teminat altına alabilecek bir iyilikte bulunur, akıllı insan…
Dünyevi huzuru saadeti olsun, Allah devam ettirsin fakat bu saadet ölümle bitiyorsa, saadet değil felakettir. Nazarını daha ötelere, veraların verasına dikerek ahiret saadetini teminat altına alma gayreti içine girer gerçek mümin…
Allah Rasulü bu gayret içindeydi. Sabahtan akşama akşamdan sabaha kadar ilhah eve israr diyordu.
“Amcacığım ne olur, bir kere lailahe illallah de ahirette Allah’ın huzurunda davanı üzerime alayım, sana şefaat edeyim” diyordu. Yalvarıyor yakarıyordu.
Allah Rasulünün imanını o dakika okumak mümkündü. Allah Rasulü yarına çıkacağına, Allahın huzuruna çıkıp hesap vereceğine iki kere iki dört eder katiyetinde inanmasaydı bu kadar ilhah etmezdi. O kadar inanmıştı ki “lâ ıyşe illa ıyşül-âhıreh”, gerçek hayat ahirnet hayatıdır diyordu.
Ama o çeşitli tesirlerin altında, Ebu Talip, bazen Rasulü Ekreme meyleder gibi oluyordu, başının ucunda şeytanın vazifesini yapan Ebu Cehiller, Utbeler iğfal ve tesfil ediyorlardı. Yine nazarları bulanıyor kendi alemine giriyordu. Allah Rasulünün dediğini dememişti:
“Alâ milleti Abdilmuttalib” demişti. “Abdülmuttalibin milleti yolu üzerine ölüyorum” demişti. Yeğeninin getirdiği saadetten istifade edememişti. Kulağını tıkamıştı, yanındaki şeytanları dinlemişti.
Allah Rasulü beyninden vurulmuş gibi şöyle diyordu:
“Le-estagfiranne leke mâ-lem-ünhü anke.”.
“Allah beni men etmedikçe vallahi sana durmadan istigfar edeceğim” diyordu.
Ahiret saadetini teminat altına almak için, O, bu heyecanla dolmuştu.
Biraz sonra bir ayet nazil olacak ve onu bundan men edecekti.
“Mâ kâne linnebiyyi…” (Tövbe, 9/113)
“Sen ona isitgfar edemezsin, cehennemlik olarak öldükleri tebeyyün ettikten sonra yakını bile olsa ne Nebi ne de müminler yakınları için istigfar edemezler!” diyor.
Ve Allah Rasulünün derin teessürünü ta’dîl için de şöyle diyor:
“İnneke lâ tehdî men ahbebte…” (Kasas, 28/56)
Mahzun Habibim! Sen kimseyi hidayete erdiremezsin, kimsenin hidayetine vesile olamazsın, Allah kimi dilerse onu hidayet eder. Kim iradesini az buçuk kullanırsa Allah onun içinde hidayeti yaratıverir, rüşdü yaratıverir diyordu.
Rasulü Ekrem bu denli heyecanla dolup taşıyordu. Amcasının küfür ve dalalet içinde gitmesi, kendisini tanımaması, Peygamberliğini tasdik etmemesi, belki hayatında onu rahatsız eden mevzuların başında gelmektedir…
Değil karabeti; Vahşi, Aleyhissalatü vesselam’a kötülüklerin en büyüğünü yapmıştı. Uhud’da gözünün nuru gibi sevdiği amcası Hamza’yı hunharca parçalamış, ağzını burnunu kesmişti. Vahşi ister bunları bizzat yapsın, isterse sebebiyet versin, bu işe sebebiyet veren vahşi olmuştu…
Ama Mekke fethedilince Vahşi de dehalet edecekti. Allah Rasulü Vahşi’nin hidayete ermesi için bütün imkanları kullanacaktı. Vahşi:
– “Ben gelemem belki Allah beni kabul etmez” demesine karşı bir ayet yazıp göndermesi, onun gelmesini temin etmesi…O ayete Vahşi başka bir yönden itiraz edip bahane gösterip gelmek istememesine karşılık Allah Rasulü, başka bir ayet yazıp gönderip gelmesini temine çalışması…gösteriyor ki cibillî karabetin dahi verasında, yakın olmanın verasında; bütün insanlığın saadete ermesi, cennetlik hale gelmesi, Allah’a inanması, dünyevî ve uhrevî saadet ve selamete nail ve mazhar olmak için büyük bir heyecanla dolup taşmış, yanmış kavrulmuş, hayatı boyunca bunu yaşamıştır.
Bu, müminin heyecanıdır. Her mümin bu heyecanı duyacak, içindeki büyük manaları etrafına intikal ettirebilmek için çırpınıp duracaktır.
Hakim ve Beyhakinin naklettiği bir hadiseyi nakledeyim. Bir manastır önünden geçiliyordu. Sahabenin önünde halife Hz.Ömer olduğu halde geçiyorlardı. Manastırın kapısına geldiklerinde saçı sakalı bembeyaz olmuş, kendi kilise kıyafetiyle dışarıya çıkan bir rahip görüverdiler. Çileden ısdıraptan, seyr-u süluktan, bîtâb düşmüş aç bî-ilaç hale gelmiş…Bu papazın vaziyeti Hz.Ömer’e öyle dokundu onu içten öylesine sarstı ki, o koca dev Ömer adeta ayaklarının bağları çözüldü, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Dediler:
– “Ey Allah’ın Peygamberinin halifesi niye ağlıyorsun? Bu bir papazdır keşişitir” dediler. Dedi ki:
– “İşte ben de ona ağlıyorum ya! Şu manastırda. manastırın yanıbaşında Hz.Muhammed’i görememesine ağlıyorum, şu kadar çile ve ısdırabın neticesinde hala şirk içinde bulunuşuna, hala Allah’ı bulamayışına ağlıyorum,, hala teslise inanışına ağlıyorum. Hz. Mesih’e ilah, Meryem’e Allah’ın hanımı deyişine ağlıyoru!” Vakıa bunları tafsilen söylemedi ama, söylediği sözlerin içinde bunlar mündemiçti. “Şu kilisede bir çeşit hayatını dine vakfetmiş olduğu halde hakikatı bulamayışına ağlıyorum!” diyordu. Gerçek müminin ısdırabını ifade ediyordu.
Mümin çevresiyle alakadar olacak, mümin duyduğu bildiği şeyleri intikal ettirebilmek için, etrafına bütün imkanları araştıracak, bütün imkanları kullanmaya çalışacak. Şuradan şu yoldan şu gedikten insanlara nasıl Allah’ı anlatırım, nasıl Peygamberi anlatırım diye onun heyecanı ile dolup taşacak…
Onun için mevizeye başlarke nmüminin heyecanı diye bir sözle başladım ve onun verasında şu cemaatin yarısı en azından sabah akşam gece gündüz insanlara hak ve hakikatı anlatmayı dert edinirlerse bu millet birdenbire doğrulacak ayakları üzerine birdenbire kıyam edecek ve birdenbire bütün hayalet heykellerini yıkacak, kalbinde ve kafasında hayalet adına bir şey bırakmayacaktır….
Bu heyecanı duymak, bununla dolup taşmak…
İnşallah hutbelerde her hafta mümin heyecanının bir yönünü arzetmek süretiyle oradaki nazarî ve ilmî meselelerin pratik yöndeki durumunu intikal ettirmeye çalışacağım. Allah sizi ve beni ihlası etemmi tahsile muvaffak kılsın, yolunda daim ve kaim eylesin…
HUTBE KUR’AN-23 (24 Arlaık 1976)
MÜMİN, İNANLARINI BAŞKALARINA DUYURMA AŞK VE HEYECANIYLA YANAR TUTUŞUR…
EBU HÜREYRE’NİN ANASININ MÜSLÜMAN OLMASI İÇİN, PEYGAMBERİMİZDEN DUA İSTEMESİ…
URVE’NİN, HAKKI HAKİKATI ANLATMAK İÇİN GİTTİĞİ KAVMİ TARAFINDAN ŞEHİD EDİLMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Kâle ya kavmittebiul-mürsalîn” (Yasin, 36/20-21)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Mümin düşüncesiyle, kanaatıyla başkalarından ayrıldığı gibi, davranışlarıyla, sesiyle soluğuyla heyecanıyla da başkalarından ayrılır. İçine iman girdikten, iz’an gönlüne hakim olduktan, taht kurduktan sonra mümin artık bitemamiha değişmiş demektir.
Onda umursamazlık göremezsiniz, duygusuzluk hissizlik göremezsiniz. Etrafının elemiyle müteellim, lezzetleriyle mütelezziz bir insan haline gelir. Çevresindeki bir feryat onu da inlettirir. Etrafında gördüğü bir zevk tablosu, iliklerine kadar onu da zevke garkeder.
Müminin heyecanı da başkadır. Bütün duygusu, düşüncesi, duyduğu taddığı doyduğu şeyleri başkalarına da takdim etmektir. İmana, irfana iz’ana ermişse, başka gönüllerin ondan mahrumiyetine onun tahammülü yoktur. Mümin bu heyecanla dolup taşmaktadır. Sokağını ocağını köyünü kentini her yerini bu duygusunu etrafına intikal ettirmekle değerlendirir, birinin yanında otururken, birine selam verirken, hemen selam hakkını, hemen yanına oturmanın hakkını ifa eder, yerine getirir.
Allah Rasulü Sallallahü aleyhi ve Sellem:
– “Yollarda oturmayın!” buyuruyor.
– “Ama işimiz gücümüz, konumşmamız için gerekli ya Rasulüllah!” dediler.
– “O zaman yolun hakkını verin!”…Nazarlarınızı haramdan uzak tutun, emr-i bil-maruf nehy-i anil-münker yapın, size gelip uğrayan yanınızdan geçen, sizi gören herkese Allah’ı anlatın, Rasulünü anlatın, Kur’an’ı anlatın, sokaklar sizin irşad mahalliniz olsun, kahveler irşad mahalliniz olsun…Bu heyecanla dolup taşın.
Bedevi bir asrın yüzünü güldüren ve bedevi bir mileti milletlere muallim yapan, kıyamete kadar gelecek en büyük insanlara, onların ayağını öptüren, çobanlarına ayağının bastığı toprağı dahi başkalarının gözüne sürme diye çektiren işte bu husustu. Tepeden tırnağa heyecanla dolup taşıyorlardı duydukları şeyi etrafa intikal ettirme heyecanını yaşıyorlardı. Onlar nazarî oldukları kadar, akıdevî oldukları kadar aynı zamanda hayatî hüviyetleri vardı, pratik hayata da duygularını öyle intikal ettiriyorlardı. İki misalle meseleyi tavzih edeyim.
Ebu Hüreyre, O Devs’in aslanı, Medine’de Müslüman olmuştu. Deve keçi güden bir çobandı. Ama İslam ona öyle bir şeref, öyle paye kazandırdı ki kıyamete kadar gelecek allâmeler, Ebu Hüreyre’den bin defa daha malumatı olan allâmeler, onun ayağını bastığı toprağı yüzlerine sürdü, burcu burcu Ebu Hüreyre’nin kokusu karşısında kendilerinden geçtiler.
Olsaydı, duysaydım, ben de gözüme sürme diye çekseydim.
Bu Devs’li kahraman, Müslüman olduktan sonra içi içine sığmıyordu. Evde bir anası vardı, anasına karşı saygı hisleri vardı ama o ana ki küfürde israr ettiği müddet içinde mütemadiyen Rasulü Ekrem’e hakaret ediyordu, sövüp sayıyordu. Ebu Hüreyre’nin sinesi çatlayacak hale geliyordu ve bir gün gözleri dolu dolu Rasulü Ekrem’in huzuruna geldi:
“Ya Rasulallah!”Anam müşrikedir, sana da eziyet etmektedir. Hem onun şirkinden hem de sana eziyetinden çok tedirgin oluyorum. Ebu Hüreyre’nin anasına dua etmez misin Müslüman olsun!”
Allah Rasulü ellerini kaldırdı, o çok defa ellerini kaldırdığı zaman. hemen icabet edilirdi.
“Ebu Hüreyre’nin anasını ıslah et, ona İslamiyeti lutfeyle Allahım!” diye dua etti.
Ebu Hüreyre o kadar inanmıştı ki, bu işin olduğuna inandı, koşa koşa eve geldi. Kendi naklediyor: Vakanın bir yönü Müslim’de bir yönü İbn-i İshak’ın tabakatında…
“Kapının önüne yanaştığımda kapı kapalıydı, kapının arkasından bir su sesi geliyordu, kapıyı itince:
“Alâ ricsike!” dedi, “”Olduğun yerde dur, içeriye girme!..” Sonra elbiselerini giydi içeriye girdim, anladım ki boy abdesti almış.Beni görünce de:
“Oğlum! lâilâhe ilallaâh Muhammedürrasûlüllâh!” dedi….. Gözyaşlarımı tutamadım….döndüm koşa koşa Rasulüllah’ın huzuruna geldimmacerayı anlattım ve bu fırsatı değerlendirmek istedim, dua sı makbul olan Rasulü Ekrem’den bir dua istedim:
“Yâ Rasûlallâh! Dua et! Allah anamı ve beni kıyamete kadar bütün müminlere sevdirsin!” dedim.
Biraz önce ananın hidayetine vesile olan o dua sahibi ellerini kaldırdı:
“Allahım! Ebu Hüreyre’yi ve anasını ümmet-i Muhammed’e sevdir!” diye dua etti.
Ben bundan bir hüküm çıkarıyorum. Bütün Sahabi öyledire ama, hususiyle bazı kimselerin imtiyazı vardır. Kalbinde Ebû Hüreyre’yi küçümseyen bir fikir olan insan, Rasulü Ekrem’in dua ettiği kimselerin dışında kalmış demektir. Ebû Hüreyre’ye içinde onu hafife alır bir his taşıyan insan, Rasulü Ekremin esven müminlerin, Ebu Hüreyre’yi seven müminlerin dairesi içinde, duasından istiade edememiş, hisseyâb olamamış demektir. Kendini hariç görür o…
Mümin duyduğu, iliklerine kadar mest olduğu ulvî ve kudsî duygularını, etrafa intikal ettirme yolunu ve çaresini araştırır..
“Ben yolumu buldum, ben yöntemimi buldum, hakka doğru gidiyorum, ben bu mevzudaki cihada şuurunu iktisab ettim, ama ya etrafım?..Ya etrafımdaki yıkık dökükler?..Ya kalpsizler ve hissi ölmüşler?..Acaba bunlar üzerinde benim bir vazifem yok mu?…” diyecek, bunun heyecanını yaşayacaktır.
Sahabeyi başlara tâc yapan işte bu duyguydu, bu heyecandı.
Bu mümin heyecanını iktisab ettiğimiz zaman, çok kısa bir dönem içinde inşallah dünyanın vechesi değişecektir…Ama bu iş kurbanlar isteyecektir, fedailer fedakarlar, geragat sahibi kimseler isteyecektir.
Hüdeybiye’de Rasulü Ekrem’e akla karayı seçtiren Urve ibn-i Mesud es-Sekafî, Mekke fethinde Rasulü Ekrem’e gelmiş elpençe divan durmuş ve lailahe ilallalah demişti. O büyük insanalemin kendisine saygı gösterdiği insan, Kur’an’ın karşısında yer yer buz gibi erimiş ve teslim olmuştu.İçine imanın heyecanı girince de duramamışt:
“Müsade edersen Sakif’e gideyim ya Rasûlallâh? Şu seni taşlayan başını ayağını yaran cemaate anlatayım bunları” diyordu…
Rasulü Ekrem Taif’te, Sakif’te hakarete maruz kalmış başına taş toprak saçılmış, ayaklarına vurulmuştu. Urve gidecek oraya, hak ve hakikatı haykıracaktı. Kavmiydi onlar. Karşısında el pençe divan dururlardı, temennâ çekerlerdi ama değişik hüviyetle karşılarına çıkınca reaksiyon gösterdiler.
O lailahe ilallalah diyordu, Allahüekber deyip ezan okuyordu, bütün bunlar kafirlerin içinde nefret, hiddet ve şiddet meydana getiriyordu.
Giderken Allah Rasulü “Açıktan ilan etme, seni belki öldürürler!” demişti.
O işaretini almıştı çoktan. Sabah ezannı okurken üzerine hücum ettiler, başına gözüne vura vura yerle bir ettiler. Yaralı kanlar içinde yatarken gülüyordu yüzü: “Tam haber verdiği gibi oldu” diyordu kendi kendine.
O orada yatarken Allah rasulü hadis kitaplarında ifade edildiği gibi şöyle diyordu:
“Urve’nin misali (Yasin süresinde anlatılan) Habib-i Naccar’a benzedi. O kavmini hakikata davet etti, kavmi onu şehid etti” Dolu dolu gözleriyle Ashabına bunları anlatıyordu.
Urve’nin, Rasulü Ekrem’e hakaret eden kavmi bu defa, intikam almak için kılıcı ellerine aldıkları zaman: Urve: “Hayır demişti, beni daha evvel buraya gelip şehid olanların yanına gömün. Bu, O’nun habler verdiği şeydi, olacaktı, Allah’a hamd olsun ki bana şehadet nasip etti” diyordu.
Mümin bu heyecanla yaşıyor, hakkı intikal ettirmek için bin defa ölümü göze alıyordu. Bin defa ezilmeyi ve doğranmayı nazarı itibara alarak hak ve hakikatı haykırıyor, hak ve hakikatın dellalı oluyordu.
Allah, yeryüzünde çok yerde sönmüş pörsümüş hale gelmiş müminlerin kalplerine bu heyecanı duyursun, onlara yeniden can lutfeylesin, ihya buyursun ve o sayede Müslümanlığı içimizde ihya eylesin…
HUTBE KUR’AN-24 (31 Aralık 1976)
HER MÜMİN ELİNDE BULUNAN İMKANLARA GÖRE MÜKELLEFTİR, ÖNCE BUNUN HAKKINI VERMELİDİR…
CENNET, ELİNDEKİ MEVCUT NİMETLERİ DEĞERLENDİRMEKLE KAZANILIR…
İMKANLAR, ŞARTLAR, ZAMAN VE ZEMİN NEYİ GEREKLİ KILIYORSA MÜMİN ONU MUTLAKA YAPMALIDIR…
ADULLAH BİN ZÜBEYR İLE ABDULLAH BİN CAFERİN ÇOCUK YAŞTA GELİP BİAT ETMELERİ…
EMR BİN CEMUH’UN YAŞLI HALİYLE UHUD’A KATILMAK İÇİN ÇIRPINMASI VE ŞEHİD OLMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Lâyükellifüllâhü nefsen illâ vüs’ahâ” (Bakara, 2/286)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Mümin Cenab-ı Hakkın emirlerinimurad-ı ilahî istikametinde anlaması gerekir. İnsana göre çok makul çok makbul görünse dahi makbulu ilahi olmayan anlayışlar Allah nazarında merduddur. Kur’anı mucizül-beyan’ı öyle anlamak lazım.
Onun size takdim etitği Mümin tarifi içinde, Müslim tarifi içinde, mümin ve müslim tarifini ele almak lazım. Allah karşısında müminin vaziyetini onun takdimi şeklinde kabul etmek lazım.Müminin heyecanını yine o hava içinde ele almak, değerlendirmek ona göre vaziyet almak lazım.
Bizim heyecanlarımızda makes bulan şekli, keyfiyeti o nisbette harekatımızın semeratını görmüş oluruz. Şimdiye kadar o istikamette hareket edenler, hareketlerinin semeresini gördüler.
Bir iki hutbede müminin heyecanını arz ettim ve hutbeleri bu istikamette esasen, Cenab-ı Hakkın bahşedeceği imkanlar nisbetinde devam ettirmeyi düşünüyorum. Mevizenin başında temas ettiğim bir hususun şerhi buraya kaldığı için onu Mevlanın bana olan inayeti nisbetinde arz etmeye çalışacağım.
Şu anda elimizde olan imkanlarımız sahip bulunduğumuz imkanlarımız, asıl kullanmakla mükellef oldğumuz şeyler bunlardır. Ben Cenab-ı Hakkın bir lutfuna mazhar isem, mazhar olduğum o lutfunu değerlendirecek, onu kendi cinsinden şükürle payidar edecek ve yenisinin doğmasına zemin ve zaman hazırlayacağım.
Bir başkası bir başka lutf-u ilahiye mazhar ise, mazhar olduğu lutfu nemalandıracak, bağ ve bahçe haline, cennet nümun keyfiyete getirmeye çalışacak…O da böylesi o nimete karşı şükürle mukabele etmiş, fiilen Allah’ın o nimeti arttırmasını istemiş demektir.
Bir başkası yine öyle bir başkası yine öyle olacak.
Şayet Allah size bir memuriyet lutfetmişse, o memuriyeti Allah’ın rızasını kazanma istikametinde nasıl değerlendirmek lazımsa, öyle değerlendirmek bir vazife mükellefiyet olarak düşmektedir.
Daha büyük bir memur olayım da şunu yapayım işi değil. Hangi durumu ihraz etmişsiniz, elinizde ne kadar tohum var; o kadar tohuma sahip bulundunuz, o kadar tarlaya atmakla mükellefsiniz.
Siz rical-i devletten bir şahıs mısınız? Bir devlet adamı bir hükümet adamı mısınız? Allah’ın size lutfettiği o lutfu değerlendireceksiniz, üstünde verasında bir şey aramayacaksınız. Size o nimeti lutfetti, değerlendirirseniz arttıracak onu…
Hadiseler, durum gösteriyor ki size verilen şeyleri değerlendiriyorsunuz, siz kadirşinas bir kimsesiniz, siz nimete karşı her an serfüru ediyorsunuz ve her nimet mütebessim çehresine sizden bir şükür buluyor. Allah nimeti arttırıyor. Belli ki verasında vereilecek şeye de yine serfüru edecek yine şükredeceksiniz.
Siz bir ilim adamımısınız? Ne kadar biliyorsunuz, onu etrafınıza intikal ettireceksiniz. İlmihalin varsa elinde ilmihalinle çıkacaksın, fıkıh kitapların varsa onunla çıkacaksın, fünunu müsbeteye sahip isen onunla çıkacaksın; verasında şunlar lutfedilsin bana da onlarla çıkayım cihad edeyim demiyeceksin. O zaman sen bir ümniyye adamı kuruntu adamı, boş ideallerin arkasından koşan ve boşa yorulan bir hayalperest olursun, seni tenzih ederim.
Mümin zaman ve mekan bakımından kendisine Cenabı Hakkın lutfettiği her şeyi değerlendirir, zaman altından bir zincir bir kolye haline gelir. Mekan, mescid, Kabe haline gelir. Mekan Cenab-ı Rasulüllah’ın huzuru haline gelir. Her şey değerlendirilir, her şey ruh uyanıklığı, şuur hüşyar olması içinde ciddiyetle ele alınır ve değerlendirilir.
Sahabeyi Mab- Kavseyn-i Kemalata çıkaran keyfiyet budur. Kademe be kademe Nebiler Nebisine kurbiyetle serfiraz olan, onların asırları:
“Hayrul-kurûn enellezî fîhi sümmellezî yelûnehüm sümmellezî yelûnehüm” sözüyle ifade edilen bu sözde manasını bulan:
“Asırların en hayırlısı içinde Allah Rasulünün bulunduğu asırdır, ondan sonra ondan sonraki asır, ondan sonra da sonraki…Allah’ın lutuflarının bol bol değerlendirildiği asırlar. Hiç bir Sahabi ben bu şeye sahip olsaydım da şunu yapsaydım demiyordu, iş karşısına çıkınca hadise başa gelince, çapı ne olrusa olsun, onu behemehal düşünüyordu.
Rasulü Ekrem güldüğü zaman gök de gülüyordu yer de gülüyordu. Tebessüme getiren bir hadise oldu, yığın yığın inanmışların koşup koşup da elini sıktığı devirler vardı, her Müslüman onun elini sıkıyor ve biat ediyordu. Peygamberliğini tasdikin yanıbaşında, ondan ayrılmamaya söz veriyordu. Rasulü Ekrem’in elini sıkıyordu, büyük küçük yaşlı yaşsız kadın erkek herkes bu biata koşuyordu. kadınlar bile bu şerefi kaçırmamak için biat etmek istiyordu. Ama Allah Rasulü onlara, elini vermiyordu. Kadının elinin erkeğin eline temasının haramlğı cihetiyle elini vermiyordu.
Herkes bu biata koşuyordu, safları yara yara iki karış boyunda iki çocuğun yaklaştığı görüldü. Çocukluk devresinde o manzara karşısında, o zamanı o mekanı değerlendirme havası içinde çocuğa düşen şey oydu. Yarılan saflar arasından Allah Rasulünün karşısına dikilen çocuklar, ilerde Mekke’yi müdafaa edecek Abdullah bin Zübeyr, Megazi yazarları 7 yaşında olduğunu söylüyorlar. İkinci çocuk da Mute’nin kahramanı Cafer bin ebî Talib’in oğlu Abdullah bin Cafer…
Rasulü Ekrem’e yaklaştılar, minnacık ellerini uzatıyorlardı: “Biz de biat edelim ya Rasulallah!” diyorlardı. Ölüp de dönmemeye, arkanda saf bağlayıp da ayrılmamaya biz de biat edelim diyormardı. Cihad isteselerdi belki cihada göndermiyecekti, mübarek dişleri görünecek şekilde tebessüm etti, gök güldü yer güldü, elini sıktığı çocuklar da bir kaç dakika sonra gülüyorlardı, biat etmişlerdi..
Çocuk çapına göre ne yapardı, onu yapacaktı…
Ama bir gün Mekke’nin müdafaaası ve ve bir kısım zalim olanlara Emevi zulmüne karşı, Müslümanlık haysiyetini koruma meselesi başa düşünce, o minnacık çocuk Abdullah bin Zübeyr bunu yapacaktı. Kabeye taş attırmam diyecektir, İslamın haysiyetine toz kondurmam diyecektir. Beli kırılacaktı, sürüne sürüne büyük ananın karşısına gelecektir, anası da:
– “Seni böyle görmek istemezdim!” deyip itab edecektir. O da
– “Ana! Seni ölçmek için geldim!” diyecek ve asılacaktır, cennet kandili gibi sallanacaktı, meleğğin kakülü gibi sallanacaktı…sallanacaktı…
Cennete giden yol elde ettiğin imkanları değerlendirmekten geçer…Sahip olduğun materyali değerlendirmenden geçer. Verasında şuna sahip olsaydım, buna sahip olsaydım sözü, düşüncesi ümniyyeden kuruntudan ibarettir. İş başa düşünce sen aslan kesileceksin ne olursa olsun!
Bilmem ki şu 20′inci asırda başa bir şey düştü mü? Kur’an’ın raftan indirildiği, ayaklar altına alındığı şu 20′inci asırda, pek çok küflü kafaların hükümferma olduğu şu 20′inci asırdavi cdanların paslandığı, secdesiz kirli alınların pek çoğunun müslümanların içinde zuhur ettiği şu 20′inci asırda, mümine düşen bir vazife yok mudur bilmiyorum…
Eğer size düşen bir vazife varsa, zamanın ve zeminin sizden istediği bir şey varsa sadece onu değerlendirmeye bakacaksınız. Çünkü sizin vazifeniz sadece odur. Şuna sahip olsaydım değil!..40 liran varsa birini zekat vereceksin, vazifen bir lira vermektir. 80 olduğu zaman iki vereceksin, o zaman vazifen iki oluyor.120 lirada üç, çünkü o zaman vazifen o oluyor.
Din senin vazifelerini boyuna bosuna göre kamet ve çapına göre tanzim eder.Ayarlarken seni, senin durumunu, umumi ahvalini daima nazar-ı dikkate almıştır.
“Lâyükellifüllâhü nefsen illâ vüs’ahâ” (Bakara, 2/286)
Teklif-i mâlâyutak yoktur. Her insana istitaatı nisbetinde mükellefiyet yüklemiştir. Sen onu yapacak, onu yaşayacak, verasında Allah’ın vereceği şeylerin şükrünü eda etmeye hazır durumu ihraz edeceksin.
Ama ümniyyelere bağlanma da yoktur.
Amr ibn Cemuh’un karşısına Uhud çıkınca edğerlendirmişti. O, yaşlı, beki bükülmüş, ayakları eğri bir insandı.kur’a ile gitmişti oraya, evlatları razı olmuyordu bu yaşlı iki büklüm insanın Uhud’a gitmesine…O ise bir an evvel cennete girmek, orada dolaşmak istiyordu.
“Bu çocuklarım cennete gitmeme şehit olmama mani oluyorlar ya Rasulallah!” demişti.
Bu, zorla müslüman olmuştu. Medine’de çok direnmişondan sonra içindeki buzlar erimişti. Mus’ab bin Umeyr’in başının belası olmuştu bir dönemde ama iman ve Kur’an içine girdikten sonra, Rasulü Ekrem gönlüne taht kurduktan sonra, içindeki buzlar eridikten sonra orada Amr bin Cemuh da erimişti, sağa sola kendi çapına göre çalım satmış dolaşıvermişti meydan muharebesinde ve sonra kimbilir hangi kemtalih onu yere sermişti kanlar içinde.
Biraz sonra kimse haber vermeden önce Allah Rasulü etarfındakilere şu müjdeyi veriyordu:
“Ben Amr bin Cemuh’u cennette eğri bacakları düzelmiş dümdüz gezerken görüyorum!”
Yaşlı adama vazife düşmüştü, ancak o kadar yapacaktı, o vazifeyi elhak tastamam yerine getirdi, Allah’a karşı mükellefiyetini idrak içinde Mevla’nın huzuruna gitti.
Yaşlı adama vazife düşmüştü, ancak o kadar yapacaktı, o vazifeyi elhak tastamam yerine getirdi, Allah’a karşı mükellefiyetini idrak içinde Mevlanın huzuruna gitti.
Bütün bağ ve bahçelerinizi, bütün memuriyetlerinizi, bütün mamak ve mansıplarınızı, talim ve terbiyenizi iş yapan müesseselerinizi, sahipolduğunuz nisbette değerlendirdiğiniz zaman, sahip bulunduğunuz memleketi cennete çevireceksiniz… Ama bunları bırakıp da bunların verasında ümniyyelere, ideallere saplandığınız zaman, hayati realitelerden, kainattaki hadiselerin akışına uymaktan, kainatta dönen dolaplara ters gelecek mahiyette işin içine girdiğiniz zaman alt üst olacaksınız, ümidiniz kırılacak, tuli emelinizden kuruntunuzdan, ümniyyeden haybet ve hüsran içinde kalacaksınız.
Bunlar ise mümin sıfatıyla, emn-ü eman havası içinde itimat telkin ederek Allah’a dehalet etmiş bir müminin vasfı olmaktan çok uzak şeylerdir…
Sizi Allah’a dehalet etme âlî vasıflarıyla, Mevlayı Müteale dehalet eden müminler vasfı içinde Allah’ın size bahşettiği imkanları doeğerlendirmeye davet ediyorum…
HUTBE KUR’AN-25 (07 Ocak1977)
OLUŞ VE DİRİLİŞTE, İMAN, COŞKU, AŞK VE HEYECANI OLMAYAN CEMAAT AYAKTA KALAMAZ…
SAHABE COŞKULUYDU VE ÜZERLERİNE DÜŞEN VAZİFEYİ HAKKIYLA HER AN YAPMIŞLARDI…
HZ.ZÜBEYR BİN AVVAM’IN, ÇOCUKKEN KILICIYLA MEKKELİLERE MEYDAN OKUMASI
HZ.ÖMER’İN HİCRET EDERKEN MEYDAN OKUMASI…
HZ.HAMZANIN UHUD’DA ŞEHİD OLUŞU…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Vel-âkıbetü lil-müttekîn” (Kasas, 28/83)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İmanı nisbetinde müminin heyecanı vazifenin kendisini düştüğü an takınacağı tavrı hutbelerde arz etmeye çalışıyorum.
Her hadise her oluş, her keyfiyet, daha sonra olacak her hadisenin bir oluşun bir keyfiyetin başlangıcı, o da bir diğerinin, o da bir diğerinin
Müminin hayatında ilk oluş, ilk diriliş, ilk hadise Allah’a iman etmesi, iman dairesi içine girmesidir. Bu daire içine giren herkes vaziyeti değişmiş olacaktır.
Değişik vaziyet onu değişik tavırlara değişik oluşlara itecektir. Her gün o vadide mesafe katedecek, bir gün anlaşılmazların içirne, kavranılmazların içine girecek, Allah’ıı hoşnud edeceği, Nebiler Nebisini memnun edeceği bir durumu ihraz edecektir. Temelinde bu anlayış bu duyuş bu aşk ve heyecanın bulunduğu her cemaat, kısam zamanda ayaklarının üzerine doğrulmuş ve hükümferma olduğunu bütün insanlığa göstermiştir.
Mebdeinde çıkış noktasında bu aşk ve heyecanın bulunmadığı hiç bir cemaat ayağının üzerine doğrulamamış kendisini gösterememiş varolduğunu dirildiğini insanlığa gösterememiştir.
Ahir zaman böyle bir oluşu böyle bir dirilişi beklemektedir. Düğümün veya bu ipin öbür ucudaki düğümde biz bunu bütün coşkunluğuyla bütün tonuyla bütün dolgunluğuyla müşahede etmiş bulunuyoruz.
Dirilen cemaatin dirilişinin mebdeinde neyin olduğunu bütün coşkunluğuyla müşahede etmiş bulunuyoruz.
Yeniden bir diriliş intizar ediyorsanız ; fikren kalben, hayalen, imanen, Saadet asrına gidiniz. Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın rahle-i tedrisi önüne oturuveriniz, lâl-ü güher saçan mübarek dudaklarından dökülen kelimeleri dinleyiveriniz. İçinizdeki hırpaniliği tamir etmiş olacaksınız. Yeniden hayata gelmiş olmanın havasını iliklerinize kadar duyacaksınız. Canlılığı, şebabeti, ruhunuzda bütün neşatı duyacak ve zevkli bir hayat drumuna dönemine başlamış olacaksınız.
Sahabi Sahabi deriz..
Beni Allah onları demeden uzak etmesin…Sizleri de onları dinlemekten uzaklaştırmasın.
Ben şahsen her şeyin temelinde onları görüyorum. Şahsen sözüm büyükçe bir söz oldu…Eslâfın anlayışı kanaatını bununla izhar etmiş oluyorum. Onlar öyle görmüş öyle demiş. Öyle ifade etmişler. Öyle görüş hakka hizmet, öyle deyişi hakkın ifadesi öylesine duyuş ve duygulanışı imanın muktezası olarak biliyorum. Cenab-ı Hak ayırmasın.
Her Sahabi bu coşkunlukla kendisine vazife terettüp edeceği anı beklemiş, terettüp ettiği anda istenilenin üstünde o vazifeyi yerine getirmiştir. Yerine getirdiği her vazife aynı zamanda daha sonra başına açılacak bir hadise, o hadisede kendisine düşecek vazifede yapacağı işler mevzuunda ona fikir vermiştir. Şimdi bunu yaptım, ilerde bana terettüp eden işler karşısında da şunu yapacağım demiştir.
Zübeyr bin Avvam, Mekke’de bütün tuğyanın bütün taşkınlığın Müslümanları takip ettiği o günde, Zübeyr onları nifadesiyle ağzı süt kokan bir çocuktu. Ama Gönlünü Rasulü Ekrem’e vermişti. Benliği ile İslamın içinde Kur’an’ın potasında eriyivermişti. Sağından solundan neresinden bakarsanız bakın onda hayatlaşan kristalleşen bir Kur’an göreceksiniz. Ve Rasulü Ekrem’e bağlılığı da denli idi…
Mekke’nin sokaklarından birinde bir gün, bir şayia duydu. Beline bağladığı kılıcı yerde sürünen bu çocuk bir şayia duydu, bu şayia onun hayatında başlamak üzere olan her şeyi bitirecek olan bir şayia idi. Kulağına gelen ses, kendisini çok rahatsız etmişti. O denli rahatsız etmişti ki bir kaç dakika sonra deli gibi sokaklara düşmüş O’nu arıyordu. Birdenbire bir sokakta Allah Raslü ile karşı karşıya geldiler. İbn-i Asakir tafsilatıyla anlatıyor…
Allah Rasulü mütebessim bir çehre ile ona teveccüh etti:
– “Yâ Zübeyr! Nereye?” dedi.
– “Seni arıyordum yâ Rasulallah!”
– “Ne yapmak istiyordun?”
– “İşittim ki sana kastetmişler, seni yakalamış ve şehit etmişler!”
– “Ne yapacaktın sen o zaman?”
– “Bu kılıçla bütün Mekke halkına meydan okuyacaktım yâ Rasulallah!”
Allah Rasulü tebessüm buyurdu, mübarek başını okşadı ve kendisine dua etti.
Hz. Ali Hz. Ömer’i anlatır…
İman insanda bir coşkunluk ister. İman insanda bir heyecan ister. İş başa düştüğü zaman insanın aslan olmasını iktiza eder. Gönle bu ateş girdiği zaman insan bir ateşpare olur. Onlar birbirlerinin faziletini de bize naklederler. Biz hepsinin faziletli olduğunu yine onlardan öğrendik. Birbirlerinin aleyhinde olmadılar, dedikodu yapmadılar. Kendisini yükseltmek için başkasını küçültme lüzumunu duymadılar. Anlatırken de başkasını anlattılar…
O harp meydanlarının Haydar-ı kerrarı, Şah-ı merdanı, Nebiler Nebisinin dilinde Allah’ın arslanı adeta kendisini bir hiçmiş gibi Ömer bin Hattab’ı anlatıyor.
Alem hicret etmiştir, ama çapına göre hicret etmiştir. Ömer’i görecektiniz o gün. Kabeyi bir tavaf etti, 7 şavtını tamamladı, alem Medine’ye gitmişti, pek az insan kalmıştı. Himaye edecek kimse yoktu. Bütün aşkıyla Ömer Kabe’yi tavaf etti. son olarak onlara meydan okuyordu. Sonra da ses çıkarmadıklarını görünce, bir tepenin başına dikildi, bütün sesiyle haykırdı onlara:
“Ben Medineye gidiyorum. Rasulü Ekrem’in gideceği yere, Ashabın gittiği yere gidiyorum. Hanımını dul bırakmak. annesini evladı üzerine ağlatmak, çocuklarını yetim bırakmak isteyen falan vadiye gelsin diyordu.
İmanın coşkunluğu gözüne öylesine hicab olmuştu ki onun bütün Mekke’yi görmüyordu gözü. Coşmuş bir çağlayan gibi Medine’ye doğru akmak istiyordu. İman da o gün ondan da onu istemişti.
Uhud meydanı olunca o gün de iman onlardan başka bir şey isteyecekti…
Hz. Hamza’yı görüyoruz. O Mekke devrinde av avlayan, İslamın Kur’an’ın nurundan mahrum olduğu için sefahatini aşamayan adam, nefsini aşamayan adam!…Bakın ki benliğini bir taraftan vurup nasıml öbür tarafa geçiriyor. Nasıl bütün hissiyatını deliyor parçalıyor.
Uhud’a kadar kimbilir kaç tane çam devirmişti. Ama İslam karşısında inkıyad edip bel kırıp boyun bükülür onun emirlerini dinledikten sonra o bir melek olmuştu.
Biz Müslümanlığı gerçekten kavrayıp iz’an haline getirdikten sonra, hiç bir fikriyle ortaya çıkarmadığını görüyoruz. tamamen terennüm edilen tek şey İslamdır, imandır. kur’an’dır ve Rasulü Ekrem’dir…Mucizbeyan beyanlarıdır.
Uhud’da bir tezelzüle şahit oldu. Şahit olhurken çok mertler cesur kimseler vardı. Çok arslanlar vardı o gün.
Enes bin Nadr, ibn-i Cahş, Sa’d ibn-i ebî Vakkâs gibi…Yerinden bir adıma geriye atmayan Rasulü Ekrem’i müdafaaa eden arslanlar vardı.
O gün Hamza da o arslanlar arasına dalıverdi. Onu takip edenler vardı. İbn-i Asakirin naklettiğine göre o gün lik defa düşmene döndü baktı, onları küçümsüyor ve istihkar ediyordu. Bedir gibi sağdan vurup soldan çıkacak gibi geliyordu ona.
Müslümanların da bir kısmının kendilerine düşen vazifeyi ölümleri pahasına yerine getirmediklerini görünce Allahım şunların yaptıklarından da sana sığnıırım özür dilerim diyordu.
Ve sonra düşman saflarına dalarken, dudaklarından şu sözler son olarak döküldüğü duyuluyordu:
“Ene Esedullah, Ene Esedü Rasulillah!” diyordu.
“Ben Allahın arslanı ben Rasulüllah’ın arslanıyım” diyordu ve sonra bir arslana yakışır şekilde, sinesinden yediği mızrakla “lâ” ” şeklinde yere yıkılıyordu. Ciğerleri parçalanıyordu, içi de deliniyordu. Deldiği benliğinden sonra içi de deliniyordu. Maddesi de parçalanıyordu. O esas enaniyetini parça parça etmişti. Rasulüllah’da İslamda Kur’an’da fani olmuştu.
Coşkunluğunun temelinde heyecanının temelinde de bu vardı. Mekke ondan başka bir şey istemişti, onu yerineçgetirmişti. Hicret dönemi başka şey istemişti, onu yerine getirmişti,. Ama Uhud gibi sarp bir kayaya çarpılınca, Uhud hamza’dan başka şey sitemişti. Artık burada her şeyini feda edeceksin, onu da seve seve feda etmişti…
Rasulü Ekrem, bu aziz şehidi yıkamamıştı, üzerine bir rivayete göre her şehitle beraber ayrı ayrı namaz kılmıştı, 70 uhud şehidiyle beraber Hamza’nın üzerine de 70 defa namaz kılmıştı, gözyaşlarıyla onun tertemiz cesedini yıkayıvermişti. Cennete gelen takattur eden damlalardan daha berrak, daha temiz bir su Hz. Hamza’yı yıkıyor ve tekfin ediyordu.
Dünyaya öylesine küşmüş öylesine tepmişti ki, mezarına tek mezarına belki Ravzayı Tahiranın yakınında civarında bulunan mezarların en kutsisi bulunan mezarına konurken üzerinde kendisini saracakları bir kefeni bile yoktu. Dünyayı öylesine terk etmişti. Uhud öyle olmasını iktiza ediyordu.
Şu her şeyin yıkıldığı bütün değer hükümlerinin ve kıymetlerin alt üst olduğu, gelecek nesillerin iman ve Kur’an adına bizden çok şey istediği bu dönemde Müsülmanlar pek çok şeye katlanmak mecburiyetindedirler.
Kefere ve fecere bilerek müslümanların aleyhinde olacaktır. Bir kısım gafiller bu kefere ve fecereye alet olacak, Müslümanlar hakkında yalan yanlış malumatlar intikal ettireceklerdir, her şeyi yapacaklardır.
Bunlara alet olan korkan kimseler de olacaktır. Ama Allah’a inanmış gerçek müminler hakiki müminler icabında Bedir’e de çıkacaktır, Uhud’a da çıkacaktır. Ahzab’a da çıkacaktır.
“Vel-âkıbetü lil-müttekîn” fehvasınca bütün entrikalara rağmen, bütün keydlere tuzaklara rağmen, encam müminlerin olacaktır.
Allaha inanannlar suyun üzerine çıkacaklardır, diğerleri yerin dibine ka’rına batacaklardır.
Bu Allah’ın fermanıdır. Camiye gelen bunun ne demek olduğunu da çok iyi bilir. Başını secdeye koymada riyakarlık yoksa, içinde nifak yoksa, başını Allah’ın azamet karşısında secdeye koyan, bunun manasını da çok iyi bilecektir.
Alem bilsin, bilenler bilmeyenlere bildirsinler ki, gürültüye pabuç çıkarma niyetinde değiliz. Vücudumuzu parça parça etseler, saçlarımız adedince başlarımızı alsalar, hepsini birer birer koparsalar, hakikat-ı Kur’aniyeye feda olan bu baş, ehli dalalate kefere ve fecereye teslimi silah etmeyecektir.
Evlerinin etraflarını dolaşsalar, evlerin içine girseler, bizimle yemek yese namaz kılsalar, katiyyen bilsinler ki. müminler cepheyi bırakıp kaçmayacaklardır. Kaçtıkları zaman Allah’dan uzaklaşacaklardır. Rasulüllah’dan uzaklaşacaklardır. Bunu da ister emniyetine duyurun, ister Mit’ine duyurun, -af buyurun- ister itine duyurun!..Alem duysun biz böyleyiz!…
HUTBE KUR’AN-26 (14 Ocak 1977)
SAHABENİN YERİ, ÖNEMİ VE HER YÖNLERİYLE ÖRNEK OLUŞLARI…
GERÇEK MÜMİNİN VASIFLARI, ÖZELLİKLERİ, ÜMMET-İ MUHAMMED OLARAK FARKLI KONUMU…
BU ÜMMET VE BU CEMAAT SIRADAN DEĞİLDİR. ONA GÖRE DAVRANMAK GEREKİR…
HZ.ÖMER’İN, MÜMİN OLDUKTAN SONRA, ÖNCEKİ HAYATINDAN TAMAMEN SIYRILIP DEĞİŞMESİ…
HZ.ÖMER’İN İÇKİ İÇEN İNSANI YAKALAMASI, KİMSEYE SÖYLEMEMESİ, O ADAMIN DA VAZGEÇMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Ve beşşiril-muhsinîn” (Hac, 22/35)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İnsan, başının büyüklüğü, kalbinin vüs’ati nisbetinde mükellefiyeti vardır.
En büyük ümmet olan Ümmet-i Muhammed’in mükellefiyeti diğer ümmetlerle kıyas edilemeyecek kadar büyüktür.
Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam, sair Peygamberlerden ne kadar büyüktür, O’nun davetine icabet eden ümmet, sair ümmetlerden ne kadar büyüktür.
Kur’an’ı dinleyen büyük başlı olma istidadında olan ümmet-i Muhammed o nisbette büyük olma yolunda olması gerekir.
İrfanınız arttıkça, kalbiniz büyüdükçe, duygularınız inkişaf ettikçe, Allah hakkında daha fazla marifete sahip oldukça, Rasulü Ekrem’in ders verdiği medresede dersiniz ileriye gittikçe, malumatınız arttıkça Allah’a karşı saygınız artacak, korkunuz artacak, endişeniz artacak, tir tir titreyeceksiniz.
Mübtedilerdir ki korkusuz yaşarlar, hiç bir şeyi bilmeyen âmî cahil kimselerdir ki camid gibi hareket ederler, duygusuzdurlar.
İçi dışı kadar dışı içi kadar parlak olan kimseler, başı büyük olan kimselerdir. Başı yüce dağlar kadar yüce olan kimselerdir ve yine o dağlar kadar dumanlı olan, karlı buzlu olan kimselerdir.
İç genişliği, içteki duygu ve düşüncenin heyecanı ve dalgalanması, bunlar marifetle mütenasiptir. Ne kadar biliyorsan bildiğin şeyin iz’ânına ne kadar ermiş isen, o kadar canlı o kadar kanlı olacaksın.
Ve işte Kur’an’ın hayatbahş olan füsunkâr olan ifadesine kulak veren Sahabe-i Kiramı bizden ayıran hususlardan bir tanesi de budur.
Her gün bir hususu arz ediyorsam ve bir noktada onlarla beraber olmaya davet ediyorsam, gönül heyecanıyla onların yanında bulunmanızı istiyorsam, Kur’an’ın isteğini size duyuruyor, intikal ettiriyorsam; bu boşluğu kapamak için…aradaki mesafeyi kapamak için veya onların kendi hüviyetleiriyle şu yaralı bereli asrın gerçek hüviyetini göstermek için mikyas olarak arz ediyorum…
Onlar da bizim gibi duyuyorlardı, onlar da Rasulü Ekrem’i gördükçe hayat-bahş olan sözlerini dinledikçe, iman ve irfanları artıyordu ama coşuyorlardı. Eski hüviyetleri içinde onları görmeye imkan yoktu. Değişmiş insanlar olarak karşımıza çıkıyorlardı.
İslam’dan evvelki Hz. Ömer’in vaziyetini düşünün, panayırlarda develerle güreş tutan Ömer’in vaziyetini düşünün. Mazlumları döven, Mus’ab’ı bir kaç defa tartaklayan Hz. Ömer’in vaziyetini düşünün ve Müslümanlıkla serfiraz olduktan sonra karıncaya bile ayağını basmayan Ömer’in vaziyetini düşünün. Bu iki vaziyyet arasındaki mesafeyi ölçmeye çalışın, eski halinden ne kadar uzaklaştığını görün ve siz de çalışın…
Gerçek mümin budur. Gerçek mümin nazariyeler insanı değildir. İslam hakkında kanunlar kıstaslar söyleme insanı değildir. Gerçek Mümin bir diyalog değildir.
Gierçek mümin dışı kadar içi de parlak olan insandır. Gerçek müminin gecesinin yanaklarında gözyaşı vardır. Gerçek müminin gecesinin kalbinde kalp heyecanı vardır. Gerçek mümin duygu ve heyecan insanıdır, gözü yaşlıdır, kalbi heyecanlıdır. Gerçek mümin Mevlayı Mütealin huzuruna çıkmaktan tir tir titrer, korkar, akıbetini teminet ve garanti altına almak için; bu işi en büyük dava ve dert haline getirir, durmadan bunun için çırpınır.
İman ve iz’an nisbetinde müminin vaziyeti değişecektir.
Hüviyetinizi yumurtanın içindeki civcivin durumunu terkedip de ayrı bir hüviyet iktisap ettiği gibi, arkada bırakacak değişik bir hüviyette arz-ı didar edeceksiniz.
Yani siz Ümmet-i Muhammed olduktan sonra yumurtanın içindeki civciv değilsiniz. Yani siz Ümmet-i Muhammed olduktan sonra tavus yumurtasının içinde tavus kuşunun bıraktığı şey değilsiniz. Siz kanat çırpıp semalara pervaz eden tavus kuşusunuz.
Hz. Muhammed’e Ümmet olduğunuzu düşüneceksiniz, O’nun getirdiği Allah marifetini kavramaya çalışacaksınız. Siz basit devirlerin baset cemaatleri değilsiniz, basit ümmetleri değilsiniz.
İlmin tekniğin teknolojinin, Allah marifeti adına getirdiği şeyleri tederrüs eden, bunları okuyup ilim elde eden sizler, bu nisbette iz’anınızı arttırmazsanız, bu nisbette kalbinizle işin yanıbaşında olmazsanız, Allah huzurunda hesap vermekten kurtulamazsınız.. Ümmet-i Muhammed olduğunuzu düşüneceksiniz…Meseleyi misalle mücerret olmaktan çıkarıp muşahhaslaştırmayı düşünüyoruim.
Hz. Ömer dedim. Cahiliye devrine ait keyfiyetindeki lakaydîlik, laubalilik, gayr-ı ciddilik, o, lailahe illallah dedikten sonra tamamen silinmiş, ayrı bir hüviyetle Müslümanların karşısına çıkıvermişti. Size bir endişesini kendisini dayidar eden bir hadiseyi nakledeyim:
Cemaatinin tansiyonunu ölçmesi, imanî ve islamî heyecanlarını tartması, bir cemaatin sıhhati ve ictimaî salahı bakımından çok önemli olduğu için, Hz. Ömer buna çok hassasiyet gösteriyor, köy köy kasaba kasaba beyde belde dolaşıyor, halkın tansiyonunu ölçüyordu.
Hatta hayatının sonuna doğru, Hilafetinin onuncu senesine doğru, Suriye ve Şam eyaletlerini gezmesi, oralardaki halkı ölçmesi konusu değerlendirilmiş karara bağlanmıştı ama ömrü vefa etmediği için Ömer gözleri açık olarak gidivermişti.
Bu heyecan ve endişenin sevkiyle itmesiyle, badiyede yanındaki birisiyle dolaşırken, bir bedevi çadırının içinde işretin yapıldığını, îş-u nûş aleminin cereyan ettiğini müşahede etti veya bir bedevinin basit binasının içinde bu nahoş işlerin yapıldığını, içki içildiğini gördü, yanındaki adamla beraber evin içine daldı.
Rengi benzi atan uçuklayan o mücrim günahkar insan, içki içen insan birdenbire Hz. Ömer’i karşısında görünce donakalmıştı.
Hz. Ömer şahsen herkesi teker teker tanıyamaz ama herkes o büyük insanı maddesiyle manasıyla tanıyorlardı.
Hz. Ömer ona ilk itabı yapıverdi:
– “Allah’dan utanmıyor omusun Allah’ın yasak ettiği şeyi içiyorsun?” dedi.
Adam Ömer’in celal ve gadabı karşısında dişini sıkarak son bir fırsatı değerlendirmek istiyordu:
– “Yâ Ömer! Sen Allah’dan utanmıyor musun, bir adamın evine giriyorsun halini tecessüs ediyorsun?…”
Ömer büyük bir hata ettiğini anlamıştı, niye müminlerin hallerini tecessüs ediyorsun diye gersin geriye dönmüş ağlayarak Sahabe-i Kiramın arasına girivermişti. Belki günlerce yemekten iştahı kaçtı, huzuru kaçtı rahatsız oldu. Müminin halini tecessüs etmişti…
Mümin içki içen biri Allah affetsin ama, bir Müslüman onun halini araştırmakla mükellef değildir.. Görürse Allah affetsin diye dua etmekle mükelleftir. Müminin vaziyeti vazifesi budur.
Aradan günler geçti Büyük Ömer mihrapta oturuyordu. Bedevi mescidden içeri girdi namaz kılacaktı, ehl-salâttı başı secdeliydi, vicdanı berraktı, sürçmüş de şarabın içine düşmüştü ama buna çoktan nedamet etmişti.
Mescidin içine girdi titreye titreye, ayaklarının bağı çözüldü ve yere oturuverdi. “Ya Ömer beni şimdi cemaatin içinde rezil ederse!” diye korkuyordu
Ömer’in gözü de ona ilişmişti. Uzaktan adama işaret ederek “Yaklaş!” dedi. Adam ayaklarını sendeleye sendeleye geldi…
Dolayısıyla arz edeyim: “Mümin”…Bütün cürmünle ayakların sendeleye sendeleye Allah’ın huzuruna geldiğini düşünün, şu vakanın altında!…”
Adam o hatasının ezikliği içinde sendeleye sendeleye Ömer’e kadar geldi. Ömer:
– “Eğil bana!” dedi ve kulağına ona hayatbahş olan şu sözleri fısıldayıverdi:
– “Allah’a yemin ederim ki seni gördüğüm o dakikadan sonra o vakayı kimseye anlatmadım ben! Bir ben biliyorum bir sen bir de Allah” deyivermişti.
– “Yâ Ömer!” kulağını getir ben de söyleyeyim: Ben de Allah’a yemin ederim ki, o dakikadan sonra o menhus şeyi bir damla dahi ağzıma koymadım!”
Bir hata etmişti mümin, hata etmiş Allah mahcub ettiği için, bin nedamet, bin tevbe ile Allah’ın kapısına teveccüh etmişti. Ciddi bir vicdan muhasebesi, ciddi bir vicdan azabı ile belki bir haftası onun için cehennem-nümûn bir hayat olmuştu, rahatsız ve tedirgin olmuştu.
Mümin irfanı, iz’anı nisbetinde, geride bıraktığı şeylerden çok değişik şeyler, ilerde öyle şeyleri bekliyor, gözünü onlara dikiyor, onları intizar havası içinde tatlı hayatbahş olan güzel dakikalar, güzel anlar güzel saatler yaşama azmi ve niyeti içinde oluyor. Cenabı Hak bizleri böyle eylesin, idbarımızı ikbal eylesin, marifeti nisbetinde bizlere iz’an ihsan eylesin.
20′inci asırda, her şey binlerce tarrakalarıyla mevcudiyetini ilan etmesine rağmen kör, kulaksız, kalpsiz ve dilsiz gibi yaşayan şu asrın sakat, mücrim, günahkar cemaati Allah irşad ve hidayet buyursun. Aklımda düşündüğüm başka vakalarla meseleyi başka istikamette geliştirme varken, elimde ve irademde olmadan bu istikamete gittim. B:ir cürüm yaptımsa Allah beni affetsin, Rasulü Ekrem’in ruhaniyeti bağışlasın. Elde olmadan düşünülen şeylerin dışında şeyler irad ediyor ve söylüyoruz. Belki sizin için faydası olmayan şeyler irad etmiş oldum. Cenabı Vacibül-Vücud bana da size de değerlendirmek üzere bahşettiği zamanın parçalarını rızasını tahsil istikametinde en elverişli en semereli şekilde değerlendirmeye muvaffak kılsın…
HUTBE KUR’AN-27 (21 Ocak 1977)
HER MÜMİN SAHİP OLDUĞU İMKANLARI KULLANMAKLA MÜKELLEFTİR…
SAHABE ÜZERLERİNE DÜŞENİ MEVCUT İMKANLARIYLA YAPMIŞTI…
LİSELERDE, ÜNİVERSİTELERDE, HER ÜNİTEDE HERKES GÖREVİNİ YAPMALI…
NESİBE (ÜMMÜ ÜMARE), AKABEDE VE UHUD’DA ÜZERİNE DÜŞENİ TAM ANLAMIYLA YAPMIŞTI…
NESİBE (ÜMMÜ ÜMARE), YEMAME’DE VE TESETTÜR AYETİ GELİNCE DE GÖREVİNİ YAPMIŞTI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Minel-mü’minîne ricâlün sadakCenab-ı Hak sizi gücünüz nisbetinde mükellef kılmıştır…”Ahzab, 33/23)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Cenab-ı Hak sizi gücünüz nisbetinde mükellef tutmuştur. Ve sizden istediği de gücünüz nisbetinde işlerdir.Takatınızın üzerinde bir iş tahmil etmediği gibi, sizi aziz etmek, büyük tutmak, sizden memnun olmak için takatınızın üstünde işler istememektedir.
Herkes sahip olduğu imkanları Allah yolunda kullanacak, bir soluğu olan bir soluğunu Allah yolunda kullanacak, iki nefesi olan onu Allah yolunda itlaf edecek, onu kullanacak…O kadar sermayesi o kadar sıhhati, o kadar zindeliği, o kadar gençliği varsa, onları kullanacak..mükellefiyeti bundan ibarettir.
Ama bazı kimseler, civanmerte kimseler, alicenap kimseler, Cenab-ı Hakka tam gönül veren kimseler, seve seve bin ruhu olsa feda etmeye amade olan kimseler, bu noktayı bu sınırı aşabilirhler. Kabı kavseyne ulaşabilirler. Aleyhissalatü vesselamın yanında yerlerini ihraz edebilirler. Ben umum müminleri umum mükellefleri arz ediyorum size…
Herkes elde ettiği imkanlarla seferber olacak. Şunu elde etsem bunu elde etsem, şunu yaparım temenni ve ümniyyele ve kuruntularına kapılmayacak, Mevlanın verdiği nimetleri iyi değerlendirmeye, Allah’ın lutfettiği tohumları iyi ekmeye, işi semere almaya, iyi hasad etmeye bakacak…
Hakiki müminden Allah bunu istiyor. Yaptığı şeyi yaptıktan sonra verasında kendisine terettüp edecek işi yapmak, açtığı her menzilde kendisine terettüp eden işleri yerine getirmek, zengin olayım da sadaka vereyim değil, zengin olayım da zekat vereyim değil, mevki ihraz edeyim de mevkiimi kullanayım değil. Allahın sana lutfettiği mevkiyi, parayı kullan, daha sonra vereceğin şeyleri kullanacak mısın kullanmayacak mısın görelim ve inanalım…Allah bunu istiyor. Sana ne verdi?…Verdiği şeyleri harfiyyen yerinde kullandın mı?..Allah buna bakacaktır…
Rasulü Ekrem’in sıkıştığı bir dönem vardı. Mekke döneminde çok sıkışmıştı, canı gırtlaına gelmiş gibi, insanların sıkıntısını da o ruhunda çekiyor, dertleriyle dertleniyor, elemleriyle müteellim oluyordu.
Onun için idi ki bir kısım dayanamayacak kimseler hicret emri vermişti. Ama o gün vazifesini idrak eden, içi imanla tenevvür eden nice kimseler vardı ki, o dakikada Rasulü Ekrem’e karşı yapılması lazım gelen vazifeyi idrak ettiler.
Akabede Allah Rasulünün elini sıktılar, O’nu köylerine beldelerine götürmek üzere söz verdiler. Onun elinisıkanlar arasında yaşlı, aklı başında, çocuk daha akla karayı temyiz edemeyen kimseler de vardı, kadınlar da vardı. Bu kadınlar arasında ayağını bastığı toprağı daima başıma tac diye koyacağım büyük bi rkadın davardı, mazisi şerefle dolu bir kadın da vardı. Medine’nin peçesini taşıyordu tertemiz simasında..Akabenin o karanlık gecesinde de Rasulü Ekrem’in yanında bulunuyordu.
Güçlü eller kuvvetli pazular Rasulü Ekrem’i himaye etmek için O’na uzanır, ona söz verirken, elini sıkarken, Medine’ye davet ederken, uzaktan bakışlarla biat ettiğini ifade eden bu büyük kadın. İslam tarihine Nesibe veya Nüseybe veya Allah Rasulünün ifadesiyle Ümmü Ümare olarak kaydedildiğini göreceksiniz.
Büyük kadına Akabede düşen vazife oydu. Erkeklerin yanında erkekleşmiş bir kadın gibi, orada ona:
“Buyur yâ Rasûlallâh! Medine’ye!” demek düşüyordu. O gün ancak o kadar diyebiliyordu. Boyu o kadarına yetiyordu, gücü o kadarının üstesinden kalkabiliyordu
Rasulü Ekrem Medine’ye teşrif etti. Mal, can, evlat her şey uğruna feda idi…Ama sözde değil idi bu, ümniyelere kuruntulara kapılmak yoktu. Ellerindekie bütün imkanları O’nu hoşnut etmek. göklerin ve yerin Halıkı olan Allah’ı memnun etme vardı.
Bir gün karşısına Uhud çıkınca Nesibe orada da kendisine düşeni yaptı, bihakkın yerine getirdi. Uhud’da yaralılara sarğı sarmak için bulunuyordu. Elindeki matarasıyla Yezid ibn-i Asım’ın imdadın koşmak, oğulları Abdullah ve Habib’in imdadına koşmak için bulunuyordu. Ama kocası ve çocukları yaralanınca, birisinin kopmuş kolunu kendi eliyle sarğılayıp da:
“Git Rasulüllah’ın önünde savaş!” deyince ve sonra iş başa düşünce, kılıç elde Rasulü Ekrem’i müdafaaa da ona kalmıştı. Yığın yığın gelenlere saldıranlara karşı, bunlara: “Kim?” diyenlere karşı: “Ben!” diyecek kalmamıştı. Herkesin kolu kanadı kırılmış herkes bir köşede kanlar içinde çırpınıyordu.
İşte erkeklerin sesinin duyulmadığı o zaman bir kadının haykırışı duyuluverdi:
“Ben!” diyordu “Yâ Rasulallâh!”…
Herkes bitmişti Nesibe kalmıştı, Akabe’de Allah Rasulüne biat eden büyük kadın. Uhud’da kendisine düşen şeyi çok iyi müdrikti. Burada tıpkı Mus’ab’lar gibi, ibn-i Cahş’lar gibi, Hamza’la gibi şehit olmak gerekiyordu.
Uhud harbi cereyan ederken 14 yerinden yara almıştı, sırtına saplanan ok o kadar derine gitmişti kikan fışkırırken gözleri yaşla dolu Nebiler Nebisi gözlerini ona dikmiş ve şöyle diyordu:
– “Sargılı evladı savaşmak üzere gidiyor, kadın kan ter içinde savaşıyor…Senin şu katlandığına takat getirdiğine kim katlanabilir ey Nesibe!…” diyordu.
Allah Rasulünün sözünü değerlendirecek:
– “Ya Rasulallah dua et, Allah beni cennete sana refîk kılsın!” diyordu. Kocama falana filana değil sana komşu olayım ya Rasulallah diyordu. tam yerinde yakalamıştı. Yaralı Nebikanlar içinde, gözü yaşlı ve içi dilhûn, ellerini kaldırmış ulular ulusuna dua etmiş:
“Allah’ım Nesibeyi cennette bana dost eyle, refîk eyle!” demişti.
Kadın ondan öte savaşırken şöyle diyordu: “Gayrı bundan öte ölünceye kadar savaşırım da gam yemem!..Değil mi ki Allah Rasulüne komşu oldum!” diyordu.
Uhud’da da kendisine düşen vazifeyi yapmıştı.
Çocukları torunları sırtındaki yaranın durumunu anlatırken; elimizi o yaranın içine soktuğumuz zaman saklanıverirdi, elimiz içinde kaybolurdu diyorlardı…
Bir gün geldi ki tesettür ayetinden ötürü, kendisine erkeklerin içinde cihada iştirak etmeyeceksin dendi. Çok üzüldü müteessir oldu ama Allah’ın emri olduğundan dolayı sineye çekti, bağrına bastı buna da katlanmasını bildi.
Bu noktada da ondan böyle ağır bir vazife isteniyordu. Kendi kendine belki diyordu:
“Yâ Rasulallâh! Sen cihada gidersin ben nasıl burada kalırım? Sana yara vururlar, darbe vururlar!” diyordu. Ama dinin emrine, şeriatın fermanına boyun kıldan inceydi, ona da katlanıyordu…
Nesibe tesettür konusunda da kendinden istenen vazifeyi yapıyordu.
Zaman deveran edip gidiyordu. Gün geldi Allah Rasulü vefat etti. Binlerce kalbi kırık gibi Nesibe de kalbi kırık kaldı.. Onlar, O’nun kendileriyle hep beraber kalmasını istiyorlardı. Halbuki bu sözünün ince bir manası vardı, onu bilselerdi bunu nimet sayacaklardı.
Allah bir cemaate azab etmek isterse, Peygamberleri daha içindeyken o cemaate azab ederdi. Mefhum-u muhalifi şuydu: Allah bir cemaate rahmet ederse, o cemaat, hayattayken Peygamberlerinin ruhunu kabzederdi. Ahirete gitsin onlara zuhr olsun, onlar için hazırlıkta bulunsun, onun yüzünden o cemaate bela gelmesin. Bahtiyar bir cemaatte evvel Nebi gider, bahtiyar cemaat de arkasından O Nebinin vazifesini yapar.
Nesibe kalbi kırık arkada kalmıştı ama bununla kalsa çok iyi idi…Arkadan yalancı Peygamber zuhur edince, yine aslan iki çocuğunu oraya gönderivermişti. Çocuğunun birinin orada şehit olduğunu bize söylüyorlar. Bu yaşlı beli bükülmüş kadın, Uhud’da gösterdiği merdaneliği yine gösterecekti.
Yemame’ye kadar gidiverdi, orayı seyretmek istiyordu. Rasulü Ekrem’in âsârının çiğnenmesinin karşısında durmak istiyordu. İş yine orada başa düşünce yaşlı kadın eline bir kılıç aldı, askerler gibi savaşmaya başladı.
Meydan muharebesi Müslümanların lehinde neticelenmişti. Halid bin Velid’in usta manrevralarıyla düşman püskürtülmüş, yalancı Peygamber Müseylime öldürülmüş ve İslam ordusu muzaffer olarak Medine’ye dönüyordu.
Dönen bu askerin arasında kalbi gibi çocuğunu derdiyle kırık, Rasulü Ekrem’in vefatıyla kırık bir de kırık bir kol taşıyan bir kadın da vardı, kolunu verivermişti orada ve memnun idi. Çocuğunu kocasını verdiği yerlerde bir de kolunu verivermişti. Nesibe Medine’ye dönüyordu ama artık tek kollu olarak dönüyordu.
Yemame de Nesibeden elini istemişti, orada da elini vermiş, üzerine düşen o andaki vazifesini bihakkın yerine getirmişti…
Mümin mümine yakışır hayatı yaşarken, Müslim Müslime yakışır hapatı yaşarken, şurda şunu yapayım burda bunu yapayım planından daha ziyade, bulunduğu devri değerlendirmesi, Allah’ın verdiği imkanları en mükemmel şekilde nemalandırması, onları bereketlendirmesi, onlarhla Allah’ın rızasına ve lahut alemine yükselmesi… Allah’ın istediği şey budur…
zaman ve zemin sizden ne istiyor?..Mektepte iseniz Allah sizden ne istiyor? Medresede iseniz Allah sizden ne istiyor? Orduda iseniz Allah sizden ne istiyor. Üniversitede iseniz Allah sizden ne istiyor. Lisede iseniz ve vatan evladını size teslim etmişlerse Allah sizden ne istiyor? Vaiz iseniz müftü iseniz Allah sizden ne istiyor?…
Siz onu yapacaksınız verasında iş yapma ümniyyelerini, hülyalarını bir tarafa bırakacaksınız.
Elinizdeki imkanınızı kullanmanız gösterecek ki, siz büyük imkanlara sahip olduğunuz zaman dahi, Allah’ı hoşnut etmeye çalışacaksınız. Rasulü Ekrem’i memnun etme ye çalışacaksınız…
Yoksa insanları insanları aldatamadığınız gibi ümniyyelerle insanları kuruntularla insanları aldatamadığınız gibi, Allah’ı hiçi bir zaman aldatamazsınız. Allah her şeye müheymin her şeye nigehban ve ilmi her şeyi muhittir, içinizi çok iyi bilmektedir.
Cenabı Hak içimizde aşk ve şevk ihsan eylemek süretiyle bize bahşettiği imkanları değerlendirmeye bizleri muvaffak eylesin. İnsanımız, Üniversitedeki oradaki imkanları, lisedeki oradaki imkanları değerlendirsin, vatan evladının dinsizlere anarşistlere ateistlere yem olmaktan korturalımsı mevzunda gereken gayret ve ciddiyeti göstersinler…
HUTBE KUR’AN-28 (28 Ocak 1977)
CEMAAT İÇİNDEDE OLSA KENDİNDEN SORUMLU OLAN İNSAN, YAPTIKLARINDAN SORUMLU TUTULACAK…
MÜMİN, NERDE, HANGİ İMKANLARLA HANGİ VAZİFEDE İSE, ONU HAKKIYLA YERİNE GETİRMELİDİR…
ÜNİVERSİTELİDEN PROFÖSÜRE KADAR HERKES VAZİFESİNİ YAPMAKLA MÜKELLEFTİR…
PEYGAMBERİMİZİN VAZİFEMİ YAPTIM MI DEMESİ, SAHABENİN ŞAHİD OLMASI…
VAZİFE VERİLİNCE, İŞ BAŞA DÜŞÜNCE ASLAN KESİLMELİ…
PEYGAMBERİMİZİN HALAZI SAFİYYENİN, HENDEK VAKASINDA, SIZMAK İSTEYEN YAHUDİYİ ÖLDÜRMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Vecâhidû fî sebîlillâhi…” (Maide, 5/35)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Bir arada yaşasak bile aynı hayat şartları altında bulunsak bile aynı acıları beraber duysak, aynı lezzetlerle mütelezziz olsak bile herkes teker teker kendi kaderini yaşamaktadır.
Umum cemaat içinde fert daima yanlızdır bir bakıma. Onun cemaatle alakalı olan yönlerinin yanıbaşında, tek başına olduğu yönleri de vardır ki çok defa o, onları yaşar. İnsan, bin tane insanın içinde ruhun Allah’a teslim ettiği zaman ise tamamen o yanlızlığın içindedir. Ne kalabalık toplulukların içinde bulunması, ne çok mükemmel bir hekim kadrosunun içinde bulunması onun yalnızlık vahşetini gideremez ve izale edemez.
Nasıl yaşarsanız yaşayınız, herkes kendi kaderiyle tek başına ölecektir. Öyleyse hayatta tek başınıza size ait olan şeylere çok dikkat ediniz. Sizden dinin istediği, Allah’ın istediği, şahsen istediği şeyleri çok mükemmel şekilde yerine getirmeye ifa etmeye bakınız.
Çünkü tek başınıza ölürken sizin işinize yarayacak şeyler onlardır. Size terettüp eden şeyleri yerine getirmiş olmanızdır.
Size umumi durumdan sorulmayacak, başkalarının dalaletinin hesabı size anlattırılmayacak. Size sizin hayatınızın hesabı anlattırılacak, size sizi soracaklar. Başkalarına ait vazifeleriniz varsa, başkalarıyla münasebetiniz, ondan ibaret kalacaktır.
Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, sadece bu münasebet noktasından vefatına iki ay kala cemaatini toplayarak, onlara şu denli tevcih-i Kelam’da bulundu:
“Yakında beni size soracaklar, nasıl dersiniz, nasıl şehadet edersiniz?”
Hepsi bir ağızdan:
“Vazifeni yaptın, tebliğ ettin, Nübüvvet ait her şeyi yerine getirdin diye şehadet edeceğiz” dediler.
Bundan anlaşılıyor ki bu iş de, insanın şahsına ait bir mesele. Yani Allah herkesi bir kısım şeylerle mükellef kılmıştır, herkese bir kısım vazifeler tahmil etmiştir. İnsan, cemaat içinde olurken de kendine tahmil edilen vazifeleri yapacak, yalnız kaldığı zaman da kendine tahmil edilen vazifeleri yapacak.
Siz size ait işlerle iştigal edeceksiniz; ne ehl-i dalaletin dalaleti sizi meşgul edecek, ne de başkalarının mefahir dolu tablolarını anlatmak sizin zamanınızı alacaktır.
Vakıa hayır yapan, iyi amel yapan yapanları hayırla yadeder, onları medar-ı iftihar sayarız. Kötülerden de kötülükleri nisbetinde tevakki ederiz, kötülükleri bize isabet etmesin veya onlardan örnek alıp onları yapmayalım diye.
Ama asıl mesele, her şey bizim başımızda dönmektedir. Allah’a karşı en küçük bir adab-ı şeriatı yaparken, vazifen ohlarak yapacaksın, O’nun sana bahşettiği en küçük bir gücü değerlendirirken sana tahmil ettiği bir vazifenin, bir işin öhdesinden kalkmak için o işi kullanacaksın, o enerjini kullanacaksın.
Sen hayatını böylesine değerlendirirsen, hayatta sana tahmil edilen bütün mükellefiyetleri yerine getirmiş bir insan olarak, bütün vazifelerini yapmış bir insan olarak, her şeyden azade, nezih, nazif, tertemiz, safi bir insan olarak Allah’ın huzuruna gitme durumunu kazanmış olacaksın. Cenabı Hak cümleye saffet versin, huzuruna tertemiz olarak çıkmaya bizleri muvaffak eylesin.
Ben her derste aklî yönüyle bir meseleyi arzettikten sonra, bir misalle pratik hayatla alakasını kıvrım kıvrım yürürken, adeta helezonik bir yolda mesafeleri katederken, binlerce virajı aşarken ve hayat akabesini aşmaya çalışırken, bütün engelleri aşıp da Allah’ın huzuruna gitmeye çalışırken, öylesine kıvrım kıvrım yollarla mesafe katetmektedir ki, bir insan katettiği yolları bir görüverse, kendisinin başı dönüverecektir. Ama her dönemeçte, her zikzakta her rampada, insanın karşısına çıkan bir vazife vardır ve Allah, o dönemeçde o noktada insandan o vazifeyi istemektedir.
Safiyye bint-i Abdilmuttalib Allah Rasulünün halası idi. Abdülmuttalib’in kızıydı. Zübeyr bin Avvam’ın hanımıydı. Bu çeşitli yönleriyle şereflidir. Nübüvvet ailesine mensup bir kadındır. İslam ile şerefyab olmuş bir kadındır. Şehidlerin Efendisi Hz. Hamza ile ana baba kardeştir. Kendisine şeref ilave eden ayrı bir şerefi daha vardır: Uhuddaki durumu…Ve ayrı bir durumu da Hendek vakasındaki durumudur..
Uhud’da kendisine düşen vazife ne idi Hendekte ne idi? Bir kadın oarak ne yapabilecekti
Uhud, yüz defa, iki yüz defa belki içlerde bir yönüyle tatlı bir hüzün bırakan bir tablo. Diğer yönüyle ahde vefanın fedakarlığın, civanmertliğin destanlaştığı bir yerdir Nifakın ve imanın birbirinden temayüz edihp ayrıldığı bir yerdir Uhud. Uhudda aslanlar aslanı bir sürü Sahabi şehid olmuştur.
Hiç şüphesiz ki bunların başında, şehit olmadan bir kaç dakika evvel:
“Ben Allah’ın aslanıyım, ben Rasulüllah’ın aslanıyım!” diyen Şehidlerin Efendisi Seyyidina Hz. Hamza vardı.Allah Rasulünün bir yönüyle süt kardeşi, bir yönüyle baş ümmeti, bir yönüyle amcası bu aziz insan, onun gönlüne öyle girmişti ki, hiç bir kimseye yapmadığı şeyi yaptı, yıkanmadan bir şehidin adeta kanlarını, lâl-ü güherden daha tatlı, cennet kevserlerinden daha kıymetli gözyaşlarıyla yıkayıverdi.
Hz. Hamza parça parça olmuş, müsel’e maruz kalmış, yani ağzı burnu dudağı kesilmiş yerde yatarken kızkardeşi duyuvermişti bunu. Uhud’un içine koşuvermişti. Oğlu naaşı görüp dayanamaz diye önünü almak istemişti.
– “Niçin engel oluyorsun?”.
– “Rasulü Ekrem’in emri, görmesin dedi”.
– “Niçin benim şehid kardeşimi görmeme mani olmak istiyorsunuz?”
Bu duygu ve düşünce Rasulü Ekreme intikal edince, Allah Rasulü:
– “Bırakıverin!” demişti.
O da şehid kardeşini tatlı tatlı orada koklamış, sinesine taş basmış sabretmeye karar vermişti.
Uhud’un aslanı, aslanlar aslanı Hz. Hamza’nın şehadeti karşısında mübarek mukaddes naaşı karşısında Safiyye’ye düşen vazife bu idi…
Aradan bir iki sene geçti kefere yine hıncıyla bütün gayzıyla Medine’nin etrafında toplandı. Medinenin bünyesinde gelişen bu site, gelişme seyriyle gösteriyordu ki, Medine’nin meydana getireceği vakum bir gün Kisraların saraylarını yutacak, Roma İmparatorluğunu yutacak, Türkü Milletini bünyesine alacak, ona iftihar dolu sayfalar maziler, bıraktıracak, meziyetler bahşedecek.
Bunu kefere ve fecere çok iyi gördüğü için, sık sık Medine’nin etrafını ihata ediyor kuşatıyorlardı.
Hendek vakasında da böyle bir kuşatmaya şahit oldu. Medinede evlerin içinde sadece kadınlar kalmıştı. Bu kadınların başında da ince ruhlu, sözü kılıç gibi işleyen fakat maddesiyle yapısıyla pek elinden bir şey gelmediğine inanan Hassan bin Sabit ve Allah Rasulünün bu halası bir yönüyle bu erkek gibi halası, bir yönüyle dev gibi bu halası dağ gibi bu halası bulunuyordu.
Bir Yahudi, Müslümanlara yahudileri arkadan saldırtmak için, bunların mahsur kaldıkları o kalenin, duvarların içine, yahudileri sokacak kapıyı araştırıyordu. Vakayı megazi yazarları naklediyorlar İsabe gibi, İbn-i Hacerin şaheserinde görüyoruz.
Hz. Safiyye olayı anlatıyor:
“Hassan bin Sabit’e şöyle dedim” diyor:
“Bu melun yahudi, erkekler bizden gafilken, cephede düşmanla savaşırken, arkadan kadınlara saldırtacak, erkekleri kadınların içine salacak bir menfez aramaktadır, in de onun bir işini gör!” dedim. Hassan bin Sabit bana dedi ki:
“Ey peygamberin halası, sen de çok iyi bilirsin ki, benim elimden öyle işler gelmez!”
Bunu böyle bir erkekten duyunca, o zaman erkeğe ait o vazifenin kadına düştüğünü idrak eden, aslında zaten aslan olan Sfiyye:
“Aşağıya indim, elime bir sopa alıverdim ve Yahudinin kafasına bir tane indirince bir daha soluk alamadan yere yıkılıverdi.
Topyekün inşallah fitne ve fesadın menbağı olan o milletin başına, yine öyle bir saf elle, Rasulü Ekreme intisabıyla bir darbe inecek, o da hâk ile yeksân olacaktır.
“Yukarıya çıktım yine Hassana arzettim durumu, git de salebini, ganimetini ala dedim”…O da:
“Vallahi onun ganimetini almaya da niyetim yoktur, onun yanına gitmek de istemem” diyordu.
İş başa düşünce aslan olma!..
Ama mühim olan mesele her mevkiin ve her durumun, senden istediği vazifeyi harfiyyen yerine getirme. Hayat yolunda dönemeçleri çok iyi değerlendirme. Her virajın her rampanın senden istediği şeyleri, idare ettiğin şeyden istediği şeyleri, harfiyyen yerine getirme…
Katiyyen bileceksin ki, Allah’ın sana lutfettiği başındaki saçların dahi hesabını vereceksin.
Bir profesörsen hesabın çok ağırdır senin, bir sürü vatan evladı senin karşına gelip gidiyorsa, sen ölümün pahasına hak ve hakikatı onlara anlatmıyorsan, hesabın çok ağır olacaktır.
Vatan evladını havi bulunan bir müesseseyi bir yurdu sana teslim etmişlerse, bir okulu sana teslim etmişlerse, böyle bir okulun kapı ve penceresini sana açmışlarsa, vatan evladının dinsize yem olmasına engel olamıyorsan, hesabın çok büyüktür ve kurtulamazsın.
Şayet Allah seni rüşde erdirmişse, burcu burcu hidayetin kokusunu burnunun ucunda duyuyorsan ve bu müstesna keyfiyet, müstesna vaziyetinle üniversiteye girip çıkıyorsan, etrafında da dinsizler imansızlar varsa, bunlara hak ve hakikatı anlatmıyorsan, ellerinden tutup evine getirmiyorsan, çay içirmiyorsan, Allah deyip Rasulüllah dedirtmiyorsan, hesabın çok büyüktür kurtulamazsın…
Herkes seviyesinde kendine düşen vazifeyi yapacaktır.
Hepiniz Raîsiniz, hepiniz mesulsünüz güttüğünüzden. Reisicumhur da çok mesul olacaktır, başbakan da çok mesul olacaktır, sizin seçtiğiniz müvekkil edasıyla edasıyla yanında otruduğunuz vekilleriniz de çok mesul olacaklardır. Vaziferini yapmazlarsa…Allah’ın dediğini yerine getirmezlerse, bir milletten aldıkları ahde göre o ahdi yerine getirmezlerse, ahde emanla koşmazlarsa, cehennemin ka’rına kadar azabları şedid olacaktır.
Herkes kendine düşen vazifeyi yapacaktır. Allah ehli ihsanla beraberdir, kainatta cari kanunlara kevfiki hareket edenle beraberdir, Allah’dan çok korkun, O’nun himayesine girin, her şeyi ondan dileyin ve dilenin…
HUTBE KUR’AN-29 (04 Şubat 1977)
BÜTÜN MESELELER, İMANA DAYALI FAZİLET İLE ÇÖZÜLÜP HALLOLACAKTIR…
izâ zükirallâhü vecilet kulûbühüm…” 8Hacc, 22/35)
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
PEYGAMBERİMİZE BİR DAVA İLE GELEN İKİ KİŞİNİN FAZİLETLİ DAVRANIP HELALLEŞMELERİ…
HZ.ZÜBEYR BİN AVVAM’IN, FAZİLETLİ DAVRANIP HZ.ALİ’NİN KARŞISINDA ÇEKİLMESİ…
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Hakiki huzur hakiki saadet, ancak imanlı saadete bağlıdır.
İmandan doğan fazilet, mesuliyet duygusundan doğan fazilet, Mevla’nın mevcudiyetine inanmaya dayalı fazilet, inandığı Mevla’nın huzuruna çıkıp aktan karadan, her şeyin hesabını vereceği güne inanmaya dayalı fazilet…Bunun teessüssüne bağlı bir şey…
Cemaatler arasındaki huzursuzluklar bununla izale edilecek, haksız mürafaalar bununla sona erecek. Netice getirmeyen mahkemeler muhakemeler bununla kapanacak, imanla faziletle her şey hallolacak. Allah’a inanmaya dayalı fazilet teessüs edince, cihan cennete dönecek…İnsan ruhuna, cemaatlerin ruhuna, her şeyin üstünde tesir eden budur.
Bunu hakim kıldığınız zaman, daha küçük hakimiyetlerle, şimdi yapmaya çalıştığınız işleri rahatlıkla yapacaksınız.
Bunu sinelere hakim kıldığınız zaman, bir çocuk dahi büyük kitleleri idare edecek hale gelecektir. Çünkü insanlar nizama erecektir. Büyük bir denizaltı gibi koskoca bir filo gibi, bağlı bulunduğu mekanizma içinde onu çok başarısız gördüğünüz küçük bir kaptan dahi idare edecektir.
İş, kurulu, düzenli hale gelmektir.
Şairin dediği gibi: Asiya bu devleti dönderir…Asıl mesele, o düzeni kurmaktır, herkesi o düzene yardımcı kılmaktır. Herkesi o düzene omuz vermiş bir hale getirmektir. Bu hale gelinüce düzen teessüs etmiş olacaktır.
İşte bu da iman faziletine dayanmak süretiyle olacaktır.
İmana dayalı fazilet, Saadet Asrının bütün müşküllerini hallettiği gibi, derecesine göre ondan sonra gelecek asırların, yığın yığın problemlerini çözdüğü gibi, 20′inci asırda üst üste çözüm bekleyen bütün müşkülleri de imana dayalı bu fazilet hissi çözecektir.
Yoksa ilmin ve irfanın tesiri o vadide inkar edilmese bile bu meseleyi halledecek çapta değildir.
Görüyorsunuz ki kargaşalığın en büyüğü, huzursuzluğun en korkuncu ve can alıcısı çok defa ilim ve irfan yuvalarında çıkıyor.
Demek ki ilim ve irfanın bir eksiği var.
Ayştayn’ın dediği gibi, o bir uzuv ise şayet öbürü de diğer bir uzuvdur. Birini yokluğunda insan kör diğerinde de topal olur. Sağlam her uzvu yerinde bir insan görmek istiyorsanız, ilim ve irfanın mahalli kafasıyla beraber, imanını onun kalbine koyun, vicdanını tenvir etmeye çalışın, işte o zaman ne sakat olur ne de kör!..
İmanlı fazilet işin bu eksiğini ve gediğini giderecek, bizi tam kamil bir varlık haline getirecektir.
Düzeninizi de mükemmel kendi kendine yürür hale getirecektir.
O zaman kimse rahatsız olmadan, rahatlıkla bu işi yürütebilecek.
İmanlı faziletin sevkiyle mürafaa olmak üzere Rasulü Ekrem’in huzuruna geliyordu insanlar. Allah korkusunun kendilerine hatırlatımması, onların nazarında her meseleyi hallediyor…
İmanlı fazilet, insanlar birbirinin karşısında kılıçlarla çıktığı zaman, birdenbire yarıya kadar sıyrılmış kılıçlar, selli seyf edilmiş durumlar birdenbire sulh ve sükünle neticeleniyor.
Huzuru Risaletpenahîde mürafaa olmak üzere iki şahsı görüyoruz.
Aralarında mala mütevakkıf bir bir meselenin münakaşasını yapmışlar, halledemedikleri için müşkül-küşâ olan, cihanın bütün müşküllerini halletmeye müheyya olan ve bu maksat ve manaya matuf olarak dünyaya gönderilen, Allah Rasulü, müşkül-küşâ meclisinde oturuyordu.
İki Sahabi huzuruna yaklaştılar. Buuhari Müslimde geçmesine rağmen bu iki zatın kimler olduğunu bilemiyoruz.
Durumlarını anlattılar. Allah Rasulü ilk önce ikaz etti; muhakemede mürafaa olan şahısları hakimin ilk önce ikaz etmesi sünnettir. Allah huzurunda hesap vereceklerini hatırlatması sünnettir.
Ama gariptir ki bu mevcut mer’î kanunlara göre vicdanlara baskı, dini hisleri istismar sayılacaktır.
Rasulü Ekrem ikaz etti onlar:
“Bana mürafaaya geldiniz, ben tıpkı sizin gibi bir beşerim, sizden herhangi birinizin meselesini daha güzel daha canlı müdafaa eder, ortaya döktüğü deliller daha kuvvetli, daha çaplı olabilir ve ben zahire göre hükmederim. Hükmederim de bazen haklı haksız, haksız da haklı olur. Ama siz Allah’ın huzuruna çıktığınız zaman haksız olarak bu irtikabınızdan ötürü Allah’a hesap vereceksiniz; bu bir toprak parçası ise halka olarak boynunuza takılacak, mahkeme-i kübra’da rezil olacaksınız. Siz kur’a çekin bu mevzuda, taksim ettikten sonra da birbirinize hakkınızı helal edin!” deyince
Her iki Sahabi de ağladı biri diyordu ki “Ben hakkımdan vazgeçtim!” öbürü de diyordu ki “Ben de hakkımdan vazgeçtim, kardeşimin olsun!”… diyorlardı. Onlara bunları söyleten imanlı faziletti…
Fazilet az çok başkalarında da görünür ama, bir vahşide görünen bir insancıl davranış gibi görünür. Yeri geldiği zaman o ruhundaki vahşeti icra ediverir. Dört ayaklıya refîk arkadaş olma gibi bir şeydir. Bazen yüzündeki sineği uçuruvereyim diye başına taşı vuruverir.
İmanlı fazilet bu türlü aksaklıklara ve inhiraflara götürmez.
İmanlı faziletin muktezasıyla sulh oluyor, herkes hakkından vazgeçiyordu.
Allah Rasulü:
“Şimdi gidin, aranızda bu malı taksim edin, kur’a çekin ve sonra da birbirinize hakkınızı helal edin, Allah Mahkeme-i Kübra’da sormasın!” diyordu. Gidiyor öyle yapıyorlardı.
Sıffin’de Hz. Ali’nin karşısına Sahabe-i Kiramdan çıkanlar vardı. Cemel vakasında nasıl Hz. Aişe çıkmıştı; bir ictihadın iktizasıyla, Sıffinde de halasının oğlu ve Allah Rasulünün:
“Her Peygamberin bir havarisi vardır, Zübeyr de benim Havarimdir” dediği Zübeyr bin Avvam çıkmıştı. Hz. Ali’nin halazadesiydi.
Aşere-i Mübeşşere’den Talha çıkmıştı. Sakat uzvuyla iftihar eden, uzuvlarını Uhud’da Rasulü Ekrem’in önünde kalkan diye kullanan bu zat, o gün bir ictihadın muktezasıyla Hz. Ali’nin karşısına çıkmıştı.
Hz. Ali bir aralık kılıcını yarıya kadar çıkarmış o halasının oğlunu karşısına aldı:
“Zübeyr! Biraz gelir misin? Hatırlar mısın bir gün Rasulü Ekrem’in yanında bulunuyorduk, sana işaret ederek dedi ki:
“Zübeyr bir gün Ali’nin karşısına çıkacaksın, ama o gün sen haksızsın!”
Zübeyr elini başına koydu, düşündü, ve:
“Hatırlarım yâ Ali! hakkını helal et gidiyorum ben” dedi.
İmanlı fazilet bu kararı verdiriyordu.
Öfke o limite gelince, insan o kadar hınçlanınca, insanın kılıncını yeniden kınına sokması geriye dönmesi mümkün müdür?
Ama Sahabi bunu rahatlıkla yapabiliyordu. Elverir ki o hak istikamette görünsün…
Silahların kınhlarına germesini patlayacaksa düşmanların sinesinde patlamasını, bütün tahribatın düşmanlara karşı yapılmasını ama şu memleketin sınırları içinde sulh ve içinde devamını arzu ediyorsanız, gönüllerde imanlı fazileti hakim kılmaya çalışınız.
“Ne irfandır ahlaka veren ulviyet ne vicdandır
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır” (Mehmet Akif)
Allah korkusunu kalplerde hakim kılın!..
“…izâ sükirallâhü vecilet kulû bühüm…”
Müjdeler olsun onlara ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titreyiverir. Allah dendiği zaman ürperirler, fesat dendiği zaman titreyiverirler…
Kalpler bu hale geldiği zaman, fert kendi kendini tecziye eder hale geldiği zamanher fert hesabını burada yapacak hale geldiği zaman, bir bite bir tahta kurusuna kıydığı zaman dahi mahkeme-i kübrada hesap vereceği endişesini taşıdığı zaman, bu düzen kendi kendine yürür hale gelecektir.
Yoksa her ferdin başına bir polis bir bekçi dikseniz, bu düzeni polis bekçi düzeni haline getirseniz, yine sulh ve sükunu temin edemezsiniz.kalplerdeki boşluğu gideremezsiniz…
Avrupa çok meselesini halletmiştir ama intihar eden insan sayısı bizim bin katımızdır. Huzur yoktur, gönlüler boştur. Çünkü gönül, Allah’a mahbit-i vahyi ilahi olarak yaratılmıştır. Bunu sahibine vermedikten, sahibinin müsâferetini temin etmedikten sonra onu huzura kavuşturamayacaksınız.
Saniyen, her gönle muhasebe duygusunu aşılayacasınız. Allah’a hesap verme endişesini hakim kılacaksınız ve o zaman kurulu düzen kendi kendine gidecektir.
Allah bu millete, 9 asır basiretli yaşamış bu millete basiret ihsan etmek süretiyle 3-4 asırdan beri içine düşüp çırpındığı kar’dan, çukurdan çıkarmaya bu milleti hidayet eylesin, mazisi gibi aziz ve payidâr kılsın
HUTBE KUR’AN-30 (11 Şubat 1977)
İNSANIN, İÇ ALEMİYLE, KALBİ VE VİCDANIYLA İÇİNE GİRMEDİĞİ İŞLER HALLEDİLEMEZ…
UMUMİ SULH VE SÜKUN, İNSANIN KENDİSİNİN VİCDANİ BEKÇİSİ OLMASIYLA SAĞLANABİLİR…
SAHABENİN, “İÇİNİZDEN GEÇENLERDEN HESABA ÇEKİLECEKSİNİZ” AYETİYLE ENDİŞELENMELERİ…
SAHABENİN, “ALLAH GÜCÜNÜZÜN YETMEDİĞİ ŞEYLE MÜKELLEF TUTMAZ” AYETİYLE SEVİNMELERİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“…in tübdûhü mâ fî enfüsiküm ev tuhfûhü yahesibküm bihillâh…” (Bakara, 2/284)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Cenab-ı Hak inayet etsin lutfetsin, hutbede zimamın, vicdanın ve kalbin eline geçişini, iten gücün, çeken gücün o olduğunu, o olacağını, o olduğu zaman her şeyin salah kazanacağını arz etmeye çalıaşacağım…
Dış zorlamaların umumi bünyede nasıl infialler hasıl ettiğini, nasıl bir kısım başka arazlara sebebiyet verdiğini…içten gelen şeyler ise onun sıhhatini arttırdığını, selamete götürdüğünü, umumi huzuru hazırlayıcı mahiyette davranış olduğunu nnakletmeye çalışacağım.
İnsan bir yönüyle vazifesini gördükten sonra akıl, kendi tefekkür ameliyesini yaptıktan sonra akıl, işini bitirdikten sonra ilim, bunlardan hasıl olan şeyi vicdanda, kalpte bir nur olarak hissedecek.
İnsan insanlığıyla vicdanın, kalbin altına girecek. Duygular ordusuyla beraber, bir nefer gibi hareket edecek.
Bu anlayış içindeki insanın hareketlerinde, davranışlarında aşılmaz gibi görünen yolları aşmasında bir sürçme bir tökezleme müşahede edilmeyecektir. Çok kendinden emin, emniyet ve itminan içinde bu upuzun yolu Allah’ın tevfik ve inayetiyle katedecek.
Ama iş vicdan seviyesinde kalp seviyesinde ele alınmamışsa, işe insanın iç alemi vaziyet edememişse, duygularıyla insan devrede değilse, küçük bir ameliye ile halledilmesini beklediğimiz şeyi, çok sa’y-ü gayret ve cehd ile halledilemeyecek.
Her ferdin başına ordular tahsis etseniz, her insanın arkasına hafiye, hafiyenin arkasına yine hafiye taksanız, zincirleme hafiyeden geçilmese, ferdden beklediğiniz şeyi elde edemeyeceksiniz. Bunun gibi bütün müesesseleriniz de ters istikamette çalışacak, bütün işleriniz kötü semere verecek ve çok ümid ettiğiniz, bel bağladığınız, kuvve-i inbatiyesine güvendiğiniz çok servet membalarınız, medar-ı hayat ve medar-ı maîşetiniz belki başınıza dert ve bela olacak, sizi sıkıntıya muzayakaya maruz bırakacak.
Vicdanın ve kalbin eline zimam geçtiği an, hiç kimsenin canı yakılamamakla beraber, umumi sükun ve sulh hakim olur; çünkü her fert kendi kendinin bekçisidir. Çünkü her fert kendi kendini kontrol etmektedir. Çünkü her fert Allah’dan gelen emirler karşısında, vicdanında makes bulan bu emirler karşısında kendisine çeki düzen vermeye çalışacaktır.
Sizin camiuye girdiğiniz gibi vicdanın sevkiyle, Mevlayı Mütealin huzurunda secdeye azmettiğimiz gibi, Sahabe-i Kiram bir gün, peşi peşine camiye doluyorlar. Allah Rasulü oturduğu mu’tena ve muallâ yerinde oturuyordu. Birdenbire Mescidin kapılarından içeriye girmeler başladı. Görülmeyen bir haldi. İçeriye giren herkesin rengi kaçmış kolu kanadı kırılmış gibi bir hava içindeydi. Ayaklarının bağları çözülmüştü desek sezadır.
Daha yaklaşır yaklaşmaz da herkes dize geliyordu, bitmiş tükenmiş havası içinde dize geliyordu. Önde oturanlardan bir ikisi cesaret edip söyleyiverdiler. Bir meselenin şikayetiyle gelmişler, bir işin öhdesinden kalkamayacaklarını anlamışlar da Huzuru Rasulüllaha gelmişlerdi. Size hutbenin başında okuduğum ayeti dinlemişlerdi, ayet onların rikkatine dokunmuş ve şöyle demişti:
“Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ındır. Her şeyin zimamı O’nun elindedir. Görür bilir duyar idare eder. Hiç bir şey onun malumatının dışında kalmaz, O her şeye nigehbandır”…Ve sonra:
“…in tübdûhü mâ fî enfüsiküm ev tuhfûhü yahesibküm bihillâh…” (2/284)
“İçinizden bir şeyi gizli tutsanız veya açıktan açığa cürüm yapsanız her ikisinin de hesabını vereceksiniz!” diyordu Allah!..
Duygularınızın ve düşüncelerinizin duru olmasına dikkat edeceksiniz, hayalinizin ve duygularınızın fıskına meydan vermeyeceksiniz. Gece yatakta yatarken dahi, yorganınızı başınıza çekerken dahi, duygularınızın inhiraf etmemesine dikkat edeceksiniz.
Biz belki böyle iyi anlayamayız…Onlar iliklerine kadar dolmuşlardı ayetle ve işte onun için Rasulü Ekrem’e gelmişlerdi. Cesaret edenler şöyle diyordu:
“Yâ Rasûlallâh! Allah bize namazı emretti baş göz üstüne, oruç dedi baş göz üstüne, cihad mı istiyor baş göz üstüne, zekat mı diyor baş göz üstüne…ama gel gör ki şu kalp ferman dinlemez, içinden bir şey geçer…ne yapalım ya Rasulallah?”
Allah Rasulü memnuniyetsizlik işmam eder şekilde kaşlarını çattı ve şöyle dedi:
“Sizden evvelkilerin dediği gibi mi demek istiyorsunuz? Belki şöyle deyin:
“Semi’nâ ve eta’nâ…”
“İşittik itaat ettik. Ama kalbimizdengeçenlere hakim değiliz, bundan ötürü de sen magfiret eyle Allahım!”
Daha ses soluk kesilmemişti, heyecan sona ermemişti, duygu ve düşünceler aynı duygu ve düşünceler içinde çırpınıyordu, birdenbire vahyin seması şam şak oldu açıldı, kalb-ı pâk-i Neibevi’de bu ayeti nesh eden tebellül etti…
Bakara süresinin sonundaki iki ayet-i kerime. Amenerrasûlü…
Allah Rasulü bu ayetler için : “Gece yatarken bu iki ayeti okumanız size yete!” buyurmuştu
Bu ayetlerde müminlerin Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete inandığını anlattıktan sonra:
“Lâ yükellifullâhü nefsen illâ vüs’ahâ…” diyordu.
Allah kimseye takatının üstünde yük yüklemez. Teklif-i mâ lâ yütak yoktur. Herkese götürebileceği kadar yük yüklenir diyordu.
Yani “Kalplerinizden geçenlerden dolayı sizi muaheze etmeyeceğim, siz imtihanı kazandınız!” diyordu. Allah bize de imtihanı kazandırsın inşallahü teala.
“lehâ mâ kesebet velayhâ mektesebet…”
Kesbi kazancı kendi iyi kazancı lehinedir, iktisabı da kötü kazancı da aleyhinedir. İyi yaptığı şeyler lehine netice verecek, kötülükleri de aleyhine…
“Rabbenâ lâ tüâhıznâ…”
Ey Rabbimiz, terbiye etmek için bizi yaratan ve Terbiyeci adıyla bize kendisini anlatan ve tanıtan Rabbimiz, sen terbiye etmek için bizi bu yola koydun, terbiye için biz de inkıyad ettik bu yola girdik…
Unuttuk veya hata ettik ise bizi muaheze etme, sürçtükse bizi muaheze etme, düştükse muaheze etme…
“Rabbenâ velâ tahmil aleynâ..”
Bizden evvelkilere yüklediğin yükü yükleme, günahlarımızı hemen açıga çıkarma….(Eski ümmetlerde hata işledikleri zaman hemen belli oluyordu da hemen hizaya geliyorlardı) bize bu türlü azabla azab etme.
Bunları bize öğretiyor Allah Celle Celalühü…
“Rabbenâ velâ tühammilnâ…”
Allahım gücümüzün takatımızın yetmediği şeyi bize tahmil etme, takatımızın fevkinde mükellefiyetlerle, mesuliyetlerle bizi ezme Allahım!…
“Va’füannâ vagfirlenâ verhamnâ”…
Bizi affet Allahım! Bize merhamet eyle, bizi magfiret et!..Kafir cemaate karşı bize nusret ve muzaffariyet ihsan eyle Allahım!..mealindeki ayetler nazil oluyordu.
Biraz evvel oraya gelirken abûs bir çehre ile giren, vazife ve mükellefiyetin ağırlığı içinde kemiklerin çatırtısı duyulan, ayaklarının bağı çözülen, kolu kanadı kırılan Ashabı Kiram, sevinç ve neşe içinde bayram namazı kılmış gibi Rasulü Ekrem’e ermiş gibi, cennete girmiş gibi, Saadet-i Ebediyeyi elde etmiş gibi sevinç içinde dışarıya çıkıyorlardı.
Tertemiz vicdan Allah’dan gelen emirleri değerlendiriyor, yerini tayin ediyor ve o mükelelfiyetler karşısında kendisinden istenen şeyleri yapmak için hassasiyet gösteriyor. Kendi kendine hizaya giriyor, polisle bekçiyle itilmiyor, lokomotifilerle çekilmiyor, para ile kandırılmıyor ve dört ayağı üzerinde emekleyen varlıklar gibi alınıp satılmıyor. Vicdanıyla hareket ediyor, paha biçilmez keyfiyetiyle arzı didar ediyor, kimseye kul olmuyor, boynuna tasma astırmıyor, ayağına pranga vurdurmuyor, hür doğuyor hür yaşıyor, sadece Allah’ın kulu olarak hür ölüyşor.
Bu keyfiyeti iktizab etme, Allah’a kulluğa bağlıdır.Kim nasıl düşünürse düşünsün, bütünümüzün kulaklarında muhteşem tarrakalarıyla bu mana kendisini gösterdiği zaman, Allah’ın kullarının Allah’a kul olduğu dönem, müminlerin Saadet Devrinin başlangıcı olacaktır.Huzur ve emniyet devrinin, itminan devrinin başlangıcı olacaktır.
Upuzun üç asırlık bir dönem yaşadıktan sonra, fecri dahi cennet-nümun olan böyle bir sabahı intizarda canı dudağına gelmiş bizler, bütün arzu ve iştiyakımızla intizar ediyor bekliyoruz. Dudağında tebessüm Cenabı Hakkın inayet ve keremini bekleyen masum neslin içinde bekliyoruz. Beline kadar cürüm işlemiş ve günahkar bir nesli temsil eden hüviyetimle bekliyorum. Benim gibi binlercesi, yüzbinlercesi, Cenab-ı Hakkın şu ana kadar lutfettiği şeylerin itmam ve ikmalini bekliyor…
İçi mesuliyet duygusuyla meşbu Allah’a imanla tir tir titreyen, bihakkın vazife şuuruna sahip cemaati bekliyoruz hepimiz.İnsanlığı kurtaracak cemaat, o cemaat olacaktır. Elinde silah yoktur, bombası yoktur, tehdid edici bir şeyi yoktur. Cibril’in ordusu gibi, Mikail’in ordusu gibi; ne lüzum var meleklere; meleklerin yerde temsilcisi Hz. Muhammed’in ordusu gibi Sallallahü aleyhi ve Sellem..
Yüzünde tebessüm şefkat fedaisi, muhabbet fedaisi, dünyaya muhabbet getiren bir nesli bekilyloruz.
Cenabı Hak bu karanlık gecemizi, leyl-i yeldâmızı onunla gündüze çevirsin, bahar bilmeyen kışımızı nevbahar etsin!..
HUTBE KUR’AN-31 (18 Şubat 1977)
KENDİSİNİ SORGULAYAN VE CEZA VEREN FERT VE CEMAAT, İDEAL, MÜKEMMEL FERT VE CEMAATTİR…
MÜKEMMEL CEMAATTE VE TOPLUMDA HER FERT, MESULİYETLERİNİ BİLİR, HATASIYLA ACI ÇEKER…
TEBÜK’E GİDEMEYEN HİLAL’İN ISDIRABI…
HZ.EBU BEKİR İLE HZ.ÖMER ARASINDAKİ TARTIŞMA SONRASI DUYGULARI…
HZ.HALİD İLE AMMAR ARASINAKİ HOŞNUTSUZLUK VE AF DİLENMESİ…
HZ.AİŞE’NİN AHİRET DÜŞÜNCESİYLE AĞLAMASI, “EHLİNİZİ HATIRLAR MSINZ? DEMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“…in tübdûhü mâ fî enfüsiküm ev tuhfûhü yahesibküm bihillâh…” (Bakara, 2/284) “…lâ yükellifüllâhü nefsen illâ vüs’ahâ…” (Bakara, 2/286)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Mütekamil bir millet ile, o seviyeye gelmemiş millet arasında, mütekamil milleti teşkil eden fertlerle, o seviyeye gelmemiş fertler arasındaki fark, birisinin günahtan kaçması, kötülükleri yapmaması, kendisine anlatıldığı için, ihtar edildiği için, onlardan uzak kalmasıyla, berikinin böyle bir irtikap ve iktisapta bulunduktan sonra kendi kendisini affetmemesiyle birbirinden ayrılır…
Cemaatler vardır ki o cemaatleri teşkil eden fertler, o cemaatin uzuvları, irtikap ettikleri şeyin ısdırabını içinde cehennem gibi yaşarhlar. Cehnneme gitmeden onların vicdanları, onların iç yapıları onları tazib eder.
İnsanlarda vardır ki, ancak siz onları, onların arkasına takacağınız bir kısım muhafızlarla, ariflerle bekçilerle ve polislerle onhları nizam ve intizam altında bulundurabilirsiniz.
Bunu biz mükemmeliyetçi ölçü olarak ele alıyoruz, en mükemmel ideale yakın cemaatler, kendi cezasını kendi veren, fertlerini kendilerine ceza veren, o fertlerin teşkil ettiği cemaatlerdir.
İsrarla üzerinde durulan ve hasassiyetle yapılması istikametinde gayret gösterilen şey de bahtiyar bir cemaat için bu olmalıdır. Böyle düşünürüz söyle yaparız, anlayışımız bu istikamettedir sözü, mübalağa ve sizi rahatsız edici olur. Ama mükemmel bir cemaatin davranışı bu istikamette olmalıdır şeklinde meseleyi arz ve ifade ediyoruz.
Ne zaman yaptığınız kusurların işlediğiniz kötülüklerin, irtikap ve iktisaplarınızın içinizde burkuntular meydana getirdiğini duyacaksınız, o zaman kendi cemaatinizden emin olabilirsiniz.
Ne zaman kusurlarınız sizi rahatsız etmeyecek, o zaman arkanıza bin tane muhafız dahi takılsa siz mükemmel bir cemaatin bir cemiyetin uzvu olamayacaksınız.
Mükemmel bir cemiyetin, cemaatin ve milletin uzvu olmanın yolu budur: Her fert kendini mesul bilecek ve yaptığı kabahatlar, içinde alev alev cehennem gibi kendini hissettirecektir. Vicdan musdarip olacak lezzetler acı ve iç burkuntu verici mahiyette kendisini hissettirecektir. Mükemmel cemiyetin duyacağı şeyler bunlardır..
İşte Rasulü Ekrem’in etrafında en mükemmel insicam halinde örülen o mükemmel cemaatin mükemmeliyetini biz, bu ölçülerle ele alıyoruz bu mükemmeliyette görüyoruz.
Daha sonraki devirlerde cemaatler onlara yaklaştıkları nisbette mükemmel olabilmişlerdir. Ve onların 20′inci asırda olduğu gibi cemaatler onlardan uzaklaştıkları nisbette de mükemmeliyetlerini kaybetmişlerdir.
Bir Sahabi bir kusur irtikap eder. O kusuru içinde alev alev yanan bir cehennem halinde kendisini hissettirirb Yeme içme her şey unutulur adeta.
Bir harbe iştirak edemeyen üç Sahabi vardı, 50 gün boyunca bunları evlerinde aç susuz ağlarken görürüz.
Hilal’in hanımı, Rasulü Ekrem’e yaşlı kocasına hizmet izni almak üzere Rasulü Ekrem’e gittiği zaman Allah Rasulü:
– “İzin veriyorum ama efendin sana yaklaşmayacak!”…Bunun üzerine kadın:
– “Ne yaklaşmak ya Rasulallah! Bu boykotu yaptığınız günden beri, alakayı kestiğiniz andan itibaren, Hilal ne yemede ne içmede ne de uyumaktadır” diyordu.
Rasulü Ekrem’in alakasıyla beraber, Allah Rahmet alakasını kestiyse bir insan hayatının sonuna kadar ağlamalıdır…
İnsanın bunu vicdanında duyması çok mühim…
Allah Rasulü Saadet meclisinde oturuyordu. Hz. Ebu Bekir geldi.
Ebu Bekir daima gezerken omuzunun biri daima düşük, mütevazi bir insan edası içinde gezerdi. Mescidden içeri girdi. O kadar yıkık o kadar döküktü ki, vaziyetine bakan Allah Rasulü, hemen bir şey olduğunu anlamıştı. Gelir gelmez diz çöktü, ayaklarının bağı çözüldü, yalvarır yakarır bir eda ile şöyle diyordu:
– “Ya Rasulallah! Ömerle aramızda şöyle bir huzursuzluk oldu. Ben sözlerinden öyle anladım ki onu kırar gibi oldum ve sonra da pişman oldum, kalktım kapısına kadar gittim, kapısını vurdum: “Bana hakkını helal et!” dedim, o bir şey söylemedi bana. Ya helal etmezse nasıl olur Allah’ın huzurunda halim?.. Bunu arzetmeye geldim” diyordu.
O durumu arz ederken Hz. Ömer de çoktan aynı vicdan azabını duymuştu. Biraz sonra kırık dökük arkadan da o geliverdi. Allah Rasulünün yanına diz çöktü:
– “Yâ Rasülallâh affet! Ebu Bekir kapıma kadar geldi, hakkımı helal etmedim ona fakat sonra müteessir oldum” dedi.
Allah Rasulü kaşlarını çattı:
– “Arkadaşımı bana bırakmayacak mısınız? Herkes terkettiğinde o benimle beraberdi. Siz hepiniz puta taparken, O Allah birdir diyordu. Siz bana karşı çıkarken o benim yanımda duruyordu. Sahibime hala dokunmaktan vazgeçmiyecek misiniz?”
Manzaranın vehamet kesbettiğini gören Hz. Ebu Bekir kalktı diz çöktü ve şöyle dedi:
– “Yâ Rasûlallâh! Kusur onda değil bendeydi” diyordu.
Vicdanlar bu kadar arı bu kadar duru, düşünceler bu kadar müstakim ve hesap burada bu kadar açık seçik yapılıyordu.
Böyle bir adamın defteri olmaz, böyle bir insanın ahirette kendisini mahkum edecek hesap defteri olmaz, hesap görülmüş, her şey dünyada bitmiştir,
Halid bin Velid…O İran’ı dize getiren kumandan, Hirakliyüs’ü ordularıyla beraber dünyaya geldiklerine bin pişman eden insan ve batı stilinde düşünen insanın, Anibalı onun karşısında kumandanlık dilenirken görüyoruz diye tasvir ettiği büyük Halid, büyük fetihlerinden birinden döndüğünde, Ammar ile aralarında bir hoşnutsuzluk, huzursuzluk çıkmıştı.
Ammar, Halid’i şikayet etmişti, Halid’de şer’î bir hata görmüştü. Allah Rasulü :
“Ashabıma söven benden değildir!” diyordu. “Ammar’a dokunamazsınız!”…
Koskoca kumandanı sarsıyor, örseliyordu. Biraz sonra o büyük kumandan, imparatorları dize getiren kumandan, Ammar’ın eteklerinden tutmuş, yüzünü yerlere sürüyordu. “Ya Rasulallah bağışla!” diyordu, Ammar hakkını helal et!” diyordu
Hak karşısında boyunlar bu kadar ince, beller bu kadar munkâd, hakikata bu kadar teslimiyet havası ve hâhişkârlğı vardı. Fert lokum haline gelmiş, insanın ağzını gözünü incitmeden hazmedilecek hale gelmişti. Hesaplar çarçabuk elçabukluğu ile burada yapılıyor ve her şey bitiyordu. Bu kadar salih bir cemaati teşkil edebilecek fertler bu kadar mebzûl olursa, cihanı fethedecek cemaat birden bire meydana gelir.
İşte hakiki müminin üzerinde israrlı durup, kurmağa çalışması gereken cemaat, bu cemaat olacaktır…Bir başka misal:
Hz. Aişe ki kametine aklımız ermez. Düşünce ufkumuz onun büyüklüğünü idrak edemez. Rasulü Ekrem’i çocukluğuyla idrak eden bu kadın, Allah Rasulü vefat ederken, sadece 20 küsur yaşındaydı. Ama anaların anası olmuş, analığını cihana kabul ettirmişti. O kadar kabul ettirmişti ki onun muhterem babası bile ona “Yâ ümmâh!” derdi, anacığım derdi. Rasulü Ekremin zevceleri arasında mualla bir yeri vardı. Batın ilminin hakaik ilminin Rasulü Ekrem ile insanlığa intikali için, Kabe’nin üzerindeki altın oluktan mukaddes bir oluk haline gelmişti.
Tabiine geçen her şey adeta Hz. Aişe’den geçiyordu. Büyük hizmetler etmişti ve edecekti. Rasulü Ekremin harplerine iştirak etmişti. Paçalarını sıvamış yaralılara maktüllere bakmıştı, vefat ederken de bir ilim dağarcığı olarak kendisini Tabiin imamlarına muallime olarak görmüştü.
Huzuru Risalet-penahide otururken hıçkırıklarını tutamayarak birdenbire ağlayıverdi. 15 yaşındaki bu kadın niye ağlıyordu. Derdi ne idi acaba?
Onun dilgir olmasına rahatsız olan, evinin içinde aile fertlerinden hiç kimseyi bir zerre kadar incitmemiş bulunan Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam o vefat ettiği zaman, hepsi kendisinden çok hoşnuttu, hepsi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. gül kadar kimse incinmemişti…
Gül kadar incitmediği bu kadın niye ağlıyordu.
– “Niye ağlıyorsun ya Aişe?”
– “Allah huzurunda hesap……. vereceğimden çok korkuyorum!……….” diyordu………..Ne cürmü vardı acaba, ne günah işlemişti 15 yaşındaki kadın….
Hayata gözlerini açar açmaz büyük Mürşidin. büyük Muallimin evinde kendisini bulmuştu. Sabah akşam evinde vahy nazil oluyordu. Hatta kadınlardan bazıları “Bize de ya Rasulallah!” dediği zaman “Niçin Aişeye karşı şu tavır?” diyordu…”Bana vahiy daima onun evinde nazil oluyor” buyuruyordu. Sağnak sağnak vahyin yağmur gibi indiği bir yerdi onun evi…
Rasulü Ekremle oturduğu bir anda. Cibrili emin gelmişti Allah Rasulü, biraz sonra Cibril giderken, Hz. Aişe’ye şu tebliğde bulunmuştu: ”
– “Bana Cibril geldi ya Aişe! Allah’ın sana selamını söyledi”…
– “Ya Rasullah görmediğimi görüyorsun!” diyerek piskolojik bir memnuniyet ifade ediyordu.
İşte Aişe bu idi ve bu olmasına rağmen hıçkırıklarını tutamıyor ağlıyordu.
– “Niçin ağlıyorsun? diyen Rasulü Ekrem’e karşı
– “Ahirette Allah’ın azabından çok korkuyorum, ehlini hatırlar mısın orda?” diyor.
Ve sözün sonu fezlekesi de budur:
– “Ehlini hatırlar mısın?”
Allah Rasulü üç mevkide hatırlayamam diyordu:
– “Hesabın şiddetli hengamında, mizanın vazife yaptığı anda ve sırattan geçildiği hengamda hatırlayamam ya Aişe!” diyordu…
– “Gün bildiğinden çok şiddetlidir. Hesap çok ağırdır, Mesuliyet benim kemiklerimi çatırdatacak kadar büyüktür” diyordu
Büyük insanlar!..Mesuliyetlelrini içlerinde hisseden insanlar. Hayatta arzularını bağlayan ve gemleyen insanlar!…”Beni hatırlar mısın hatırlayabilir misin?” derken bilmiyorum bize bir şey anlatıyor mu? Biz herhalde bu manzara karşısında, “Seni de hatırlamazsa artık, hatırlanacak kimse kalmamış demektir!” Bize bunu demek düşecektir. Herkes başının çaresine baksın!..
Nur evinde Saadet evinde sağnak sağnak vahyin indiği çağlar gibi çağlayıp gititği evde neş’et eden nura gözünü açan nuru gören nuru duyan nurdan başka bir şey bilmeyen Hz. Aişe’nin en büyük, derin ve köklü dayidar eder endişesi karşısında kaygısız ve duygusuz yaşayan insanlar başlarının çaresine baksınlar.
İslam bu fertlerle yola çıktı, omuzuna aldığı büyük davayı bu fertlerle bayraklaştırdı. Afakı alemde bu anlayış ve şuur içinde göründü. İnsanlık, karşısında 23-24 sene gibi kısa bir zamanda dize geldiyse, bu anlayışın karşısında dize geldi ve bu anlayıştaki fertlerin teşkil ettiği millettir ki, Hirakliyüs’ün ordularını bozuyor, kumandanlarını kaçırıyor, cihanı dize getiriyordu.
Öyleyse en yakınınızdan başlamak süretiyle nefsinizden başlamak süretiyle hülyaları bırakarak ütobik düşünceleri bir tarafa bırakarak realiteye uyarak Rasulü Ekrem’i anlayarak onun yetiştirdiği cemiyeti yetiştirmesi istikametinde adım atmak süretiyle aramızdaki boşluğu kapamaya bakalım.
Aramızdaki mesafeyi çabuk kapamaya bakalım… Allah yar ve yardımcımız olsun, tevfikiyle elimizden tutsun, bizi insanlık semalarına çıkarsın.