HUTBE NAMAZ-1 (11 Ağustos 1978)
ALLAH KAİNATI KENDİSİNİ TANITMAK İÇİN YARATTI…NEBİLER HAKKA ÇAĞIRDI…
LİLAHE İLLALLAH DİYENLERİN ÇOĞALMASI…
UMEYR İBN-İ VEHB’İN PEYGAMBERİMİZİ ÖLDÜRMEK İÇİN MEDİNE’YE GELMESİ AMA MÜSLÜMAN OLMASI…
SAFVAN İBN-İ ÜMEYYE’NİN MEKKE FETHİNDE MÜSLÜMAN OLMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“İzâ câe nasrullâhi vel-fethi…” (Nasr, 110/1)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Allah Celle Calâlühû bir kainat kurmuş, kendini tanıttırmak, onda kendini okutturmak üzere bir kainat kurmuş, kainatta bir düzen kurmuş.
Şuurlu ve şuursuz varlıkların her birisini birer dil haline getirmiş, kendisini onlara vird-i zeban ettirmiş, nizam onu konuşmuş, ahenk onu konuşmuş, alem onu konuşmuş.
Beşer idrak şuur ve iradesiyle kainattaki bu konuşmalara tercüman olma durumunda, kendisinde hitap çiçeği açmış bir varlık olarak, kavlen bu meseleyi eda ve ifade etmek üzere yaratılmış, bütün varlıkların fihristi müstesna varlık.
Allah kendisini tanıttırmak istiyor, muhteşem düzeniyle, baş döndürücü ahnekli düzeniyle kendisini tanıttırmak istiyor. İnsan abidesiyle kendisini tanıttırmak istiyor. Kur’anıyla, Nebilerina ğzındaki diliyle kendisini tanıttırmak istiyor. Mevsimi gelince çığlar çözülünce karlar eriyince kendisini tanıyanlar da oluyor yığın yığın…
Adem’in arkasında saf bağlayanhlar, Nuh’un arkasında saf bağlayanlar, yüzlercesinin arkasında sa bağlayanlar…
Peygamberler dahil, alemin arkasında saf bağladığı Hz. Muhammed’in arkasında saf bağlayanlar..Çözülmüş buzlar gibi, çözülüp de akan çaylar gibi, ırmaklar gibi hakka, hakkın istediği şeyi eda etmek üzere çağlayıp gidiyorlar.Allah deyin diyor Allah diyorlar. Lailahe ilallalah deyin diyor diyorlar.
Ama buzlar baharda çözülür, diller baharda çözülür, bülbüller baharda şakımaya başlar, bir lailahe illallah deme mevsimi gelir. Bu baharda olur. Tohumlar atılmıştır, atılıyor, rüşeymler baş çıkarmıştır ve çıkarıyor, bir bahar geliyor adım adım, her tarafta her vadide binlerce lailahe illalah duyacaksınız.
Devr-i Saadeti hatırlatan bir devir, Hz. Muhammed’in etrafındaki çözülmeyi tablolaştırır bir tablo. Göreceksiniz, belki hayata için en zevli şey odur. Her tarafta yüz bir gedaının, yüz bin muhtacın el kaldırıp aczini fakrını dile getirip, lailahe illallah deme havasını müşahede etme…
Bu tatlı tabloyu beşeri kesafetin verasında, o kapının küçük deliğinden gözümü arka tarafa tevcih edebilirsem bakabilirim, cennete girmiş gibi iliklerime kadar müstagrak olacağım.
Her vadide lailahe illallah kudsî cümlesinin mevcelenceği tatlı tatlı an, Rasulü Ekrem devri, diş sıkanların devri, göğüs gerenlerin devri, binlerce hadisenin içine dalanların devri, islamı yaşamada tehalük gösterenlerin devri..
Dayanılıyor, katlanma istenenin üstünde yapılıyor, bir de bahar geliyor arkadan, bütün Mekke vadileri lalilahe illallah diyenlerle doluyor. En umulmadık kimselerde çözülme meydana geliyor. İlerisi için kimbilir ne anlatır ama kelimei tevhid adına çok şey anlatır,. Kainatta kelimei tevhidin ağırlığı adına çok şey anlatır, Allaha katındaki bu işin manası adına çok şey anlatır. İleriye matuf size ne anlatır, ilerdeki düşünce hayatınıza onu havale ediyorum.
Bedir zaferi olmuştu. Bütün keferenin burnu kırılmıştı. İslam yürür hale gelmişti. Bir makina gibi artık raylarına oturmuş ahenkle yürüyordu. Kafirlerin gururu kırıldığından hınç almak istiyorlardı, öfke içinde bulunuyorlardı. Hüneyn’den sonra müslüman olacak Safvan ibn-i Ümeyye ibn-i Halef burnunun kalkıp inişi içinde, Rasulü Ekrem’e öfke ve kin kusuyordu.
Umeyr ibn-i Vehb ondan geri değildi, amcazade idi. Allah Rasulüne her kötülüğü yapmaya hazır idiler. Ve bedri müteakip oturmuş konuşuyorlardı, kırık gönüller mahzun gönüller olarak konuşuyorlardı.
Medine canibinde ise sevinçli gönüller, tatlı ifadelerle zaferi anlatıyor, Allah’ın bu nimetini yenilemesini ondan istiyorlardı.
Umeyr ve etrafı, Safvan ibn-i Ümeyye ve etrafı kedere sokacak şeyleri dile getiriyorlardı. Amr ibn-i Vehbin oğlu esirdi, Safvan’ın da babası bedirde öldürülmüştü. Her ikisi de tepeden tırnağa hınçı içindeydiler.
Cahiliye devrinde kureyş arasında Umeyr ibn-i Vehb’e şeytan kureyş denirdi. Kureyşin en şeytan adamı denirdi. Ama sen gel gör ki devran başka şeyler besteleyince, Kureyşin şeytanının adı Havari-i Rasül oluyordu.
Safvan ile konuşup işi karara bağladılar, o oğlunu görme bahanesiyle Medine’ye kadar gidecekti, fidye verip oğhlunu kurtarma bahanesiyle Rasulü Ekrem’in yanına sokulacaktı,. zağladığı zehirli kılıcıyla Rasulü Ekrem’i şehid edecekti, bağrı yanan bütün Kureyş’in intikamını alacaktı. Bu düşünceyle Medine ye kadar gitti. Mescidin önünde devesini ıhdığı zaman, Ömer bin Hattab Kureyşin şeytanı dediği bu adamı gördü, “Habis mescide girmeden dalıverin mescide!” dedi. Rasulü Ekrem’e bir kötülük yapacak rıdasının altında kılıç belirtisi var…
Ne hassasiyet ne titizlik ve ne denli uyanıklık…Habis dediği adam içeriye giriyordu, Ömer ondan önce dalmıştı:
– “Ya Rasulülallah Habis geliyor bir kötülük yapmasın sana!” Tebessüm buyurdu Allah Rasulü:
– “Da’nî ya Ömer!” “Bırak benimle onu ya Ömer! Bırak gelsin!”
Umeyr ibn-i Vehb Rasulü Ekrem’in yanına sokuldu. Allah Rasulü:
– “Umeyr niçin geldin buraya?”
– “Oğlumu kurtarmak onun fidyesini eda etmek üzere geldim!”
– “Sen bana doğrusunu söylesene! Niçin geldin buraya?”
Umeyr şudur budur deyince, Allah Rasulü;:
– “İstersen ben söyleyeyim, anlatayım…Safvan ile oturup konuştunuz Beytullah’ın kenarında, sen oğlunu kurtarma bahanesiyle buraya geleceksin ve günlerden beri en korkunç zehirhlerle suladığın kılıcınla beni öldüreceksin!”
Söz daha bitmemişti ki şeytan-ı Kureyş denen adam bir kaç karış yukarı fırlamıştı…..Lailahe ilallallah Muhammedürrasulülah diyordu…
– “Müsade eder misin ya Rasulallah yanında kalayım? Şu zağlı kılıcın hakkını vereyim. Ona yaptıracağım şeyi yaptırayım…”
– “Kal da Kur’an’ı talim et!..
O Kur’an talim ediyordu. Nebinin mescidinde…Kureyşin şeytanı Havari-i Rasul olmuştu, Ömer’in yanında yerini almıştı.
Nihayet dolabildiği kadar doldu. O dolarken Safvan her gün ellerini oğuştura oğuştura, Mekke’nin sokaklarında geziyor, Medine’de olacak müthiş hadiseyi bekliyordu. Gelecek haber onun için de Mekke halkı için de tarih için de çok önemliydi. bu haler Rasulü Ekrem’in şehadet haberi olacaktı. Her kervana soruyor her kafilede araştırıyordu, haber yoktu. Bir türlü beklediği şey olmamıştı
Bir gün birine sordu”Medine’de ne var ne yok? Bir haber yok mu?” deyince adam:
– “Çok büyük bir haber var” deyince sevindi, ne yapacağını bilemedi, oh dedi Kureyşin bağrını yağ bağlatacak hadise nihayet oldu…
– “Nasıl oldu şu müthiş hadise bana anlatır mısın?”
– “Anlatayım da dinle!..Ümeyr, Muhammed’in yanına gitti, yerinden ayrılmış bir çığ gibi gitti, gitti ama onun sözlerini dinlerlken de eridi bir çağlayan oldu, başınıza geldeiği zaman çekeceğiniz var!…İşte budur hadise!..”
Safvan beyninden vurulmuşa döndü, ne bekliyordu ne haber geliyordu!..
Bu arada Ümeyr ibn-i Vehb de iyice dolmuştu Medine’ye sığmıyordu artık. Peygamberi şehid edecek kadar gayzla dolan bir insan, bir gönül bir maden, pahalı bir maden demektir. Bu maden hakkını verecekti
– “Müsade eder misin ya Rasulallah? Senin köyüne döneyim yerin göbeğine döneyim, şu zağlı kılıcın hakkını vereyim!” dedi.
Allah Rasulü onu biliyordu, etrafının olduğunu da biliyordu, ona bir şey yapamayacaklarını da biliyordu. Ömer gibi mert bir adama; adı zaten ömercik manasına gelir, bir Ömer vardı bir
de ömercik vardı…müsade buyurdular.
Umeyr Mekke’den içeriye girerken, kendisini ilk karşılayan Safvan olmuştu, bir şey soramıyordu, bir şey öğrenemiyordu, …Umeyr kılıcının hakkını verecekti, bütün Mekke halkına meydan okuyordu. Ömer’in Mekke’den ayrılışı gibi, ayrıldığı anki durumu gibi, herkese dini anlatıyor, lailahe illallah bezmine bağlılığı dile getiriyordu.
Bir iki sene sonra Medine’ye dönerken arkasında arkasında bir tayfayla dönüyordu, bir sürü insanı arkasına takmıştı. Safvan ise hala direniyordu. Hala erimemede israr ediyordu. Bir buz gibi hala içinde bulunduğu suyu soğutmaya çalışıyor, mevcudiyetini korumaya çalışıyordu.
Mekke fethedildi, nicenin gönlü fetholundu Safvan hala dayanıyordu. Nihayet yükünü mükünü devenin sırtına yükledi, deniz aşırı memleketlere gidecek kabolacaktı,
Umeyr ibn-i Vehb, sevdiği bu amcazadesinin böylesine küfre girmesine razı değildi. Rasulü Ekrem’e geldi ve :
– “Ya Rasulüllah! Safvan gururlu bir insandır, enaniyeti olan bir insandır, lutfedin ona aman verin. İslama çok faydası olur kanaatındayım” dedi. Allah Rasulü:
– “Safvan’a eman verdim” buyurdu.
– “Ama ya Rasulallah! Eman verdiğini bilmez ki, nasıl bilsin?”
– “E ne yapayım ben?”
– “Mekke’ye girerken başınızdaki siyah sarığı herkes gördü, onu bana lutfederseniz, onunla giderim, eman vermenizin bir alameti sayarım.”
Ve Rasulü Ekremin sarığını alıp başına koydu, gideceği yerde Safvan’ı yakaladı, meseleyi yeniden ona anlattı, şerhetti ve nihayet Rasullülah’ın huzuruna gelmeye ikna edebildi.
Safvan huzura geldiğinde çok mahcuptu, yere bakıyordu, Rasulü Ekrem’in yüzüne bakamıyordu. Sonunda sordu:
– “Ya Rasulallah bu senin bana eman verdiğini söylüyor doğru mu?”
– “Evet doğrudur!”
– “Ya Rasulallah! Senin getirdiğin şeyin hakkaniyetini kabul ediyorum fakat bana iki ay mehil ver düşüneyim!”
– “Sana ben dört ay mehil verdim!”…Tebessüm ediyordu Allah Rasulü. Yermük’te savaşan Safvan’ı görüyordu, Roma önlerinde savaşan Safvan’ı görüyordu. Kumandanlık istemeyen bir er olarak savaşan Kureyş’in asil çocuğunu görüyordu, tebessüm ediyordu. “İki ay mı istiyorsun al sana dört ay!” diyordu.
Rasulü Ekrem’in ciddi semahatini de bir kaç gün sonra görünce Huzuru Risaletpenahiye geldi Umeyre şakır şakır gözyaşı döktürecek şu sözü söyledi: Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasulüh…Safvan da kendi vadisinde el açıp mabudu mutlakın maksudu bil-istihkak olduğunu ilan ediyordu.
“İzâ câe nasrullahi vel-feth” (Nasr, 1) Artık mesele ferden ferda olmaktan çıkmış, hendesi bir hüviyet kazanmış, frenkçe ifadesiyle geometrinin derinliği içinde derinleşiyor, buudlaşıyor genişliyor, esrarlı ve mütekabil aynaların gösterdiği gibi, derinleştikçe derinleşiyordu.
Her vadide binlerce lailahe illallah yükseliyordu.
Biz Rasulü Ekrem’in bezmini idrak etmiş olmanın neşvesi içinde bulnuuyoruz. Bataklıkta bize gül gösteren Allah’a hadsiz hamdü sena olsun. Küfrün kasırgaları içinde rahmet bulutlarını taşıttıran Allah’a hamdü senalar olsun. Bütün ağaçların çiçekleri yeşilliklerin köklerinin kesilip kazınmasını müteakip yokta varın cilvelerini gösteren Allah’a binlerce hamdü senalar olsun.
Neleri gördük, ne denli dudaklarımız ümitsizlikle burkuldu, içimiz kanadı…Ya şimdi?..İçimiz ümitle dolup taşmakta, hakikat gamzeden simaları gördükçe, Saadet asrını hatırlamaktayız.
Cenab-ı Hak buu hatıra ile bize daha çok hatıraları gösterme yoluna hidayet buyursun, neslimizi tarik-i müstakime hidayet buyursun. Bu büyük kavga ve mücadelede, biz zayıf kullarına cesaret, emniyet ve itminan ihsan eylesin. Kelime-i Tevhid’e bel bağlayıp, bel kırıp boyun bükenlerden eylesin. Kendisine dayandığımız zaman, iş yapar çağları esir ederiz. Kendi başımıza kaldığımız zaman, elimizden bir şey gelmez. Cenab-ı Hak tarfet-i ayn içinde bile bizleri nesimizle başbaşa bırakmasın…
Elâ inne ahsenel-kelâmi ve eblagan-nizâm…Kelâmüllâhil-Melikil-Azîzil-Allâm…
Kemâ kâlellâhü tebârake ve teâlâ fil-kelâm…
Ve izâ kuriel-Kur’ânü festemiû leh… Ve ensıtû lealleküm türhamûn…
Eûzü billhi miheşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
İnnallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn…Sadekallâhül-Azîm… Bârekallâhü ve velicemîıl-mü’minin…
……..
Elhamdülillâh, Elhamdülillâh, Elhamdülillâhi hamdel-kâmilîne kemâ emarr
Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühün-Nebiyyül-Mu’tebarr…
Ta’zîmel-linebiyyihî ve tekrîmen lifehâmeti şâni safiyyih…
Fekâlellâhü Azze ve Celle min kâilin muhbiran ve âmirâ…
İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-Nebiyy Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ…Lebbeyk!..
Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin Kemâ salleyte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbrâhîme fil-âlemîne Rabbenâ inneke Hamîdün Mecîd.
Ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin kemâ bârakte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbráhîme fil-âlemîne Rabbená inneke Hamîdün Mecîd.
Verdallâhümme anissıddîkı Ebî Bekrin vel-Fârûka Omara ve Osmâne ve Aliyyin Radyallâhü anhüm ve anissitteti bakıyetil-aşeratil-mübeşşirati ve anissahâbeti vettâbiîne el-Ahyâru minhüm vel-Ebrâr.
Ve Selleme teslîmen kesîran ilâ yevmil-haşri vel-karâr vahşürnâ meahüm bilutfike âmîn…
Allâhümmensur men nasaraddîn…
İnnallâhe ye’müru bil-adli vel-ihsâni ve îtâi zil-kurbâ ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy… yeızuküm lealleküm tezekkerûn. (16/90)
Ibâdallâh!.. Allah’ın kulları!..Bu şeref bu paye bu ünvan size yeter; Allah’ın kulları!.. Allah’a kul olma âlî payesiyle şerefyâb ve serfirâz olan, Allah’a kul olma şerefini ihraz eden, bütün şerefi Allah’a kulluğuna bağlı olan, şerefi O’na kullukla bulan Allah’ın şerefli kulları!..
İttekullâhe ve atîû. Allah’a karşı gelmekten, isyandan çok korkun; Azameti kadar, acziniz ve fakrınız kadar, büyüklüğü kadar küçüklüğünüz kadar korkun!.. İsyandan sakının ve saygı içinde ona itaat edin.Takva dairesi içine girin! Ayatı tekviniyenin esrarını kavrayın İlahi kelamla ve kendinizle tevfikini yapın!
İnnallâhe ye’müru bil-adli. Allah en geniş manasıyla adaletle; dosdoğru yolda sıratı müstakimde dürüst bir hayat yaşamakla emrediyor.
vel-ihsâni. En geniş manasıyla ihsanla; Mevlayı müteali görüyor gibi O’na kulluk yapmakla; her ne kadar siz O’nu görmeseniz de O sizi görüyor ve her halinize nigehban bulunuyor ya!..
Ve îtâi zil-kurbâ. Yakın daireden başlamak süretiyle yakınlara bir şeyler vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyetin ufkunuzda şehbal açması yücelmesi ve bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle emrediyor.
Ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy. Ahlaksızlığın her çeşidinden; büyüğünden küçüğünden gizlisinden açığından, Dinin kerih gördüğü, Rasulü Ekremin çirkin dediği şeylerden sizi menediyor. Dinin emirlerini dinlemeyip serkeşlik yapmanın, hakka baş kaldırmanın, huzursuzluk çıkarmanın her çeşidinden de men ediyor.
Yeızuküm lealleküm tezekkerûn. Size böyle vâz-u nasihatta bulunuyor, irşad ediyor ta düşüne, kendinize gelesiniz, istikamet bula, inhiraflardan uzak kala, rızasını kazanarak emnü eman içinde doğruların varacağı cennete dahil olasınız…
Ekımıssalâh innassalâte tenhâ anil-fahşâi vel-münkar…vele-zikrullâhil-ekbar…vallâhü ya’lemü mâ-tasnaûn… (Ankebut, 29/45)
HUTBE NAMAZ-2 (25 Ağustos 1978)
ABDEST VE NAMAZLA MÜMİN TEMİZLENİR, PARLAR VE AHİRETTE TANINACAK HALE GELİR…
PEYGAMBERİMİZİN SAHABİ KABİRLERİNİ ZİYARET EDİP “KARDEŞLERİME DE SELAM OLSUN!” DEMESİ…
ÜMMET-İ MUHAMMED’İN AHİRETTE “GURRAN MUHACCALİN” OLMASI…
MAHŞERDE ÜMMET-İ MUHAMMED’İN ALINLARI ABDEST UZUVLARI PARLAYACAK…
ALLAH RASULÜ TANIYACAK, BENDENDİR DEYİP ALACAK…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Yâ eyyühellezîne âmenû izâ küntüm ilassalâti…” (Maide, 5/4)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Allah’a kulluğun, Allah’a karşı yaptığımız kulluğun fihristi, hülasası, enmüzeci olan namazın, miftahı, içte bir hazırlık ve dışta da abdest almaktır.
Abdest almak, ruhu zindeleştirmek, Rabbimizden gelecek lutufları intizar etme havasına girmektir. Soğuk suyu vücudumuza vurduğumuz zaman, bir elektriklenme ile nasıl vücudumuzda bir zindelik hissedersek, nasıl mafsallarımıza dokundurmakla bu suyu vücudumuzda bir zindelik hissedersek, nasıl bunun fiziki ve tabii bir izahı vardır. Öyle de gençleşmiş, dinçleşmiş ve zindeleşmiş ruh, Rabbinden gelecek şeylere makes olabilme hüviyetini kazanmış demektir.
Bu mana ve keyfiyette olan temizlenmedir ki, ümmet-i Muhammed’in ahirette sair ümem arasında hususi bir isimle çağrılmasına vesile olacaktır. Allah Rasulü:
“ümmetî yür’avne yevmel-kıyameti gurren muhaccelîn min âsâril-vudû’ “…”
Kıyamet gününde benim ümmetim gurren muhaccelîn diye söylenir, onlardan bahis yapılır.
Nedir “Gurren Muhaccelin”?
Alınları pırıl pırıldır, etrafa nur saçmakta, hakikat gamzetmektedir. Abdest uzuvlarından çıkan nur, onların ümmet-i Muhammed olduğuna delalet eder. Abdest uzuvları da pırıl pırıldır. Bir taraftan tertemiz dupturu öbür taraftan ammet-i Muhammed olduğunu gösterecek mahiyette nur saçmaktadır, parıl parıldır.
“Her kim abdest uzuvlarının parlaklığını arttırmak izterse, daha fazlasıyla yıkamak isterse yapsın!” buyruyor Allah Rasulü…
Sahih bir hadisi şerfite bu meseleyi tafsilen değişik bir şekilde bize bize Sahabi naklediyor.
Bakiyyül-Garkad’a gittik, bugün dahi tarihçilerin tesbit ve ifadesiyle on bin Sahabiye sinesinde yatıran Medine mezarlığına, Rasulü Ekrem son günlerini yaşarken hem Bakiyyül-Garkad’akilere veda etmiş hem de şühedasına veda etmişti.
Bunun ledünnî ayrı bir manası vardı: Ahirette Rasulü Ekrem kendisine has yüksek paye ve makamla belki, kıyamete ve mahşere kadar kimse kendisiyle görüşemeyeceği için, doğrudan doğruya kabirdekilere veda etmiş, cismaniyeti itibariyle bir kere daha onların karşısına çıkmış, bir daha o büyük ruhlara selam çakıvermişti.
Bakiyyül-Garkad’a girdiğinde:
“Selamün aleykül dâra kavmin mü’minîn ve innâ inşallahü an kabîbin lâhikûn”
“Ey bi mezarlık ahalisi! size selam olsun, inşallah yakında buraya geleceğim!” diyordu. Ve o gün bugün mezara gidince bunu söylemek ümmete sünnet olmuştur.
Ve bir müşahede oldu muhtemelen, nazarları derinleşti bakışları buudlaştı ve dudaklarından şu sözler döküldü:
“Vedittü ennâ kadre ihvânena”
“Ah ne kadar isterdiğim kardeşlerimi görmeyi.
– “Evelesnâ ihvâneke yâ Rasûlallâh”…Biz kardeşlerin değil miyiz yâ Rasûlallâh?..
– “Entüm Ashâbî ve ihvânî lem yeti min badü”…
– “Siz benim arkadaşlarımsınz, sadık yârım ve yârânımsıznız. Benim kardeşlerim henüz gelmediler, onlar sonra gelecekler”
Şerefli bir cemaat, şerefli bir ümmet şerefli bir millek!..
– “Eta’rifü yâ Rasûlallâh, inne men lem ye’ti min ba’dü”
– “Henüz gelmemiş kimseleri tanıyabilecek misin, nasıl tanıyacaksın?”…Allah Rasulü şöyle buyurdu:
– “Eraeyte lev enne racülen lehû haylün gurrun muhacceletün ve beyne zahrânihim haylün dühmün hel ya’rifü hâzâ haylehû”…kaâlû…”Neam!”
– “Bir adam düşünün…Öyle bir adam ki alınları parıl parıl atları var, ayaklarının sekileri bembeyaz olan atları var. Siyah ve dor atların içinde kendi atlarını tanır mı tanımaz mı?”
– “Evet tanır” dediler.
– “Feye’tûnâ gurran muhaccelûn”
– “Benim ümmetim de gurran muhaccelin olarak gelecekler. Allah’ın huzuruna gelirken karşıdan bakacağım, alınlarında secdenin emaresi nur gamzeder göreceğim. abdest uzuvları nurla etrafa nur saçıyor göreceğim, at sahibinin atlarını tanıyacağı gibi ümmetimi tanıyacağım.
– “Ve ene faratuhüm alâ havzî”
– “Ben havzımın başında onların faratıyım! Ben o kardeşlerimden evvel gidiyorum”…
Faratın manası budur: Onlardan önce gidiyorum…
– “Onlardan önce gidiyorum, gideyim onlara yer hazırlayayım, kevserimi hazırlayayım, maşrapalarımı hazırlayayım, bir misafiri misafir eder gibi…onları güzel karşılaya, istikbal ede, hüsn-ü istikbalde bulunayım”
– “Eve ene faratuhüm alâ havzî” buyuruyor.
“Havzımın başında ümmetimin faratıyım. Secde ede ede alınlarında secde emaresi belirmişlerin faratıyım. Abdest ala ala mahkeme-i kübrada, ma’dele-i ulyâda, mahşerde herkesin “Nefsî nefsiî” dediği yerde, abdest uzuvlarının saçtığı nurlarla kendilerini tanıyacağım ümmetimin faratıyım…
Nicelerini havzımın başından kovdukları zaman, yüzü nur gamzeden, abdest uzuvlarından semalara doğru amudi nuraniler yükselen ümmetimin imdadına koşacak şefaat edeceğim..
“Ve ene alâ havzî faratün”…
Havzımın başında onların faratıyım…Hadis değişik rivayetlerle nasıl ifadeedilirse adilsin, bize anlatılan şudur:
Fahr-ı kaniat Efendimizden asırlarca beride uzak kalmış, bulunmuş olmasına rağmen, abdest ve namaz hatırasıyla, abdest ve namaz müzekkiratıyla, Allah ve Rasulüllah’ı hatırlayarak içinde bir aydınlık hasıl eden, iç berraklığına ulaşan bir cemaate Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam Bakiyyül-Garkad Ashabına selam çakarken, asırları aşıyor, bir temenna çekiyor, bir selam veriyor:
“Ne kadar arzu ederdim kardeşlerimi görmeyi buyuruyor”
Büyük bir keyfiyet var idi ki ahirete irtihal edeceği zaman, mezarın altındaki Ashabı Allah ona gösterdiği gibi, bir televizyon ekranında adeta gelecek ümmet-i Muhammedi de gösterdi. O Bakıyyül-Garkad’da son teftişini yapıyordu. Gelmiş geçmiş ölmüş ümmetler güruhuna karışmış ümmetinin teftişini yaptığı gibi, gelecek ümmetinin ruhlarını da teftiş ediyordu.
Bu cismaniyet itibariyle, bedeni keyfiyetiyle son bir kere daha, Kaid-i Azam’ın kumandan-ı muhteşemin, ümmetine “Sağdan hizaya gel!” deme manasınaydı…
Bakıyyül-Garkad’da son görmüştü Eshab-ı kabre, kabir ehline selam verilir gibi selam vermişti. Ekranda gördüğü ümmetinin simasını görünce de, pırıl pırıl simalara, kendi nurundan müktesib simalara, kendi nuruna aşık ve hayran olmanın ifadesi manasında:
“Ne kadar arzu ederdim, sonradan gelecek kardeşlerimi görseydim!” buyuruyor
Muhterem Müslümanlar!…
Bu Rasulü Ekrem’in iştiyakıdır…
Bizdeki iştiyak!..
Bizdeki iştiyak, abdest uzuvlarını, O’nun fermanına uyarak, ahirette nurlanacak şekilde burada yıkamak, alnımızı secdenin gamzesiyle süslemek, O’na ümmet olma şiarıyla, şeairiyle alametiyle huzurunda haşr-u neşr olmak. Onun görme arzusuna burada icabet etmek…
“Bizi görmek mi arzu ediyorsun yâ Rasûlallâh…”
İşte sana kavuşma iştiyakı içindeyiz. İşte ubadüt-ü taatımızla sana krubiyet için çırpınıyoruz. İşte senin Hadisi şerifte ifade buyurduğun gibi, mekarihte abdesti tastamam alıyoruz, sıcakta camide terlemeye rağmen namaz kılıyoruz. İşte sana kavuşmak için oruç tutuyoruz. Günler uzun havalar sıcaktır, orucunu yiyen bir sürü bakışı bulanmış insan vardır, bunların içinde biz, dişimizi sıkmış, senin bıraktığın müzekkirata sadakat içinde yapıyoruz.
Böyle diyebiliyorsak ne mutlu bize..
O, ümmetine bağlılığının ifadesi, 14 asır ötesine selam çakmak süretiyle söylediği “Selamün aleyküm” e “Ve aleyküm selam” demiş olacaksınız.
Saygın varsa, içinde kavuşma arzu ve iştiyakın varsa, O’na kavuşma yolunda olacaksın. Zira niceleri var ki mahşere çıkacak ama O’nu göremeyecekler. Hesap için Allah’ı görecek ama şefaat için O’nu göremeyecekler.
Bütün bu göremeyen körler ve mahrumlar içinde, kör ve mahrum olmamanın yolu mescidden geçer, oruç manasına aç durmadan geçer, malından bir parça ayırıp hak yolunda zekat vermenden geçer, meşakkate ve masrafa katlanıp mehaliki iktiham ederek hacca kadar gidip, ubudiyet-i kübraya mazhar olmak, Kabeyi tavaf etmek Aleyhissalatü vesselam’ın huzuruna gitmek, selam verip ahd-ü peymanını yenilemekten geçer…
Allahü teala 14 asrın tozunun toprağının gözünü kör ettiği ümmeti Muhammed’in gözünü lahut aleminin mütebessim vechesine açsın, bizleri gaflet aleminde, mağaranın içinde esrarlı oyunları oynamadan halas eylesin…
Nazarımızı ebedileştirsin, ulvileştirsin, lahut aleminin sürmesiyle sürmelendirsin, gerçek aleme kamet-i kıymetine uygun bizleri muttalî kılsın..
HUTBE NAMAZ-3 (01 Eylül 1978)
NAMAZ, AĞIR AMA TATLI BİR MÜKELLEFİYETTİR…
NAMAZ CAMİ BİR İBADETTİR, BÜTÜN GÜZEL ÖZELLİKLERİ KENDİNDE TOPLAR…
ABDEST VE NAMAZ MELE-İ ALA’DA KONUŞULAN ÇON ÖNEMLİ BİR İBADETTİR…
NAMAZ İNSANI HER ÇAŞİT GÜNAHTAN, KÖTÜLÜKLERDEN UZAK TUTAR…
HZ.ÖMER NAMAZDA DÜŞÜNDÜĞÜ BİR KONUYLA HASTA OLMUŞ YATMIŞTI…
HZ.ALİ’NİN VÜCUDUNA SAPLANAN OKU NAMAZDA ACISIZ ÇIKARTTIRMASI…
Hz.CAFER’İN, MUTE’DE ŞEHİT OLMASI, CENNETTE KANATLARIYLA UÇMASI
HZ.ABDULLAH İBN-İ CAFER’İN KANGREN OLAN AYAĞININ KESİLMESİ, KALANI İÇİN HAMD ETMESİ…
Hz.ABDULLAH İBN-İ CAFER’İN OĞLU DÜŞÜP ÖLÜNCE, DİĞER ÇOCUKLARI İÇİN HAMD ETMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“İnnassalâte tenhâ anil-fahşâi velmünker…” (Ankebut, 29/45)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Müminler olarak, hayatımızı emir ve nehiy ortasında; birini yaparak, öbüründen kaçarak tanzim etmemiz gerekmektedir.
Bütün emredildiğimiz şeyleri yapmak, İslamın bir yanı, bütün yasak edilen şeyleri terk etmek o da öbür yanı.
Biz sırat-ı müstakim erbabı olarak böyle yaptığımız zaman Ümmet-i Muhammed olacağız.
Bütün yasaklar terk edilmiş bütün emredilen şeyler yerine getirilmiş bir cemaat, namazın bu işi teminde rolü çok büyüktür.
Evvela namaz bizim emrolunduğumuz şeylerden biridir. Hem çok ağır birisidir. Abdesti ile beraber günde beş defa, Allah Rasulü buyuruyor
“Mele-i âlâ’da neyin çekişmesi yapılıyor biliyor musunuz?”
“İsbâgul-vüdû’ı alel-mekarih”
“Nefsin hoşnutsuzluğuna rağmen tastamam abdest almak, karda kışta soğukta sıcakta abdest almak, suyun az bulunduğu çok bulunduğu yerde abdest almak, tastamam abdest almak…”
Mele-i âlâ’da bu işin sevabının yazılması hususunda melekler arasında çekişme devam eder. Bu meselenin münakaşası, kalemlerin münakaşası duyulur.
Namaz ağır bir mükellefiyet!..
Ama tatlı bir mükellefiyet!..
Namaz mükelelfi, Mükellif’e yaklaştıran, emir verene yaklaştıran, emir verenle verilen arasında bir bakım hayt-ı vüslat halinde görülen bir mukaddes ibadettir. Memur olduğumuz şeylerin başında namaz gelir.
Aynı zamanda namaz kur’an’ın beyanıyla:
“İnnassalâte tenhâ anil-fahşâi velmünker…” (Ankebut, 29/45)
Namaz insanın menhî olan şeylerden insanı alıkor. İnsanı fuhşiyattan, ahlaksızlıktan, her türlü denaetten, nefis hissetinden, şer’in çirkin gördüğü münkerattan insanı alıkor nehyeder.
Namaz, câmî bir ibadettir…
Namaz, Ahmed isminin mazharı, Esma’nın iç içe giriş keyfiyetinin ifadesi…Namaz hem bir emirdir hem de nehyedici bir hüviyet taşımaktadır…Onun için ona câmî diyoruz…
Namaz insanı ahlaksızlıktan alıkor.
Siz mefhum-ı muhalifiyle veya lazim-ı manasıyla meseleyi anlatırken, namazı kendisini ahlaksızlıktan alıkoymayan bir insana namaz kılmıyor diyoruz. Bu bir bakıma doğru bir bakıma belki değil.
Ama şurası doğru: Mümin dosdoğru namaz kılarsa, o namaz onu, fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyacaktır…
Çünkü namaz günde 5 defa hayatın hesabını vermek üzere Rabbin huzuruna geliştir.Cennetim ve cehennemim vard iyen Rabbin huzuruna geliştir. Cehennem üzernide sıratı geçiyor gibi, cennete koşuyor gibi, arkadan Azrail’in pençesini yiyeyecek gibi, önde Rabbin hesabına çıkacak gibi, solda şeytanın igvası, sağda meleğin teyidi, Rabbin huzuruna öyle gelişin ifadesidir.
İmam fatihayı zammı süreyi okuyor, namaz kılıyorsunuz, huzurda duruyorsunuz, cennete ait bütün hususiyetler, cehenneme ait bütün hususiyetler gözünüzün önüne dökülüyor…
Ne gibi oluyor?..
Bir adama diyoruz ki:
“İşte sana kadın alemi; istediğinle istediğin gibi temettü edebilirsin? gırtlağına kadar batabilirsin…
İşte sana helal haram demeden kazanç yolu…faiz, riba, rüşvet her şeyi alıp yiyebilirsin, istifade edebilirsin, zevk sürebilirsin…
İşte sana dünyanın, makamın mansıbın yolu…
Bunları mvakkat yaşadıktan sonra perdeyi kaldırıyoruz:
Gideceğin yer şu alev alev yanan gayyadır, eğer bu şeylere inhimak etmezsen; perdeyi kaldırıyoruz, gideceğin yer şöyle zümrüt zümrüt cennet bahçeleridir, perdeyi indiriyoruz…
Şimdi sen serbestsin!..”
“Femen şâe feyümin vemen şâe fel-yekfür!..” (Kehf, 18/29)
Hakikatı açık seçik anlattıktan sonra isteyen kafir olsun isteyen mümin olsun, isteyen ehl-i dalalet isteyen ehl-i hidayet olsun…İsteyen masiyete inhimak etsin, isteyen ibadet-ü taata tehalük göstersin.
İnsan orayı gördükten sonra artık fuhşiyata dalar mı!..İnsan cenneti gördükten sonra ibadüt-ü taatı artık bırakır mı?..
Onun için Allah Rasulü:
“Cennet ve cehennem her ikisi de kuşatılmıştır. Biri şehvetle çepeçevre sarılmıştır. Birine girmek için bir kısım meşakkatlere katlanmak lazımdır. Birinden de kurtulmak için bir kısım şehevî şeylere sabretmek lazımdır. Namaz bu perdeyi kaldırıyor bize…
Günde beş defa gözümüzün önünde, manasıyla mahiyetiyle, içindeki kıraat ve tilavetiyle gözümüzün önünde, manasıyla mahiyetiyle, içindeki kıraat ve tilavetiyle gözümüzün önünden perdeyi kaldırınca, değil menhiyata girmek, değil fuhşiyata dalmak, değil münkerata inhimak etmek, belki mubah şeylerden bile iştahımız kaçar; gerçek müminlerin iştahı kaçıyordu.
Hz. Ömer namazda duyduğu bir şeyle hasta oluyor, bir gün evinde hasta yatıyordu.
Sahabi anlatıyor, hasta diye ziyaretine gidiliyordu. Namaz bu kadar dünyadan ve dünyaya ait işlerden alıkoyuyordu.
Anladınız mı “İnnessalate tenhâ anil-fahşâi….” ne demek!
Muhakkak ki Allah’ın zikri çok yücedir. Rabbin hatırlatması, kendini hatırlatması…O’nu hatırdan çıkarmama çok büyüktür. Bu da işin ayrı bir yönüdür.
Tablonun ayrı bir tarafı: Her cuma hutbeden minberden inerken söylüyoruz:
“Velezikrullâhi ekbek”
Allah’ı anış çok büyüktür. Huzurun dâîsi huszursuzluğun dâfiidr Allah’ı çok anış.
Allah’ı gönülden anıştan daha büyük hiç bir şey yoktur. Onun için gerçek mümin, O’nun aklından çıkışına tahammülü yoktur.
Ehlullah da kendi makamlarına göre, Rabbi unutma guslü icab ettirir demişler.
Guslün manası: Yan çizme, muvakkaten Rabden uzaklaşma, behimî ve şehevî hislerini yaşamaktır.
Keffaret için guslediyorsun. Ehlullah bir ân-ı seyyâle Rabbinden gafil olsa kalkar boy abdesti alır, gerektir bu der.
Şeriat böyle bir şeyi teşrî etmemiş, bu bir gönül işidir, vicdandaki durulugun ifadesidir. Ehlullah bir anı seyyale Rabinin kafasından çıkmasına tahammülü yoktur ve O, kafada iken de başka şeylerin oraya girmesine imkan da yoktur.
Hz. Ali, vücuduna saplanan oku namazda aldırıyordu. kemiğe saplanan oku çıkarılırken acı duymuyordu.
O sülaleden hatıra gelen birisini anlatayım:
Abdullah ibn-i Cafer ibn-i ebî Talib.
Var mı bilmeyen onu? Mute’nin kahramanının oğlunu bilmeyen var mı? Allah Rasulü Mute’den sonra şöyle buyuracaktır:
“Cennette Cafer’i iki tane yeşil kanatla uçtuğunu gördüm. Cennete kendisiyle beraber giren arkadaşlarının boynunda tasma vardı. Zira onlar başlarına kılıç ve mızraklar inerken, sağa sola bakma, başlarına çare arama az akıllarının köşesinden geçtiği için onların boyunlarına tasma vurulmuştu.
Cafer’i gördüğümde dosdoğru tasmasız gördüm. Çünkü ölümü gülerek karşılamıştı. Mızraklar vücuduna kalkıp inerken, kılıçlar üzerinde onu budarken, zevkle bu manzarayı seyrediyordu…tasmasız gidiyordu…
Abdullah ibn-i Cafer bu büyük zatın
oğludur. Mute Kahramanı’nın oğlu…
Emevi devrinde Şam’a gidiyor. Haşim ibn-i Abdilmelik’i ziyaret etmek üzere. Muhtemelen Rabbin böyle bir ziyarete rızası yoktu. rızası yoktu ki, mukarrabinden olan bu zatın ayağına yolda bir şey battı. Tedavi yoluna tasaddî edilmediği için de yara fesada uğradı kangren gibi bir şey oldu. Hişam’ın huzuruna çıkınca da çoktan iş işten geçmişti.
Hekimler çağrıldı onlar: Ayağı kesmezsek bacak kesilecek…Ve babasının kolu bacağı Mut’de kesilen bu insanın ayağı, Halife’nin önünde kesiliverdi.
Kaderin cilvesi baba oğul ayaklarını dünyada bırakıph Rablerinin huzuruna öyle gidecekler.
Hekimler: “Ayağı keserken uyuşturalım acıtmayalım bağırtmayalım” dediler.
– “Nasıl uyuşturacaksınız?”
– “Sen uyuyacaksın, hiç bir şey duymayacaksın!”
– “Katiyyen olmaz dedi, bir an-ı seyyale Rabbimden gafil olmak istemem”
Gönlünü Rabbine tevcih etti, onlar ayağını keserken o bakıyordu.
Tezekkür…Bu işin bir yanı…Rabbinden bir an-ı seyyale gaflete tahammülü yoktu ehlullahın…
Öbür tarafına bakın!..
Kesik ayağı bir kaç dakika sonra eline alıyor ve :
“Rabbim! Sana ham ederim, bana daha evvel bütün uzuvlarımı tastamam vermiştin, şimdi bu uzuvlarımdan bir tanesini aldın! Diğer afiyet içinde bıraktığın uzuvlarımdan ötürü sana hamd ve sena ederim!”
Şuura bakıyor musunuz?
“Velezikrullâhi ekber!..”
Rabbi Azametine uygun büyüklüğü ile hatırlama…
Bu belakeşin başına bela yağmur gibi yağar. Bir haber geliverir Abdullah’a, çocuklarından biri Hişam’ın damından düşüp şehit olmuştur. Ellerini kaldırır:
“Rabbim! Geriye kalan afiyetteki çocuklarımdan ötürü sana ham ederim!…
Gidenin fezâ’ı ve cezâ’ı değil, geriye kalanın hamd ve senası..
Rabbin sana lutfettiği şeyleri idrak etme ve onların şükrünü eda etmeye çalışma…
“Velezikrullâhi ekber”
Müminin yolu budur. Bu derin tezekkür içinde, bu ciddi hatırlayış içinde, hayatının her zerresine Rabbin adını zerk edecek, melekler gibi yaşayacak…Melekten farklı göremezsiniz Abdullah ibn-i Cafer’i…
Hz. Eyyüb misal müşahede edersiniz Abdullah ibn-i Cafer’i. Babasıyla cennete pervaz edip uçtuğuna şahit olursunuz.
Nedir onu böylesine pervaz ettiren husus?
Gönlünü hakka vermesi, namazın hakiki manasını bütün hayatına işlemesi, gerçek huzuru kazanması, kinden nefretten, öfkeden…Allah’ın sevmediği bütün münkerattan uzak kalaması, tatlı bir hayat nescetmesi….Nescine Allah cümlemizi muvafak kılsın.
Ramazanın elveda el-firaklarıyla, kırık gönlümüzle Rabbimizden niyaz ediyoruz: Bizi Sırat-ı Müstakime hidayet eylesin, arzularımızın kaprislerimizin, şehvetlerimizn meydana getirdiği insanlar olmadan bizi masun ve mahfuz eylesin. İhlası etemme, Peygamberlerin istediği şeye, Muhlisîn ve Muhlasîn olmaya muvaffak kılsın…
HUTBE NAMAZ-4 (08 Eylül 1978)
NAMAZLA BOY ÖLÇÜŞECEK İKİNCİ BİR İBADET YOKTUR…
NAMAZ BÜTÜN İBADETLERİN RUHUNU KENDİNDE TOPLAR…
PEYGAMBERİMİZİN HAYATINDA HİÇ BİR NAMAZ BOŞLUĞU OLMAMIŞTI…
PEYGAMBLERİMİZİN VEFATI ÖNCESİNDE “NAMAZ!.. NAMAZ!..” DEMESİ…
HZ.ÖMER’İN DE “NAMAZ!..” DİYE DİYE VEFAT ETMESİ…
SECDE ETMENİN ANLAMI VE AĞIRLIĞI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Bütün ibadetlerin fihristi olan namaz, müminlerin kurtuluşunun beşaretini taşır.
Haşyet ve saygı dolu bir gönülle, Rahmet ve Kerem sahibi Rabbimize karşı namaz adı altında kulluğumuzu eda etmemiz, dünyevî ve uhrevî saadet ve selametimizin, bahtiyarlığımızın beşaretini taşır.
Bu müjdeyi bize Kur’an verir. Kalbi haşyet dolu olanlara, içi ve dışıyla saygı kesilmiş bulunanlara, cirmiyle cürmüyle hakaretiyle, Allah’ın azameti karşısında yerini idrak edenlere Kur’an’ın beşaretidir.
Onun içindir ki. şahsi kulluklar arasında, ubudiyet arasında namazla ölçüşecek ikinci bir ibadet tasavvur etmek mümkün değildir.
Namaz bütün ibadetlerin manasını ruhunda taşımaktadır.
Namaz üzerinde bütün ibadetlerden bir çizgi bulunmaktadır.
Sair ibadetler, insanın mükellef olduğu şeyler, arasıra insanın omuzuna biner, insan onları eda eder kurtulur. Fakat namaz muttasıl insanın Allah ile alakasını temin eder. İnsanın Rahmetle sılasını temin eder. İnsan günde beş defa yerine göre on defa hayatın en tatlı durumlarını terk etmek süretiyle kalkar bu sılayı temine çalışır. Onun içindir ki büyük bir davayı yüklenerek gelen beşerin en büyük mükellefi Aleyhissalatü vesselam, namaza en büyük ehemmiyeti veriyordu.
Kur’an namazın etrafında ciddi tahşidat yaparken, Allah Rasulü namaz kılmayanlardan hiç bir şeyi kabul etmiyor, hiç bir şeyin Allah katında geçerli olmayacağı hükmüne varıyordu. Bizzat kendisi meseleye haddinden fazla ihtimam gösteriyordu.
Kaç defa dinlediğiniz bir şeydir. O, günde 5 vakit namazla iktifa etmiyordu. Bu münacaat ve sılanın gece dahi devam etmesini diliyordu. Ve bunu yapmaya çalışıyordu. Gece kendisi için bir mükellefiyet saydığı namazını eda edemezse, arada boşluk olmasın diye gündüz adeta onu kaza ediyordu.
Aleyhissalatü vesselam’ın başlayıp da ara verdiği, bazısını terk ettiği ibadet-ü taatı adeta görmek mümkün değildir. Sadece ümmetine kolaylık olsun diye bazı meselelerde ara sıra terki melhûz olsa dahi, gece belki onun kaç katını eda etmek süretiyle, kendine göre boşluk saydığı o boşluğu doldurmuştur. Bu ruh ve şuur içinde yaşamış, muttasıl Allah’a doğru kanat çırpmış, yükselmeye çalışmıştı…
Vefat ederken de başka şey düşünecek değildi…
O’nun son dakikalarını Hz. Aişe vasıtasıyla öğrenelim…
Saadethanesinin menfezi, kapısı mescidin içine açılıyordu. Onun bir ayağı evinde ailesinin içinde, bir ayağının mescidde olmasını düşünüyordu. İtikafa girdiği zaman mescidin içinde girer, arasıra başını Saadet hanesine hücresine uzatıyordu. Adeta ikiye bölünmüştü maddesiyle de. Yarısı evinde yarısı da mescidde bulunuyordu. İşine giderken mescidinden geçiyordu, namazını kılıyor öyle ayrılıyordu, evine girerken mescide uğruyor, namazını kılıyor öyle giriyordu.
Namaz O’nun için bir yol olmuştu. mescid uğrak bir yer olmuştu. Onun için yükselinecek yer, imkan vücub arası makam olmuştu. O, bir an dûr olmadan bu yolda ilerlemişti. Allah Rasulü, son dakikalarını yaşarken bunun heyecanı, tabiri caizse hülyaları içinde geçiriyordu o dakikaları…
Sahabi, onsuz saf bağlayıp Rabbin huzurunda durmak istemiyorlardı. Gönülleri hep şu istikamette atıyor, şu istikamette bir manayı gösteriyordu.
Rab vasıtasız herkesin ibadetini kabul buyurur fakat şu Mukteda-i Kül, Rehber-i Ekmel’in arkasında, ebedi mihrabımıza teveccühün bir neyvesi var ki biz, Rasulü Ekrem’in arkasına sığınarak adeta kulluğumuzu O’nun vesayası altında, sayebanlığı altında takdim ediyoruz. İşte bunu O’nsuz duyamayız. O’nu önümüzde duyduğumuz zaman, duyacağımız şeyleri başka zaman duyamayız.
Onun için vakit geliyordu geçmeye duruyordu. Onlar kalkıp saf bağlayıp namaz kılmak istemiyorlardı. Hep önlerinde O’nu görmüş, O’nun arkasında namaz kılmaya alışmış, sûzişî nağmeleriyle ara sıra kendilerinden geçmiş, daha secde mevsimi gelmeden ayaklarının bağı çözülmüş, secdeye kapanmışlardı…Bundan ayrılmak istemiyorlardı.
O da cemaatinin önüne çıkmayı onlara namaz kıldırmayı düşünüyordu. Ama sen gel gör ki, hastalığın heyecan ve helecanı, hastalığın O’nu aç bî-ilaç bırakması, O’nda takat bırakmamıştı ki mescide gelsin…Humma kıskıvrak etraftan sarmış, bir adım atmasına imkan vermiyordu.
Hz. Aişe diyor, Buhari’de görüyoruz: Kendine az geliyordu, gelir gelmez: “Namaz!..” diyordu.
“Başıma su dökün bir kova, kendime gelirim” diyordu.
Başına bir kova su döküyorduk, az kendine geliyordu, doğruluyordu bir daha bayılma geliyor, kendinden geçiyordu.
sahabi mescidde imamını bekliyordu, cemaat imamın çıkacağı anı intizar ediyordu, heyhat!..Bunlar son düşüş kalkıştı…
Cemaatinin önünde bir daha dize gelemeyecek…………………..secdeye düşemeyecekti. O, son dakikalarını yaşıyordu.
“Bir kova daha su dökün!” diyordu.
Bir kova su daha dökülüyordu. Kovalarla başına su dökülüyordu. Sahabi de kovalarla suları gözlerinden boşaltıyordu…
İmam gelmiyordu, gelmiyordu…………………….
Cemaat, İmamın hasreti içinde……………………..imam, namazın hasareti içinde kıvranıp duruyordu.
Cemaat bu, İmam bu…………………….Biz böyle cemaat biliyoruz, böyle imam biliyoruz. Cemaat bu, imam bu………………Allah manasının zerresini hiç olmazsa bizlere lutfetsin ulaştırsın.
Son gündü…Ecel yeli mülkünde esmeye başlamıştı, felek ayak ayak onun çarkına yaklaşmaya başlamıştı, arş-ı emanında sûr sesi gelmeye başlamıştı. Hususi kıyameti kopması için bütün kaideler çözülmeye başlamıştı. Cemaat yine intizar içindeydi, perde kalkınca………………….bütün yüzler güldü……………….imam geliyor diye beşaşet gamzetmeye, beşaret gamzetmeye başladılar……….
O, perdeyi kaldırdı….Ona geleceksin denmişti, mele-i âlâ, nediyy-i âlâ etekleri mücevherlerle dolu seni bekliyor, biraz da…………….semalara şeref vereceksin……………. yeter yerde kaldığın……..ey semalı ve arzlı!…
Geleceksin denmişti, vicdanı bu sesi duymuştu. Perdeyi kaldırdı………………..cemaatini mükemmel buldu, önlerinde nadide iimam Ebu Bekir vardı, tekbir alıp cemaate namaz kıldıracaktı………………..Gayrı bundan öte bu cemaat her şeyi halleder dedi…Tebessüm buyurdular… Güller açıldı…
Perdeyi indirdiler…………………bir daha da kimse Cemalini görmedi.
Ebu Bekir O Cemali ancak……..bir kaç saat sonra örtüyü üzerinden kaldırdığı zaman…………………..görüvermişti.
“Hayatın da ölümünde ikisi de tatlı, ölümün de hayatın kadar güzel güzel demiş…………..o pak alnından öpüvermişti……………..
Rasulü Ekrem, namazın heyecan ve helecanını yaşamıştı. “Namaz!…Namaz!…” demiş yaşamış, “Namaz!…Namaz!…” demiş başına kovalarla suyu döktürmüş, “Namaz!…Namaz!…” derken kanat çırpmış, Rabbine yükselmişti…
Hz. Ömer sinesinden hançeri yemiş, ölümün helecanları içinde çırpınıyor……..Minarede ezan sesi yükseliyor………
“Namaz!…” diyor.
“Emiral-Mü’minîn!” diyorlar…
“Ha kalktım işte!” diyor…Zorla doğrulmaya çalışıyor. Her hareketinde içinden bir şeyler çıkıyor, kaybettiği kan yüzünden dudaklarını hareket ettirecek hali kalmamıştır. Mosmor olan dudaklarıyla “Namaz!…” diyor. Heyecan duyuyor “Namaz!…” diyor kıpırdıyor, “Namaz!..:” diyor harekete geçiyor, kalkabiliirim diye çırpınıp duruyor halbuki kalkamıyor……
Hz. Ömer de ruhunu “Namaz!…” diye diye Allah’a teslim ediyor. Ömer’in sinesine de hançer namazda saplanıvermişti. Namazın aşığı insan, vuslatı namazda olmuştu. Yüzünü yere moyan insan, yüzünü yere koyacağı, Rabbine yaklaşacağı
“Ekrabü mâ yekûnül-abdü min rabbihî fehüve sâcidün fe-eksirû biddüâi aleyy”
Rabbinize en çok yaklaştığınız an secde anıdır. Öyle ise çok dua edin.
Dudağı bununla tebessümle süslü iken, sinesinden hançeri yemişti. Belki orada bütün Eshabın sükut ettiği anda “Allah’ım!” diye feryat edivermeşti ve kimbilir bu ses, nasıl semalarda mevceler yaptı, arşta nasıl makes buldu, lahut aleminde nasıl makes buldu, bunu takdir eddemeyiz.
O da “Namaz!..” deyip bu bezme girmiş, “Namaz!..” deyip yaşamış, “Namaz!..” deyip Rabbin huzuruna varmıştı.
“Namaz!..” diyen hangisini kurcalayapı karıştırırsanız aynı şeyi göreceksiniz. O, üzerinizden ve omuzunuzdan atacağınız bir suhra bir angarya değildir.
Namaz Rabbi kurbiyetin ifadesidir.
“vemâ yetekarrabü abdün biehabbe şey’in ilallâhi teâlâ bissücûdil-hafiyyi”
İnsanın gizli secde ile Rabbine yaklaştığı gibi, ondan daha sevgili bir şeyle yaklaşması mevzu bahis değildir. Gizli bir secdede kimsenin göremediği yerde, içiniz kıvrım kıvrım kıvranırken, tekallübünüze Allah nigehban iken, yaptığınız secdedeki manada Allah’a o kadar yaklaşmış olursunuz ki, siz Allah’a yaklaştıkça, şeytan feryadı basar uzaklaşır.
Allah Rasulü şöyle buyurur:
“İzâ kare’el-abdü secdeten secede ve tezelleşşeytânü veyekulu vâveylâh. İnnehû ümira bissecdeti felehul-cenneh ve innî ümirtü bissecdeti feasaytü feliyennâr”
“Mümin secde ayetini okuyup yüzünü yere koyduğu Rabbine yaklaştığı an, şeytan ayrılır kaçar ve vaveylah diye feryad eder. Bu secde ile emrolundu secde etti cennete ehil hale geldi, Rabbin rızasını kazandı. Daha evvel ben secde ile emrolundum isyan ettim, benim için de cehennem mukadder oldu der…Vaveylayı basar ve uzaklaşır…
Ey Mümin!…
Seni Rabbine yaklaştıran namazdan dûr olma!..Hususiyle secdeye çok ehemmiyet ver. Yer yer; öyle bir sünnet ve müstehap yoktur, bahane ara Rabbin azameti karşısında secde etmek için, başını yere koymak için, derdini şerhetmek için…
“Dinle Rabbim!..Bu gönlümü kimse anlamadı…”
“Dinle Rabbim!..Bu gönlümün feryadını kimse dinlemedi…”
“Dinle Rabbim!..Benim derdimin teşrihine kimse derman olamadı” de…
İçini Rabbine aç!
“Rabbi innî zalamtü nefsi fagfirlî feinnehû lâ yagfiruzzünûbe illâ ente”
“Rabbim senden başka magfiret edici yoktur, nefsime zulmettim, alnımı kirlettim, cirmimin küçüklüğüne bakmıyarak büyük cürümler yaptım, azametinle sana dehalet ediyor, gururumu kırıyor, başımı yere koyuyorum, beni magfiret et!.. Zira başka kapı tanımıyorum, tanısaydım gidip onun eşiğine başımı koyacaktım, tanısaydım ona secde edecektim, halbuki sen şahit ve nigehbansın………..
Mücrim dahi olsam, agyâr ocağında yanmadım………….başımı agyârın kapısına koymadım, kimsenin kapısını dövmedim, kimsenin karşısında secde ve ruku etmedim…
Başka şeylerime başkaları karışabilse bile, secdeme kimseyi karıştırmamaya çalıştım. Şeytanın vaveyla edişleri arasında kaçışına karşı, ben “fefirrû ilallah” emrine uydum, sana doğru firar ediyorum, sana sığınıyor ve sana dehalet ediyorum.
Bu gidiş bu seyahat bu miraç ve yükseliş, bu kavs-u urûc ve bu arşiyeyi Cenab-ı Hak, namazda cümle pak ve temiz vicdanlara duyursun, kalplerimizi ibadet neşvesine doyursun, ibadet-ü taata karşı yabancılaşmış, namazı sunra kabilinden eda eden formaliteci Müslümanlara namazın gerçek manasını işba buyursun!..
HUTBE NAMAZ-5 ( 15 Eylül 1978)
NAMAZ İNSANIN HAYATINA DENGE KAZANDIRIR…
PEYGAMBERİMİZİN NAMAZI…SABAHA KADAR GÖZYAŞIYLA DUA ETMESİ, NAMAZ KILMASI…
ABBAD BİN BİŞR’İN, NAMAZDA İKEN OK YEMESİNE RAĞMEN HUZURU BOZMAK İSTEMEMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Ellezîne yezkürûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cünûbihim..:” (Ali İmran, 3/191)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Namazınız ve namazınızı şuurlu eda etmeniz, düzensiz hayatınıza bir düzen getirecektir.
Dağınık kalbinize bir denge, bir insicam getirecektir. Perişan hislerinizi ayağa kaldıracaktır. Bulanık yönlerinize ışık saçacaktır.
Namaz sayesinde, onun şuurla eda edilmesi sayesinde, doğru görme, doğru düşünme, doğru konuşma imkanını elde edeceğiz.
Günde bir kaç kere Rabbin huzuruna gelip hesap verme sayesinde kendimizi kontrol etme, Rabbimizle münasebetimizin kuvvetine bakma sayesinde ruhta bu denge ve düzen, fikirde istikamet, Allah’ın lutfuyla meydana gelecek, biz maddi manevi yaşayışta bir ahenk kazanacağız.
Namaz bu manayı hamil ve bu manayı tekeffül etmiş bulunmaktadır. Namaz kılıp da bu manadan uzak kalanlara Allah rahmet eylesin, bol bol magfirette bulunsun, ölü gönüllerine hayat, nur ve ruh saçsın…
Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, Hz. Aişe’nin ifadesiyle, “Namaza durunca içinde boyunduruklar dönüyor gibi ses duyardık” buyuruyor.
Veya bir tencerenin içinde yemek kaynıyor gibi kaynamadır duyardık. Rabbin huzuruna geldiği zaman buhurdanlık gibi tüter dururdu ve sonra da azamet kokusu tütmeye başlardı.
Bir gece bana dedi ki:
– “Yâ Aişe Müsade edersen, Rabbime ibadet yapmak istiyorum”
İncelik ve zerafetin anlaşılmaz bir noktaya varmış olmasının ifadesidir bu.
Gece Nebiler Nebisi döşeğinden uzaklaşacak, yanından uzaklaştığı hanımından isti’zanda bulunacak: “Müsade edersen başımı yere koyup Rabbime kulluk yapacağım”.
– “Ey Allah’ın Rasulü! Yanımda bulunmanı kurbunda bulunmayı her şeye tercih ederim fakat Rabbine ibadetin benim için de sevimlidir, nasıl istersen öyle yap!”
Karanlık gecede kalktı, Rabbin huzurunda el pençe divan durdu. Ayakta ne kadar kaldı, rukuya nasıl vardı bilemem. Bildiğim tek şey ayakta iken göğsünü gözyaşlarının ıslattığıdır. Secdeye gittiği an, seccadesinin ıslanmasıdır. Celsede olduğu an eteklerinin ıslanmasıdır. Şafağa kadar bu vaziyette ibadet yaptılar.
Her gün ibadet yapardı ama o gün şafağa kadar fasıla vermeden ibadet yaptılar. Etrafından adeta habersizdi, hiç kimseyi görmüyor, kimseyi duymuyordu, görmesi ve duyması gereken şeyde fani olmuş, mübtagrak, kendi vecdi içindeydi.
Bilal “Essalah!” diye kapısının önünde seslenince, hala onun o müstagrak hali devam ediyordu. Hz. Aişe soruyordu:
– “Bu ne haldir ya Rasulallah? Niçin bu kadar ağlama ve ısdırap ya Rasulallah?”
– “Bir ayet nazil oldu”:
“Ellezîne yezkürûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cünûbihim..:” (3/191) Göklerin ve yerin yaratılışında tefekkür ederler…başı bu manayı ifadeediyor. Ama Rasulü Ekrem kendisinden istenen şeyi ikinci ayette harfiyyen yerine getiriyor. Onlar ki tefekkür ederler, hayatı bilenler hayatın gayesini yerine getiriyor. Rabbin kendilerine diktiği ideal ufkuna doğru koşahlar, Rabbin rızasını tahsil istikametinde soluk soluğa gelenler, ayakta Allah’ı anarlar…
“Yezkürûnallâhe kıyâmen”…
Allah Rasulü ayakta Rabbini anıyor, şakır şakmır gözyaşı döküyordu.
“ve alâ cünûbihim”
Yan gelip yatarken veya başını yere korken, secdeye kapanırken Rabbini anar. Rasulü Ekrem başını yere koyuyor:
“Akrabü mâ yekûnül-abdü min rabbihî fehüve sâcid feeksiruddüâe fissücûd” fehvasınca hareket ediyordu.
Kulun Rabbine en çok yaklaştığı an ve hengam secde anı ve hengamıdır, orada duayı çok edin…
Belki dakikalar geçiyordu, yüzü yerde Rasulü Ekrem’in…
“Allah Allah rabbî lâ üşrikü bihî şey’en…
Allahümme innî zalamtü nefsî fagfirlî…
Sübhâneke mâ a’zame şe’nük…
Subbûhun kuddûsün rabbüna ve rabbül-melaiketi verrûh diyordu…
Sübhâne rabbiyel-a’lâ çekiyordu…
fe-azzamtü bizil-mülki vel-melekûti va’tasamtü bizil-ızzeti vel-kibriyâi vel-ceberût diyordu…diyordu…
Rabbi bütün Celadet ve Azametiyle anmak süretiyye içinde bir heybet ve dehşet hasıl ediyordu…
Ayakta ağlıyor, oturarak ağlıyor, rukuda ağlıyor, secdede ağlıyordu…Ve:
“Bu gece bu ayetler nazil oldu. Veyl olsun bu ayeti okuyup da tefekkür etmeyene, veyl olsun bu ayeti okuyup da içinde mevcelenme hasıl etmeyene!…” diyordu…
Rasulü Ekrem haşyet ve saygıyla Rabbin huzuruna geliyor, edeple o huzurun adabını yerine getirmeye çalışıyor. bir lahsa kul olduğunu hatırdan çıkarmayarak, Rabbin Mabudieytine karşı nasıl kulluk yapmak gerekiyorsa öyle kulluk yapmaya çalışıyordu.
Zaten bir insan, Rabbin huzuruna, O’na bu vazifeyi yapmak üzere gelince başka şeyleri düşünmesi mümkün değildir. Düşünüyorsa huzura gelmemiş demektir.
İnsan ya malbiyle beraber Rabbin huzurundadır veya başka alemdedir. Rabbbin huzuruna kalbiyle gelmişse, agyar ocağına karşı sırtını dönmüş o huzurun ateşiyle yanmakta ve püryan olmaktadır…Yanmıyşorsa şayet huzurda kalbiyle bulunmuyor demektir. Kalp bir başka vadide ceset başka bir vadide Allah7ın bir yarattığı şeyleri parçalamış ikiye bölmüş, bilmeyerek hafî bir şirkin içine girmiş ve yine bilmeyerek Rabbisinin hizirina gelmiş.
Sahabi bize Abbad ibn-i Bişr’i anlatıyor.
Sahabenin namazında esneme hiç görülmediğini söylerler. Namaz odur zaten. Çünkü tam huzurdadır. Buhari, Müslim, Ebu Davud vakayı naklediyor.. İsimleri megazi yazarlarından öğreniyoruz.
Ammar bin Yasir Muhacir’inin en şereflilerinden.
Abbad ibn-i Bişr Ensar’ın en şereflilerinden. Abbad, Mus’ab’ın tilmizlerinden. Mus’ab şöyle demişti:
En son Akabe’de “Ya Rasulallah! Tavzif buyurdunuz. Medine’ye gittim, ferman ettiğiniz gibi anlattım, size innaanları arkama taktım, yeniden Akabe’ye döndüm, elinizi sıkmak isterler”…Bu topluluk içinde Abbad ibn-i Bişr de vardı.
Yemame’nin yuttuğu kimselerden. kılıcıyla kalkanıyla yalancı Peygamberin vakumunun yuttuğu kimselerden. Bir tepenin üzerine çıkıp da: “Ensar!” diye bağıranlardan ve sonra korkunç vakum tarafından yutulan kimselerden…
Müstalikoğulları seferinden dönülüyor. Allah Rasulü iki emini gözcü koymuştur. Gözcüler gece bekleyecekleri yerde, karakolda beklerken birisi yatacak az istirahat edecek, öbürü bekleyecek.
Abbad diyor: “Ben arkadaşıma Ammar bin Yasir’e dedim ki : Sen istirahat et, ben bekliyeyim, sonra sen kalkar beklersin!” O istirahata dalınca ben de boş durmayayım, etrafı emin buldum, düşman izi göremediğim için namaz kılmaya durdum, süre-i Kehf’i tilavet ediyordum, kendimden geçmiştim. Meğer bizim orada olduğumuz bir kafir müfrezesi biliyormuş, çok yakın mesafeye kadar gelmişler, ben kendimden geçmiş vecd içinde okurken, vücudumun bir tarafına sert bir ok saplandı. Okla mı uğraşsam, Ammar’ı mı uyarsam, yoksa şu neşveyi devam mı ettirsem, düşündüm, oku çıkarttım attım devam ettim. Namaz uzadıkça uzuyordu, zevk içinde kendimden geçmiştim rukuya gittim, kavameye kalkarken bir ok daha vücuduma saplandı, onu da çıkardım attım rukuda husurumu bozmasın dedim. Rukuda yine vecd içinde kendimden geçmiştim, secdeye gittiğim zaman kanım mı uyardı benim hareketim mi uyardı, Ammar gözlerini açınca benim dize gelecek halde olduğumu gördü…
– “Allah aşkına niçin beni uyandırmadın?”
– “Vallah Kur’an’a öylesine dalmıştım ki Rabbimin huzurundaki o huzuru bozmak istemedim”
Ammar da kendisine düşeni yapınca kafir müfrezesi de kaçıvermişti.
Mümin namaza durunca bütün etrafını unutuyor.
Öyle bilmezdim kendimi, O ben miyim, ya ben O mu? Sen O musun, O sen mi? İşte bu işin iltibas ve karışması…Namaza duruş bu muamma içinde manasını bulur.
Silinme…Sadece silinme…Orada sadece silinme…
Rabbinle başbaşa kalma dünya ve mafiha her şeyi kalbinden çıkarıp atma…Bir kerecik olsun böyle bir namazı kılmaya çalışma…
Onun için Muhbir-i Sadık’a isnad edilen bir sözde:
“Namaz kılarken veda namazı kılın”
Ne olur ne olmaz, bir daha kılamam, şunu sağlam eda edeyim de Rabbime karşı son armağanım olsun veda namazı olsun…
Sözü gerçekten Rasulü Ekrem söylemişse gerçekten çaplı, büyük ve bize büyük bir tavsiye…
Namaz kılarken veda namazı kılın!..Şu cumayı veda namazı olarak eda edin Elinizde yaşama teminatı, bir kaç gün idrak etme teminatı yoktur. Bu son namazınız olabilir. Her namaza dururken bu hava içinde durun.
Ve ikinci namazı bu hava içinde intizar edin. Hazırlık yapın.
Namaz bu huzur, haşyet ve saygıyı temin eder. Cenab-ı Hak bunu temin eden namazı edaya bizi muvaffak kılsın, yolunda bizi kaim ve daim eylesin, felaha götürücü namazı edaya muvaffak kılsın…
HUTBE NAMAZ-6 (22 Eylül 1978)
NAMAZIN MİRAC OLUŞ KEYFİYETİ…
TAHİYYATTA MİRACIN DESTANLAŞTIRILMASI…
ALLAH’A KAVUŞMA İŞTİYAKI…
MİRAC’DA PAYGAMBERİMİZLE ALLAHÜ TEALA’NIN SELAMLAŞMASI…
MELEKLERİN SELAMLAŞMAYA İŞTİRAK ETMESİ…
NAMAZIN ARMAĞAN EDİLMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Sübhanellezî esrâ biabdihî…” (17/1)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Mümin namaz kıla kıla, Rasulü Ekrem’in arkasında ihraz etmesi gereken yeri ihraz ederek, tıpkı onun kulluğu sayesinde yükseldiği miraçta Rabbiyle vicahî görüştüğü gibi bir görüşmenin böyle bir mülakatın ifadesidir.
Mümin devamlı namazını kılarken, işte bu mualla mevkii ihraz etmek için, kurb-u huzura müşerref olmak için likayı ilahi iştiyakıyla kılmaktadır. Allah’ın huzuruna çıkma ve Cenab-ı Hakkın Cemal-ü bâ-Kemâlini müşahede etme iştiyakı içinde kılmaktadır. Rabbisinin kendisine yaptığı emir ve teklifi, böylesine Rabbisinin va’di içinde kendisine vadettiği şeyi elde etmek için yapan mümin, namazın bütün erkanında tatlı bir zevk ve namütenahi bir lezzet duyacaktır ve duyar…
Zira verasında likayı ilahi vardır. Verasında Cemali ilahiyi müşahede vardır ve bu büyük vazifeyi Rabbine karşı eda ederken, önünde ALeyhissalatü veseslam vardır.
“Men ehabbe likâallâhi ehabbellâhü likâeh”
Kim Allah’a kavuşma arzu ve iştiyakı içinde ise, kim Allah’ın huzuruna çıkmayı şiddetle arzu ediyorsa, Cenab-ı hak onun likasını sever, onu huzuruna almayı sever, teşrif ve tekrimde bulunmayı sever, muhatap ittihaz etmekle serfiraz kılmayı sever. Adımın kadar belki bir kaç katı Cenab-ı Hakkın lutfunun sana doğru geldiğini görürsün, rahmetin sana doğru geldiğini görürsün namazda…
Namaz, tahiyyata kadar kulluğun inip kalkması, terakki için çabalaması ve gayret göstermesi, kendi gücüyle kulun bitmesinin ifadesidir.
Vücudunda ne kadar enerjin var? Dimağında ne kadar duyarlılığın var? Ruhunde ne kadar heyecan ve helecanın var. Hislerin ne kadar hüşyar? Bütününü Rabbine terakki etmek için kullanacak, tahiyyata oturacaksın…
Zira tahiyyatta Mirac destanlaştırılmakta.
Rasulü Ekrem’in inişli çıkışlı kulluk yolunun semeresi destanlaştırılmakta, halkın i’râz etmesine yüz çevirmesine mukabil, göklerin Rasulü Ekrem’e tebessüm ettiği miraç kapılarının açıldığı, Allah’ın “Buyur gel!” diye iltiatta bulunduğu bir şey dastanlaştırılmaktadır.
Tahiyyatta Aleyhissalatü vesselam, Allah’a Allah’ı azametine uygun selam vermişti. Her mümin kendi çapına göre, kalbinin vüsatına göre, duygularının duyarlılığına, hislerinin hüşyar olmasına göre, namazını inişi ve çıkışıyla, zikzaklarıyla eda ettikten sonra, ister hesabın ağırlığı altında ayağa kalkamayacak şekilde kendisini tasavvur etsin ve otursun, isterse artık her şeyden azade, nimetleri elde etmenin havası içinde ferih ve fahûr olarak:
“Müttekiîne alel-erâik” (76/13)
Hükm-ü sübhanisi, ferman-ı sübhanisi ile anlatıldığı şekilde otursun, cennetin koltukları üzerine oturursun…isterse,
“Sübhanellezî esrâ biabdihî…” (17/1)
İsra süre-i celilesiyle anlatılan, Rabbin huzuruna çıkma, vücub ve imkan arası bir yeri ihraz etme, vicahî olarak Rabbiyle konuşma muallâ makamında otursun, kalbinin vüs’atına göre, duygularının hüşyarlığına göre, namazın iniş ve çıkışıyla, zikzaklarıyla, maddi ağırlık ve külfetiyle, belki iç inşirahı içinde eda ettikten sonra miracın destanını okursun…
Tahiyyat miracı anlatır…
Biz, anlaşılıyor ki, kendi kendimize Rabbin huzuruna çıkmak için kapılar sürmeli ve kapalı, Öyle anlaşılıyor ki çok kulluk yapsak bile, bizden evvel gelip geçen, iz bırakan ve bir şehrah açan Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a uğramadan, O’na selam çakmadan, O’nun tavassutunu temin etmeden, Cenab-ı Hakkın huzuruna böyle bir mirac ile çıkmamız imkansız.
Onun için Rabbimize karşı tahiyyatımızı, bedeni ve mali ibadetlerimizi, yaptığımız her şeyi, O’na tahsis ettiğimizi ifadeden sonra, Aleyhissalatü vesselam’a selam veriyoruz.
“Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü” diyoruz.
Tasavvurda bunun manası şudur: Cenab-ı Hakkın huzuruna giderken, günah ve seyyiatımızla, hata ve noksanlarımızla, Rasulü Ekrem’in arkasında saf bağlama, kulak kesilme, dilini tutma ve bu tatlı mülakatta tatlı konuşma, konuşulan şeylere kulak kesilme, ne dediğini anlamaya çalışma…
Rasulü Ekrem mirac yapıyor…
Namaz miracın semeresidir.
Namaz miracta Allah’ın Rasulü Ekrem’e armağanıdır.
Namazın alınması ahz-ü îtâsı muamelesi yapılır.
Rasulü Ekrem Allah’a selam verir.
Allah Rasulü Ekrem’in selamını alır.
Aklın alamayacağı, mekan var mı yok mu idrak edilemeyeceği bir yerde, bir makamda bu hadiseler cereyan eder.
Ve biz bu hadiseler cereyan ederken, Rasulü Ekrem’e dehalet ederek “Dehîlek yâ Rasûlallâh!” diyerek, onun arkasından bu sese ve söze kulak kesilmeye çalışırız.
Rasulü Ekrem Allah’a selam veriyor, Allah Rasulü Ekrem’in selamına mukabele ediyor.
Rasulü Ekrem Allah’a:
“Ettehıyyâtü lillâhi vesselavâtü vettayyibâtü” diyor.
Zerrat-ı vücudumuzla yaptığımız ibadetler sanadır Allah’ım!
Kazanıp topladığımız maldan sarfettiğimiz şeyler sanadır Allah’ım! Senin içindir, senin rızan içindir.
Malî ve bedenî bütün ibadet-ü taat senin içindir Allah’ım!
Ben böylesine ahd-ü peymanımı dile getirmek için senin huzurunda bununla seni selamlıyorum…
Allah mukabele ediyor:
“Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü verahmetullahi ve berekâtühü”
“Ey şanı yüce Nebi! Sana da selam olsun!….Selamına mukabil sana da selam olsun…
Bir arkadaşına sen “Selamün aleyküm” diye selam verdiğin zaman “Ve aleyküm selam!” dediği gibi, Zât-ı Ulûhiyet kemal-i hikmetle Aleyhissalatü vesselam’a:
“Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü verahmetullahi ve berekâtühü” diyor.
“Allah’ın rahmeti bereketi, selamı, emn-ü emniyeti, rünya ve ahiret mihnet ve meşakkatinden emin kılması, huzur ve sürura erdirmesi senin üzerine olsun…
Melekler bu senfonizmaya tatlı bir ahehk katıyorlar. Hepsi arş-u ferşi çınlatacak şekilde:
“Eşhedü enlâ ilâhe ilallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh”
Şehadet ederiz ki Mabud-ı Mutlak Mabud-ı bil-istihkak sensin Allah’ım!..
Gökte ve yerde Ma’bûd sensin Allah’ım!
Yaratan tasvir eden sensin Allah’ım!..
Sem’ı, basar’ı açan sensin Allah’ım!..
Ahsenü’l-Hâlikûn sensin Allah’ım!..
Seni böyle Ma’bud-ı bil-hak bilerek. buna şehadet ederiz.
Ve yine şehadet ederiz ki, Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, Allah’ın yüce bir Nebisidir. Nübüvvet vazifesini bihakkın yapmış, beşere imamlık yapma durumunu bihakkın iktisap etmiş ve namaz miracıyla onları Allah’ın huzuruna getirme liyakatını kesbetmiştir…
Allahü Teala namazımızı eda ederken, tahiyatta bu ser-encameyi tasavvur etmeye bizleri muvaffak kılsın…
Tahiyyat, Miracta bu zer-encamenin tahayyülünden, kulun kulluğu sayesinde Allah’a karşı yükselmesinin destanlaştırılmasından ibarettir.
Gönül bu duygu içinde, hisler böylesine hüşyar, insan her tarafıyla adeta ruh kesilmiş…
Cenab-ı Hak, bu hava ve eda içinde bunu demeye bizi muvaffak kılsın…
HUTBE NAMAZ-7 (06 Ekim 1978)
TAZE BİR NESİL YETİŞTİRMEKLE GÖREVLİYİZ…
BÜTÜN MÜŞKÜLLER ALLAH’A DAYANMAKLA AŞILABİLİR…
PEYGAMBERİMİZE GECE NAMAZ KIL EMRİ!..
TEHECCÜD KILANLAR MAHŞERDE SORGUSUZ CENNETE GİRER…
PEYGAMBERİMİZİN GECE, HZ.AİŞE’NİN YANINDA SABAHA KADAR NAMAZ KILMASI, DUA ETMESİ…
GECELERİ TEHECCÜD, ALNI SECDE, SECCADESİ GÖZYAŞI GÖRMEMİŞ NİCELERİ VAR…
RASULÜ EKREM’E ALNIMI ÖPTÜRDÜ İSEM…BUNU NESLİM NAMINA YAPTIM…
DERTLİ BİR NESLİN TERT YÜKLÜ TERCÜMANI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Veminelleyli fetehecced bihi nafileten leke…” (İsra, 17/79)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
İnsanlığını hatırlayan insanlar olarak, bir kalp taşıdğını müdrik olan nisanlar olarak, yitirdiğimiz şeyleri yeniden elde etmenin yollarını araştırmak insanlığın muktezası olduğu için, yitirdiğimiz şeyleri yeniden elde etmenin yollarını araştıracak ve bulmaya çalışacağız.
Bil-kuvve bil-imkan mevcut olan bir şeyi, bil-fiil hale getirmeye çalışacağız.
Ölü olan İslam alemine yeniden hayat nefhetme yollarını araştırmaya çalışacağız.
Yepyeni ve teü taze bir nesille Müslümanlık adına yeni yeni cilveler göstermeye çalışacağız.
Bu, bizilerin İslami hayatı idrak etmesine yaşamasına bağlıdır. Kur’anî bir cemaat olmamıza bağlıdır.
His ve hevesimizin merceğiyle adesesiyle İslamı anlama değil, Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam mirsadıyla, Hz. Muhammed zaviyesinden İslamiyeti anlamakla, anlatmak vazifesiyle mükellef bulunuyoruz. Üzerimizde bunu bur vazife olarak hissediyoruz.
Bu ağır külfetli ve büyük işi yapmak için Rabbimize dayanma mecburiyetindeyiz. Sultanına dayanan neferler gibi…Sultana dayanıp da şahları esir eden neferler gibi..
Her şeyi intisabımızla halledecek, O’na dayanmakla her şeyi dize getirecek, O’na dayanmakla dağları kökünden sökecek, O’na dayanmakla çığlar meydana getirecek, O’na dayanmakla şakır şakır akan sular ve çağlayan şelallere meydana getireceğiz.
O’na dayanmadan hiç bir şey yapamayacağız… Bu alem-i İslamın kaderi tamamen Kur’an’a teveccüh bağlıdır.
Biz İslam aleminin âtîsi, istikbâli ve ikbâli Kur’an’a ve Sahib-i Kur’an’a teveccühe bağlıdır.
Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın arkasında, Kur’an’ın rehberliği altında, Cenab-ı Hakkın kapısında kulluk vazifesini yaptığımız nisbette Cenab-ı Hak bizi aziz ve şerif kılacaktır.
< Yoksa dövdüğümüz kapılar yüzümüze vurulacak, izhar ettiğimiz arzular is’af edilmeyecek, taleplerimiz yüzümüze çarpılacak, iki üç asırlık zilletlerimize zincirleme yeni zilletler ilave edilecektir. Aziz İslam milletleri olarak, şerif İslam milletleri olarak, 9 asır onun pişdarlığını ve öncülüğünü yapmış İslam milleti olarak dilencilik yapmaktankurtulamayacağız. Zira Allah Celle Celalühü, bizim kurtuluş ve refahımızı saadet ve terakkimizi kendisine ve kendimize bağlamıştır.
Rabbe teveccüh edeceğiz. Geceleri Rabbe teveccüh edecek dua ve münacaatlarımızla Rabbe teveccüh edecek, sessizlik içinde sesimizin Rahmet tarafından duyulmasını temine çalışacağız.
Bu husus üzerinde israrla duruyorum. Kur’an’ın üzerinde durduğu bu husus üzerinde israrla duruyorum.
“Ve minelleyli fescüd leh…”
“Gecede Rabbine tesbihte takdiste bulun! Tesbih et upuzun bir gece!”
Daha Nübüvvetin başlangıcında, kuşluk vaktinde:
“Yâ eyyühel-Müzzemmil! kumilleyl…” (73/1)
“Kalk geceyi ihya et! Gecenin büyük bir kısmnda Rabbinin huzurunda el pençe divan dur veya bir az azalt, az bir şey azalt veya daha çok Rabbine ibadet de yap!”
demek süretiyle, Rasulü Ekrem’in müracaat zamanını tayin buyuruyor.Çünkü sen gündüz agyâr ile meşgulsün, başkalarıyla meşgulsün, dilekçe ilie müracaat hengamın, gündüz sırtına yüklenecek ağır Nübüvvet vazifesini taşıman için müracaatın gece olacaktır.
“Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde,
Kevkeblerin et seyrini seyran gecelerde,
Bak hey’et-i alemde bu hikmetleri seyret!
Bul Saniini ol âna mihman gecelerde…”
Gündüz aleme misafirsin…
Gece Rabbine misafir gideceksin!..
Kapısını vuruduğun zaman içeriye alacaktır…
Mihmandarların misafirlerine baktıkları gibi sana bakacaktır…
Seni ikramsız ve i’zâzsız bırakmayacaktır…
Yine Kur’an diyor:
“Veminelleyli fetehecced bihi nafileten leke…” (17/79)
“Gece Rabbine teheccüdde bulun, teveccühte bulun! Rabbinin emirlerine temessülde bulun!..Gece, senin ebedî mihrabın olna Allah kapısına teveccühte bulun!..Ta seni Makam-ı Mahmud’a çıkarsın. Alemin baktığı arzuladığı, durumuna gıpta ettiği sbir makama yükseltsiz.
Bu, gece, Rabbinize müracaata bağlıdır…Gafletle bu tahsil edilmez. Agyârla iştigalle bu tahsil edilmez. Sıcak döşekte döne döne yatmakla bu tahsil edilmez.
Bu, başınızı öpen seccadel ile tahsil edilir. Ebedi aleminiz için oraya üç beş kuruş ebedi sermaye atmakla tahsil edilir.
Kimsenin sizi görmediği hengamda, Rabbinize teveccühle elde edilir.
Allah her şeyin, nelin nerede nasıl tahsil edileceğini bizlere idrak ettirsin, anlattırsın. Sırat-ı Müstakime hidayet buyursun!..
Rasulü Ekrem Sallallahü aleyhi ve Sellem, Rabbine karşı, Rabbin emirleri karşısında ciddi bir hassasiyetle teveccüh buyuruyordu.
Bir hadisi şerfilerinde buyuruyorlar ki:
“Kıyamet koptuğu zaman, Cenab-ı Hak, manzar-ı âlâ’dan veya mirsâd- âlâ’dan nida eder:
“Eynellezîni tetecâfâ cünûbühüm anil-medâci’ı” (32/16)
“Nerede Rabbisinin rahmetini umarak. Rabbisinin gazabından korkarak, gece yanlarını döşeklerinden uzaklaştıran kimseler? Nerede rahatını Rabbisi için terk eden kimseler? Nerede kısa gecelerde sabah namazı kılan kimseler? Nerede yani mescide koşanlar?
Fahr-ı Kainat Efendimiz devam buyuruyor:
“Az bir cemaat Rabbin huzurunda toplanırlar, az bir cemaate Rab emir verir, geceyi az bir cemaat olarak ihya eden bu cemaate emir verir:
“Feyedhulûnel-cennete bigayri hısâb…” (40/40)
“Cennete kendilerine soru sorulmadan girerler. Rabbisine gece karanlıkta ibadet edenler, Sıddıkin, Şehidin hesaba çekildiği gün, hesaba çekilmeden cennete girerler…
Sonra buyuruyor ki:
“Diğerleri hesaba davet edilir”.
Onun içindir mi Fahr-ı Kainat Efendimiz, hayatın en hızlı ne zevkli, cismanî yönüyle en lezzetli anlarında onu terk edip, cismaniyet ve behimiyete sırtını çevrierek, kalbin ve ruhun derecesine yükselmek süretiyle o nokta ve o zaviyeden Rabbisini tarassud etmek süretiyle, Rabbine ibadete koyuluyordu.
Hz. Aişe Sahihaynde buyuruyor ki:
“Gece yanımda yatarken kaybettim. Evde yanan bir şem’a da yoktu…
O, Saadet hücresini anlatırken bize şöyle anlatır:
“O’nunla beraber kaldığımız hücre, o kadar dar idi ki, bir gece sabaha kadar namaz kılarken, ben ayaklarımı O’nun secde edeceği yere uzatmıştım…Buhari ve Müslim’de görüyoruz…elinin ters tarafıyla, her secdeye gidişte ayaklarımı itiyor, benim ayaklarımı uzattığım yere secde ediyordu. İşte bu kadarcık yere sıkışmış bulunuyordu.
Ben yanımda kaybolduğunu görünce, gayrete geldim, kadınlık arzu isteğim kabardı, acaba beni bırakıp da başta tarafa mı gitti yani diğer zevcelerinin yanına mı gitti diye gayret kabardı, gayûr bir hal aldı beni kapladı…El yordamıyla etrafı yoklayınca, başı secdede ayaklarına ellerim dokundu. Rasulü Ekrem’in ayaklarına ellerim dokundu.
Başı secdede idi…Sonra kulak kesildim dinledim, ne dediğini anladım, nasıl hıçkırdığını idrak ettim, Rabbisine başı yerde şöyle diyordu:
“Allâhümme innî eûzü birıdâke min sehatik,
ve bimüâfetike min ukûbetik,
ve eûzü bike minke,
lâ uhsî senâen aleyke,
kemâ ente esneyte
alâ nefsike…
azze câruk,
ve celle senâük,
velû yühlefü va’dük,
velâ ilâhe gayrük….”
Allah’ım gazabından senin rızana sığınıyorum,
Senden Sana sığınıyorum,
ukubetinden afiyetine sığınıyorum,
teveccühsüzlüğümden teveccühüne sığınıyorum,
iltifat-ı Sübhâniyene sığınıyorum,
Seni senâ edemem Allahım!..
Azametine uygun seni medh ve sena edemem…
Senin Seni Sena ettiğin gibi edemem anlattığın gibi anlatamam Allahım!.. Sana dehalet ediyorum Allahım!..diye yalvarıyordu…Rabbasine yalvarıyordu sabahlara kadar…
Hz. Aişenin ifadesiyle başı yerde insan, yüzü yerde insan Rabbisine karşı kulluk yapıyordu…
Allahü Teala mürde gönüllerimizi ihya buyursun, bizi de kullukla serfiraz kılsın inşallah…
Allahü teala bu milleti kurtarma yolu ne istikamette ve nasıl olacaksa o istikamette bizleri hidayet eylesin…
Cenab-ı Hak fakiri de riyakarlık ve münafıklıktan halas eylesi…
Geceyi ihya etmeden karşınıza çıkar bir şey anlatırsam, kendimi münafık sayarım…Kendimi münafık sayarım, çünkü iki yüzlü görünüyorum demektir. 40 yaşına kadar düzeltemediğim istikametimi Cenab-ı Hak kerem-i lutfuyla düzeltsin…Her an kurtulmak için çırpındıkça battığım bu bataklıktan halas eylesin. Halim ve perişan durumuma benzeyen durum olan kimseleri de halas eylesin…
Bana öyle geliyor ki tanıdığım pek çok kimseler benim gibi dertli Yunus’un diliyle…Ne güzel konuşturur sarı çiçeği…
Sordum sarı çiçeğe
Neden boynun eğridir
Dedi ey derviş baba
Hakka boynum eğridir…
Ve sonra nakarat başlıyor:
Benden kemter kula benzer
Günahı pek çoğa benzer
Her biri bir dağa benzer….görüyorum…
Nice kimseleri görüyorum ki benim gibi gece başı seccadeyi öpmemiş…Seccadesi alnını öpmemiş… Nice kimseler var ki seccadesi senelerdir gözyaşı görmemiş…
Nice kimseler var ki evinin karanlığında bir heyecandan ötürü bir ah mevcelenmemiş, bir feryat yükselmemiş…
Nice kimseler var ki ölü gönüller olarak yaşamış, ölü gönüller olarak dolaşmış, ölü gönüller olarak yatmış ve kalkmış…
Bana benzeyen ve kısmen nifak durumuna düşen bizim gibi kimseleri Allahü teala irşad ve hidayet buyursun…
Hz. Faruk-ı Azam’ın Aişe-i Sıddka’nın, niufaklarından şüphe ettikleri bir zaviyede, nifakımı cemaat karşısında izhar edişim, zinhar onları ümitsizliğe düşürmesin, bana ait de olabilir bu yön, benim kusurum olarak bakılabilir…
Kendime daima böyle baktım ve başta türlü görmek istemedim…
Neslim namına………
Onların durum ve keyfiyetlerini terennüm ettiğim zaman…
Oların içinden bir fert olarak…
Rasul-i Ekrem’e arz-ı hâlde bulunduğum an…
İfadelerim ayrı bir hüviyet kazandı ise de…
Hiç bir zaman nifakımı unutmadım…
Neslim namına…
Anlımı uzatıp Rasul-i Ekrem’e öptürdü isem…
Onu Neslim namına…
Kur’an’a ve imana hizmeti yüklenenler namına yaptım…
Ama hiç bir zaman Cemaatimin önünde…
Eshab-ı Kehf’in kıtmîrinin önendü bir varlık olmadığımı hatırdan çıkarmadım…
Rabbim ahir zamanda enfâsıyla, teneffüsâtıyla insanlığa hayat nefhedecek Mesih’in merkebi yapsa onu şeref bilecek, onunla cennete girme ümidine kapılacağım………………………………………..!
İşte ben hesabımı böyle yaptım…
Defterimi böyle kapadım…
Vefat ederken de böyle gitmeyi düşünürüm…
Bu benim iki yönümdür…
Neslimin durumunu takdim ederken……….
Rabbime karşı arz-ı halde bulunurken……………………bükük boynumla………….kırık belimle…………
Efendimin karşısına……………..çıkarken,
Onun durumunu……. ve onun derdini……….terennüm etmeye çalıştım………………………………
Dertli bir neslin……………………………..dertlerine, dertli bir tercüman!………………………
Keşke cenab-ı hak, derinden dertli kılsaydı……….
Keşke eskiden olduğu gibi hayatın her lahzasında ağlatsaydı…………
Keşke cidden nifakıma beni eskiden baktığım gibi baktırsaydı…………..
Ve bu fani ve muvakkat hayatı öyle hitama erdirme imkanını bahşetseydi…………. Büyük bahtiyarlık ve mutluluk sayacaktım……………
Cemaatin, Rabbin huzurunda, kendilerine lutfedeceği makamları kazanmasına bal bağlamışım…
Bir nesil bu mevzuda kendilerinde meydana gelen heyecanla sırat-ı müstakim ve Kur’an’ı anlama aşkını kazanır, cennete giderlerse…………………………………..
beni arkalarında görecek………………………………………
belki de beni almadan……………………………
gitmeyeceklerdir………………………….
İşte buna çok ümit bağlamışım…………………….
Masumların…………………..bu durumuna……………………çok ümit bağlamışım.
Cenab-ı Hak bu ümidimle yaşatsın, bu ümidimle öldürsün.
Allahü Teala ve Tekaddes hazretleri, nefsimi kemter görmeden, hor hakir bilmeden bütün nüfûs-ı emmareyi de bir an dûr etmesin….Bu anlayış ve şuura îlâ buyunsun!..
HUTBE NAMAZ-8 (13 Ekim 1978)
ALLAH’A VE CENNETE SIRAT-I MÜSTAKİM İLE ULAŞILIR…
NAMAZ, DİN SEFİNESİNİN PUSULASI GİBİDİR…
CUMA NAMAZI, CEMAATLEŞMİŞ OLMANIN NAMAZIDIR…
ALLAH RASULÜNÜN KUBA’DA MESCİD YAPTIRMASI, İLK CUMA NAMAZININ KILINMASI…
NAMAZ KILINMASI EN SEVAP OLAN ÜÇ MESCİD…
MESCİD-İ NEBEVİNİN YAPILIŞI VE HÜRMA KÜTÜGÜNDEN İLK MİNBER…
HURMA KÜTÜĞÜNÜN PEYGAMBERİMİZİNDEN AYRILMASIYLA İNLEMESİ, FERYAT ETMESİ…
PEYGAMBERİMİZİN MİNBERDE ELLERİNİ AÇMASIYLA YAĞMUR YAĞMASI VE KESİLMESİ…
CUMADA DUALARIN KABUL EDİLİDĞİ BİR AN’IN BULUNMASI…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Vennihâ lekebîratün illâ alel-hâşi’în” (Ali İMra, 3/45
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Biz Cenab-ı Hakkın bize lutfedeceği ihsanlardan , onun göstereceği yolda istifade edebileceğiz.
Biz kurb-ı huzura onun gösterdiği yolla müşerref olacağız.
Biz Fahr-ı kainat Efendimizin şefaat-i uzmasına, onun getirdiği yol ve Allah’ın emrettiği, emriyle vazettiği esâsât içinde ancak vasıl olabilecek, mazhar olabileceğiz.
Kurtuluşumuzu insan oılmamızı, kalp ve ruhumuzla,, inkişaf etmemizi, bakî ve sermedî alemlere layık hale gelmemizi murat buyuran Hz. Allah buraya bizi götürecek yolu vazetmiştir.
Bu şehrahın adı sıratı müstakimdir.
Sırat-ı müstakim, erkanı çok olan bir yoldur. O yolda yürürken yapılması gereken şeylerin çokluğu karşısında ümitsizliğe düşmeden, yaşayan insanlar matluba ve maksuda nail olacaklardır.
Cennete giriş bu yolu yaşamaya bağlı.
Rasulü Ekrem’den istifade ediş bu yolun erkanına riayete bağlı…
Cenab-ı Hakkın bütün güzelliklerinin medarı ve menbağı olan Cemal-ü bâ-kemâlini müşahede etme bu yolu erkanıyla yaşamaya bağlı.
Bu yolu erkanıyla yaşamak çok kolay değil. Bu yolu erkanıyla yaşamak çok ağırdır fakat müminler, müslümanlar bunu hafifleştirecektir.
“Vennihâ lekebîratün illâ alel-hâşi’în” (3/45) sözüyle namazın bir kısım vicdanlar üzerindeki ağırlığını anlatan Hz. Allah, kalbî haşyet, huşu ve hudu ile meşbu bulunan kimselerin bu mevzuda müstesna olduklarını ifade etmektedir.
Sırat-ı Müstakim yol adab ve erkanı çok olan bir yoldur. Ama insan bu yola baş koymuş , hakka gönül vermişse Allah’ın tevfikiyle rahatlıkla yaşayacaktır.
Bu yolun erkanından mühim blir rüknü bugün arzetmeye çalıştım
Namaz sefine-i dinin direği, din onunla yürür.
Namaz, o sefinede pusula gibi mümine gideceği yolu gösterir.
Namaz müminin süllemi, mirac yapmak için bir ucu Allah’ın elinde bir ucu onun elinde hablül-metin.
Namaz müminin elinden tutup muktedasının arkasında el pençe divan durmaya götüren bir ibadet şekli…
Ve namazın enmuzeci, hülasası, bugünkü dersin mevzuu…Cuma..
Cuma, cemaat halinde maşeri vicdanın heyecan ve helecanının ifadesi cuma namazını kılmak…
Fahr-ı Kainat Efendimiz, ibn-i Hacer’in ifadesine göre, Mekke’de cuma namazı ile mükellef kılınmıştı.
Bu büyük bu dev imam, muhakkak ki söylediği sözler için bir mesnedi vardır ama umumun anlayamacağı bir şey de zahirdir, o da şudur:
Şartları bulunmadığı bir yerde, edası mümkün olmadığı bir yerde, Allah’ın teklifinin manasını anlamak mümkün değildir.
Allah Rasulünün, şartlarını haiz olmadığı ve cuma namazı kılamayacağı belli iken, Allah niçin cuma namazını kılmakla mükellef kılar, işte bunu anlamak mümkün değildir.
Bizim bildiğimiz bir şey vardır. Mekke’de bir kerecik olsun Rasulü Ekrem Cuma namazı kılmamıştır. Ve ilk cuma namazı Kuba mescidinden ayrıldığı gün olmuştur.
Biz bundan anlıyoruz ki Cuma namazı cemaatleşmiş olmanın namazıdır.
Öyle ise cemaatleşemeyen kimselere cuma namazı kılmak farz değildir.
Cuma namazı bir imam bir de teb’a ister. Bir iman bir raiyet ister. Hakka gönül vermiş mihrapta bir zat, tedbir ve tedvir eden arkada da hakkı dinleyen ve ona inkıyad eden bir cemaat ister.
Cuma cemaat namazıdır.. Cemaatleşemeyen kimseler cuma namazı kılamazlar.
Yani onlar, taife-i nisa ve taife-i ibad arasında, esirler arasında, hastalar arasında yerini alan bir cemaat haline gelmişlerdir.
Cuma imaret ister cuma iuamet ister, cuma teb’a raiyet ister, cuma cemaat ister.
Onun için Fahrı kaina tEfendimiz Mekke’de cuma ile mükellef değildi.
Medine’ye yol açılınca , hicret ile memur kılınınca, Allah Rasulü, Kuba denilen yere gelince Pazartesi, salı, çarşamba, perşembe orda kalmış, Kuba mescidini orda inşa buyurmuşlardı kendi elleriyle.
Temeli atılan ve bir seviyeye getirilen bu mescid, daha sonraki ilave ve tahavvülleriyle bugünkü halini almıştır.
Oradaki bir namaz bir umreye bedel tutulmuştur.
Fahr-ı Kainat Efendimiz her cuma gider Kuba mescidinde namaz kılarlardı. O günden bugüne de bu iş mesnun kılınmıştır. Allah gidenlere nasip etsin, gidemeyenlere de orayı nasip ve müyesser eylesin.
Dört gün Kuba’da kaldılar. Kuba halkının, Medine halkının etekleri mücevherlerle doldu. Cuma günü ayrıldılar. Salim ibn-i Avfoğullarının vadisine geldiklerinde, Cibril haber getirdi ve Allah Rasulü orada Cuma namazı kıldı. Kuba’ya giderken size gösterirler. İlk Cuma namazı kılınan yer.
Zira Rasulü Ekrem artık bir teb’a bulmuştu. Açıktan açığa şeairden olan cuma namazını ilan etme imkanına sahip olmuştu. Kuracağı site devletin sınırları içine girmişti. Orada sikkeyi O kesecek, turrayı O basacak, cemaat O’nu dinleyecek, O İmam olacak, cuma kıldıracaktı.
İmamlığını ilan edebileceği mevkiyi ihraz edince, cemaat olarak arkasında el pençe divan duracak insanları bulunca, Allah, Cuma Namazını fiilen farz kılmıştı. Daha evvelkiler mesnun vaziyette eda ediliyordu.
İlk cuma namazını kıldı. Müminler sevinç, sürur ve huzur içinde Medine’den içeriye girdiler. Medine’den içeriye giren Fahr-ı Kainat Efendimizin yapacağı ilk iş de misafir olduğu haneye yakın bir yerde bir harabeyi alıp mescid yapma oldu ve ba’demâ cuma namazalrı orada devam etti.
Biz oraya Mescid-i Nebevî deriz. Ravza-i Tâhira deriz.
Ne dersek diyelim, dîk-ı elfazda oranın hakiki mahiyetini hiç bir zaman anlayamayız ve anlatamayız.
Mekke mukaddes olsa bile, Kabe insanlığın ve meleklerin mihrabı olsa bile, Rasulü Ekrem’in yattığı yerin toprağı ile, dünyada hiç bir yerin toprağını tartmak mümkün değildir.
Cennetten mi gelmiştir yoksa Nur-ı İlahi’den hususi mahiyette mi yaratılmıştır. Ne olursa olsun onun mahiyeti bizim için meçhul!..Biz ise bir kısım evsafla, kıyamete kadar onu ifade ile iktifa edeceğiz. Ravza-i tahira’yı bağrında barındıran mescid, yüce mukaddes mescid…
Şedd-i rihal üç mescide yapılır. Allah Rasulü buyuruyor.
Buhare Müslim ve Ahmed hambelin müsnedinde.
(3/45″Lâtüşeddürrihâlü illâ ilâ selâseti mesâcide el-Mescidil-Haram ve Mescid-i hâzâ vel-Mescidil-Aksâ”
Yüce ve yüksek bir mescidde namaz kılayım diye yolculuk meşakkatine katlanılmaz. Ancak üç mescid için bu meşakkate katlanılır. O istikamette mehalik iktiham edilir ve tehalük gösterilir.
Birincisi, Mescid-i Haram’dır. İkincisi Mescid-i Nebevi, Ravza-i Tahira dediğimiz yer üçüncüsü de Mescid-i Aksa…
Bugün bizim elimizde değil. Müslümanlığın istiklale kavuşacağı günü, kurtuluşu beklemektedir. Bir Selahaddin bir Fatih beklemektedir. Müslümanlar oraya gidememektedir. Allah Rasulünün tesbit buyurduğu bu mescidde namaz kılamamaktadır, sevabı bin olsa bile…
Boynu buruk müminler!..Ezik ve zelil müminler…Mescid-i Aksa’da namaz kılmaktan mahrum edildiler 20′inci asırda. Fakat bu derdi müdrik değil müminler…
Üç mescide şedd-i rihal yapılır, Allah Rasulü ferman ediyor. Bur tanesi Mescid-i Nebevi zira O, Mescidde ustabaşı ve üstad, beşerin ustabaşısı ve üstadı Rasulü Ekerm’di…
Farisli Selmanla, Habeşli Bilal ile sırtında kerpiç alıp taşıyan Rasulü Ekrem’di. Ammar ile beraberdi. harç karan, kürek taşıyan manevila bulunduran Rasulü Ekrem’di.
O Mescidin temeli takva üzerinea tıldı. Hayır üzerine tesis edildi (9/108)
Orada kılınan iki rekat namaz sair yerlerdeki yüzlerce rekat namaza muadil sayıldı. Allah kıyamete kadar payidar kılsın. Kafir facir ve fasık elinin oraya uzanmasına imkan vermesin. Bugün için temiz gördüğümüz o yerler, hiç olmazsa 20′inci asırda kirletilmesin, bize ikinci defa kan ağlatmasın…
Rasulü Ekrem’in ilk yaptığı şey, Mescid-i Nebevi’yi inşa oldu. Yaptı ve cemaatine hutbe irad ediyordu. Cemaat derken o cihanı fetheden ilk ordular, zannetmeyin ki onlinlerce yüzbinlerceydi…
Mescid yapılıp da içine Rasulü Ekrem’i dinlemek üzere giren cemaatin sayısı, Bedir’de görüyorsunuz 313′ü geçmiyordu. Yani sizin öşrünüz (onda bir) kadar, Rasulü Ekrem’in karşısında O’nu dinleyen cemaat vardı.
Böyle muhteşem b ir minberi yoktu caminin, muhteşem direkleri ve sütunları yoktu caminin, bir tarafı kerpiçten ve çamurdan, üstü hurma elyafıyla kapatılmış, yağmur yağdığı zaman aşağıya iniyor ve ortalık çamur oluyordu.
Rasulü Ekrem başını secdeye koyduğu zaman kalkarken çamurla beraber kalkıyordu. Yağmurla beraber namaz kılıyorlardı. Yağmur ve çamurun içinde yatıp kalkıyorlardı. Matevazi bir mesciddi ve o mescidin minberi de bir hurma kütüğünden ibaretti.
Fahr-ı kainat efendimiz o direğe dayanır ve halka hutbesini irad ederdi.
Ancak aradan aylar geçtikten sonra, Ensardan, oğlu Neccar-marangoz olan bir kadına emrettiler: “Çocuğuna söyle bana 3-4 merdivenli bir minber yapzsın, hutbelerimi onun üzerined irad edeyim, halk beni görsün ve dinlesin” buyurdular.
Minber yapılıp ondan sonra getirilip yerine kondu.
O gün bugüne müminler, o minberin merdivenine ayaklarını koymayı edepsizlik saydılar. Yüzlerini sürdüler, alınlarını koydular. O günden bugüne, onun eliyle konmasa bile, eliyle konan yere minberin konmasına karşı müslümanlar, el pençe divan durdu ve saygılarını ifade ettiler, dile getirdiler.
İlk minber bir hurma kütüğü idi. Hurma kütüğü rakip istemiyordu, çürüyeceği ana kadar Rasulü Ekrem’in, gökten nurla, yümün ve bereketle gelen elinin kendisine dolanmasını istiyordu. Hurma kütüğünün yer değiştirmeye tahammülü yoktu, Mescid bir keren öyle yapılmış ve yıkılıncaya kadar devam etmek istiyordu. Mescidin ne tarafına dokunsanız Rasulü ekrem’in eliyle bünyad o mescidin her tarafından feryat yükselecekti.
Ama o asırda sadece kütüğüne dokunuldu onun…Kütüğüne dokunulduğu için feryadü figan sadece kütükten geldi. Bana öyle geliyor ki, hurma direkerine dokunulsaydı, onlar da feryat edecekti. Hurma elyafına dokunulsaydı, onlar da feryat edecekti.
Zira hiç birinin rasulü Ekrem’in mufârakatına tahammülü yoktu. Kütüğün rakibi minber, kütüğün yanına konmuştu. Rasulü Ekrem minbere tırmanmıştı, 20′ye yakın Sahabi naklediyor. Bu vaka buhari Müslim ve sair kütüb-i ehadisiyede mütevatir olarak nakledilir.
Bu vakaya inanmamayı kelamcı açısından ele alacak olursak küfrü melhuzdur Allah muhafaza buyursun…
Sair mucizat gibi değildir. Mütevatirdir bu vaka…
Yeni minberden hutbesini irad ediyordu Allah Rasulü. Kütük terkedilmişti. Cemaat dikkat kesilmiş Rasulü Ekrem’i dinliyordu. Birden Rasulü Ekrem’in sesini bastıracak bir ses yükseldi…Her birisi bir başka şekilde anlatır onu…
Kimisi yavrusundan ayrılan bir devenin feryadı gibi, kimisi inleyen bir insanın feryadı gibi sesti derler. Ses öyle yükseldi ki cami lerzeye geldi. Halk ona dikkat kesildi. ses kütüğün bulunduğu yerden yükseliyordu. Hatta bir kısım Sahabi, kütüğün o dakikada iki şak olduğunu dahi kaydediyorlar.
Rasulü Ekrem meseleyi anlamıştı………..Hutbeyi bırakıp minberden aşağıya gelmişti, vakarla huzur içinde kütüğe doğru yaklaştı, elini üzerine koyup bir şeyler söylemişti. Dudaklar deprenmiş kütüğe vaidde bulunulmuştu.
“İstersen seni bu mescidin bir köşesine koyayım çürüyünceye kadar orda kalıver, istersen böyle halinde Allah seni cennette ebedi meyva verecek bir ağaç haline getirsin. İstersen burda dur istersen başka yerde fani ol…!” O cennette meyva verecek bir ağaç haline gelmeyi tercih etmişti.
Allah Rasulü sıvazladığı için de feryadı durmuştu……………..ve şöyle buyurdu:
“Eğer iltizam etmeseydim, okşamasaydım, bu sesi kıyamete kadar duyacaktınız” buyuracaktı…………………………………
Kütük feryat ediyordu, yerinden kaldırılmak üzere onu dokunulmuştu, sen şöyle az kenara çekil, yerini minber aldı senin denmişti, o müfarakat-ı Ahmediyeye………….. dayanamamıştı…………….Siz o mescide gidiveriniz, sonra direğe dokunuveriniz, duvara el atıveriniz, her şeyin feryat ettiğini göreceksiniz. Var ise kulağınız, var ise duyan kalbiniz, idrak eden şuurunuz ve hissiniz, duyacaksınız bunu…
Halbuki kütüğün ötesinde, O’nun eliyle tesis edilen nice şeyler payimal oldu, kütüğün ötesinde nice şeyler kapı arkasına atıldı, nice şeyler rafa kondu, canım ve gözüm, gözümün nuru Kur’an ile beraber, nice şeyler terk edildi ve arkaya atıldı.
Neslimize değil kütüğün, Rasulü Ekrem’in ağacının kütüğünün, O’nun adının bile unutturulması teklif edildi, O’nun mübarek adı bile unutturulmaya çalışıldı. Peygambler ve Allah inkar ettirilmeye çalışıldı.
Eşya ve hadiseler nasıl feryad ediyor. Mescid-i Nebevi nasıl feryat ediyor. Aleyhissalatü vesselam’ın eliyle yerine konan şeyler nasıl feryat ediyor…Ehl-i vicrdan olmak lazım bir insan, bu sesi duysun müteessir olsun, bu feryadı duysun mütessir olsun, yazıklar olsun!…Bana desin yazıklar olsun cemaatime desin, yazıklar olsun insanlığımıza desin…
Muhterem Müslümanlar!..
Ben Rasulü Ekremin camisinden, onun cemaatine hutbe irad ettiği minberinden, bir girizgah bularak bir mahreç yaparak bu noktaya çıktım.
Asıl meselemiz cumadır cemaattir…
Aleyhissalatü veseslam, yek vahid olan şuurlu bir cemaati arkasına almak süretiyle, topyekün kulların kulluklarını miraç mahiyetinde Allah’a takdim ettiği bir gün, şu dakika, şu an, şu lahzalar, o büyük manayı tahamamül ve tekeffül etmiş bulunmaktadır.
Sizler uyanık kalple Allah’a teveccüh edin. Rahmet-i İlahiden ümit edilir ki, Cenab-ı Hak duaların geçerli olduğu dakikaya rastlatır ve size de hüsn-ü kabul gösterir.
Zira size şu beşareti vermeyi de düşünüyorum:
Yine sahih hadiste Efendiler Efendisi ferman buyuruyor:
“Cuma’da bir an vardır ki, o an içinde insan Allah’dan ne isterse onu verecektir.”
Bu an hakkında sahabi Tabiin fukaha değişik zamanlar söylemişlerdir. Bana öyle gelir ki o an tıpkı kadir gecesi gibi, Ramazanın içinde oynayıp durmaktadır gezmektedir. Hızır gibi insanlar içinde meçhul arz-ı didar etmektedir.
Siz o dakikayı yaşamak için, Cuma günü hiç olmazsa Allah’a karşı teveccühünüz tam olsun. Nebiler Nebisi ve sair duası makbul olan Makbûlîn gürûhu, o dakika, o an ve lahzaları yakalamış, o anda Allah’a duada ve dilekte bulunmuşlar, Allah dualarını kabul etmiştir.
İşte bu anlardan bir tanesi çok fukahaya göre, Hutbenin minberde irad edildiği andır. Kim böyle bir anı Rasulü Ekrem’in el kaldırıp dua etmesiyle, minberde mihrapta duasına icabet buyurulduğu şeklinde tasdik edildiğini göstermektedir.
Minberde hutbe irad buyuruyorlardı. İçeriye bedevi girdi. Kıtlıktan müşteki idi:
“Yâ Rasûlallâh! Bütün hayvanat ve canlılar vefat ettiler, Allah’a bir dua etmez misin?” dedi.
Allah Rasulü elle
rini kaldırdı ve yağmur duasında bulundu. Sahabi diyor ki, Allah’a yemin ederim ki gökte el parçası kadar bir bulut yoktu. Halbuki Rasulü Ekrem tebessüm ederek minberden inerken, saçından sakalından aşağıya doğru şakır şakır yağmur suyu dökülüyordu.
Bir hafta yağmur yağdı, bir hafta Medine’nin vadisinde seller aktı, bir hafta yollar kesildi, ertesi cuma yine Rasulü Ekrem minberde hutbe irad ediyordu. Bedevi yine ayağa kalktı:
“Ya Rasulallah! Sel etrafı bastı, dua etmez misin, Allah duamıza icabet buyursun” …Allah Rasulü yine anında lahzayı yakaladı, ellerini kaldırdı:
“Allâhümme havâleynâ velâ aleynâ”
Allahım aleyhimize değil etrafımıza olsun buyurdu.
Sahabi yine yemin ediyor, Medineni üzeri hemen anında açıldı. Bir cevbe haline geldi etrafta bulutlar vardı, gelen herkes yağmurun beşaretiyle geliyordu, ama Medine’ye artık damla düşmüyordu. Zira damla düşmesin diye birisi elini kaldırmış, gökte bir kısım esrar çevirmiş, Allah rahmet kapılarını açmış, yükselen bu feryada, bu isteğe icabet buyurmuştu.
Cumada bir an vardır, o anı yakalayıp da Allah’a dua ettiğiniz zaman, Allah duanıza icabet buyuracaktır, aynıyla kabul edecektir.
Öyleyse teveccüh-ü tâm içinde bir cuma geçirin ve Allah’dan istediğiniz şey, cuma sizin bütün bir haftanızı tenvir etsin…Beş vakit namazda aksaklığa meydan vermesin, başı secdeli, vicdanı münevvver eylesin, kalbinize nur serpsin, sizi maddi manevi payidar kılsın, efhar, emced ve eşref olan Hz. Muhammed’e layık bir ümmet eylesin…
0 Yanıt, “namaz”