HUTBE ORUÇ-1 (28 Eylül 1979)
İSLAMIN PRENSİPLERİNE GÖRE YAŞAMAK, DÜNYA ZEVKLERİNDEN UZAK KALMAK…
YEME, İÇME, GİYME GİBİ KONULARDA LÜKS VE İSRAFTAN KAÇINMAK, PERHİZ YAPMAK…
BÖYLE OLANLAR İKİ CAN TAŞIR, TEK CANLILAR KARŞISINDA MUVAFFAK OLUR…
İLA HADİSESİ…EŞLERİNİ BOŞADI DİYEREK HZ.ÖMER’İN PEYGAMBERİMİZİN YANINA GELİP AĞLAMASI…
CİVCİVLER PALAZLANMIŞ, YENİ BİR CEMAAT OLMA YOLUNA GİRİLMİŞTİR…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Vebtegı fîmâ âtâkellâhü…” (Neml, 27/77)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Elimize verilen ve çok ciddi sayılan bir planla, hayatımızı tanzim edip ona göre düzenleyip yaşadığımız takdirde, hem dünya huzur ve saadetini temin edecek, hem de ahirette -frenkçe ifadesiyle- pek çok sürprizlerle karşı karşıya kalacağız.
Dünya hayatında sıkıntıya düşmemenin, elem ve ısdıraplarndan masun kalmanın yolu Allah’ın elimize verdiği ölçüler içinde hayatımızı sürdürmeye bağlıdır.
Ona göre yeme ona göre içme, ona göre yatma, ona göre kalkma, aileî münasebetleri ona göre tanzim etme…lezzetler o zaman lezzet olur hatta lezzetliklerine lezzet ilave edilir.
Elemler ise gelecek lezzetlerin mukaddimesi, başlangıcı ve sebebi haline gelir geçer ve unutulur.
Bu anlayış içinde yaşanan bir hayatta, ciddi köklü ve devam eden bir elem, bir acı bir ısdırap yoktur. Ondaki acılar dahi başka sebepten ötürü, kendinin dışında ayrı sebeplerle veya tatlı neticelerle bir bakıma lezzettir, lezzeti netice veren elemler olması itibariyle lezzettir.
Mümin hayatını buna göre tanzim etme mecburiyetindedir.
En açığından ve en basit misaliyle, 20′inci asırda, çeşitli sıkıntıların yanıbaşında malî sıkıntı insanımızı ısdırap aiçinde bırakmıştır. İstikrarsızlık içinde bırakmıştır ve onu kötü yollara sevketmiştir.
Çünkü insanımız varlık içinde bile yaşamayı bilememiş ve öğrenmemmiştir. İktisat içinde bir hayat sürdürme…bunu bilememiş, adet haline getirememiş, İslamın bir emri olarak tazim duyup hayatına hayat kılamamıştır.
Onun için insanımız, izzeti içinde yaşamasını bir bakıma İslamın kendisi için getirdiği güzel prensiplerine bağlı yaşamaya bağlı görmelidir. İslamın prensiplerini yaşamalı, bugün içinde bulunduğu zilletten, zelil kılıcı sebeplerden, istikrarsız kılıcı sebeplerden o süretle masun kalacaktır, kendisini iktisada alıştıracaktır.
Evvela bugün izzetini koruyacak ve ağzını açmış, geleceğimizi gelecekteki sadetimizi yutan daha büyük tehlikeler karşısında bir bakıma teminat simidi olarak ona sarılacak ve yürüyecektir.
Biz halimizden şikayetçi değiliz. Ben size de o nazarla bakıyormu.
Biz günde bir defa yemesini, iki defa yemesini biliriz. Allah’ın tevfikiyle…Biz icab ederse iki günde bir defa yemesini de biliriz. Biz bir elbiseyi üç beş sene giyebiliriz. Bizim bir yazlığımız bir kışlığımız olsa da ihtişam ve debdebe içinde değildir. Bizim gardroplarımız elbise dolu değildir. Bulduğumuzu sırtımıza geçiririz. Onunla arz-ı didar ederiz.
Biz sadece fazilet yönünden büyük olmanın kavgasını veririz. Faziletli insan olmak için savaş veririz.
Ve katiyyen biliriz ki ne yemek içmekle, ne yatıp kalktığımız yerlerdeki ihtişam, debdebe ve lüks ile, ne de sırtımıza geçirdiğimiz elbiseyle Allah bize bakmamaktadır.
“İnnellâhe lâ yenzuru ilâ suveriküm velâ ilâ ecsâmiküm velâkin yenzuru ilâ kulûbiküm ve a’mâliküm”
Allah sizin, şekil ve şemailinize değil, boyunuza ve bosunuza değil, kafanızın içindeki manaya, terkip kabiliyetinize, iç derinliğinize, ruh safffetinize, duygularınızdaki hüşyarlığı ve kalbinizin O’nunla münasebetine bakmaktadır…Bir yönüyle sizin insanlığınız, insanca yaşamanız, Allah’ın vaz ettiği bu prensipler içinde yaşamaya bağlıdır.
Binaenaleyh biz bugün herhangi bir zilletten ve dilencilikten ictimaî hapyattaki istikrarsızlıktan müteessir olmadığımız gibi, bugünün doğuracağı korkunç yarınlar, onlar da bizi müteessir etmemektedir.
Zira elimizde çift can taşıyoruz. Başkaları tek can taşıdıklarından ötürü endişe taşıyorlar.
Gözümüzde ne dünya sevgisi var ne de başka bir şey var. Biz gözümüzü ezeli ve ebedi aleme dikmiş ezeli ve ebedi bir Sultanın emirleri içinde geçirmeye çalışıyoruz.
Binaenaleyh evvelen ve bizzat, insanımız bugünkü onur ve izzetini, gelecekte o onur ve izzeti rencide edecek sebepler karşısında, gelecekteki onur ve izzetini koruyabilmesi için, hayatı İslamın prensipleri içinde düzenlemeli, yemesinde içmesinde ve giymesinde israftan ve lüksten kaçınmalı, fuzuli israf yapmamalı, ta o zaman rahat edecektir…
Saniyen, dünyada her nimet, netice itibariyle zeval bulunca, bütün dünyevi nimetlerin zevalini hatırlatmakta ve insanın canını yakıcıelim bir azab içinde bırakmaktadır. Sabah kahvaltısı gelir ve gider, öğlen gelir ve gider, akşam gelir ve gider, elbiselerin çeşit çeşidi sırtımıza girer ve çıkar, müdebdeb konaklarımızda evlerimizde saraylarımızda villalarımızda rahat yaşarız. Fakat yer yer bunların zevalini hatırlatan hadiseler, yer yer bunların zevali mesajlarıyla gelen hadiseler karşısında biz, her şeyi kaybetmiş olmanın ısdırap ve elemini vicdanımızda duyarız.
Onun için kafir dahi olsa sizi tenzih ediyorum, dünya nimetlerine karşı perhize girmelidir, ta bu türlü zevale maruz kalan şeylerden uzak kalabilsin, ta küçük lezzetleri ve zevkleri acılaşmasın, elemleşmesin…Kendisini perhize alıştırıp az yemeli, az içmeli, az uyumalı, hayrete varmalı, fani olmalı, ona ulaşmalı, fena fillaha vasıl olmalı, beka billaha nail olmalı, huzuru daimîyi ve ebedîyi kazanmak için…
İşte Rasulüllah Sallallahü aleyhi ve sellem’in yolu bu idi.
O’nun size getirdiği en büyük hediye de bu idi. Hadiseler ne kadar bel bükücü olursa olsun, her hadisenin altından çıkabilecek ölçüler içinde, yoğurduğu şekillendirdiği bir cemaat; o cemaat sizlersiniz inşallah ve Allah’ın tevfikiyle meydana getirien tabi ve suni ne kadar hadise varsa, ne kadar hadise olursa olsun, siz hepiniz altından ve üstünden geçecek ve müteessir olmayacaksınız.
İlâ hadisesi olmuştu. Zevcelerine bir ay kadar yaklaşmama yemini demektir bu. Dünya nimetlerine karşı küçük bir talep gösterdiler. Hz. Hasfa, Hz. Aişe iki vezir ve iki yaverinin kızları. Nübüvvet hanesinin seyyidatından, bizim de seyyidelerimiz Hz. Aişe ve Hz. Hafsa…
Hz. Aişe’nin ifadesiyle:
– “Bir iki ay hilal görürdük de evde ocak yanmazdı. Halbuki devrinde bir kısım hükümdarların ve sultanların evine hazineler aktığı gibi Mefhar-i mevcudat Efendimizin evine de her şey akıyordu. Ama O muazzez anam öyle diyor:
– “İki defa hilal görürdük de ocak yanmazdı!…” Ve yeğeni Urve sorar:
– “Halacağım! Ne ile geçiniyordunuz?”
– “İki siyahla geçiniyorduk, hurma yeyip üzeriine de su içiyorduk!”
Yok muydu öyle yapıyorlardı?
Hayır, vardı. Allah Rasulü aleyhissalatü vesselam, dünyada ahiretin hesabı ile yaşıyordu. Alabilirdi verebilirdi yapabilirdi. Fakat milleti, ümmeti tırmanma şeridinde yükselirken, başkaları zor durumda iken O, kendisi, raiyyetinin en dûn hayatını yaşıyordu. Raiyyet ve teb’asının en dûnunda olan bir insanın hayatını yaşıyordu, mecbur sayıyordu kendisini.
İşte bir gün bu muazzez validelerimiz, biri ikisi belki de üçü:
“Ne olur biz de biraz bir et görsek, et kokusu tatsak! Biz de biraz ekmek görsek, bir yufka görsek!” dediler.
Kendi hanesinde kendisinden ders dinleyen ve fakat alamadıkları kanaatına varan Allah Rasulünün gönlü zevcelerine karşı çok kırıldı, cumbasına çekildi: “Ben dedi vallahi bir ay size yaklaşmayacağım!”
Ve her birisi bir köşede oturdu ağlamaya durdular.
Buhari Müslimde müttefikan ifade edilen hadiste anlatıldığına göre Hz. Ömer, diyor ki: “Ensardan bir komşum vardı, bir gün avâliden Medine’ye iner Rabulü-i Ekrem’i dinler, gelen haberleri alır bana getirir, bir gün ben gider ona getirirdim. Hiç bir şey kaçmasın diye münavebeten bu işi yapardık.
Bir gün vakitsiz hızlı hızlı kapımı vurdu. Biz de Gassanlı Melikin bize baskın yapacağı haberini duymuştuk:
– “Kapıyı çabuk aç! Ciddi bir hadise var!” dedi.
Ben de dedim ki:
– “Ne oldu Gassanî mi geldi?”
– “Çok daha büyük şey!” dedi.
– “Nedir o?” dedim.
– “Allah Rasulü bütün zevcelerini tatlîk etti” dedi.
– “Eyvah!…Hafsa mahvoldun!” dedim…”Rasulü Ekrem seni boşadıysa bıraktıysa bir daha cennet yüzü göremezsin!”, “Hıbti ve hasırti…” diyordu.
Sırtıma cüppemi aldım koşa koşa geldim, yerimde duramıyordum. Eshab-ı Rasülillah mescidde hep ağlaşıyorlardı. Rasül-i Ekrem’in gönlü kırılmıştı. Hep ağlaşıyorladı. Kapısının önünde siyahî bir köle vardı.
– “Söyle Ömer geldi de, Rasulüllah ile görüşecek!”
İçeriye girdi çıktı ve dedi ki:
– “Söyledim fakat sesini çıkarmadı”.
Heyecanla Minberin yanına gittim oturdum fakat içim dürttü beni, git dedi bir daha dile…
Gittim kapının önüne:
– “Söyle Rasulüllah’a de ki: Ömer sizi görmek istiyor”
Gitti geldi dedi ki:
– “Yine sukut durdu bir şey demedi”
Yine gittim Ashab hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ben yerimde duramıyordum. Döndüm nihayet dördüncü defa geldim. yine beni çevirdiler geriye. Müteessir mahzun giderken arkadan geldi dedi ki:
– “Kabul buyurdular!”
İçeriye girdim, mahzun oturuyordu, bir şeyler söyledim, aileme karşı bir şeyler yapacağım muamelemi anlattım tebessüm buyurdular. Ümmü Seleme’nin bir şeyin söyledim tebessüm buyurdular.
Sonra baktım ki hurma elyafından bir hasır üzerinde yatıyor ve kumlar da saçılmış, kalkınca kumlar yanına yapışmış olduğunu gördüm ve gözlerimi mübarek hücresinin etrafında dolaştırdım, sadece bir sa’y kadar bir dirhem vardı, bir köşede bir arpanın bulunduğunu gördüm, bir iki tane de tabağa şahit oldum, gözyaşlarımı tutamadım, hıçkıra hıçkıra ağladım…
– “Niye ağlıyorsun ya Ömer?” dedi. Dedim ki:
– “İşte Kisra, işte Roma İmparatoru Hirakliyüs, saltanat ve debdebe içinde yaşıyorlar. Sen ise Allah’ın Rasulüsün, mahrumiyet içinde yaşıyorsun!”…Allah Rasulü:
– “Emâ terdâ en tekûne lehümüddünyâ velenel-âhiratü yâ Ömer?”
– “İstemez misin dünya onların olsun, ahiret bizim olsun!” buyurdular.
Ahiret hesabına giden bir gönül, Allah dünyada da mahrum etmez onu…
Batılının beyni dönmüştür Rasulü Ekrem’in geliştirdiği cemaat karşısında, 23 senede dünyanın iki büyük imparatorluğunu dize getiren, sıfırdan başlamak süretiyle teşkil ettiği cemaatiyle dize getiren, bu muhteşem hareket karşısında, bu muhteşem inkılab arkasındaki asıl sebepleri araştırmaktadır.
Asıl sebepler ise ciddi bir dünya ve ahiret muvazenesi, dinin hayata hayat olması, Kur’an’ın düsturlar halinde yaşanması ve insanın yaşayabileceği şeyle yaşaması, bakıyyesini milletinin emrine vermesi ve geleceğin ümranına sarfetmesi…
Allahü teala ve tekaddes hazretleri, çoğu yumurtadan çıkmaya hazırlanmış civciv halinde, pek çoğu ise palazlanmak üzere olan bütün civcivleri ile, yemyeşil zümrüt gibi zeminiyle, Devr-i Risaletpenâhî manasını gamzeden, 20′inci asırdaki neslimiz, yüzlerini ve kalplerini kendi kapısına teveccüh ettikten sonra; bu mana, bu ruh ve bu şuurla onhların teveccühlerini itmam ve ikmal eylesin, bu bezmde onları muvaffak eylesin.
Çok şerefli bir cemaat olma yoluna girmiş bulunuyoruz. Allahü teala numunesini verip bize tattırdığı, sizleri meydana getirmekle bize çok şey gösterdiği bu alem ve bu gelişmede, bizi inkisar-ı hayale, sukut-ı hayale uğratmasın. Sizin düşündüğünüz taşındığınız planladığınız kafanızda hergün kurup durduğunuz, O’na ait hesapları tahakkuk ettirmekle sizi ve bizi mesut ve bahtiyar eylesin…
Aziz Müslümanlar!
Oruç girizgahıyla girdim buraya. İnsanın kendini perhize alıştırmasıyla girdim buraya. Yeme içme vesaireden kısıntılar, tahdidler yapmak süretiyle, hayatımızı Allah’ın ölçüleri içinde düzene ve biçime koyma girizgahıyla girdim buraya…
Biz böyle bir cemaat haline gelirsek şayet arzettiğimiz gibi, elimizde iki can taşıyoruz demektir. Ve tek canı olanların bizimle kavgaya girişmesi mümkün değildir Allah’ın tevfik ve inayetiyle…
Bu gelişme, oluşma ve tekevvünün önünde sadece şu vardır:
Allah’a inanmayan insanların bozgunu ve hezimeti…
Allah’a inanan, seven saygılı olan, nizamdan hoşlanan insanların ahenk içinde melekiyetleriyle arz-ı didar etmeleri…
Bu ise insanlığımız için beklenen, hatta ütopyalarında tersim ettikleri yazıp çizdikleri ve semalarda aradıkları bir ahenk, ictimî bir ahenk, milelî bir ahenk, devlete ait bir ahenktir ki ancak geldiği zaman o huzur ve saadeti görecek, mesrur ve bahtiyar olacaktır…
Elâ inne ahsenel-kelâmi ve eblagan-nizâm…Kelâmüllâhil-Melikil-Azîzil-Allâm…
Kemâ kâlellâhü tebârake ve teâlâ fil-kelâm…
Ve izâ kuriel-Kur’ânü festemiû leh… Ve ensıtû lealleküm türhamûn…
Eûzü billhi miheşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
İnnallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn…Sadekallâhül-Azîm… Bârekallâhü ve velicemîıl-mü’minin…
……………………………………………………………………………………………..
Elhamdülillâh, Elhamdülillâh, Elhamdülillâhi hamdel-kâmilîne kemâ emarr
Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühün-Nebiyyül-Mu’tebarr…
Ta’zîmel-linebiyyihî ve tekrîmen lifehâmeti şâni safiyyih…
Fekâlellâhü Azze ve Celle min kâilin muhbiran ve âmirâ…
İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-Nebiyy Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ…Lebbeyk!..
Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin Kemâ salleyte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbrâhîme fil-âlemîne Rabbenâ inneke Hamîdün Mecîd.
Ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin kemâ bârakte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbráhîme fil-âlemîne Rabbená inneke Hamîdün Mecîd.
Verdallâhümme anissıddîkı Ebî Bekrin vel-Fârûka Omara ve Osmâne ve Aliyyin Radyallâhü anhüm ve anissitteti bakıyetil-aşeratil-mübeşşirati ve anissahâbeti vettâbiîne el-Ahyâru minhüm vel-Ebrâr.
Ve Selleme teslîmen kesîran ilâ yevmil-haşri vel-karâr vahşürnâ meahüm bilutfike âmîn…
Allâhümmensur men nasaraddîn…
İnnallâhe ye’müru bil-adli vel-ihsâni ve îtâi zil-kurbâ ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy… yeızuküm lealleküm tezekkerûn. (16/90)
Ibâdallâh!.. Allah’ın kulları!..Bu şeref bu paye bu ünvan size yeter; Allah’ın kulları!.. Allah’a kul olma âlî payesiyle şerefyâb ve serfirâz olan, Allah’a kul olma şerefini ihraz eden, bütün şerefi Allah’a kulluğuna bağlı olan, şerefi O’na kullukla bulan Allah’ın şerefli kulları!..
İttekullâhe ve atîû. Allah’a karşı gelmekten, isyandan çok korkun; Azameti kadar, acziniz ve fakrınız kadar, büyüklüğü kadar küçüklüğünüz kadar korkun!.. İsyandan sakının ve saygı içinde ona itaat edin.Takva dairesi içine girin! Ayatı tekviniyenin esrarını kavrayın İlahi kelamla ve kendinizle tevfikini yapın!
İnnallâhe ye’müru bil-adli. Allah en geniş manasıyla adaletle; dosdoğru yolda sıratı müstakimde dürüst bir hayat yaşamakla emrediyor.
vel-ihsâni. En geniş manasıyla ihsanla; Mevlayı müteali görüyor gibi O’na kulluk yapmakla; her ne kadar siz O’nu görmeseniz de O sizi görüyor ve her halinize nigehban bulunuyor ya!..
Ve îtâi zil-kurbâ. Yakın daireden başlamak süretiyle yakınlara bir şeyler vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyetin ufkunuzda şehbal açması yücelmesi ve bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle emrediyor.
Ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy. Ahlaksızlığın her çeşidinden; büyüğünden küçüğünden gizlisinden açığından, Dinin kerih gördüğü, Rasulü Ekremin çirkin dediği şeylerden sizi menediyor. Dinin emirlerini dinlemeyip serkeşlik yapmanın, hakka baş kaldırmanın, huzursuzluk çıkarmanın her çeşidinden de men ediyor.
Yeızuküm lealleküm tezekkerûn. Size böyle vâz-u nasihatta bulunuyor, irşad ediyor ta düşüne, kendinize gelesiniz, istikamet bula, inhiraflardan uzak kala, rızasını kazanarak emnü eman içinde doğruların varacağı cennete dahil olasınız…
Ekımıssalâh innassalâte tenhâ anil-fahşâi vel-münkar…vele-zikrullâhil-ekbar…vallâhü ya’lemü mâ-tasnaûn… (Ankebut, 29/45)
HUTBE ORUÇ-2 (05 Ekim 1979)
DÜNYA VE AHİRET DENGESİNİN KURULMASI…
PEYGAMBERİMİZİN, AİLESİNE VE AKRABALARINA ZEKAT VE SADAKA ALMAYI YASAKLAMASI…
HZ.FATIMA VALİDEMİZİN, BOYNUNDAKİ ALTIN ZİNCİRİ, SATIP KÖLE AZAD ETMESİ…
HZ.FATIMA VALİDEMİZİN, 5 ÇOCUĞU İÇİN PEYGAMBERİMİZDEN YARDIMCI İSTEMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Vebtegı fîmâ âtâkellâhü…” (Neml, 27/77)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Mümin, yaşadığı hayatı, öbür hayatı düşünerek, öbür hayat muvazenesi içinde ele alarak, her şeye akıllıca müdahale ve mualecede bulunan insan demektir.
Mümin, dünyevî emniyetini, ahiret emniyetini, Mümin ve Müheymin olan Hz. Allah’a bağlayan, Allah’a iman eden itimad eden, ahiretteki emniyetini de ona bağlayan, ahirete iman eden, imana dayalı fazilet duygularıyla meşbu bulunan insandır.
Mümin dünya ve ahiret muvazenesini kurduktan sonra. hem dünya hayatını teminat altına almış, hem de ahiret hayatını teminat altına almış demektir. Bütünüyle dünya hayatına gözünü kapamak, bütünüyle bir zaviyeye, bir inzivaya çekilmek müslümanlıkta çok makbul bir şey olmadığı gibi, dünyaya dalmak, tamamen ahireti unutmak, cismaniyete dalmak, tamamen kalbi ve ruhu unutmak, hissiyat-ı ulviyeyi unutmak ve ihmal etmek, bu da Müslümanlıkla telif edilen şeylerden değildir.
Akıllıca müminliğe gelince, o böylesine bir muvazeneyi kurmak süretiyle, ahirete ahiret kadar, ahiret saadetine ahiret saadeti kadar ehemmiyet verir, her birisinin ucundan o kadar tutar, o kadar kazanmaya çalışır, o kadar arkasından koşar ve o kadar peşinde olur.
Ahiret dünyadan hayırlıdır. Ebedi bitip tükenmek bilmeyen bir hayat, bitip tükenmek bilmeyen bir zaman içinde, ahiret dünyadan hayırlıdır.
Mümin gözünün biriyle dünyaya bakarken, bir diğeriyle de ahirete bakacak., muvazenenin bozulmamasına dikkat edecektir.
Belli dönemlerde dünya ve ukba muvazenesi bozulmuş, insanımızın bir kısmı, hususiyle düşünürlerimiz, dünyaya ait meseleleri ihmal etmiş, zaviyelere, tekkelere, küfûfe, mağaralara çekilmiş, hayata sırtlarını dönmüşler…hayat da parça parça olmuş o milletin başına yıkılmıştır.
Başka bir dönemde ise balıklamasına maddeye ve cismaniyete dalınmış, dünyaya dalınmış, ukba tamamen unutulmuş, ukbaya ait hayra karşı gös kapanmış ve kulak tıkanmıştır. O zaman da dünya yine o müminlerin parça parça olmuş yıkılmıştır.
Dünya ve ukba her ikisinin de muvazene içinde ele alındığı devirlerde ise o milletler mesut ve payidar olmuşlardır.
Aleyhissalatü vesselam’ın Biset’ine badi, Peygamberlik vazifesiyle aramızda arz-ı didar etmesine badi meselelerin en mühimlerinden bir tanesi budur.
Dünya ve ukba muvazeneseni getirmek, nazarları ahirete tevcih etme, ahirete bağllık içinde dünyayı da mamur kılma…
Onun içindir ki kendisi, ahirete müteveccih nazarıyla, dünya nimetlerinden o kadar istifade etmiş, ailesi de o kadar istifade etmiştir.
Bu hususu bu zaviyeden huzurunuza getirmek istiyorum.
Aleyhissalatü veseslam âl ve yakınlarına, benî Haşim’e sadaka ve zetkat almayı yasaklamıştır.
Allah Rasulü milletin zekat ve sadakalarını almımyor, yemiyor ve istifade etmiyordu. O’nun âli de sadaka zekat almaktan mahrum bırakılmıştı. Bunlar dünya nimetleriydi. Herkes bunlardan istifade edecek fakat Hz. Muhammed ve O’nun akrabaları istifade edemeyeceklerdi.
Allah Rasulü kendine tatbik ettiği rejimi ailesine de tatbik ediyordu. Milletin mihrabı sayılabilecek Ehl-i Beyt’i de mahrum bırakıyordu. Kudve saydığı saydığı kimseleri de nimetlerden mahrum bırakıyordu. Yoksa örnek olamazlardı..
Kendi nasıl yaşadıysa Seyyidetina Hz. Aişe’nin de öyle yaşamasını istiyordu. Hz. Fatıma’nın da Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in de öyle yaşamasını istiyordu.
Size bir kaç defa arz etmişimdir. Hayatlarının sonuna kadar da öyle yaşadılar. Elinde veya boynunda altın zincir Hz. Fatıma Rasulü Ekrem’in huzuruna çıktı.
O kıyamete kadar gelecek velilerin anası, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in anası, Nakşibendi Hazretlerine ninelik yapan Hz. Fatıma, Şah-ı Geylanî’ye ninelik yapan Hz. Fatıma, Hz. Şazelî’ye, Ahmet Rüfaî’ye, Bedevî’ye annelik ninelik yapan Hz. Fatıma…Allah Rasulü bunlardan ötürü ona ihtimam gösteriyordu.
Rukiye’si, Ümmü Gülsüm’ü, Zeyneb’i ölmüştü O’nun…Fakat hiç birine Fatıma’ya duyduğu şeyi duymamıştı. Onlara karşı da refîk ve şefîk idi, ince bir kalbi vardı. Fakat Fatıma’yı bir kubbe gibi koruyordu. Zira o muhteşem kubbenin altında kıyamete kadar altın halkalar, elmas halkalar gelişecekti.
Bu elmas zincirin altın zincirin başı ana, Hz. Fatıma, boynunda dünyaya ait bir altın zincirle Huzur-u Risaletpenahî’ye çıkar. Allah Rasulü kaşlarını çatar:
“Kızım Fatıma! İster misin halk desin, Peygamblerin kızı boynunda cehennemden bir halka taşıyor, ister misin desinler?”
O, boynundaki zinciri çıkarır, satar, hürriyetini kaybetmiş bir esir alır hürriyetine kavuşturur ve sonra beşaşet ve beşaret içinde Huzur-u Risaletpenahi’ye gider ve Allah Rasulünü hoşnud eder.
Aleyhissalatü vesselam ailesine perhiz yaptırıyordu. Hayatlarının sonuna kadar da böyle devam etti..
Bakın maceraya…Ben ihtişamıyla size arz edemedim…O büyük kadını arz etme, üstesinden geleceğim şey değildir. Allah Rüsulünün üzerine tir tir titrediği bir kadını nasıl anlatabilirim? Ama bu büyük kadın Hz. Ali’nin evinde bulunuyor, büyük bir insana hizmet ediyor,. zevcelik yapıyor…
Bu evde hususi saka yoktur. Bu evde değirmene götürüp öğütecek adam yoktur. Bu evde evi süpürecek hizmetçi de yoktur. Bu evde evin maûnetine yardım edebilecek el uzatacak kimse yoktur.
Fatıma Validemiz evvela Hz. Hasan’ı, sonra Hz. Hüseyin’i, sonra Hz. Zeyneb’i, sonra Hz. Rukiye’yi, sonra Hz. Ümmü Gülsüm’ü dünyaya getirir.
Allah Rasulü, kızının doğurduğu çocuklara, daha evvel vefat eden kızlarının adını kor.
Fatıma Validemiz kızı Zeyneb’i dünyaya getirdiği an Allah Rasulü gelir:
“Biraz evvel bana Cibril geldi, Fatıma’nın doğuracağı çocuğun adını Zeyneb adını koy!” dedi. Sema, onun adının Zeyneb olmasını istiyor dedi. Bu yüzden Aleyhissalatü veseslam onun adnıı zeynep koydu derler.
Bu büyük kadın bu kadar çocuğun işini yüklenir. Değirmen taşlarını kendi elleriyle çevirir. Çevirdiği için de ellerinin içi nasır tutmuştur.Bu kadar çocuğun temizliğini yapmak için de çok uzaklardan omuzlukla su getirir, kovalar omuzunda su taşır, Hz.Ali’ye bir gün açar omuzunu gösterir…Omuz da nasır bağlamşıtı.
Göklerde tebcil edilen kadın…Haydar-ı Kerrar’ın zevcesi, kıyamete kadar gelecek evliya ve aktabın anası Aleyhissalatü veseslam’ın matmah-ı nazarı, belki semanın matmah-ı nazarı…
Hz. Fatıma’nın omuzu yara oluyor nasır bağlıyor. O derdini kocasına açınca der ki:
“Git babana, Peygamerimize söyle, gelen esirlerden bir tane versin…O da gelsin bizim evde hizmet yapsın…
Mescid-i Nebeviye, hücre-i Saadete doğru yaklaşır; bu ince bu narin kadın…Tıpkı Aleyhissalatü vesselam’ın davranışları içinde…Peygamberimize yaklaşmasını Muhterem Pederleri, Efendimiz görür.
– “Kızım bu saatte seni buraya getiren ne idi?”
Utanır ihtiyacını söyleyemez.
– “Babacığım! Sana bir selam vereyim hal ve hatırını sorayım diye geldim!” der. Ve sonra döner geriye gider. Kocasına yaptığı şeyi söyler. Hz. Ali:
– “Kalk beraber gidelim!” der.
Beraber Huzur-ı Risaletpenahî’ye gelirler.Bir daha Efendimiz sorar:
– “Sizi buraya getiren neydi?”
O, kocasına açtığı dertleri babasına da açar, Efendimize şerh eder…Efendimiz aynen şöyle buyurur:
– “Hayır kızım! Ben burada Ensarın fakir fukaranın………………Eshab-ı Suffeyi burada……………….mahrumiyet içinde bırakıp size bir şey veremem. Ben elimdeki şeyleri onlara dağıtırım. Ben vallahi bundan size bir zerre veremem!” der kendi kızına…Gidip evinizde mahrumiyeti yaşamanız gerekiyor sizin…
Ve onlar evlerine dönerler. Yataklarına girmiş yatmaktadırlar, anlatan anlatırken diyor ki:
Başlarına aldıkları battaniye, hava da serinse, ayakları açıkta kalıyordu, ayaklarını kapayınca da başları açıkta kalıyordu.Onlar battaniyeyi kah aşağıya kah yukarıya doğru çekerken, kapı vurudu ve sonra da açıldı. Aleyhissalatü vesselam gecenin karanlığında içeriye girdi. Kıyam etmek kalkmak istediler: – “Mekânekümâ!” buyurdu, olduğunuz yerde kalın!..
Ve ikimizin arasına oturdu, bana dedi ki:
– “Kızım!..Sen benden bir şey istedin, daha hayırlısını sana söyleyeyim mi ben? Günde beş vakit namazı kıldıktan sonra, her namazın arkasından 10 defa Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahüekber dersin, yatacağın, döşeğe geleceğin zaman da 33′er defa bunları yaparsın. Senin bu yaptığın şey, sahip olacağın bir köle ve onun hizmetinden daha hayırlı olacaktır. Zira bu ahirete matuf bir şey olacaktır.
Demek istiyorduk i, Aleyhissalatü veseslam:
“Kızım sen dünyaya az buçuk teveccüh etmek istiyorsun ama, sen ukbâ için yaratılmışsın, sen gelecek bütün evliyaya medar olarak yaratılmışsın, sen bütün aktâba beşik olabilecek mahiyette yaratılmışsın, ahiret senin için daha hayırlıdır. ve ona teveccüh etmelisin…” demiş gitmişti…
Validemiz, bağrına taş basmış, Efendimiz vefat edeceği ana kadar da devam etmiş ve bir daha da böyle bir istekte bulunmamış, odunu omuzuna almış ve taşımış, değirmen taşını çevirmiş, ununu öğütmüş, ondan sonra Efendisine ve çocçuklarına bakmış bir daha hatırından geçirmemişti bunu.
Aleyhissalatü vesselam vefat edince her şey yıkılmıştı. Anası vefat ettikten sonra, kızkardeşleri vefat ettikten sonra, yapayalnız Hz. Fatıma babasına bağlanmıştı. Sık sık Mescid-i Nebevi’ye uğruyor, onu görüyor ve teselli oluyordu.. 25-26 yaşlarında ancak vardı babası vefat ederken!..4-5 çocuğu vardı bütün tesellisi babasıydı.
Bir gün Allah onu da aldı, başında bir sürü çocukla yapayanlız kalmıştı.
Hz. Ebu Bekir’in huzuruna geldi.
– “Babam vefat etti, O’nun hakkını isterim!” dedi. “Bana vereceksiniz, kızıyım bana düşer, miras, babamın malı mülkü…” dedi. Hz. Ebu bekir:
– “Gözümün Nuru! Veremem onu! Ben bu mevzuda selahiyetli değilim” deyince Hz. Fatıma şöyle diyerek onları ilzam yolunu seçti:
– “Sizi işhad ederek söylüyorum. Rasulü Ekrem’i duymadınız mı? Size demedi mi: Kim Fatıma’yı kırarsa beni kırmış olur, kim onun kalbini inkisara uğratırsa bana eziyet etmiş olur, duymadınız mı?”
– “Allah şahit ki duyduk bunu”
– “Öyleyse şahit olun benim gönlüm şu esnada size kırıktır!” diyordu.
Hz. Ebu Bekir halkın içine ağlayarak çıktı:
“Benden bu emaneti alın, bunu götüremeyeceğim!” diyordu…
Ama ona da şöyle söyledi:
– “Ben Efendimizden duydum buyurdular ki: Peygamberler geriye miras bırakmazlar, onlar sadece ilim ve irfan bırakırlar, onlardan geriye mal mâ-melek kalmaz” diyordu.
Validemiz yine bağrına taş bastı, 6 ay açlık ve susuzluğa devam etmek süretiyle, o altı aylık hayatını da yaşadı ve Aleyhissalatü veseslam’a intikal buyurdu….
Aziz Müslümanlar! Ruhun gelişmesi, insanın fazilet duygularının inkişaf etmesi, insanın yücelmesi, dünyayı düşünürken onun yanıbaşında ahireti düşünmeye bağlıdır. Hergün bir kaç defa tablolarıyla temessülatıyla ahiret gözünün önünde canlanmayan insanın muvazeneli yaşaması pek düşünülemez.
Dünyaya ait lokmaları ağzına korken, mideye indirirken ukbayı da düşünecektir. Burada istifade ettiği her şeyi bir bakıma oradan alıp israf ve itlaf ettiğini düşünecektir.
Mümin dünyadayken ahireti yaşayacak, dünyada ahiretin hesap ve planı içinde bulunacak, dünyada ahiretin hendesi sahası ve kareleri içinde dolaşacak; işte burda cennet, işte burda sırat, işte burda mizan, işte burda hesap, şurada Aleyhissalatü vesselam, şefaat etmek üzere hazır, şurada terazinin kefeleri kalkıp inmekte…
Ben bir hayata yaşıyorum ki her şeyimle oraya gideceeğim. Oradaki o durumlarla, o hendesi kareler içinde dolaşacağım, dolaştırılacağım. Belki cennete gidecek, belki de gidemeyeceğim düşüncesi içinde hayatını tanzim etmeye çalışacaktır.
HUTBE ORUÇ-3 (12 Ekim 1979)
RUHLE CESED BİRBİRİNİN RAĞMINA GELİŞİR…
KAMİL İNSANLAR, PERHİZ YAPAR, NEFİSLERİNE HAKİM OLURLAR…
SÜFYAN-I SEVRİ’NİN HARUN REŞİD’İN MEKTUBUNA CEVABI…
FUDAYL İBN-İ IYAZ’IN İBADET YAPIYORUM DEYİP HARUN REŞİD’İ KABUL ETMEMESİ…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Külû veşrabû velâ tüsrifû…” (Araf, 7/31)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Kalp cesedin rağmına gelişir. Cesed kalbin aleyhinde olarak büyür
Cisim ile ruh birbirine zıt şeylerdir. Birlerine bağlandıkları, bağdaştıkları nokta olabileceği gibi, aynı zamanda birine haddinden fazla gösterilen ihtimam, verilen ehemmiyet, diğerinin aleyhinde işleyecektir. Öbürüne verilen ehemmiyet ise berikinin aleyhine işleyecektir.
Biz bu iki şeyi varlığımızda mahiyetimizde taşıyan insanlar olarak, bu hususta bunlara karşı davranışlarımızı ve yapacağımız şeyleri, din-i mübin-i İslamın bize talimiyle yapar, yaşar, hepsine karşı vazifelerimizi yerine getirirsek, muvazene içinde yaşama imkanı bulacağız.
Ne bir cesedin ihmali…Ne de ruhun ihmali…bizim için bahis mevzuu olmayacaktır.
Ama az buçuk bunlardan birini diğerine tercih edip, en azından birini kısmen unutup, öbürüne meylettiğimiz, onun arzularında fani olduğumuz zaman, hayat muvazenesini bozuyacak, yanlış şeyler yapacak, inhiraflara düşecek ve belimizi doğrultamayacağız.
Bu mevzuda bize ölçüyü din getiriyor. Nasıl cesedimize bakmakla mükelelfiz, onu ayakta ve hayatta tutacak kadar, yaşatacak kadar, kendisine terettüp eden vazifeleri yerine getirecek kadar; çalışma ise o kadar…Okuma ise o kadar…Harp ise o kadar…Cephede beklemek ise o kadar…bakmakla mükellefiz.
Öyle de dünyanın ve ukbanın yükünü omzunda taşıyan, ruh ve kalbimiz, ahirette Allah’ın saadetlerinin bahşedeceği bütün lutufların vesile-i evveli olan ruh ve kalbimiz, aynı nisbette bakıma, görüme, ihtimam ve üzerine eğilmeye ihtiyaç vardır.
Kalbini ve ruhunu ihmal etmiş bir insanın, ahirette mesut olması düşünülemez.
Lutf-u ilahî olarak cennete girse, oradaki bir kısım nimetlerden istifade etse bile, her türlü bedi zevkten ve derinlemesine nimetlerden istifade etmekten, anlayışına kadar nimetleri indirmekten mahrum olarak Allah’ın nimetlerinden istifade edecektir…
Onun içindir ki daima kamil müminler varlıklarını milletlerine, vatanlarına sarfetmek süretiyle, varlık içinde yokluk çekmişlerdir. En büyük insanlar, hayatları perhiz içinde geçen kimselerdir. Dünyanın mamelekine tenezzül etmeyen, dünya karşısında iki büklüm olmayan, Allah’a ve ahirete ait şeylerini hiç bir zaman dünya karşısında değiştirmeyen, ki değiştirenleri Kur’an yahudiler olarak tenkid etmekte, kınamakta ve levmetmektedir.
Biz kamil insanları, iradenin hakkını veren, iradesine sahip olan, nefsin esaretine düşmeyen, beşeri kaprislerinin ve hislerinin esaretine düşmeyen kimseler arasında görüyoruz.
Süfyan-ı Sevri, Harun Reşid’in en yakın arkadaşı. Arkadaşı hükümdar olunca ondan istifade etme yolu açıktır. Fakat Süfayn-ı Sevri o günden sonra hükümet adamlarıyla, hususiyle başlarındaki Harun Reşit ile alakasını kesiyor.
Harun Reşid’den gelen mektuba elini dahi sürmediğini size nakletmiştim. Ve o hususta cevap için ikinci bir kağıt kullanmadığını, arkasına yazdığını anlatmıştım. Ve ona sert bir dille “Milletin parasıyla aldığın kağıda mektup yazıyorsun ve zulmediyorsun bir de beni zulmüne şerîk yapıyorsun! Allah bunu sana soracaktır.! Ne cevap vereceksin?” şeklindeki ifadelerle mektupa cevap yazıyor.
Harun Reşid, Fudayl ibn-i Iyaz’ın kapısına geliyor…Bunlar Ebû Hanife döneminde yaşamış, mana aleminin yıldızlarıdır. Paraya pula temenna çekmeyen, dünya ve mafihaya tekme atan ama beyinleriyle, fıkıhla, hadisle, tefsirle oynayan ve kafalarını hangi asır olursa olsun uzattıkları zaman bir müceddid edasıyla tenvir edecek büyük insanlar…Devlet reisi gelmiş kapısında vuruyor..
“Harun Reşid ziyaretinize geldi” diyorlar.
“Rabbimle ibadet ettiğim şu dakikada, Harun Reşit ile konuşacak meselem yoktur benim” diyor.
Var mı bu kadar yürekli bir insan içinizde?..Temenna edecek yerde, her şeyi tepecek itecek kadar iradesi olan biri var mı? Şu kefere ve fecereye mukabele edebilecek, onlardan gelen her şeyi yüzlerine tükürecek mert oğlu mert var mı içinizde?..
Ben olacağı kanaatını sık sık izhar ediyorum…Hiç olmazsa geleceğimizi tenvir edecek nüvelerinin mevcudiyetine sırf Allah’ın lutfu olarak katiyyen inanıyorum. O da olmazsa zaten kalp duracak ve insan ölecektir.
Aziz Müzlümanlar!..
Müslümanlığımız ve bu mevzudaki irademiz ve zîrekliğimiz, dehrin hadiselerine karqşı mukavemetimiz, bu istikamette verdiğimiz tecrübe ve imtihanlara bağlıdır.
Şurasını unutmuyorum…Beşer olarak hepimizin içinde, dünya nimetlerine karşı bir temayül vardır ve herkes o noktada tatmin edilmek isteyecektir. Fakat şurasını da siz unutmayın, bu nimetlere gırtlağına kadar dalan insanların, dünyası da ukbası da berbat olacak ve sergerdan olacaklardır.
Cibril Aleyhissalatü vesselam’ın yanına oturuyor. En sıkıntılı anlarda, en canhiraş durumlarda yanından alrılmayan Cibril yanına oturuyor. Bedir’de önünde sağa sola kılıç sallayan, düşman saflarına saldırırken: “Ukdüm hayzûm!..” diye Rasul-i Ekrem’e can ve cesaret getiren, Nebi’nin yüzü ekşidiği zaman yüzü ekşiyen Cibril, O gülerken gülen Cibril yanına oturuyor.Rahmetin menşei ve temsilcisi, hayatın menşei ve temsilcisi, gönüllerdeki hayatın menşei ve temsilcisi, vahyin emin meleği, Allah’ın ifeadesiyle Emin varlık diye tavsif edilen muazzez varlık… Allah Rasulü, bu candan arkadaşına, teblig vazifesinde yoldasına, Allah’dan gelen emirlerde sırdaşına:
“Üç günden beri Nebi’nin evinde bir şey yok ki yesin!”…………….diyor.
Aylardan beri bir ocak yanmadı bu evde diyor. Sırrını açıyor. Sır Cibril’e açılınca, Cibril’in Rabbi nigehban o sırra. Anında İsrafil Aleyhisselam yere iniyor.
– “Selamün aleyküm” diyor.
– “Aleyküm selam”
– “Rabbin selamı var sana ya Muhammed! Melik Peygamber mi yoksa kul Peygamber mi olmak istersin!”
Hira’da simasına baktığı Cibril’in bir kere daha simasına bakıyor. O sima ciddi bir dehşet içinde, Rasulü Ekrem’e tevazu tavsiye eder mahiyette:
– “Tevazu yâ Muhammed!..Tevazu yâ Muhammed!..” diyor.
Allah Rasulü iki büklüm oluyor:
– “Bir kul Peygamber olmak isterim” diyor.
Unutuyor biraz evvel dediği şeyi, çünkü o biraz evvel istenen şey, zamanın ve mekanın efendisinin, insanlığın iftihar tablosunun, onu seven insanların kalbinin ziya ve cilasının Ahmed-i Mahmud-ı Muhammed Mustafa’nın, ahiret hesabına aleyhinde işleyen şeylerdi. Ve o terkedecek, terkettiği şeyde bulacaktı her şeyi…Dünya adına her şeyin üstesine çıkacak, ulvi dudakları Rahmetin etekleriyle yüz yüze gelecek, öpecek ve orada tam kemalini bulacak, başının Makam-ı Mahmud’a ulaştığını hissedecekti.
Cibril bunu tavsiye etmişti, o da bu tavsiyeyi tutmuştu. Hayat baştan başa bir perhiz olarak geçiyordu.
Ve uzun bir zaman, bu milletin geçmişi olarak uzun bir geçmiş, böylesine bir nurlu zincir halinde cereyan etti. Nurlu zincir dünya karşısında eğilmeyen ve serfüru etmeyen madde karşısında bilgisinden vazgeçmeyen…değil kanaatını elbisesini bile değiştirmeyen…madde karşısında değil kanaatını elbisesini değiştirmeyen…
Sarığına işaret ettikleri zaman “Kelle gider o gitmez!” diyen…ondan bir emanettir, o emanet uğrunda ölmeye hazır olduğunu işmam ve işaret eden, faziletli insanharın arkasında hâlelenme ve kümelenme ve sonra milletçe varlığımızın, o havada tekevvün etmiş varlığımızın devam ve temadisi, o altın o nurani zincir içinde olmuştu.
Madde karşısında zebun ve perişan benim gibi, minerde hatip dahi olsa, kürsüde mihrapta imam dahi olsa, kürsüde vaiz dahi olsa, makamın, câhın, tenperverliğin ve müteallik şeylerin zerresi var ise şayet, bulunduğum anda tehlikede olmasam, bir uçurumun kenarında bulunmasam bile, bunlar beni uzun zaman iflah etmeyecek, başaşağı götürecektir.
Onun içindir ki Neslimize, Garipler ordusuna, ahir zamanda Sahabenin vazifesini yüklenecek Sahabinin misali topluluğa başkasının tavsiyesini, tavsiye sahiplerinin tavsiyesini bir kere daha hatırlatıyorum.
Sizi madde ile vurabilirler, makam ve mansıp ile dize getirebilirler. Çok ehemmiyetsiz şeylerle sizi pazarlayabilir peyleyebilirler.
Siz Allah’ın antika sanatlarısınız. Hz. Muhammed’in satılmaz ordusunun fertlerisiniz. Cihanpaha değer ve kıymete sahip bulunmaktasınız. Ucuz şeylere feda olmayacaksınız. Size ait bin hayatla karşınıza çıksalar, dine ait bir tek sünnet karşısında titreyecek, onu terk etmektense, ölümün bin çeşidini tercih edeceksiniz.
Allah sizi böyle görmek istiyor. Rasulü Ekrem müjdesini çektiği zaman siz garipler ordusuna, teftişinde sizi böyle görmek istiyor, pervazsız insanlar görmek istiyor, dünyaya karşı lakayd insanlar görmek istiyor, dünya mameleki kalbine girmemiş insanlar olarak görmek istiyor. Sabah ve akşam zahir ve batını Alla’a ait duygularla meşbu insanlar olarak görmek istiyor.
Allah bu yolda sizi payidar kılacak, duygu ve düşünecelerinize fer versin, sizi ayakta tutsun. İslam davası uğrunda sizi kaim ve büyük davanızda daim eylesin…
HUTBE ORUÇ-4 (19 Ekim 1979)
İMAN VE İBADETLER MAHŞERDE YOL GÖSTERECEK, CENNET NİMETİ OLACAK…
ORUÇ GİBİ İBADETLER TEMESSÜL EDİP GÜNAHKARLARIN YARDIMCISI OLACAK…
PEYGAMBERİMİZİN MAHŞERDE ŞEFAAT HAKKI İSTEMESİ…
PEYGAMBERİMİZ, ÜMMETİNİ ABDEST VE SECDE UZUVLARININ PARLAMASINDAN TANIYACAK…
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
“Kiramen katibine…” (82/11)
MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..
Rabbimize iman ve inanılması gereken şeylere iman, cismaniyetimize ruh gibi, bize hayat gibi bir husustur.
Biz yaşama zevkini onunla buluruz, onunla ereriz yaşama zevkine…
İnanmama, onda bir zevkin bulunması şöyle dursun, o cehennem-nümûh bir azabtır, ısdıraptır.
İman sayesinde biz, dünyayı cennete çevririz. Cennet-nümûn hadiseler karşısında dahi, cehennemi seyrediyor gibi zevten kendimizden geçeriz.
İman, hayatımızda cennetin tohumlarını taşımakta ve biz o tohumlarla hayalen ilerde Allah’ın lutfedeceği nimetlere, temessül etmiş nimetlere bakmakta ve baktıkça huzur ve saadet içine gömülmekteyiz.
Her şeyi iman sayesinde buluyoruz. Sonra bu imanı, Rabbimizin emirleri istikametinde faziletlerle donatmaya, onu mamur kılmaya çalışıyoruz.
Katiyyen biliyoruz ki dünyevi hayatımızda, uhrevi hayatımızda meydana gelecek bir kısım gedikleri, mevcut olan bir kısım eksiklikleri, Rabbimize kullukla ancak telafi eder, o boşlukları doldurabiliriz.
Dünyevi hayatta zikzaklardan kurtulma, inhiraflardan kurtulma, Rabbin emirlerine bağlılık içinde yaşanan bir hayatla kabil olduğu gibi, ahirette intizar ettiğimiz, keyfiyetlerini bilemediğimiz, zevklerine hayalen ve fikren eremediğimiz, Rabbimizin bize lutfedeceği bütün ihsanların kesilmesi ve bizim tarafından elde edilmesi yine bu sayede olacaktır.
Burada kulluk adına katlanılan herhangi bir meşakkat, ısdırap, Allah’a kulluk adına yapılan herhangi bir vazife, öbür alemde bir kısım nimetler halinde karşımıza çıkacaktır.
Günah isyan ve hatalarımız, Allah’ın o nimet ve lutufların bize verilmesine mani olmayacaktır.
“İn şâe afâ ve in şâe azzebe” sözüyle tanıdığımız Rahmanürrahim olan olan Hz. Allah, düşüp kalkmış insanlar olarak dahi huzuruna gitsek, burada kendisine karşı yaptığımız kulluğun mukabelesini, mükafatını bir kaç bereketiyle ihsan edeceğine inanıyoruz.
Hususiyle 20′inci asırda. dalalet küfür ve küfranın hükümferma olduğu bir zamanda, insanımızın tam istikamet içinde yaşaması oldukça müşkil, muhal derecesinde zordur.
Bu kadar zor şartlar altında Müslümanlığın emirlerine riayet eden, kulluk vazifesini gücü yettiği kadar yerine getirmeye çalışan bir kimse, orada iki büklüm kalmayacak, yerlerde inşallah sürüm sürüm olmayacak, sıratı geçme imkanını bulacak, Rahmet-i ilahiden istifade yoluna vasıl ve nail olacaktır.
Burada çalışıp çabaladığımız gibi Huzur-ı Rabbul-alemine gideceğiz. Günaha girmiş günaha batmış, çeşitli hata ve isyanlar içinde yaşamış bir cemaat olarak Rabbimizin huzuruna gideceğiz.
O huzur esas itibariyle hatalıların, günahkarların ve mücrimlerin kabul edileceği bir huzur değildir. O huzur pak insanların temiz ve nezih insanların kabul edileceği bir husustur. Ama bununla beraber, kulluğu bırakmayan, düşe kalka dahi olsa onu sonuna kadar götürmeye çalışan, neticesinde Rabbin vadettiği mükafatı almak için çırpınıp duran bir insan, inşallah öbür alemde iki büklüm kalmayacaktır diyorum…
Allahü teala burada kullarının yaptığı kullukla, kulluğun herhangi bir çeşidiyle öbür alemde ayrı ayrı ihsanlarının kapısını açacaktır.
Burada yaptığınız herhangi bir ibadet, orada size ayrı bir ihsan kapısı açtığını göreceksiniz. Siz bir yönüyle cennete girme hakkını kazandığınız an, göreceksiniz ki namaz önünüzde temessül etmiş, size ışık tutan bir rehber gibi önünüzde yürüyor.
Göreceksiniz ki ümmet-i mihammed, bir topluluk halinde saf bağlayıp, Efendimizin teftişine ve şefaatle gelmesine müheyya olduğu noktada, hacca gitme, sizin için ışık tutuyor ve size yol gösteriyor.
Ve göreceksiniz ki, musdariplerin ısdırap içinde inlediği anda, gözlerin dönüp kadlerin iki büklüm olduğu hengamda, susuzluktan dudakların parça parça olduğu zamanda, susuzların suya kanacağı reyyan ismindeki bir kapıdan akın akın cennete girmeler olacak ve o kapıdan girişte orucu siz önünüzde bulacaksınız…
Mahşerde ve mahkeme-i kübrada, sırtınızdan bir hadise kalkarken, sırtınıza bir başkası yüklenecek ve belinizi iki büklüm edecektir. Belki bir kaç defa secdeye kapanacak, birkaç defa yüzünüzü yerlere süreceksiniz.. Bir kaç defa başınıza basılacak, bir kaç defa siz. her şeyinizle ayaklar altında her şeyinizle kalıp çiğneneceksiniz.
An olacak dem gelecek ki, ümidiniz kesilecek, bittiğinize inanacaksınız.. Artık bizim için bir hayır, bir yümün olmaz diyeceksiniz. Ye’sin içine gireceksiniz orada, birdenbire dizinize derman getirecek bir ses ve soluk duyacaksınız.
Bu söz bu ses Arş-ı Azam’ın altında, başını yere koymuş, doğduğu zaman söylediği aynı sözleri tekrar eden “Ümmetî ümmetî” diye yalvaran ve destancıların ifadesi içinde: “Ya Rabbi Kızım Fatıma’yı istemiyorum senden, Sıddeyn-i Şerifeyn olan Hasan Hüseyin’i istemiyorum senden, falanı istemiyorum, filanı istemiyorum senden, mücrim ümmetimi istiyorum senden..:”
Ve şefaatinin sizin üzerinizde sayeban olarak geliştiğini göreceksiniz. Bütün beli bükülmüşlere, başınızı kaldırın denecek ve Aleyhissalatü veseslam’ın arkasında saf bağlayın durun…
Bu mevzuda da siz, Rasulü Ekrem’le sık sık münasebet kurmanın önünüzde bir rehber gibi yürüdüğüne şahit olacaksınız.
Eğer burada sık sık Rabbinize müracaat etmiş, kapısında mevcut olduğunuzu duyurmuş, mevcudiyetinizin alametini bir dilekçe halinde takdim etmiş, davetlere icabetetmiş, ictimalarda bulunmuş, yoklamalarda isbat-ı vücud etmiş iseniz, orada siz yoklara karışmayacaksınız, orada unutulmayacaksınız.
Kur’an ferman ediyor: Siz unutmadığınız için orada unutulmayacaksınız. Günde beş defa namazda çağrılıyorsunuz. siz bir konferansa, siz bu davete icabet etmek süretiyle geldik diyorsunuz. Müezzinin Allahüekber sözüne siz burada Allahüekber sözüyle cevap veriyorsunuz. Ruku ile cevap veriyorsunuz Allah büyüktür sözüne secde ile cevap veriyorsunuz.
Davete icabet etmiş, yoklama defterinde varlar arasında isminizi yazdırmışınız. Hacca davet edilmişiniz, davete icabet etmiş dereler tepeler katetmişsiniz, para sarfetmişiniz, yol meşakkatine katlanmış, oraya kadar gitmişiniz.
Size soruyor Rabbiniz: “Büyük kongrede bulundunuz mu?”…Yoklamada adınıza rastlanıyor. At vardı araba vardı, ayakta fer vardı takat vardı, “Evet geldik ya Rabbi! Bulunduk! Yoklamada varız!”
İsbat-ı vücut ettiniz, unutammışınız, unutulmayacaksınız…
Bir seneye nur saçan Ramazan-ı şerifte davete tabi tutulacaksınız. Yine size davetiye çıkarılacak, sahurda ictima yapacaksınız, iftarda ictima yapacaksınız, imsakta ictima yapacaksınız, yine yoklamalar yapılacak…
“Kiramen katibine…” (82/11) Bir lahzanızı fevt etmeden ve bir lahza içine sıkıştırılan davranışlarınızdan gaflet etmeden, hayatın saniyelerini, aşirelerini ve dakikalarını tesbit eden şerefli melekler her şeyinizi yazacak, sizin o topluluğunuza, o ictimaya gelip gelmediğiniz kaydedilecek, yazılacak.
Bütün ictimalarda bulunmuş insanlar olarak Rabbin huzurunda büyük ictimaya gitmiş olacaksınız. O ictimada teftişe tâdâda tabi tutulacaksınız. Üzerinizdeki emarelerle tanınacak ve üzerinizdekie marelerle gönderdiğiniz davetiyelerin süretleriyle hüsn-ü kabul görecek ve cemaate alınacaksınız. Allah Rasulü, ümmetine kevserinden su vereceğini ifade buyuruyor. “Ben ümmetime su vereceğim” buyuruyor. Başların döndüğü, gözlerin bulandığı, kalplerin iki büklüm olduğu, ayakların tir tir titrediği günde, dizlerine derman ve kalplerine kuvvet olan Rasulü Ekrem’in eliyle kevser içecekleri vadini veriyor.
Sahabi soruyor:
“Ya Rasulallah nasıl tanırsın onları?” Buyuruyor ki:
– “Siz alnında beyazlık bulunan atlarınızı nasıl tanırsınız, ben de ümmetimi öyle tanırım. Benim ümmetim abdest uzuvlarını yıkamadan ötürü alınları parıl parıldır, benim ümmetimin kolları parıl parıldır, ayakları nurludur. Ben onlarla ümmetimi tanıyacağım”
Mesaj göndermişsiniz, münasebet kurmuşsunuz veya gönderilen bir mesaja icabet etmişsiniz, tadat ve ictimada bulunmuşsunuz, unutmamışsınız, unutulmuyorsuunz orada…
Unutursanız orada unutulacaksınız. Rasulü Ekrem tarafından unutulacaksınız. Yakını görünseniz dahi, cemaati içinde bulunsanız dahi., onun dünyasında yaşasanız dahi unutulacaksınız. Belki durumunuzdan tiksinti duyulan bir hale irca edileceksiniz.
Böyle bir şeyle meseleyi bitirmek istemezdim, söz kendi akışı içinde oraya gelince onunla arz edeceğim…
Efendimiz çok şefkatliydi. O kendisini anlatırken Hz. İbrahim’e benzediğini ifade buyurur. Biz de salatü selam içinde bu iki ucu bir araya getiriyor, ikisine birden rahmet okuyoruz.
Anne ve babasının kendinden evvel meçhul bir durumla gidince, Allah rasulünü daima ağlatmıştı. Bir gün Ashabının huzuurna çıktığında hıçkıra hıçkıra ağalyaarak çıktı:
“Ben şurada anne ve babamın benim tarafımdan eaffedilmesi için yalvardım yakardım. Bana dendi ki, onların durumu makbul değil ve iki büklüm olmuş da oraya kadar gelmişti.
Bu mevzuda Efendimiz beşaret gamzeden bir beyanla belki bu üzüntüsü gitmiştir ama ben bu noktada onu, Hz. İbrahim’e benzeterek, esas Hz. İbrahim’in durumunu arz etmek istiyorum.
O kaç defa “Ey benim babacığım!” demişti…Ve bu “Babacığım!” deyişleri Kur’an bize naklediyor.
“Babacığım! Putlara secde etme! Babacığım Rabbini inkar etme! Babacığım şu ayatı tekviniyeyi yaratan Halıkına karşı gözü kapalı dolaşma! Babacığım putlara kulluk yapma! Babacığım Rabbime isyan etme!” diyordu.
Bütün hayatı bir “Babacığım!” şeklinde inlemişti Hz. İbrahim…
Ama bu “Babacığım!” sözü putperestin gönlünde makes bulmamıştı.İbrahim’in arkasında çağlayanlar meydana gelmişti, vadiler onunla inliyordu, sağnak sağnak rahmet onun başına yağıyordu ama gel gör ki baba kötü gitmişti.
Ve Rasulü Ekrem “Rekâik” e ait meseleler içinde bu durumu anlatırken, o şefkatli re’fetli İbrahim, mahkeme-i kübrada da herkes ameliyle cennete gideceği zamanda da yine “Babacığım!..Babacığım!..” diyecek. Babacığı karşısına dikilecek, babacığının leniden tutup da kurtarmak isteyecek:
“Yâ Rabbi! Bu benim babamdı, benim babamı perişan ve derbeder etme!”
Aleyhissalatü vesselam buyuruyor: “Birdenbire babası ayaklarının dibinde kötü bir mahluk şekline girecek ve İbrahim’in içindeki alaka da silinip gidecek…