Tebliğ-1 (26.Ekim.1989)
Konu özeti:
Allahı insanlara anlatmayı dert edinmeli
Hz. Ebu Bekirin Mekke fethinde babasını getirmesi
Hz. Ebu Bekirin Peygamberimizin amcasını tercihi
Hz. Ebu Bekirin cehennemi doldurmak istemesi
Muhterem Müslümanlar!
Rabbinizle alakanızın, ona mensub olmanızın, onu tanıma ve kabul etmenizin alameti ve nişanı onu anlatmanızdır.
Yeryüzünde Rabbinizden daha aziz bir varlık bilmiyorsanız, siz kendiniz, yeryüzünde Rabbinizden daha aziz bir varlık bilmiyorsanız, en aziz vazifeniz en şerefli vazifeniz, ona tercüman olmak ve onu anlatmak olacaktır. Siz bununla ona karşı olan sevginizi ona karşı bağlılığınızı ve mensubiyetin verdiği şeref anlatmış olacaksınız..
O da sizi sevecek sizi şerefli kılacak ve sizi kendisine mensup olmadan cüda kılmayacaktır.
Habbibüllahe ila ıbadihi yuhabbibkümüllah. Allahı kullarına sevdiriniz ta Allah da sizi sevdirsin, yerde ve gökte sizin için hüsn-ü kabul vazedilsin. Başlar sizin için burulsun, beller sizin için bükülsün, cihanın etekleri mücevherlerle dolu, sizin kapınıza koşsun, arzım ve semanın zimamı olan Hz. Allaha karşı bağlılık gösterin ta her şeyi size bağlasın.
Kaldı ki günümüz bu meseleyi çok değişik olarak karşımıza çıkarmıştır. Allah ile münasebeti kuvvetli meselesi bir tarafa dursun, çoğu kimselerin bu mensubiyetten zerre kadar haberleri yoktur. Allaha karşı kopuk durumdadırlar. İntisapları tamamen kesilmiş ve dünyaları alabildiğine karanlık içindedir. Delirmiş gibidir neslimiz, aklını kalbini kaybetmiş neslimiz delirmiş gibidir. Ve bizim değişik zaviyeden onlara tavsiyemiz, tımarhanedeki insanlara iyi elbise giymelerini, temiz bulunmalarını tavsiye etmek gibi bir şeydir.
Tababet açısından, akıllarına fer getirebilecek bir yolu seçeceğimize mukabil, tiz perdeden elbiselerini temiz tutma tavsiyesi gibi akli ve mantiki olmayan bir tavsiyeden ibarettir. Gönüllerinin muhtaç olduğu havayı onlara duyurmak, bu hava ile onları doyurmak, manevi açlıklarını gidermek, gıdasızlıktan kurtarmak, kalplerine kuvvet kazandırmak, insanlık istikametine giden yolları göstermek, yeniden onlara insan olduklarını hatırlatmak, öyle azim öyle cesim bir vazife olarak üzerimize terettüp ediyor ki bu vazifeyi elhak Sahabi anlamıştır, anlama yolunda dua ve düşünce içinde bulunan neslimize azametiyle Allah anlattırsın ve bu vazifeyi yaptırtsın.
Bizim yapmakla mükellef olduğumuz vazife, karşı tarafta vazifeyi yapacağımız kimselere karşı ya ebedi hayatı kazanma veya kaybetme davasına karşı, en kudsi ve en mübeccel bir vazifedir. Vazife yerine getirdiği zaman, ebedi hayat kazandırılacak vazife yapılmadığı zaman da her şey kaybolacaktır. Bu meseleyi inanmış herkes ağırlığıyla ve azametiyle idrak etme mecburiyetindedir.
Hz. Nuhun en büyük derdi neydi? Cemaatine bir şey anlatmak. Denizin mevceleri üzerinde vapur yükselirken, dudağından son hitap, tebliğ ve irşad adına dökülen sözleri şu idi: Ya büneyyerkeb-maana (11/42) A be evladım! Bin! Kafirlerle beraber olma! Diyordu. Araya bir dalga giriverdi, birini öbür tarafa birini de beri tarafa aldı götürdü.
Hz. İbrahim: Ya ebedi latabüdişşeytan (19/44) Babacığım şeytana tapma! derken davası ne idi?
Hz. Peygamber, can veren can çekişen amcasının başucunda, 40 sene himaye ve siyanet kucağını kendisine açan himaye eden ve fakat nuru Nübüvvetten haberi olmayan o şemanın yanında durduğu halde içini aydınlatamayan, o deryanın içinde olduğu halde ondan habersiz yaşayan Ebu Talibin yanında bulunuyordu.
Müşahidler durumu anlatırken, iki büklüm olyuordu: Amca ne olur? Diyordu, Allah aşkına Bir kere lailahe illallah de, bir kere Muhammedürrasulüllah de! Bu, bana orada öbür alemde sözümün geçmesi için imkan verecektir. Ben bir şey talep edebilmem için bu şart vardır. Bunu demezsen ben bir şey yapamam diyordu. Bu inkisar içinde iki büklüm oluyordu.
Biraz sonra bir ağız açıldı kapandı, yeniden bir hayat düşen bir meteor gibi söndü gitti ve Allah rasulü o haneden uzaklaşıyordu, kaddi cidden iki büklüm olmuştu. 40 sene kendisine hizmet eden insan, lailahe illallah Muhammedürrasulüllah dememişti.
Aradan yıllar geçecektir, acı günler yerini tatlı günlere terk edecektir. Mekkenin fethini müteakip koşan koşana gelen gelene… Yağmadır alan alsın, talandır alan alsın davetine karşı eteklerini mücevherlerlhe doldurmak üzere, zaman ve mekanın Efendisinin huzuruna sopa ile gelenler, adeta ulufe alır gibi gelip de Rasulü Ekrem ile diz dize verenler, yümün ve bereket getiren elini sıkanlar öpüp başına koyanlar bize de cennetin yolu, hayatın son demine açılsın diyenler. Hala bana açılmadı
Yığın yığın insan, uhrevi alemlerden haber getiren, ahiret alemlerinden dünyada biri olan, lahut aleminin parlak siması olan Hz. Muhammed aleyhissalatü veseslama koşuyordu.
O günü siz hayalen görmeye çalışır. Bütün bir hayatı küfür içinde yaşamış, ümitsizlik içinde yaşamış, ümidin insanına doğru kabeye koşar gibi koşan insanları tahayyül etmeye çalışın
El sıkanların, ekşi suratlarının beşaşet gamzeden suratlara inkılab edişini tahayyül etmeye çalışın. Fakat bütün bu gelenler içinde hayatın her lahzasında kendiyle beraber bulunan bir insanın, yarı beşaşet yarı acı bir tebessümle iki büklüm ve gözleri görmeyen bir ihtiyarı Rasulü Erkemin yanına ite ite çeke çeke getirdiğini görüyoruz. İten çeken elinden tutan ve yeden zat H z. Ebu Bekir idi. Bütün bir Mekke hayatı babasına bir şey anlatamamıştı. O baba bir kötülük yapmamıştı ama nefsine iyiliği de olmamıştı. 8-9 senelik Medine hayatında da o baba Hz. Ebu Bekirin yoluna girememişti. Dünyayı gören gözlerini de kaybetmiş dünyası da ukbası da karanlık içindeydi.
Mekkenin fethedilmesiyle Ebu Kuhafnin de gönlü fethedilmişti.
- A be evladım! Beni de götür o yümünlü bereketli eli ben de sıkayım demişti. Ve Hz Ebu Bekir beşaşet gamzeden bir sima ile babasının elinden tutmuş huzuru Risaletpenahiye geliyordu.
Babası Rasulü Ekrem ile diz dize gelince el ele tutunca iç alemlerde alma verme onluca, Nebi ile kontak teessüs edince Ebu Bekir hıçkırıklarını tutamamış ağlamıştı 10 sene evvelki bir duruma ağlıyordu.
- Ya Eba Bekir niye ağlıyorsun? Şimdi sevinmeli değil misin, baban hidayete erdi sevinmeli değil misin?
- Ah ya Rasulallah Babamın yerinde senin amcanın olmasını isterdim
İşte Peygambere bağlılık keyfiyeti
- Ebu Talibin olmasını arzu ederdim!
İşte imandaki halavetin ifadesi
Ve 20 inci asrın korkunç dalalet küfrü ve küfranı karşısında neslimin insanımın vazifesi Her küfür ve her dalaletin, her tugyan ve her başkaldırmanın arkasında, imansızlık vardır ve insanımız bu vazife ile muvazzaf ve vazifelidir. Bu vazifeyi yapacak, gözü dünyayı ve ukbayı görmeyen körlerin elinden tutacak, unuttuğu mescidine getirecek yad kaldığı seccadesine ulaştıracak, mihrabını gösterecek, efendisinden gelen esintilere kalbini makes kılacak, zaviyelerimizin tekkelerimizin kapılarını menfezler halinde açacak, iç alemini donatma imkanını ona bahşedecek nesillerin vazifesi
Bu kudsi vazife yumrukla olmaz. Bu kudsi vazifeyi şiddet ve hiddet belki geciktirir belki bu kudsi vazifenin tesirine mani olur. Bu kudsi vazife şefkat ve muhabbet fedailerinin vazifesi. Rahatını halkın huzuru için terk edenlerin vazifesi. İnsanlık cennete girmezse adeta, cennete karşı da soğuk durma düşüncesi içinde bulunanların vazifesi
Şer-i şerife göre sözün muhakemesi yapılabilir, yapanlar olabilir. 25 milyon Türk Milletinin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım diyen büyük fedainin sesiyle ve sözüyle anladığımız bu şey, ben milletimi saadet ve huzur içinde görmezsem, cennette dahi huzurlu olamayacağımdan ötürü, mustarip olacağımdan ötürü, bir bakıma o anlık ruh haleti içinde orayı dahi istememe gibi bir hal, bir hava hissedilir ve bunun teyidi de vardır zayıf dahi olsa
Ürperen ve titreyen Hz. Ebu Bekir hıçkırıklarını tutamadığı bir zamanda kendisine sorulur:
- Niçin ağlıyorsun?
- Şu anda Rabbimin nimetlerini ve ona karşı nankörleri düşündüm, onlara azab edeceğini tahattur ettim ve içimden şu geçti: Ya Rabbi! Benim vücudumu çok büyük yap! Cehennemi baştan başa ben doldurayım. İnsanlar cehennemin içine girmesinler.
O anlık ruh haletinin ifadesidir.
Ve mahşerde Aleyhissalatü vesselamın durumu. Cennete girecek de Allah Rasulüne Cibril haber ulaştıracak.
- Ya Muhammed! Haberin var mı ümmetinden bir sürü insanı sokuverdiler cehenneme. Allah Rasulü hurilerin perdedarlığını unutacak, cennetin alayiş ve debdebesini terk edecek, Arş-ı Azamın altında secdeye kapanacak, Aişemi Fatımamı istemiyorum, ümmetimi istiyorum ya Rabbi diyecek. Başını yere koyacak, kum işfa tüşfa denecek kendisine. Kalk kaldır başını, şefaat dile şefaatin kabul olacaktır ya Muhammed! İltifatıyla taltif edilecek, şerefiyle şerefyab ve serfiraz olacaktır.
İşte büyük dert! 20 inci asrın neslini bu dertle dertli olmaya çağırıyorum, kendi beşeri ailevi huzuzat ve huzurlarını biraz da neşe ile neşelendirmeye çağırıyorum, evlerinde ocaklarında dükkanlarında çarşılarında biraz da bu meseleleri meselelerinin içine katmaya çağırıyorum.
Zihniyle iş yapacak zihnini kullansın, ilmiyle irfanıyla bu bezme iştirak edecek örfaneye karışacak onunla iştirak etsin, düşüncesiyle iltihak edecek düşüncesiyle iltihak etsin, güzel Müslümanlık görünümüyle örnek olabilecek kimseler o halleriyle örnek olsun Herkes Allahın kendisine lutfetti ve onun mahzar olduğu lutfuyla onu hilat gibi giysin, Allahın verdiği nimetin şükrünü eda etmeye çalışsın
Cenabı Hak bizi kendi büyük davasını ikame etme hususunda bu şerefli vazifeyle serfiraz kılsın
Zaten O, onu ona bağlamış: in tensurullahe yensurküm(47/7) Allahın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve kayıp düşmeden sürçmeden yere yıkılmadan sizi korur. Allah sizi sürçmeden düşmeden iki büklüm olmadan kurtarsın halas eylesin ve sizi hakkı ikame eden, hakkın dellalı olan, hakkı neşreden haksızlık karşısında iki büklüm olan, küfür ve dalalet karşısında inleyen, ahir zamanda gelecek o bahtiyar zümreden eylesin
———————————————-
Tebliğ-2 (16.kasım.1979)
Konu özeti:
Mümin emininsandır
Mümin çevresindeki kötülüklere seyirci kalmamalı
Evinde namazsız varsa belalara sebep aramamalı
Hayat boyu vazife yaparsan kurtulursun
Muhterem Müslümanlar!…
Mümin emniyyetli insan, kendisinden zarar melhuz olmayan insan.
Mümin başkalarına faydası dokunan insan. Mümin insanlık alemi izinde bir güven kaynağı bir teminat. Mümin ictimai hayatın sigortası.
Mümin müminin dostu aynı zamanda.
Bütün bir hayat için, bütün bir ictimai için her şey olan mümin, müminin dostu. Dostluğun nişanesi, Allahın hoş görüp emrettiği şeyleri
sevip Nebisiyle bize ulaştırdığı şeyleri vazifie edinip başkalarına intikal ettirmek, bu armağanı mümin kardeşine ulaştırmak ve aynı zamanda münkerden de alıkoymak…
Bir taraftan onab ir hılat giydirip onubir baş yaparken, beri taraftan koynuna girmiş bir yılan ve çıyanın dolaşmasına imkan vermeme, onları alma ve atma… Çünkü bu bir emin insan işidir. Mümin de bir yönüyle Allaha inanan bir yönüyle emniyyetin teminatın kaynağı olması itibariyle bu vazifeyi yapacaktır. Bunu yapmayan kendisine ad olarak, ebedi ad olarak taşıdığı şeyin muktezasını yerine getirmiş olacaktır.
Bir yönüyle her mümin katiyyen bilecek ki, kendisine yakın bir dairede mesela, bir hanede, içinde yaşadığı kabilede, bir köyde bir kasabada bir şehirde bir millette bir memlekette bir kısım fena insanlar, fenalıklar ve şerler ve şerirler var ise şayet, bilecek ki onun vazifesi, o memleketi, o milleti o haneyi o cemaati o şeylerden temizlemek olacaktır. Etrafını temiz tutacaktır. Yılanın çıyanın
bulunmasına imkan vermeyecektir. Katiyyen bilecektir ki etrafındaki bir küfür ve dalalet bugün olmazsa bile yarın bir infilaka benimle beraber başkalarını da berhava edecektir.
Bunlara Aleyhissalatü veseslamın nurlu beyanları içinde işaretler vardır. Temsilen bir cemaati vapura bindirin. Bu cemaat içinde kimisi altta kimisi üstte bulunmaktadır. Alttakiler ellerine geçirdikleri bir keserle kendi mıntıkalarını delip denizin suyundan istifade etmek isterler. Buyururlar ki: Şayet üsttekiler bunlara müsade etseler, hem kendileri batacak, hem de onları batıracaklar. Zira içinde beraber belli bir istikamete doğru seyahat yaptığımız vapur bir tanedir. Bize göre bu dünya vapurudur. Allahın burada vaz buyurduğu prensipler içinde bir hayat tarzı ve yaşamaktır. Hususi hayat artık olmayacaktır. Biz burada içinde bulunduğumuz müddetçe bu vapuru bu segineyi batırmamaya müştereken dikkat edecek ve koruyacağız.
Her mümin etrafındaki eracifi tekizlemekle mükelleftir. Müminin hanesinde alnı kirli secdesiz birisi varsa, vicdanı kirli imansız ve izansız birisi varsa, o hanenin dibine dinamit konmuş demektir, o hanenin içindeki bütün huzursuzluklar da Allahın tasarrufuyla onun rol oynadığına inanmak icabetmektedir. Evinizde huzursuzluk var, bin ve bereket yok ise şayet bir de namaz kılmayan varsa, dışta başka
sebep aramamak lazım. Çarşı ve pazarınızda kesat varsa, evinizde açık saçık gezen biri varsa, dışta sebep aramak beyhudedir ve
boştur. Bir şehirdev e bir beldede namaz kılmayan bir kısım insanlar varsa, ahlaksızlığı teşvik eder bir kısım insanlar var ise, imansızlık tohumlarını gittiği her yere götürüp eken birisi var ise ve o memlekette de huzursuzluk derbederlik var ise, kapı kapı dilenmek dolaşıp dilenmek var ise, iktisadi hayat buhrandan buhrana giriyorsa bu işi başka kapıda aramak beypudedir, fuzuli bir dolaşmaktır, illetimiz
içimizdedir ve Allah bizi onunla dayidar ve derbeder etmektedir.
Herkes kendi muhitini temizleyecek, selim fıtratla insan nasıl yeryüzüne temiz olarak çıktı ise, Allah o insanların dünyada cemaat teşkil etmelerine bakacak, eltafı sübhanisiyle teveccüh edecektir, selim fıtratların bozulduğu yerlere Allah gazabıyla müteveccih bulunacak ve onları perişan edecektir.
Meselenin bir yönü budur. Bir diğer yönüne gelince: İnsan bir yerde güzel bir şey ve kıymetli bir şey elde ederse, sevdiklerinden
başlamak, yakın daireden başlamak üzere, onu herkese takdim etmek ve herkesin eline geçmesini temin etmeye çalışacaktır. Elde
ettiği o güzel şeyden, başkalarının da istifade etmesini düşünecektir. Mümin, işte bu güzel şeyi de elde etmiş insandır. Mümin, evvela
Allaha imanı elde etmiş, sonra emin bir insan olarak ictimai hayatta bir vazife almıştır. mümin ALlah karşısındaki durumu itibariyle Allahın emirlerini tebliğ mualla mevkiini ihraz etmiştir bu yönüyle de mümin eteklerine ve ceplerine doldurduğu şeyleri kapı kapı dolaşacak ve başkalarına intikal ettirecektir. Çünkü elde ettiği güzel şeyler vardır. kapıyı açık bırakacak açacak arkasına kadar ve seslenecek bir münadi gibi başkalarını da davet edecek onlara da intikal ettirecektir. Bu müminliğin şiarıdır.
Sen iman ettikten sonra senin evinde iansız varsa, iman edip etmemen hususunda insan tereddüt edebilir. sen Allaha bağlandıktan
sonra o imanın zevkini duyduktan sonra o zevten mahrum kimselere bakım görüm yapıyorsan, onları himaye ediyorsan ve fakat
duygularından istifade kapısını açmıyorsan, senin hakkında tereddütlü bir nazar vardır, kuşkusuyla bakılabilir senin durumuna Allah
başaşağı götürebilir.
Burada bir nokta var tavzih edeyim yanlış anlaşılmasın.
Hayatının sonuna kadar vazife yapman kaydıyla kurtulabilirsin…
Aleyhissalatü vesselam Ebu Talibe Nübüvvet hayatı süresince 8 sene hep aynı şeyleri anlattı, 8 sene durmadan anlattı, hem
Peygamber olarak anlattı, mualla mevkiin diliyle dalıyla sesiyle sözüyle anlattı, bütün semeratıyla Nübüvveti intikal ettirdi. kabul etmedi
Ebu Talip. Himaye etti ama müslüman olmadı. Allah rasulü de yakasını bırakmadı, son dakikada yine başının ucunda telkin ediyordu, can gırtlağından çıkacağı ana kadar amca kul lailahe illallah diyordu, çevresindekilere karşı bihakkın vazifesini yapıyor ve mesuliyetini omuzundan atıyordu.
Cemaatimize bütün ihtişamıyla belki getireceği sevaplarıyla ve tehdid edici endişeleriyle bu vazife terettühp ettikten sonra yapacaklarını ümid ediyorum. Evvela yapmalıdırlar yapma mecburiyetindedirler. Çünkü cenabı Hak yapmadıkları takdirde derbeder ve perişan edecektir. Yapacaklar insanlığın muktezisaı… mümin olmanın muktezası Allaha bağlılığın muktezası…
Allahü teala yar ve yardımcımız olsun. Bu vadide dizimize fer kalbimize izan ve iman ihsan eylesin. Bizi faal hale getirsin. Cemaatimizin ve cemiyyetimizin alev alev yanışı karşısında, dünyamızın kasıp kavruluşu karşısında duymamak duygulanmamak mümkün değildir. Bu vadide cenabı Hak bizim hislerimizi tehyic buyursun, tahrik buyursun, felaket ve sefaletler karşısında milletimizi bir ve beraber eyleyerek bu hizmette kaim ve taim eylesin…
———————————————-
Tebliğ-3 (23.kasım.1979)
Konu özeti:
Kur’an kıyamete kadar ricalin himmeti üzerinde korunacaktır
Musab bin Umeyrin Medinede 70 kişiyi Müslüman yapması
Uhudda şehit olması, yüzünü saklaması
Kabeye baskın oldu koruyamadık
Duyurun sesinizi
Muhterem müslümanlar!..
Allahdan gelen Kelami ilahiye dayanan İslam dini Allah tarafından muhafaza edileceği yine kendisi tarafından ifade ediloyor.
Din Allah tarafından teminat altındadır. Ona kimse zarar iras edemeyecek, kimse dokunamayacak, kimse saffet-i asliyesini bozamayacak ve o kıyamete kadar devam edecektir. Allahın meşieti irade-i sübhaniyesi bu istikamette devam ettiği müddetçe o devam edecektir.Ama ricalin himmeti üzerinde. Fertlerin bu işe sahip çıkıp anlatmasıüzerinde, anlatıp yerleştirdikleri şeyleri korumaları üzerinde Allah dini muhafaza edecektir. İnanan insanlar, dine bekçilik yapacaklardır. Onu Allah koruyacaktır. Bekçisiyle beraber dini Allah koruyacaktır.
Ama bir yerde o dine sahip çıkanlar, dindarlar ve ehl-i diyanet, kendi dinlerinin bekçisi ve naşiri olmazlarsa, kendileri o füyuzattan yümün ve bereketten mahrum kalırlar. Bu Allahın dini muhafaza etmemesi manasına gelmez. Belki onlar müracaat edmediler, dehalet etmediler, talepte bulunmadılar. Allahın irade-i külliyesinin taallukuna şart-ı adi olaniradeleriyle işin içine girmediler. Allah da onları derbeder etti.
Din müminlerin sahip çıkmasıyla Allah tarafından muhafaza edilecek ve yine din müminlerin neşretmesiyle Allah tarafından afakı alemde şehbal açar hale gelecektir. Rasulü Ekrem çıktı Allah korudu, daha sonra asırlarca dine sahip çıkıldı ve Allah dini korudu, dindarı korudu diyaneti korudu, din evlerini mescidi mabedi korudu. Ellerin gevşediği yerde de herkesi her şeyle beraber derbeder perişan etti ve hırpani halegetirdi. İçine düştüğümüz girdaptan, halasa gidici yollara bizi irae ve hidayet buyursun.
Aziz müslüman!… İşittiğin bir vaka ile meseleyi saadet asrına ait bir vaka ile vüsuku mevzuunda söz götürür bir vaka ile meseleyi tenvir etmek istiyorum.
Dinin neşredilmesi içinEfendimiz bu işi en birinci iş olarak benimsemiş ele almış, ahıret saadetini kazanmak için adeta herkese pasaport verir gibi pasaport veriyordu ve bu pasaportun, herkesin eline ulaşması için, ciddi tehalük gösteriyordu.
Dünyadan ahirete geçmek buna bağlı. sırattan geçmek buna bağlı, mizanda takılıp kalmamak buna bağlı, kabirde muaheze olmamak buna bağlı ebedi bir cevaz elde edeceksiniz. Hz.
Muhammed aleyhissalatü veseslamdan aldığınız şeyle.
İşte bu aşkı kendi kendi topluluğunda uyardı yaptı yaptırdı ve gönülleri bu nevzuda hahişkar kıldı. Her gönül bu meseleye teşne haline gelince, mesele kendi kendine yürür hale gelmişti.
Gün gelmişti ki onun Ashabı sağda solda bu azim bu cesim vazifeyi yapmak için vazife alıyor ve koşuyorlardı. Bildikleri 10-15 aytle, 20 ayetle afakı alemde vazife yapıyor hakkı anlatıyorlardı.
Anlatıp da perçinleşmesi gerektiği dönemde anlatıyorlardı….
Kaç defa dinlediniz… Seyyidina Hz. Muasab da Medineye gidiyordu. Ama ne çetin gidiş ne cetin mücadele, nasıl ölüm tehlikeleri karşısında bir vazife onu Hz. Musaba sormak lazım.
Putperestlik içinde bocalayıp duran bir cemaate, o cemaatin bidat sayacağı bir dinle gidiyordu. Hergün birisi kılıcını yarıya kadar sıyırmış karşısına çıkıyor. Bir gün Sad ibni Muaz çıkıyor ertesi gün Usayd ibni Hudayr çıkıyor bir başka gün sad ibni Ubade çıkıyor. çıkan çıkana her gün birisi Musabın karşısına çıkıyor. Bu üçünün evlerinde değişik kimseler tarafından taarruzlara maruz kalıyor.
Her gelene tatlılıkla şöyle diyor. Sen yine istersen boynumu benim kılıçla kesebilirsin, fakat bir lahza otur beni dinle, sana bir şey okuyacağım, beğenmezsen istediğini yap ama beğenirsen rica ederim dalalet içinde israr etme. Bu Usayd ibni Hudayr ise şayet dinlediği zaman içinin yunup yıkandığını görüyor ve gönlünden gele gele lailahe illlallah diyor. Vallahi diyor öyle birisi var ki ben gidip onu sana getirsem bütün kabile arkasından gelir.
Gidiyor Sad ibni Muazı ikna edip getiriyor. O da kılıcını çıkarmış kınından yarıya kadar ve öyle gelmiş. Ölüm tehlikeleri ve endişeleri karşısında bir an dur olmadan vazifesini yapıyor, aynı tatlı, aynı samimi, aynı iç açıcı edasıyla: Kardeşim bir lahza otur beni dinle diyor. Onu daorada fethediyor Allahın tevfikve inayetiyle…
Ertesi sene 70 tane Akabeye götürdüğü cemaatiyle Rasulü Ekreme bu hediye armağan emanetleri takdim ederken, içi ferih ve fehurdu, saadetlerle dolup taşıyordu. Büyük Musab kabına sığmaz hale gelmişti. rasulü Ekreme büyük armağan getirmiş, pek çoğunea beraat senedi vermiş, pasaqort vermiş, ahiret yolunu cennet yolunu teshil etmiş. Bu bir Sahabi için ben birini anlatayım siz binini düşünün, bir Sahabi için neşir döneminde yapılması gereken şey. Bir de sonra bunu koruma dönemi vardı.
Bedirde musab kılıcı alacak, kuranı ve Sahibi kuranı koruyacaktı. Uhudda da yine kılıcı eline alacak, Kuranı Sahibi kuranı koruyacaktı.
Ve işte Uhuddaki vakası benim mukaddimede arzettiğim şeyle malum. Musab orada cansiperane savaştı, öyle savaştı ki savaşını mlekler beğenmişlerdi. Kendisi parçalanıp yere düşünce, bir melek o edada Rasulü Ekremin önünde akşama kadar Musablık yaptı. Akşama doğru Rasulü Ekrem: Musab! diye seslenince o: Ben musab değilim ya Rasulallah! dedi. Anlaşıldı ki Musab çoktan gitmiş. musabı sonra buldular, yüzüstü bir yerde yatıyordu. İki kolu kesilmiş, başı da kopar hale gelmiş, bir darbe de boynundan yemiş fakat yüzüstü yüzünü saklıyordu.
Zayıf rivayet burda bize şunları anlatıyor: Musab niçin yüzünü kaçırdığını ancak Rasulü Ekrem anlayabildi. Rasulü Ekremin önündeb ir kılıç darbesine karşı:; Vema muhammedün illa rusül diyordu (3/144). Muhammed Allahın Rasulüdür. Ölse vefgat etse ne olacak Allah baki ezeli ve ebedidir. Kolu giderken bayrağı öbür koluna alıyordu, öbür kolunu da indirdiklerinde onu bacaklarıyla tutmaya çalışıyordu. Bir bu kaldı deyip boynunu uzattığı zaman bir darbe de boynuna yemişti. Ve yaralı yere yıkılınca hala Rasulü Ekremi görebiliyordu. Yüzünü kaçırdı sakladı biraz sonra da vefat etti.
Günün sonunda başında Rasulü Ekrem şunları anlatıyordu: Biliyor musunuz Musab niçin yüzünü sakladı? Bir, şunun için yüzünü sakladı: Kolunu kanadını kaybetti, yaralıolarak düştü, o dakikaya kadar ahde vefga gösterdi, korudu Peygamberini. Şayet o dakikadan sonra birisi kılıçla Peygamberin üzerine gelirse benim kalbim çatlar çünkü bir şey yapamayacağım, kolum kanadım yok ki koşayım, başım yok ki imdada yetişeyim. Ben ona nasıl dayanırım diye yüzünü saklıyordu.
Allahın huzuruna bu vaziyette gidersem, Allah bana ne der diye Allaha karşı yüzünü saklıyordu. Rasulü Ekrem bunu söylerken hakikat karşısında fedai ve hasbi alabildiğine fedakar bir ruhun düşüncelerine tercüman oluyordu.
Halkın neşredilmesi ayrı davadır, muhafaza edilmesi de ayrı bir davadır. Büyük hakikatı 1o asır omuzuna alan bir cemaat belli bir kerteye kadar muhafaza etti, belli bir kerteden sonra yer yer surlarında yıkılmalar oldu, bu meselenin azamet ve ciddiyetini bilen kimseler dayidar ve dilgir oldular.
İlk defa kudsi şerif sukut ettiği zaman, senelerce selahaddini Eyyubinin dudağına tebessüm gelmedi ve gülmedi. Hatip hutbede ona gülmenin faziletini anlatmak için, gülmek sevaptır tebessüm faziletlidir diyordu ve indikten sonra da yanından geçerken hocanın kolundan tuttu: Hocam herhalde bana nasihat ettin, Allahaşkına söyle Rasulü Ekremin miraca çıktığı mescid gevurların elinde olduğu müddetçe nasıl gülerim diyordu.
O gülmüyordu ama yer yer alemi islam her şeyini kaybetti. Mescidi Aksa gitti, müminlerin 3 mescidinden biri gitti, evvelki gün de koruyamadılar ikincisine saldırı oldu. Ben çok utandım başımı sakladım, yüzümü secdeye yere koyunca dedim: Ya Rabbi bana sorsan desen ki evinizi korudunuz, hanımınızı çocuğunuzu korudunuz, benim evimi niye korumadınız derse, ben ne diyeceğim dedim. Kendisine kasem ederim düşündüm, iki büklüm oldum, başımı yere koydum, adeta kalkamaz hale geldim.
20 inci asrın müminlerinin yüzkarası, karşısında Amerika dahi olsa, bomba olup patlamalı başını dağıtmalı gevurun. Yer yerinden oynamalı, mümin sesini duyurmalı, haykırmalı ve kükremeli, yerde Allahın evi oraya taarruz olamaz, oraya hücum olamaz.
Bunun karşısında sessiz kalanları Allah kahretsin. Bunu protesto etmeyenleri Allah kahretsin, bunun karşısında sessiz duran parlementoyu Allah alt üs tetsin, devlet reislerini derbeder etsin.
Bu büyük bir hadisedir. Yerde Allah evinin taarruza uğraması hadisesi büyük bir hadisedir. Bu hadise karşısında sukut eden, bu hadise karşısında ürpermeyen bir vicdanın Allah ile münasebeti olduğu idida edilemez.
15 sene evvel bu ıstırabımı ifade etmiştim. Kabe taarruza maruz kaldığı zaman şaşmayacağım, cemaatin samit inifiali bana bu dersi veriyor, dinine sahip çıkmayışı bana bunu anlatıyor.
Cemaat musab istiyor Musab! Günahlar karşısında yüzünü kaçıran Musab! Kolu kanadı varken ürperen titreyen, çırpınan çırpınıq duran Musab istiyor.
Duyurun sesinizi parlementerlerinize, duyurun sesinizi riyaseti cumhuriyenize, duyurun kükresinler Yerin göbeği taarruza maruz kaldı, Rasulü Ekremin merkadı resine idrar ettiler, Pegygamber köyünü tahrip ettiler, Kabetullahı ziyaret eden ruhlara dokundular. Duyurun sesiniizi mezar taşları gibi samit infiali içinde duran ölülere duyurun, mezar taşlarına duyurun, başınızda büyük büyük laf atanlara duyurun, bütün cihana duyurun ürperin ve duyurun, Allahın evine sahip çıktığınızı duyurun.
Allah dinini koruyacaktır. Ricalin himmeti üzerine koruyacaktır. Sizin cesaret ve tehalükü iktiham etmeniz tehlikeleri iktiham etmeniz üzerine koruyacaktır. Kurana sahip çıkmanız üzerine
koruyacaktır. Rasulüllah uğruna hırzu can etmeniz üzerine koruyacaktır.
Ben sizin samimiyetinize itimat ederek Rabbime söz veriyorum: Kabetullahı basmanın bin çeşit öcünü alacağız, dışta ve içte bunu planlayanlara göstereceğiz, önümüzdeki 5-10 sene içinde
Amerikanın oyunlarını ters yüz edeceğiz, Rusyanın planlarını başlarına çevireceğiz ve hayranları da burada yaşayamayacak kaçacaklar.
Muhabbet fedaileri olarak, sevginin mümessilleri olarak, insanlığın kurucuları olarak biz bize düşenvazifeyi inşallah yapacağız.
Allaha sözv eriyoruz: Allahım şahidol yapacağız, Allahım şahid ol yapacağız, Allahım cesaret ver yapacağız, Allahım kuvvet ver yapacağız, Allahım ahdü eman ver yapacağız, Allahım bize dirlik ve düzen ver yapacağız
Ölecek ve yapacağız, yapamadığımız dünyada ölmeyi tercih ediyoruz.
Allahü tealaa ve tekaddes hazretleri buze kuvvetv e cesaret versin, bize dirayetv e fer versin, ahdü emanda bize dirlik ve düzen versin, bütün korunması gereken şeylerin korunması mevzuunda bize cesaret ve kuvvet ihsan eylesin
———————————————-
Tebliğ-4 (30.Kasım.2979)
Konu özeti:
Günümüzde büyük vazife, küfür derdine karşı
Hizmet uğruna dertli ve fedakar olmak
Ebu Hüreyrenin derdi: Annesinin müslüman olması
Zina ruhsatı isteyen genci Peygamberiimzin ikna etmesi
Mekke fethinde Peygamberimiz gidin hepiniz azadesiniz demesi
Muhterem Müslümanlar!
Bütün müslümanları hayatta oldukları müddetçe yaptıkları yapacakları işlerin en hayırlısına, kendilerini Peygamber kafilesine iltihaka vesile olacak büyük vazifeye çağırıyorum.
Bu vazife Nebinin büyük davasına veraset keyfiyetiyle, onun yolunda onun havasıyla kendi insanının derdine eğilme davasıdır. Kendiiii insanının dertlerine inme davasıdır. Meselelerik arşıdan seyretme, yanan alevler karşısında ne duygusuz umursamadan karşıdan bakma ne de acemice içine dalma. Meselenin kendi prensipleri içinde meseleye mualecede bulunma. Alev alev ateşler içinde yanan neslin imdadına koşma.
Siz insansınız, yanan insanın imdadına koşarsınız. Sizinsansınız. Manen aç ve susuz olan insanların imdadına koşarsınız. Siz insansınız. İnsanlığınızın sırtında taşıdığı faziletin hakkını vermeye çalışırsınız. Allahın sizi insan olarak yaratmasının ona karşı şükran olarak sizi borçlu kıldığı bir husus vardır. Siz o borcu eda edecek, insanlığınıza karşı, Rabbinize karşı şükürde bulunacaksınız.
Etrafınıza onu anlatacaksınız. Rabbinizi anlatacaksınız, onu sevdireceksiniz, gönüllerdeonun hakim olmasını temin edeceksiniz.
Bu işi yaparken çeşitli ve değişik yollara başvuracaksınız. neyi kullanırsanız kullanın, insanlara karşı şefkat ve refetinizin ifadesi olacak, Rabbinize karşı saygınızın ifadesiolacak…
Bir derdiniz var ondan kurtulmak istiyorsunuz. Milletçe bir kanseriniz var ondan kurtulmak istiyorsunuz Bu küfür ve ilhad derdi ve kanseridir. Bunun izalesi olarak kıyamete kadar yüzümüzü yere sürmek gerekiyorsa diyecek bunu yapacaksınız. Kendisine hak ve hakikatı anlatacağın adamın ayaklarını öpmen gerekiyorsa öpeceksiniz, başınızı ayağınızın altına koymak gerekiyorsa koyacaksınız. Şahsi haysiyetinizden fedakarlıkta bulunmak gerekiyorsa bulunacaksınız. Bütün malınızın payimal olması gerekiyorsa onu da yapacaksınız. Derdiniz bu ise yapacaksınız.
Rasulü Ekrem dertliydi. Sıddıkı Ekber dertli idi. Faruku Azam dertli idi. Dert onlara yurdu yuvayı terkettiriyordu. Dert onlara evladü ıyali terekttiriyordu. Mekkenin eşrafı büyük mal ve mülke sahip olan bu topluluk, ellerine birer sopa almak süretiyle Medineye gidiverdiler. Dert vardı içlerinde, yanıp tutuşuyorlardı. İnsanlığın imdadına koşmak için, dolan hazırlanan, Allahın kendilerine lutfettiği, aksettirdiği envarı başkalarına aksettirmenin sancısını çeken bu insanlar, girdikleri bu reh-i sevdada her şeyi feda etmeye hazır bulunuyorlardı.
Rasulü Ekrem, sözlerimi kürsüde bitirirken onnula bitirdim. Eğer bir sürü mehalike meşakkate katlanıyor idiyse bunun hatırına katlanıyordu.
Siz benim size Rabbimi anlatmama karşı bunu yapıyorsunuz. Ben onu anlatacağım, o benim vazifem. Onu kabul etmeniz uğrunda ben en zelil olacaksam, haşa o çok aziz idi, hakarete maruz kalacaksam, buna dünden razıyım diyordu.
Ve Kuran çeşitli tesliye ve tesellileriyle, Habibi edibinin imdadına yetişiyor ve diyordu ki, bunlara sadece sen maruz değilsin. Senden evvel işte Nuhun çektikleri. Rabbi inni mağlub fentasır(54/15) İşte musanın çektikleri. İşte İsanın çektikleri. İşte İbrahimin çektikleri.
Cemaatleri tarafından hakarete maruz kaldılar. İnkar ve tezyife maruz kaldılar. Peygamberlik vazifesinden dur olmadılar. Vazifeni yapmazsan sana verilen şeyin hakkını eda etmemiş olursun diyordu. Ve adım adım Rabbin emirlerini takip ediyor, yerinegetirmek istiyordu. Çünkü yaptığı şey, en mukaddes vazifeydi inanmış ve yapıyordu.
Günümüzü saadet asrına çevirecek insanın aynı hava ve eda içinde, meselelerin iktiza ettiği oynaklık içinde, her meseleye intibak etme uyma yapma havası içinde, herkesin derdinegöre mualecede bulunma, müdahalede bulunma neslimize düşen bir vazifedir. Bu vazife ile Allah bizi payidar kılsın.
Yerinde dua edecek, dua dua yalvaracaksınız, yerinde onun aklını mantığını ikna edeecksiniz, yerinde bir şefkat tezahürüyle karşılarına çıktığınız zaman bir sürpriz olacak ve fakat bütün bunları, gönülleri hakikat hesabına yumuşatmak için kullanacaksınız, tablolar değişik değişik…
Ebu Hüreyre Rasulü Ekreme geliyor. Senelerce yalvarıp yakarıp müslümanlığa davet ettiği annesi bir türlü kabul etmiyordu. Devsten onusırtlamış Medineye kadar gelmişti. Huzuru
Risaletpenahiye kabul edilmiş, karın tokluğuna o huzurda her şeye riayet ediyordu. Rasulü Ekremden ayrılmıyordu fakat içinde bir derdi vardı. Bir gün vefat eder giderse, vemtazül yevme eyyühel mücrimün (36/59) hitabı celili zuhur ettiği an, anasına buyurun cehenneme, Ebu Hüreyreye de Rasulü Ekremin arkasına demek düşüyordu. İşte bu içini yakıyordu. Her evladın ana babasının küfür ve küfranı karşısında içi yanan hakiki müminler gibi Ebu hüreyrenin içi yanıyordu.
Geldi dedi ki: Ya Rasulallah Ebu Hüreyrenin annesine dua etemz misin Allah hidayet eylesin.
Rasulü Ekrem gönül dolusu arzu ve istekle ellerini yüceler yücesine kaldırdı. Allahümmehdi ümme ebi Hüreyre buyurdu. Allahım Ebu Hüreyrenin annesine hidayet eyle.
Ebu Hüreyre o kadar inanmıştı ki sevine sevine kalktı eve doğru koştu, kapının önüne yanaşmıştı, kapı kapalı, arkadan bir su sesi geliyordu, kapıya dokunurken annesi: Ala riclike! dedi, olduğun yerde dur dedi ve biraz sonra başına bembeyaz yüzü gibi bir başörtüsü örtmüş, oğlunun önünde dize geldi: lalihae illallah muhammedürraslüllah dedi. İçine Rasulü Ekremin duasıyla beraber hakka teveccüh arzusu vesile olunca hemen lailahe illallah muhammedürrasulüllah dedi. Yaşlı kadın bir dua ile Peygambere iltihak ediyor ve hakikatı buluyordu.
Ama bir başka tablo aklen ikna ettirmeyi gerektiriyordu. Cüleybibi Rasulü Ekreme şikayet ettiler. Dediler ki Ya Rasulallah bu sağda solda kadınlara sarkıntılık yapıyor, uygunsuzca evlere giriyor, bu delikanlıya bir şey anlat dediler. Delikanlıyı huzuru Risaletpenahiye çağırdılar. Allah Rasulü ile diz dize oturdu. Allah Rasulü onun aklının ikna edilmesi gerektiğine inanıyordu. Ona
şöyle başladı:
- Cüleybib sağa sola sarkıntılık yapıyorsun, kötülük yapıyorsun. Bu yaptığın şeyin anana yapılmasını ister misin?
- Hayır ya Rasulallah istemem.
- Unutma senin böyle yaptığın bir kadın bir insanın anasıdır o da istemez bunu.
- Cüleybib senin kızkardeşine yapılmasını ister misin?
- Hayır ya Raesulallah istemem.
- Unutma senin yaptığın birisi bir başkasnıın kızkardeşidir, o da istemez.
Tekrar ediyordu:
- halana?
- Teyzene?
Kimi getirdiyse:
- Hayır istemem! diyordu.
Aklı doymuştu Cüleybibin… Fetaneti Azam, mantıkenonu dize getiriyordu. İkna etmişti söylediği sözlerle. Sonra da yümün ve bereket getiren elini göğsüne koydu: Allahümmağfir zenbeh ve tahhir kalbeh vestur uyubeh buyurdu.. Allahım sen bunun kalbini temizle, Allahım günahlarını mafiret eyle, Allahım ayıplarını setreyle, manen dizine derman getir…
Sahabi diyor ki, Cüleybib iffetin abidesi haline geldi. kadınların topluluğu içine koysanız kaşını kaldırıp bakmazdı.
Arkadan bir kaç gün geçmişti, bir harbe iştirak edilmişti. muharebe bitince Rasulü Ekrem merkezde otağında oturuyordu.
- Kaybınız var mı? diye sordu. Herkes gelmişti, aradı Cüleybibi göremedi. Herkes dedi:
- Ya Rasulallah kaybımız yok. Ağladı:
- Ama benim bir kaybım var buyurdu. Kalktı gitti aradı Cüleybibi buldu, yedi kişinin başında yatıyordu. Şöyle dedi:
- Yedi kişi öldürmüş ve sonra şehit olmuş. Cüleybibün minni ve ene min cüleybibin. O benden ben de ondanım dedi ve başını dizine aldı.
Rasulü Ekrem yerinde öyle yapıyor onu kullanıyordu. Ve bir başka tablo:
Mekke fethediliyor, yine aynı Nebiler Nebisi… Fetih gününe kadar kinle, nefretle öfkeyle mukabele etmiş, fetih günü dahi kendisine kılıç kullanmış bir cemaat, Rasulü Ekrem içeriye girdikten sonra, kendilerini kılıçtan geçireceği zan ve zehabına kapılmışlardı. Bu kadar kötülük yaptık, bu kadar fenalıklarda bulunduk, Kabede boynuna atkısını taktık boğmak üzere üzerine çullandık, kaç defa ayaklarımızın altından alıp kurtardılar. Damların duvarların dibinden dibinden geçerken başına toz saçtık, başına işkembe koyduk. Habeşistana giden ashabının arkasından adam gönderdik orayı bozmak istedik. Medineye gitti yine kurtulamadı; Bedir dedik, Uhud dedik, Azhaba dedik karşısına çıktık. Belli ki bugün bizi kılıçtan geçirecek.
O ise Mekke fethedilmiş Beytullaha girmişti, senelerden beri hasretini çektiği Beytullahta namaz kılacaktı. Beytullahtan çıkmış, sövelerine dayanmış bakıyordu. Etrafında olup bitenlere sevinç içinde bakıyordu. Yerin göbeği küfrün tasallutundan kurtulmuş, Allah erlerine hak erlerine teslim edilmişti. Müşrikler de Hz. Aliye müracaat etmişlerdi, aman dilemişlerdi. O onlara bir yol gösterdi. Dedi:
- Gidin Kabenin etrafını sarın, onun çıktığı yerde karşısına dikilin ve ona şöyle deyin:
- Dediğiniz şey, HNz. Yusufun kardeşlerinin Hz. Yusufa dediği şey olsun. O o kadar kötülük yaptıktan sonra muhtaç oldukları anda Yusufa dedikleri söz olsun.
Gittiler Rasulü Ekremin etrafını sardılar, Beytullahtan dışarıya çıkıyordu. Hepsi bir ağızdan dem tuttular:
- Tallahi lekad asekarllahü aleyna (12/91) Allaha yemin ederiz ki yanlış iş yapmıştık, ne yapalım Allah seni bize tercih etmiş, senin hakkında iyi şeyler planlamış, senin hakkındaki takdir ve proğram çok mükemmelmiş, biz hata içindeymişiz.
Rasulü Ekrem de Hz. Yusufun kardeşlerine verdiği cevabı veriyordu:
- izhebü entümüttulaka la tesribe aleykümül-yevm (12/92)
- Hadi gidin! Bugün hepiniz azadesiniz! diyordu. Bugün kınama yoktur, bana öşye şeylerle gelmeyin. Allah gafurdur rahimdir buyuruyordu. Cemaat dize geliyordu, o güne kadar ona düşmanlık
içinde bakanlar, o anda Kabenin etrafında dolaşan halakaya iştirak ediyor tavaf etmeye başlıyorlardı.
Asıl mesele hakikatın gönüllere intikal ettirilmesi…
Bunun için meselenin iktiza ettiği esenklik içinde, değişik tablolarda meseleyi takdim etme, inanmış insanın ferasetinin siyasetinin ve dirayetinin ifadesidir. Müslümanlığı hakkı anlatacaksınız.
Devrin iktiza ettiği esneklik içinde anlatacaksınız. İki büklüm olup anlatacaksınız. Hakaretlere maruz kalacak yine anlatacaksıınz. Zira hakikat 19 ve 20 inci asırda terkedildi. Hakikat yüzüne
bakılmaz hale geldi. Müslümanlık mezellete maruz kaldı. Müslümanlar perişan ve derbeder oldular. Müslümanlığın hatırına hakkı batılın savletinden kurtarmanın hatırına, cennete insanları davet etme ve götürmenin hatırına kuranı Kerimi anlaşılır bir kitap haline getirmenin hatırına katlanamayacağınız şey kalmasın, her şeye katlanınız.
Sahabi gibi aziz olacaksınız. Bir kürekle bu örganeye iştirak eden herkes, Nebiler kafilesine iltihak edecek yürüyecek. Allahü alem Sahabe ile beraber haşr ve neşrolacaklardır. Rabbin rahmetle tecellisi karşısında, sizlerden çok şey ümid eder hale geldik. Dişinizi sıkın, zaman ve hadiselerin gerektirdiği kadar zireklik gösterin, tam kıvamına gelin, bir Sahabi saffeti ve saf tonluluğu içinde, sizden beklenen semereyi vermeye çalışın.
Bu büyük vazife ve davada bu büyük hizmette Allah sizi payidar kılsın 3 asırlık uyuşukluktan halas eylesin, mescidde esneme gibi gaflet ve dalaletten, bağdaş kurup oturma gibi hüsran ve haybetten, bütün geceyi uykuda geçirme gibi alabildiğine dalaletten Allah sizleri halas eylesin, payidar eylesin aziz eylesin
———————————————-
Tebliğ-5 (07.Aralık.1979)
Konu özeti:
Yeryüzünde Allahı anlatmaktan daha değerli bir şey yoktur
Allah adına hizmet yaparken dünyalık menfaat düşünülmemeli
Bir Sahabenin, ben ganimet için değil burdan ok yemek için müslüman oldum demesi
Amr ibnül-As ganimet verilince bunun için müslüman olmadım demesi
Numan ibni Mukarrinin görevden maldan kaçması
Muhterem Müslümanlar!..
Her şeyin bir karşılığı ve bir kıymeti vardır. Bir carşıda emtianın, heyet-ı ictimaiye için emtianın lüzumu nisbetinde kıymeti vardır.
Pazardan alacağınız bir şeyin lüzumu nisbetinde pazar ve piyasa için, müstekar olmuş bir kıymeti ve değeri vardır.
Öyle şeyler vardır ki yeryüzünde onlara kıymet ve değer biçmek mümkün değildir. Onların kıymet ve değeri, o kıymet ve değere göre karşılığında verilecek mükafatr türlü ölçümün alt üst olduğu ahirette doğrudan dğoruya Allah tarafından verilecektir.
Hak ve hakikata tercüman olma, sağda solda Cenabı Hakkın mübarek adının, yüce adının dellalı kesilme, kuranı mucizül-beyanın mücevherat dükkanının satıcısı bayii olma…
Bunlar öyle işlerdir ki, yeryüzünde bunlara kıymet ve değer biçmek mümkün değildir. Bunun mükafatını Allah verecektir.
Binaenaleyh menfaati maddiye ve dünyeviye gibi şeylerle, yaptığı bu büyük işin karşılığını dünyada istemek, pazardan hiyasadan bir şey anlamamak demektir. Sefih sefil bir çocuk gibi, elindeki bihemta elmasları, mücevherleri cam parçaları ile değiştirmek demektir. Hak ve hakikata dellallık yapan insan, omuzunda Hz. Muhammedi taşıyan insan, dilinde kuranın lalü güherine tercüman olna insan, yaptığı bu şeyler karşısında dünya sultanlığını dahi alsa, ticarette kaybetmiş demektir. Ne zaman kazanır? Son soluklarına kadar, bütün hayatını, uğruna vakfettiği Allah davasına vakfeder ve karşılığında bir şey almazsa, isteyerek, talep ederek, arkasına düşerek almazsa, talepsiz sayine terettüp eden şeyler meselenin dışındadır ve müstesnadır. Talep etmeden gelen şeyler bunlar müstesnadır, almazsa mükafatını Allah verecektir.
Ama ne zaman nefsinin ruhunun hissetinin muktezasını yerine getirecek, uhrevi şeylerin karşılığını dünyada alacak, dünyevi makamlar ve mansıplar için bulekamun gibi her gün ayrı renklere girecek, gelen ağam giden paşam diyecek, bütün kafirler kendisiyle münasebet kurabilecek ve biz hüküm vereceğiz. Her devrin kafiriyle münasebet kuran insanın müslümanlıkla alakası yoktur. Müminlerle hususi sıkı münasebeti olmayan bir insanın Allah ile münasebeti yoktur. Bu hükmümüzü vereceğiz.
Zira ahirete müteveccih meseleler, dünyanın dar ve kısır kıstaslarıyla değerlendirilecek kadar dar ve kısır değildir. Bunlar paha biçilmez şeylyerdir. Pahasını ve kıymetini de Allah verecektir.
Dini mübini islama matuf yaptığınız şeylerin içine dünyaya matuf, dünyaya bağlı küçük bir şey karıştırır iseniz, hayır adına yaptığınız şeyi de iptal edersiniz.
İşte Aleyhissalatü vesselamın Ebu Davudun sünenindeki beyanı. Sahabi gelip soruyor.
- Ya Rasulallah! Falan adam cihad yapıyor, bayrak açmış Allah diyor fakat bu arada dünyevi işler de yapıyor çeviriyor. Allah Rasulü ağzını açtı:
- La ecra leh… mükafat yok onun için buyurdu.
Sahabe sarsıldı, adamı bir daha gönderdiler. hele sor yanlış mı anladık yoksa! Allah rasulü 3 kere mükafat yok ona buyurdu.
Allaha doğru Allahaın rızasını kazanmaya matif yaptığınız şeylere şöhret adına, makam mansıp adına, para adına, çoluk çocuğunuza servet adına yanlış bir adımınız olursa, doğru adımların getirdiği bütün hayratk ve hasenatı da beraber alır götürür… İzzeti onuru ve gururu temsil eden, uhrevi işleri dünyada beş paraya satmayan, bu meseleyi çok iyi kavramış Sahabenin de Rasulü Ekrem karşısında aldığı tavrı görüyoruz.
İsmini bilme talihliliğine eremediğim bu Sahabi, Hayber vakasında bulunuyor. Herkese ganimet dağıtılıyor. Rasulü Ekrem onu da çağırıyor:
- Gel sen de hisseni ala diyor.
Ayakları titreye titremey geliyor, kendi düşünceleri içinde acaba ben niçin savaş ettim harb ettim, niye bana bir şeyler veriyorlar? Ben bunun için mi müslüman oldum? Elini gırtlağına götürdü ve şöyle dedi:
- Hayır vallahi ya Rasulallah! Ben bunun için müslüman olmadım. Müslüman oldum ki ha şuradan bir ok yiyeyim.
Biraz sonra mücadele kızışınca o da harbediyordu, herkes kendi cenazelerini ararken, Rasulü Ekrem de onu aramaya koyuldu. Bulduğu zaman, buradan bir ok yemiş, arkadan çıkmıştı. Başını dizine koydu şöyle diyordu:
- Allahım bu senin kulundur. Senin yolunda savaşa çıktı ve yolunda şehit oldu. Şehit olduğuna ben şahidim Allahım diyordu.
Ne aziz şehitti ki, şehadetine Rasulü Ekrem şahitlik yapıyordu.
Uhrevi semeresini, dünyaya ait sayinin semeresini dünyada istemiyordu, orada görmek istiyordu ve işte bunun cihadı müsmir, bunun cihadı gönüllerde makes bulacak ve bugüne kadar alkışlandığı gibi kimbilir, bizden sonra daha kaç nezsil gelecek, arkadan kendisine alkış tutacaktır.
O İslamın büyük siyasi dahisi, herkes her şeyin arkasında koşmasına rağmen Hudeybiye sulhü ile Rasulü Ekremi tanıma imkanını elde etmişti. Amr ibnül-As ancak hüdeybiye ile Rasulü Ekremi tanıma imkanını elde ektmişti. Halid ile el ele tutup o bethayı uzun çölü katetmiş Medineye vasıl olmuş, Rasulü Ekrem tarafından hüsnü kabul görmüşlerdi.
Rasulü ekrem onlar gelir gelmez orduların başına kumandanolarak tayin ediyordu. Bozgun nedir bilmeyen, akıllarının köşesinden geçmeyen bu büyük erkanı harpler, vurdukları yerden toz çıkarıyor ve İslam adına şerefle dönüyorlardı.
Bir defasında Rasulü Ekrem bu büyük siyasi dahiye getirdiği servetten ganimet ayırınca:
- Ya Rasulallah! Benden tereddüdünüz mü var? Ben İslama rağbet için müslüman oldum, kasem ederim mal talebim yoktur benim diyordu.
Görüyorsunuz meçhulünden malumuna kadar, büyük davaya gönül vermişlerin dünya adına bir talepleri yoktu. Sadece Allah diyorlar, Allahın rızasını elde ettikleri zaman bütün dünya onların olacaktır. Öyle bir şey istiyorlar ki, göklerin ve yerin kilidi elinde olan Allahın rızası, ve onun hoşnutluğu… Onu elde ettikten sonra cihanın bütün kapıları açılacak, bütün menfezler açılacaktır.
O zaman arzedeyim size: Hak ve hakikata kendini vakfetmiş bütün mücahidler bütün mürşidler, Kuranın cemaatiyim diye ona sahip çıkıp onu anlatmak isteyenler! Şahsı ve klik hesabına bu büyük hizmetinizde herhangi bir menfaat düşünmeyin. Düşünüp de bu büyük işii bulandırmayınız. Ecirden mahrum halegetirici bir duruma kendinizi düşürmeyiniz. Allah için yaptığınız ve ancak neticesini Allahın vereceği bu büyük işte Allaha itimat ediniz. Onun vereceği şeyler yeter deyiniz. İnsanlardan gelecek şeyleri elinizin tersiyle itiniz. Parayı mansıbı, makamı itiniz. Dünyevi tatlı teklifleri itiniz. Size bir makam teklifi geldiği zaman, zorla israrla arkasında dünya yoksa onu kabul etseniz bile, arkasında dünyayı beraber getiren şeylere karşı Allahın kulu olmanın hakkını vererek, ona karşı sırtınızı dönmeyi bilin.
Seyyidine Hz. Ömer, İrana sada ibni ebi Vakkasdan evvel bir kumandan arıyor. Halid bin Velid Hirakliyüsun karşısına dikilince, İranda İrana karşı savaşan İslam orduları kumandan bulamadıkları için tereddüt geçiriyorlardı. Bunlara öyle bir adam bulayım ki ben arkalarında kemerbeste-i ubudiyet içinde elpençe divan dursunlar.
Mescide girdi onu arıyordu. Numan ibni Mukarrin mescidde namaz kılıyordu, tam adamını buldum dedi, yanına sokuldu selam vermesini bekledi. Sonra da:
- Sana bir vazife tevdi edeceğim dedi.
- Ya Ömer bana amillik falan vereceksen, parayı malı karıştıracaksan, rica ederim bana böyle teklif getirmeyin ama bana öleceğim bir yolu göstereceksen, harbetme imkanını vereceksen, Rabbimin yüce adını bayraklaştırma imkanını vereceksen baş göz üstüne.
- Sana ben mücahidlik veriyorum. Ordulara kumandanlık yapıp İrana karşı savaşacaksın dedi.
Numan ibni Mukarin gitti İrana en büyük darbeyi indirdi. Darbe hareket muvaffatiyetle biterken, o da atından düşüyor ve vücudundan yediği oklarla şehid oluyordu.
Günler geçmişti ki haber yoktu Numan ibni Mukarrinden. Ve nihayet yanına gelen adama diyordu ki: Halife sabırsızlanmıştır derhal haber götürün. İslam orduları muvaffak olmuş İran orduları medayine doğru kaçıyordu.
Adam Medineye doğru atla süratle geliyor. Halife günlerden beri Medinenin dışında, gelecek ulağı elçiyi bekliyordu. Zavallı süratle halifenin yanından geçti, o atının zimamından tuttu:
- Allah aşkına söyle! İranda ne var ne yok? diyordu.
- Bırak beni ben halifeye gidiyorum! diyordu.
Mescidin önüne geldiklerinde, halifenin atın zimamından tutan insan olduğunu ancak o zaman anlayabildi. Oturdu:
- Ne var ne yok?
- Allaha hamd ve sena olsun… İnna fetahna leke fethan mübine… fetih oldu… ve fakat inna lillahi ve inna ileyhi raciun, Numan bin Mukarren şehit oldu.
Ömer minbeer çıkıyordu benim gibi ve İslam ordularının gür sesinin sasanilerin sarayını sarstığını söylüyordu ve fakat hıçkırıklarla ayaklarının bağı çözülüyor, Numan için gözyaşı döküyordu.
İlk evvel gördüğümüz şey onların dünya karşısında serfüru etmemeleri keyfiyeti idi. İlk mücahidlerde bu bariz vasıf onları daima muvaffak kıldı.
20 inci asırda 1 inci asrın neşvesini yaşayacak, yaşattıracak, 20 inci asırda 1 inci asırdaki Müslümanlar gibi Rasulü Ekreme talebe olacak, talebelik şerefini ihraz edecek Müslümanlar, eğer o durumu kazanmayı mutlaka düşünüyorsanız, dünyevi makam ve mansıp karşısında serfüru etmeyiniz. Ehli dünya sizin bu damarınızı işlettirecek, aldatacak, çeşitli entelijan servisleri sizi ajan olarak kullanacaktır.
Her gün duyduğumuz çevremizden makam ve mansıp karşısında ruku edip gidenler, bir sürü vaka var ki kendi öz davasına ve meselesine ihanet eden hain insanların misalleriyle doludur.
Haindirler… Onun gerisinde Müslümanlık hesabına düşünceleri sadece kendilerini aldatmadan ibarettir.
Mutlak planda bunlar kimdir, evsafları nedir bu hainler nerede bulunurlar? Ben kitap ve sünnetin ölçüleri içinde sadece meseleye bir ölçü bir kıstas getiriyorum. Siz bu ölçü ve kıstas kimin sırtına çok güzel bir hilat olarak geçiyorsa, ona ait olduğunu çok iyi anlayacaksınız. Bütün bukalemunları tanıma imkanını bulacaksınız. Her devre uyan insanları tanıyacaksınız, her devirle hoş geçinen insanları tanıyacaksınız. Herkese temenna çeken hainleri tanıyacaksınız. Tanıyacak ve vicdanlarınızda derinlemesine bir ıstırap halinde duyacaksınız. Doğruadam yetiştirmemiz lazım. Dünyaya becde etmeyen insan. Para karşısında iki büklüm olmayan insan, debdebe ve alayiş karşısında eğilmeyen insan. Sadece rakatü lillah ve secedtü lillah amentü billah eslemtü lillah diyecek insan yetiştirme lüzumuna inanacaksınız. İnanancak ve bu mevzuda bütün misyönlerinizi çalıştıracak, bu kıvamda insanın yetişmesi için lazım gelen her şeyi yapacaksınız. Halk da vicdanında duyacak, ittebeu men la yeselüküm ecran.. kendileri hidayet üzere, sıratı müstakim rehberleri, Rehberi kül Hz. Muhammed imamları ve kendileri de yaptıkları şey karşısında ücret ve mükafat istemiyorlar. Hatta halktan selam sabah da istemiyorlar, vazife yapıyor unutuyorlar… Bunlara uyunuz diyecekler. Fevc fevc cemaatleri arkanızda göreceksiniz.
Hususiyle sözlerim; irşadı vazife edinmiş ve bu arada hususiyle asıl mesleği ve vazifesi irşad olan İmam Hatip, Enstitü talebeleri, buralarda vazife gören hocalar, hocacıklar, büyük hocalar, allameler, daha ziyade sözlerimde muhatap aldığım onlar…
Dünya karşısında izzetonur ve gururlarını korudukları, haysiyetlerini beş paraya satmadıkları, Allahın izzetine itimad ettikleri, dünyayı istihkar ettikleri zaman dünya arkalarından koşacak, o mualla varlıklarına, büyük davalarına belki destek ve kaide olacaktır.
Fakat dünya karşısında serfüru ettiklerin isbette, İslamın birlik beraberliğini dağıtacak ve kendileri de tarumar ve payimal olup gideceklerdir.
Allahü teala ve tekaddes hasretleri bu yeniden doğuş ve dirilişin arefesinde, bin bir curcunanın birbirini takip ettiği dönemde, neslimizi tam kıvama getirmek süretiyle, muttasıl meydana çıkan fitne ve fesadı önlesin. Bizi sulhu umumiye ulaştırsın. Her gün sağdan soldan duyduğumuz ve ürperdiğimiz, katliamları sona erdirsin ve milletçe intizar ettiğimiz selamet dönemini idrak ettirsin…
Tebliğ-6 (14.Aralık.1979)
Konu özeti:
Her şey Allaha bağlılığı nisbetinde değer mazanır.
Allah hasbi olarak anlatılmalı siyaset bulaştırılmamalı
Hz. Ebu Bekirin halifeyken tutumu
Diğer halifelerin dünyaya rağbet etmemesi
Muhterem Müslümanlar!..
İşin en hayırlısı Allah yolunda olanıdır. Sözün en hayırlısı yine Allah yolunda söylenen, Allah yoluna davette vaki olan, Allah için olanıdır.
Allah için olmayan sözler, cihan değerinde ve kıymetinde de olsa Allah nazarında kıymeti yoktur.
Allah için olmayan davranışlar, binlerce sene olsa dahi yine Allah nazarında bir an-ı seyyalede onun yolunda ve rızası istikametinde kazanılar şeylere muadil şeşyer kazanmış olamaz.
Her şey Allaha bağlılığı nisbetinde kıymet kazanır. Her şeyin başı Allaha bağlılığı nisbetinde Arş-ı Azama ulaşır. Her şey namütenahilik sır ve neşvesini ancak Allaha intisab içinde elde eder. Davranışlarıımzın namütenahi olmasını düşünüyorsanız, ses ve nefesinizin namütenahilik kazanmasını düşüünyorsanız şu fani ve kısacık hayatta, bitip tükenmek bilmeyen ebedi bir hayatı arzu ediyorsanız, tepeden tırnağa kadar Allaha bağlanın, bütün ses ve soluklarıınzı o istikamette vermeye çalışın.
Allah kendisine davet her şeyin üstünde tutuyor ve teker teker sizleri bu vazife ile muvazzaf kılıyor, sıhhatli bir ictimainin yapacağı şeyi, o devreye ve okerteden sonraki duruma bırakıyor. Şeytan ise sizi, daha merdivenin ilk basamağında iken, yukarıda elde edilecek şeylere davet ediyor. şeytan size siyaset gösteriyor, şeytan sizi propogandaya sevkediyor, şeytan size irşadın kapı ve pencerelerini tıkıyor ve kapatıyor. Ağzınızdan çıkan lalü güher gibi sözler, her sınıf halk tarafından hüsnü kabul görmesin diye, size bir damga varuyor ve vurduruyor. Siz şartlanmış bir insan olarak, fikirlerinize şartlanmış fikirler nazarıyla bakılan bir insan olarak ictimai hayatta damgalı olarak yapıyorsunuz ve siz bu yönünüzle sevdiğiniz bağlandığınız din ve diyanetinizi, İslam şuurunuzu tenkide medar hale getiriyorsunuz.
Niçin? Çünkü vemen ahsenü mimen dea… değil!.. Davet münhasıran Allaha değil. Çünkü siz işin içindevarsınız, ikbal düşünüyorsunuz, bir kısım hesaplar çeviriyorsunuz. Mebdede yapılacak şey ile müntehada yapılacak şeyi birbirine karıştırıyorsunuz.
Ben kendi devrimde bana akseden ışıklar altında bana tevdi edilen vazifeyi yapmakla mükellefim. Yarın hadiselerin omuzuma yükleyeceği vazife ne olur onu bilemiyorum. Bugün ben bu vazifeyi yapmakla mükellefim.
Benim durumumda olduğu bir devrede Alayhissalatü vesselam belki 40 gece uyumadan vadi vadi dolaştı. İşte ben bunu yapmakla mükellefim. Ve kendisine yapılan bütün teklifler karşısında, o sadece lailahe illallah muhammedürrasulüllah diyordu.
Emirlik diyorlardı, mal mülk, kadınlar emrinde diyorlardı, seni reis yapalım diyorlardı. O bütün diyorlara karşı lailahe illallah diyordu.
Rasulü Ekremi tanıyalım. 20 inciasrın müslümanları Peygamberlerini tanımıyor. Rasulü Ekremi tanımaya çağırıyorum sizleri. Mesele kendi kendine çözüm bulacaktır. Ses ve soluğunuz, en kıymeli olması bahis mevzuu iken, niçin kirletiyorsunuz? Davranışlarınız namütenahiliği size kazandırması bahismevzuu iken niçin kirletiyorsunuz? Niçin halkın belli kesimlerinin menfuru oluyorsunuz? Neden camiye gelen müminlerin menfuuru oluyorsunuz?
Davranışlarınızı yerinde ayarlamadığınız zaman bunlar oluyor, olacaktır ve kıyamete kadar da devam edecektir. Sonra ne olacaktır? Sonra seviyorum diye göründüğünüz Allah o bir kısım kesimlerin mahsuru olacaktır. Siz müslümanlık diyeceksiniz onlar aksini diyeceklerdir, yanınızda camide duracaklardır ama sizin dediğinizin aksini diyeceklerdir.
Niçin? Çünkü işinizin içine Allahdan başka şeyler karıştırıyorsunuz. Peygamberden başka şeyler karıştırıyorsunuz, kitaptan başka şeyler karıştırıyorsunuz.
Amentü billah deyip itiraz edenin karşısında varım, amentü birasulillah deyin o deliği tıkarız. Kuran kelamullah deyin ordan gelecek itirazları göğüsleriz. Ama hizbim kliğim dediğiniz zaman o gediği kapayamaz…
Binaenaleyh Allaha davet Allaha davet kıymetli, Allaha davet ehemmiyetli, Allaha davet ağır ve kuran ondan daha tatlı, daha özlü, daha güzel bir söz yoktur diyor. Minareden ezan şeklinde yükselen camide kamet şeklinde yükselen, imamın dudağında Allahüekber diye dilegetirilen ve mürşidin dilinde oturduğu her yerde adeta o meclisin süsü olan, lailahe illallah muhammedürrasulüllah ben bu yolda yürümeyen kimselerin, kendi cemaatlerine iki fert katacakları kanaatında değilim. Saflıkla katılanlar varsa bile bir gün geriye döneceklerdir. İşin yürümediğini tıkandığını görüp geriye döneceklerdir.
Lailhae illallah daire-i kudsiyesinin dışında buna davetin, çağrının dışında, dünya ifade eder ve işmam eder bütün davaların tıkancağı kanaatindeyim.
Peygamberimden böyle öğrendim, aksine fikir verecek bir şey görmedim, kendini haklı çıkarmak için söz söyleyenler, menfaati dünyevi için ruku eden kimselerin bu fikirde beyanları başka olabilir.
Mezara girdiğimiz zaman, kefensiz girecek bizlerin Rasulü Ekremi tanıyışı budur. Lailahe illlallah muhammedürrasulüllaha davet, kurana kelamullaha davet, dine islama davet… bunun dışındaki her şeyi meseleyi bulandırır olarak kabul etmeki gerekir.
Bu istikamette irşad yapın, atın kafanızdan klik sevgisini, siyasi gayrı siyasi grup sevgisini, yer vermeyin muzehrafata kalbinizde. Görün o zaman sözlerinizin nasıl makes bulduğunu.
Rafa konan büyükler var, tesirsiz hale getirilen mürşitler var, bu çamur üstlerine sıçradığı günden bugüne, halk kendilerini dinlemez oldu, keşke o bülbül eda insanlar, bu işi bizler gibi söz dinleyenlere bırakmasalardı. İrşad ve tebliğ vazifesini yapıp da bataklığa girmeselerdi. Rasulü Ekreme hizmet etmiş olacaklardı.
Ama 300 sene evveline kadar küfür dünyası, bu memleketi kafir yapmak içir uğraştı, İslami dirilişte de bu dirilişe hizmet edecek liderleri kıymetliinsanları, nafizül-kelim olan mürşitleri aldı, bu çamurun içine attı, bitirdi tüketti. Ve bu değirmen işliyor, kuran üzerinde sivrilen herkesi öğütmek için işliyor. Vaizi eritmek üzere nasihieritmek üzere, müftüyü eritmek üzere, mürşidi tüketmek üzere işliyor ve içinealdığı şeylerle, hemen tepesinde onun, İsrafilin nur sesi gelmeye çan sesi gelmeye başlıyor ve yıkılıp gidiyor, cemaatler başsız kalıyor…
vemen ahsenü kavlen mimmen dea ilallah… Sizi sazında sözünde hava ve edasında, ses ve soluğuna sadecev e sadece aAllahı terennüm etmeye davet ediyorum. Kuranı dilegetirmeye davte ediyorum. Rabulü Ekrem gibi tohumlarınız bire bin verecektir.
Mefharı mevcudat efendimiz 13 sene bu türlü şeylere kapılmadı, Raşit halifeler bu türlü şeylere bel bağlamadılar, kendilerine tevdiedildiği zaman dahi altına girmekten kaçındılar aman bu işi bize yüklemeyin dediler başkaları var iseonlar yapsın dediler.
İşte seyyidina Hz. Ebu Bekir!.. Beğeniyor muisunuz Hz. Ebu Bekiri? Sorayım size evvela. Beğeniyorsanız niçin öyle olmuyorsunuz? Beğenmiyorsanız şayet kendimize bir ad verelim.
Hz. Ebu Bekir vefat ettiği zaman evi yoktu. Halifeydi ve geriye gönderdiği üç beş kuruş, hilafet maaşından arta kalmıştı.
Ne diyeyim ben? Evlerini topkapı sarayı haline getiren, dolmabahçe sarayı halinegetiren zavallı 20 inci asrın mürşitciklerine, liderciklerine, rehnümacıklarına, müslüman geçindikleri halde fikren küfür içinde bulunanlarına…
Hz. Ebu Bekir minbere çıktı halife olur olmaz, ey cemaat dedi ben en küçüğünüz olduğum halde beni başa geçirdiniz, ben eğrilirsem ne yaparsınız? İstikamette olduğum müddetçe bana itaat ediniz, eğrilirsem bana itaat yoktur diyordu. Aradan iki gün geçtikten son yine minbere çıktı cemaat bu vazifeyi bana yüklediniz ama ben bunun ehli değilim, eri değilim alın bu vazifeyi diyordu.
Hz. Ömer!.. Beğeniyorsanız, aynı şeyleri söylemişti.
Raşit halifelerin beşincisi olan Ömer bin Abdülaziz 3 defa zıkıp aynı şeyi söylemişti. Ama halk israr ediyordu.
Zira Rasulü Ekrem buyurmuşlardı ki: Bu vazife onundur ki o benim değildir der, bu vazife onun değildir ki ona talip olur, o benimdir der. Zira başa çıkma ve yükselme, o zata verilecek ki o ondan kaçacaktır, onun arkasından koşana vermek, hem kendine zulüm hem millete karşı hiyanettir.
Senin ölçülerin bu olacak, sen imaretten kaçana, en yağız atlarla dünyadan uzaklaşanlara teveccüh edecek, Rasulü Ekremi onların şahsında tanımaya çalışacaksın. Öyle tanırsan aldanmazsın Allahın tevfik ve inayetiyle.
Yoksa bugüne kadar pek çoğu Kuranın üstüne çıkarak senin omuzlarına bindiği gibi, daha bundan sonra bir çok müstemir de aynı şeyi yapacak ve sen aynı istismarların kurbanı olacaksın…
Sesin en doğrusuna ve güzeline, sözün en doğrusuna ve güzeline davet ediyorum. Sen paçanı sıva, Allahı unutmayı vazife olarak üzerine al, gelecek şeyler yeni bir şeyler doğurmaya hazırlanmaktadır. Birasır evvel dünya nasıl bir kafir dünyası doğurduysa, önümüzdeki seneler içinde, bütün insanlık aleminde yepyeni bir dünya doğacaktır. İctimai coğrafya karmakarışık olacak ayrı hüviyet ve ayrı şekillerde karşımıza çıkacaktır.
Tekrar ediyorum: Çin silinecektir, Rusla yıkılıp gidecektir, Amerika yerinden oynayacaktır, batıda devletler yer değiştirecektir. Zira upuzun 3 asırlık kışıtan sonra üç asrın bir yazı ve baharı geliyor. Bunun da kendinegöre bir baharı olacaktır. Elli sene mi sürecektir, yüz sene mi sürecektir… Ama inanın bu dünyayı siyaseti idare edenler değil, politikacılar değil, bu dünyayı falan yerde filan yerdekiler değil, bu dünyayı klik kavgası verenler değil, genciyle ihtiyarıyla, yaşlısıyla genciyle, kadınıyla erkeğiyle çoluğuyla çocuğuyla, vazifeyi bir irşad halinde kabullenenler, üzerine alan kimseler kuracaktır.
Önümüzdeki dünyayı mürşitler kuracak, mübelliğler kuracaktır. Onun içinde siyaset, makam mansıp ve cah olmayacaktır. O dünyayı kuran kimseler, hayatlarını hasır üzerindegeçiren kimseler olacaktır. Kutu layemüt ile yaşayanalr olacaktır. Tekkeye yeni bir hneşve ggetirecekler, fünunu müsbeteye yeni bir mana ve bakış getirecek kimseler olacaktır.
Dünyanın hiç bir devrinde hiç bir zaman ama müslümanlığa ait gelişmeyi ve tekevvünü, bunun dışında bir şekilde mütalaa etmek mümkün değildir.
Başta Rehberi Ekmel Rasulü Ekem öyle bir mürşiddir, kendi devrinde bir dünya kuran imam Gazali öyle bir mürşittir. Hindistanda
bir dünya kuran İmam Rabbani öyle bir mürşittir ve bu mürşitlerin arkasında kurulan dünya İslami bir dünya olmuş, bunun dışında şu veya bu mülahaza ile gençliği aldatma pahasına kurulan dünyalar ise küfür dünyaı olmadan çıkamamışlardır, kuranların elinde kuranı kerim bulunsa bile…
Sizi Rasulü Ekerem davet ediyorum. Belki son sözlerim olur. Belki bir daha konuşurum belki konuşamam. Sizi Rasulü Ekremin kudsi davasına davet ediyorum. Unutmayacaksınız, hayatınızın sonuna kadar kulaklarınızda çınlayacak. Ben bunlarla huzuru Rabbülaleminde dedim diye paçayı kurtarmaya çalışacağım. Rasulü Ekremin yolunda gidenler felaha ve kurtuluşa erecekler. Bunun dışında politik yollarla ve siyasetlerle Kurana ve İslama bir şey getireceğini zannedenler, daimi hüzran ve haybet içinde kalacaklar, daimi perişan ve derbeder olacaklardır…
———————————————-
Tebliğ-7 (21.Aralık.1979)
Konu özeti:
izmet edenler dünyalık karıştırmamalı hasbi olmalı
Ebu Hanife ve Şafinin makam teklifine tepkileri
Ahmed bin Hambele yapılan ezalar
İskilipli Atıf Hocanın müdafaasını yırtması
Muhterem Müslümanlar!..
En faziletli en kıymetli şey, verilen mücaddele ve kavganın, doğrudan doğruya Allahın rızasını kazanma istikametinde olmasıdır.
Rabbin rızasını kazandırmayan cehdin, gayretin büyüklüğü, çapı ne olursa olsun, Allahın nazarında kıymeti yoktur. Ve maddi m anevi insana getireceği şey de melhuz değildir.
Biri bin yapacaksa, yümün ve bereket bahşedecekse, dünyanın yanında ahireti de lutfedecekse Allah müminin kalbine saffetine, samimiyetine ve cehdinin onun yolunda olmasına göre yapacaktır. Kendi yolunda ve kendi uğrunda rızasını kazanma istikametinde mücahede ev mücadele edenleri tebşir ediyor. Allah beşareti onlara veriyor. Temennasızları el alem karşısında serfüru etmeyenleri, inkıyadda bulunmayanları, hakkın hatırı için, hakkın izzeti için, daima dimdik duranları tebcil ediyor, teyid buyuracağı vadini veriyor onlara, sırtlarını yere getirmeyeceği vadini veriyor.
Bin bir yolla arşı kemalatı insaniyete onları yüceltecek, başlarına insanı kamil tacını koyacak, bu tacla serfiraz kılıp cennete idhal edecektir. Bu salihin zümresine Allah müminatı ilhak idhal buyursun.
Aziz Müslüman! İslama en büyük hizmetin, temennasızlığın içinde olacaktır. Hakperestliğin içinde olacaktır. Bu tertemiz ve dupduru meselenin içine bir şeyler karıştırdğın zaman, o nisbette
hakkın aleyhinde işlemiş olacak ve hakkın müzahereti de o nisbette azalmış olacaktır.
Eğer yere tohum olarak attığın bir şeyin bin olmasını arzu ediyorsan biri bin yapabilecek güce dayanmalısın, o müthiş kuvvete, o muhteşem kuvvete itimad etmelisin ve onun dışında bütün kapıları adeta kapamalısın. Bütün menfezleri tıkamalısın, davranışlarının içine zinhar şirk girmesin.
Beşer tarihinde bütün doğru yolları işar edenler ve gösterenler, halkı doğru yola hidayet eden ve sevkedenler bu temennasızlar olmuştur. Sevriler Ebu Hanifeler İmam Şafiler, Ahmed bin
Hambeller olmuştur. O devirden bu devire kadar küfür karşısında belini bükmeyen, inkıyad etmeyen temennasızlar olmuştur.
Ebu Hanife o nezih cesedine kamçılar yiyordu, kadı olacaksın diye kamçılar yiyordu. Abdullah ibni Vehbül-Fehri kadı olacaksın denince mecnunluk gösteriyor tecennün ediyor
eve kapanıyordu. Ben olamam diyordu makamdan kaçıyordu.
İmam Şafi zorlanıyordu. Hükümetin yüzüne görünmemek için sağda solda gizli gizli dolaşıyordu. Ve bu imamlar, hakkın birer parçasına fedayı nefs etmek süretiyle hakperestliklerini izhar ediyorlardı.
Kuranın bir tek meselesi karşısında Ahmed bin Hambelin cihanpesendane mücadelesi kıyamete kadar unutulmayan bir mücadele olacaktır. Sen kelamı lafziye beşer kelamı de, mahluk de de
çık işin içinden diyorlardı ama dedirtemiyorlardı. Dilinden her gün bir parça koparsalar yine demiyecekti. Her gün kamçı ile sırtına vurup kaldırıyorlar ve eza cefa ediyorlardı.
Mübarek buyurur: Ben bağırıyordum dayanamıyordum, sırtıma inen kalkan her kamçı kendisiyle beraber kan çıkarıyordu ama bu bitip tükenmiyordu. Kuranın bir tek meselesine karşı müminlerin emiri yapıyordu. Mutezileşmiş Abbasi halifesi yapıyordu.
Ben bağırıyordum, bir gün bir eşkiya geldi hapishanede bana dedi ki: Ya imam sen doğru bir mesele için burayagirdin ve bağırıyorsun! Ben hırsızlıktan dolayı girdim vallahi senin kadar beni dövdüler de ben bağırmadım diyor. Yalan ve yanlış için bağırmadım.
İmam diyor ki: Ben bu hırsızın sözünü daima hatırladım sırtıma kamçılar inerken; bir ay iki ay, üç ay, altı ay, bir sene iki sene, sabah akşam yemek yerine sopa sırtıma indi, her defasında şakinin o sözünü hatırladım, hatırladım ve dişimi sıktım sabrettim.
Şamda bulunan imam Şafinin rüyasına giriyor Mefhari Mevcudat Efendimiz, Ahmed bin hambele selam söyle, haber ulaştır ona, meseleden dolayı kendisini çok sıkıştırıyorlar, dişini sıksın dayansın, yakında bana gelecek diyor. Sırtından gömleği çıkarıyor yanındaki adama veriyor gönderiyor. Kendisinin gitmesi imkansız, git bunu diyor Ahmet bin Hambelin mübarek tenine giydir. Hapishaneye gidiyor ulak: Şafinin sana selamı var ya İmam! Yarı hocalığı var Şafinin ona, sana selamı hürmeti var, gece alemi menamda Rasulü EKremi görmüşler, sana ismen selamları var. Ahmet bin Hambele selam söyle demişler.
Ahmet bin Hambel, dünyalar kendisinin oluyor, şu ridayı da sana gönderdiler, mübarek cesedine takıver çıkarı ver ona götürmek istiyorum. Mübarek vücudunun terinialan o gömleği tekrar
Şafiye gönderiyor. Öpüyor öpüyor, yüzüne gözüne sürüyor. Temiz bir cesede deymiş tertemiz gömlek, bu yüzü Allah cehennemde yakmayacak, Ahmet bin Hambelin terini bulaştırdı yüzüne diyor.
Hakperestlik, temennasızlık büyük hakikatların elmas sütunlar halinde ayakta durmasına badi olmuş ve bunu netice vermiştir. Dünden bugüne kadar büyük hakikatlar büyük kurbanlar almış götürmüş ve fakat o hakikatlar ayakta kalmıştır Allahın tevfikv e inayetiyle.
Ve günümüze yakın bir devrede Mesnevinin şarihi Tahirul-Mevlevi naklediyor. Atıf Hoca ile beraber içeride bulunuyordu. Ertesi gün hakkında müdafaa durumu vardı. Müdafaasını yapacak ve karar verilecekti. Hoca kalemi aldığı zaman yazı yazmasını bilirdi. Hoca devrinin kültürüne vakıftı. Hukukun girizgahlarını, girdisini çıktısını da bilirdi. Bunları bilerek güzel bir müdafaa yazdı.
Mesnevi şarihi diyor ki: Sabah namazına kalktık, erken kılacağımız için hoca kalktı hemen yastığının altından müdafaayı çıkarıp yırttı ve çöp sepetine attı.
Dedim Hocam! Niçih yaptın, bir sürü emek verdin!
Döndü dedi ki: Bu gece alemi manada Rasulü Ekremi gördüm, benim böyle özene bezene müdafaa yazdığımı görünce: Ne dedi Atıf! Bana gelmek istemiyor musun?
Bir temenna ile her şey hallolacaktı, reislerine evet demek gerekiyordu, bir ruku yapacaktı bir puta ve iş bitecekti ama Rasulü Ekremin buna rızası yoktu. Ne o Atıf! Yoksa bana gelmek istemiyor musun? Ne bu ten kaygısı, ne bu can kaygısı diyordu.
Hayır ya Rasulallah! Uçuyoruz sana gelmek için. Temennasız insan. Kuranın meselesini müdafaa uğrunda açılan gediğe, varlığını her şeyiyle beraber bir tıkaç diye tıkamaya hazır insan, yırttı müdafaa etmedi o gün hakkından verilen hüküm idamdı seviniyordu. Rasulü Ekreme kavuşacağım diye…
Tarihimizin yüzümüzün akı böyle şerefli insanlar vardır, küfre bel kırmamış. boyun bükmemiş, diktaları dinlememiş, menfaatinin esir ve zebunu olmamış, yükselebilmek için Kuranı ayağının altına merdiven yapmamış, onun bir tek kelimesine bin ruhu olsa feda etmeye hazır nice ali başlar, muhteşem dimağlar vardır ki hakikatlar elmas sütun gibi bugüne kadar ayakta durduysa onların yüzü suyu hürmetine duruyor.
Omuzlarımda başımda saçlarım adedince başlarım olsa, hakikat-ı kuraniye adına her gün birini kesseler, hakikatı kuraniyeye feda olan bu baş, zındıkaya teslimi silah etmeyecektir sözü 20 inci asırda söylense bile, devri risaletpenahiden esip gelen bir meltem gibidir. Bunu 20 inci asırda Kurana sahip çıkacak temiz nesle hediye ediyorum.
Başımdaki saçlarım adedince başlarım olsa, her gün birini kesseler, hakikatı kuranieyye feda olmuş bu baş zındıkaya teslimi silah etmeyecektir. Kendinden evvelkinin kendi nesline mesajı.
Kulak versin dikkat etsin, hakikatı omuzda abideleştirmenin, neye bağlı olduğunu çok iyi anlamaya çalışsın. Belli anlayışların ajansları olarak çalışmaya değil, belli anlayışlara angaje olmak süretiyle yükselmeye değil, her devrin anlayışına uyan bukalemunlar, hak ve hakikat hesabına bildiği gibi yaşayan, yaşadığına tercüman olan, yaşadığı ile halkının ve insanın karşısına çıkan fedai nesil…
Allah seni bu yolda aziz, daim ve kaim eylesin. Senin temiz nasiyen, asırlardan beri zulmani çektiğimiz, gecesi gündüzünden, gündüzü gecesinden karanlık gecemizi fecri olacaktır inşallah.
Sen o tertemiz nasiyeni kirletme, berraklığı ve duruluğu ile Allaha ada, Allahın yolunda kullan, Allah için ol, Allah için çalış, Allah için işle, Allah için başla, Allah yolunda davran Allaha gönlünü kaptır, önünde Allahın rızasını ve Rasulüllahı bulacaksın. Başkaları ne bulursa bulsun sen Allahın rızasını ve Rasulüllahı bulacaksın.
———————————————-
Tebliğ-8
Konu özeti:
Büyük vazifeyi dünyada ahiret soluyanlar yürütecek
İmam Nehainin af endişesi
Mansurun gece ibadeti
Süfyanı Sevrinin son nefesinde endişesi
Muhterem Müsülmanlar!..
En kudsi en yüksek vazife olan hak ve hakikata tercüman olma meselesi, ancak temiz dilin ve temiz gönlün işidir. Onu temiz gönüller ve o temiz gönle tercüman olabilecek temiz diller yapacaktır.
Dünyada iken ahiret soluklarıın alan, mahşer manzaralarında dolaşan, cenneti görüyor gibi o ümide kapılan, cehennemi müşahede ediyor gibi temessül etmiş olmasını müşahede ediyor gibi o ümide kapılan, cehennemi müşahedeediyor gibi, temessül etmiş olmasını müşahede ediyor gibi görüp de irkilen ürken korkan, ahiret soluyan insanlar yapacaktır.
Bu en büyük vazife en büyük insanların işidir. Ve günümüzün her şeyden ziyade en çok muhtaç olduğu da işte bu en büyük insanlar, dünyada ahiret soluyanlar, cennet kokanlar, cehennem endişesi yüzlerinden okunanlar, davranışlarıyla bu büyük hakikata tercüman olanlar, en çok muhtaç olduğumuz şey budur.
Bir gün havamız bitse, sularımız kurusa, yer bir nebatat çıkarmasa, gök etekleri dolu şeylerle imdada koşmasa, belki yaşama imkanını buluruz ama bu kıratta ve kıvamda insanları kaybettiğimiz zaman, yaşamamızdan söz etmemiz mümkün değildir. Hayal olur o…
Biz en çok buna muhtacız, ahiret soluyan insanlara muhtacız, devirleri süsleyen insanlara muhtacız, ordulara ruh veren devletlere ruh ve şuur veren, nizamsızlığa ve düzensizliğe nizam ve düzen getiren büyük simalara, hakka aşina gönüllere, aydın işçilere, muhteşem batınlara muhtacız. Bir devri süsleyen gerçek mürşidi kendi davranışları içinde göreceksiniz. Ses ve soluğunun tesirini de onun davranışlarına verecek ondan mütalaa etmeye çalışacaksınız.
Esved ibni Yezid en-Nehai, Ebu Hanifenin meşayihindendir bu. Nehai ailesi vardır. Allah Rasulünün devrini idrak etmiş, Müslümanlığa girmiş, hayatlarını Nebi hayatı gibi yaşayn insanlardır. Son nefeslerini yaşarken sararmış solmuş bir rengi var. Bütün hayatını oruçla geçiren devrin en büyük fakihlerinden, en büyük hukukçularından, en büyük idarecilerinden birisi olabilecek kıvamda bir insan.
İbadetü taata öyle sardırmış ki, adoeta vücudunda et bulmak mümkün değil. Kadid haline gelmiş, sararmış rengiyle, solmuş bakışlarıyla son solkularını yaşarken, başının ucunda bulunan bir tanesi var. Koca imam hıçkıra hıçkıra ağlıyor:
- Niye ağlıyorsun? deniyor. hayatında boş bir an yok ki ona ağlasın… Ama yine ağlyıor. İmanının vüsatı nisbetinde Allah ile muarefesinin genişliği nisbetinde Rabbine karşı ciddi mehabet hisleri içinde bulunuyor, Rabbinden korkuyor onun için. Ne diyor biliyor musunuz?
- Ben şu perişan halimle Rabbimin huzuruna gittiğim zaman eğer beni bağışlayacaksa çok mahcub olacağım, bağışlanmaya liyakatım olmadığı için, beni bağışlarsa çok mahcub olacağım.
Bizim arkasından koştuğumuz şey, koşup yakalayamadığımız şey, keşke affı ilahiye mazhar olsak dile hayalimizde yaşadığımız şey.
- Rabbim beni affederse çok utanacağım çünkü çok medyun olacağım zaten medyunum diyordu koca imam.
Bir başka çatıda yükselen ayrı bir ses. Komşusunun damının çatısının üzerinde veya taraçasında, her gece nurani bir amud gibi sabaha kadar ayakta duran birisi vardır.
Mansur ibn-i Mutemir. sabaha kadar ibadet eder. Büyük muhaddis büyük fakih, büyük müfessir, büyük imam büyük hukukçu.
Komşu evin çocuğu Mansur o gün başını yere koyup kalkamayınca damın üzerine çıkmış yine o direğe bakıyor, karanlık gecede zavallı çocuk onu hep direk zannedermiş, bir amud zannedermiş, yanında annesine soruyor:
- Anneciğim o direk düştü mü acaba?
- Oğlum o direk değildi diyor….
Doğru direkti, göğün direğiydi müslümanlığın direğiydi. Mansur secdeye kapanmış bir daha kalkamamıştı. Son soluğunu secdede sübhane rabbiyel ala diyerek Rabbisine vermişti.
Aynı çatıda yükselen ayrı bir ses: Ebu nüaym İsfehaninin kendisine bir cilt ayırdığı süfyanı Sevri, nurlu bir hayat yaşamış. Son dakikalarını yaşıyor. Başının ucunda Hammad ibni Zeyd gibi, Hammad ibni Seleme gibi, Abdurrahman Mihdi gibi hadiste her birisi bir dahi ve alam, alamdan, allamelerden birisi olan zat bulunuyordu.
Abdurrahmanı Mehdi diyor ki: Son soluklarını verirken bana başımı yere koy dedi, şöyle başımı toprağa koyayım. Ben imamın başını toprağa koydum.
Ebu Hanife gibi bir direkti bu da. Bütün hayatını ibadetü taatla geçirmiş bir insandı ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Birisi yanına sokuldu:
- Galiba çok günahın var dedi.
Acı bir tebessüm yaptı, yerden eline basitçe bir cisim aldı kaldırdı.
- Benim günahım işte bunun kadar ehemmiyetsizdir. Ben günahtan korkmuyorum, ben imansız gideceğimden korkuyorum. Bırak beni, bırak günahı ben imansız gideceğimden korkuyorum.
Ve biraz sonra Hammad ibni Mesleme, başının ucuna dikildi, rengi sararırken solarken pembeleşirken kıyametin şafağı gibi bir şeyler yüzünde beliriyordu, cenneti görmüş gibi tebessüm ediyor sonra cehennem endişesi gibi bir şeyi, bu duygu silip götürüyordu: Müjdeler olsun kurtuldum der gibi…
İmam şöyle diyordu: Benim gibisinden de kurtulma beklenir mi? La havle vela kuvvete ille billah
Ben kurtuldumsa kurtulmadık kimse kalmadı demektir. Benim gibisi de kurtulur mu diyordu. Süfyanı Sevri söylüyordu.
Sen nerdesin mümin? Var mı gecen senin? Var mı inilti dolu şafağın senin? Var mı feryat ve ıstırap dolu hayatın senin?
Bunlar bir devrrin mürşitleriydi. Dünnyada iken ahiret soluyan insanlar, ahiret menazilini gören insanlar, cennetin revnektarlığı karşısında ümide kapılan insanlar, cehnnemin dehşet salan endişe verici durumu karşısında, tüyleri ürperen ayaklarının bağı çözülen insanlar. Devirleri bunlar tenvir ediyordu, mahkemeler buadil insanlarla adil hükümlerle yükseliyordu. Büyük imam benim gibisi affedilmez derken, düşünürken, hayatında devlete ait bir kağıda yazı yazmak şöyle dursun, elini bile sürmemişti.
Harundan gelen mektup karşısında, kalemi eline alıp ona mektup yazmamıştı, o günah işlememişti belki, o benim durumuma tercüman oluyordu, evet doğru yeryüzünde birisi affedilmez ama, o benim nefsim olmalı diye düşünmeli korkmalı ve endişe etmeliyim. Başkaları da öyle düşünmeli, yarım yamalak müslümanlığı yaşayan başkaları da öyle düşünmeli.
İnkisarı hayale ve paniğe kapılmamalı, Rabbin engin rahmetine karşı daima ümitle dolup taşmalı fakat ben mürşidin evsafını anlatıyorum, devirlere ışık tutan insanlar 3 asırlık dalaletimize son verecek kadro, 3 asırlık Alemi İslamın ufkunu kirleten küfür ve tugyan işte buna son verecek, silecek kadronun evsafını anlatıyorum. Dünyada iken ahiret soluklayan, cesedi burada ruhu ahirette gezen, ruhu burada bulunup aklıyla oralarda dolaşan ve tam varlığıyla kıvamına gelen ve tupku Mansurun manhar olduğu gibi rüyada gördükleri zaman:
- Allah sana ne muamele yaptı?
- Vallahi ben çok korkuyordum. Rabbimin huzuruna gittiğim zaman beni aldı Nebilerin arkasına dikti, Rabbimin engin rahmetine minnettar ve şükran içindeyim.
Büyük endişelerin, büyük ümitlerin oluşturduğu muhteşem ruhlar!…
Bir taraftan bu 4 müthiş çekici güç bir taraftan itici kuvvet karşısında, insan bu iki tampon arasında, vaziyet almaya çalıştığı an, Mansur olacaktır. Allah Mansuru da mansur ve muzaffer yapacaktır.
Mürşid mansur olacaktır ki mansur olsun!..
Mürşid Allahın dinine sahip çıkacak ve yaşayacaktır ki, Allah da din ile beraber onu payidar ve aziz eylesin.
Allahü teala ve tekaddes hazretleri; hutbede amin dedirtmek doğru değil fakat dedirtiyorum, bir manaya binaen, bizi istikamete hidayet eylesin.
3 asırlık dalalet ve tuğyanımıza son versin, benim gibi çatlak ses, mürşid kılık ve kıyafetindeki şeytanın esiri ve zebunlarından sizi hlas eylesin. Mürşitlerinizi size ulaştırsın, sahili selamete çıkmaya muvaffak eylesin.
Ben ne kadar zorladım çıkayım, kendimi refüze edeyim ama baktım, surlar yıkılmış, etraf perişan, sular kesilmiş menbalar kurumuş, bana Gitme! dediler. Durdum. Yoksa 10-15 senelik ıstırabı içimde çekiyorum, bir cemaate hak ve hakikatı duyurumama ıstırabı içindeyim ve bunu da kimseye değil, kendimde bilmekte ve bulmaktayım. Bağlı bulunduğum yerlere bağlı olduğum kadar Allaha bağlı olamayışımda bulmaktayım. Hala şu dünyaya ait bir kısım eracifle meşgul bulunmamamda bulmaktayım.
Binaenaley bırakmadılar gitmeme mani oldular yoksa kendimi refüzeye her an hazırdım. Ta içinizden çıkacak insan size hakikatı haykırsın.
Bütün işkiyakımla onu bekliyor ve intizar ediyorum, meseleyi şekildegören Müslümanların mezar taşları gibi devrilip gideceği anı intizar ediyorum.
Müslümanlığı sadece yatıp kalkmadan ibaret görenlerin devrilip gideceği anı intizar etmekteyim. Namazı istihkar etmiyorum o aziz ve başımızın tacıdır. Fakat onun ruhu Rabbe gönül vermeye bağlıdır. Huduya ve huşuya bağlıdır.
Mescidde bağdaş kurup oturan adam, Rabbe inandığından bahsetmesin, inanma niyetinde değilim… Mescidde esneyen insan, rabbe gönül vermiş iddiasıyla karşıma çıkmasın zira Rabbime karşı sui edepde bulunduğundan ötürü müteessir olabilirim. İstirham ederim, istikametimiz davranışlarımızdan taşsın.
Binaenaleyh ben gerçek tekevvünü, müryşid kadrosuyla ve irşad edilmiş cemaatiyle, ilerde zuhur edecek diye intizar ediyorum. Ne siz bana bir şey atfedin ne de ben size bir şey vereyim. Ben hayatımda Hz. Mesihin merkubu olmayı dahi düşünmedim.
———————————————-
Teblig-9 (04.=cak.1979)
Konu özeti:
Yumuşaklıkla kalplere hakim olmak gerekir
Peygamberimiz böyle davrandı çok kişi iman etti
Ebu Süfyanın müslüman olduktan sonraki hali
Süheylin müslüman olduktan sohraki hali
Muhterem Müslümanlar!..
Bizim yapacağımız vazife de hak yolunda, hakikat yolunda yapacağımız vazife de rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselamın rehberliği altında yürüteceğimiz vazifede yapacağımız şey, vicdanları ve kalpleri yumuşatmak, bizim istifade ve istifaze ettiğimiz, bize çok şey kazandıran, iman ve imana ait bütün yümnü başkalarına da kabul ettirmek olacaktır.
Huşunetimiz, karşı tarafta huşunet meydana getirecek, kinimiz karşı tarafta iki kat kin meydana getirecek, nefretimiz çevreyi yakıp yıkacak, halkı bizden uzaklaştıracaktır. Luyunetimiz nisbetinde bu mevzudaki musamahamız nisbetinde anlayış ve idrakimiz nisbetinde onların kalplerini yumuşattığımız nisbette bütün gönüllere hakim olmasını arzu ettiğimiz Rabbimize iman, onların gönüllerine hakim olacak. Bizim istifade etmek süretiyle, insanlığımızı anladığımız meseleyi onlar da idrak edecek, istifade edecek, insanlıklarını anlayacaklardır.
Öyleyse bunun sıkıntısını çekerek bu hususta katlanılması gereken şeylere katlanarak bütün hedefimiz, karşı tarafa bir şey verme olmalıdır. Hedefimiz başkalarını sindirme ve sözümüzü dinletme değil, başkalarına bir şey verme olmalıdır. Ben sesimi ve sözümü duyurma imkanını, başımı hasımlarımın ayağının altına koymak süreti ile eğer duyurabileceksem, başımı onların ayağının altına koymalı ve orada Allahı ve rasulüllahı haykırmalıyım.
Allah Rasulü 13 sene el kaldırmadan döven karşısında sessiz, söven karşısında sessiz, başına tükürük atan, toz toprak saçan karqşısında sessiz duruşunun manası budur. Gönülleri yumuşatma ve kalplere hakim olma.
Zaman gösterdi ve hadiseler ışık tuttu ki isabetli yol, Rasulü Ekremin yoludur. Zira en haşin insanlar en hırçın insanlar, iman ve İslam karşısında en korkunç küfür ve tuğyanla duran kimseler dahi onun karşısında dize geldi, el-eman ya rasulalalh dediler, dehalet ettiler ve devirlerinin abid ve zahitlerinin arasına girdiler.
Mekke fethine kadar Ebu Süfyan, inad üstüne inat ediyordu halbuki orada Rasulü Ekrem onun da gönlünü fethettikten sonra Yermükte savaşyan askerler arasında görüyoruz. Oğlu Yezidin yaınan sokuluyor; bu Yezid öbür Yezid ile karıştırılmamalı, dolayısıyla arszedeyim, bu Muaviyenin abisidir ve Amvasta şehit olmuştur. Yezidin yanına sokuluyor diyor ki: Oğlum sen ki ordunun başında bir kumandansın, sen ki Rasulü Ekremin mübaerek adını bayraklaştırmış elinde taşıyorsun, askerlerinden geri kalmamak için bugün senden beklenen şeyi yerine getirmelisin diyor.
Allah rasulünü geç tanıdığından dolayı müteessirdi. Bir cephede gözüne ilişen bir ok gözünü çıkarmıştı da elinealmış, gözüne bakarak şöyle demişti: Neye yararsın ki, 70 sene sahibini, sana ışık tutanı tanıyamadın demişti.
Gönüller fethedilmiş, işin içine girmişlerdi ama samimi olarak girmişlerdi. Sahabenin zahidleri abidleri çok ağlayanları arasında görüyoruz. Saffan da öyle olmuştu, süheyl ibni Amr da öyle olmuştu. Süheyl her küfür ordusuyla beraber İslamın karşısına çıkmış bir insandı. Bedirde esir edilmiş yaman ve yavuz söz ederdi. Müslümanlığın kalbini kırar Rasulü Ekremi rencide ederdi. Kılıcı da işlerdi dili de işlerdi. Bedirde ele geçtiğini gören Hz. Ömer:
- Ya Rasulallah! Müsade buyur da şunun şu menkür dişlerini kırayım demişti. Allah Rasulü:
- Bırak onu ya Ömer! ilerde öyle mualla bir mevkii ihraz edecek ki, seni hoşnud edecektir o buyurmuştu. Gel zaman git zaman hadiseler birbirini takip etti, Mekke fethedilince Rasulü Ekremin karşısına geldi. Peygamberimizin:
- Benden ne beklersiniz? sorusuna karşı:
- Sen kerim oğlu kerimsin, kerimden ne beklenirseonu beklerim dedi. Allah Rasulü tebessüm ederek:
- Gidin siz azadesiniz buyurdu ve rasulü Ekremin huzuruna geldi ve lailahe illallah muhammedürrasulüllah dedi. Ben şimdi anladım dedi.
Ondan sonraki durumunu Sahabei kiram anlatırken derr ki: Başını yastığa koymazdı Süheyl, sabahlara kadar ağlanır dövünür ve şöyle derdi: Küfür cephesinde nerde rasulü Ekremin karşısına çıktımsa, küfrün karşısında rasulü Ekremin yanında orada yerimi almadıktan sonra vefat etmek istemiyorum. Onun için badema hayatını öyle geçirir, o istikamette kullanır. İrtidad hadiselerinde küffarın karşısına dikilir ve Yermükte de onun da yıkılıp gittiğini görürüz.
Allah Rasulünün sözüne gelince. rasulü Ekrem vefat etmişti. Medinede dilgir ve dilsuz olan Sahabe, Hz. Ebu Ebu Bekirin hutbesine teşne bulunuyordu. Herkesin kuvvei maneviyyesi kırılmış ve sarsılmışlardı. Hz. Ebu Bekir: Vema Muhammedün illa Rasul (3/144) ayeti kerimesini okuyunca Hz. Ömerden dinleyelim:
Sanki ben o dakikaya kadar ayeti kerimeyi duymamış gibiydim. Rasulü Ekremin de vefgat edeceğini aklımdan geçirmiyordum. Her kim Allaha ibadet ediyorsabilsin ki Allah ezebi ebedi bakidir, her kim Hz. Muhammede kulluk yapıyorsa bilsin ki o vefat etti. Hz. Ömerin aklı başına gelmiş kendine gelmişti.
Aradan günler geçti, Mekkenin rasulü Ekreminh vefatını duyar duymaz aynı hale düçar olduğu haberini getirdiler. Beytullahın etrafında saflar üst üste yıkıldı, tam o esnada idi ki minber bir hatip bekliyordu. Süheyl ibni Amr minbere çıktı:
- vema muhammedün illa Rasulü diyordu. kelimesi kelimesine tesbit ettiler. Ebu Bekirin mimberde okuduğu aynı şeyleri Süheyb ibni Amr söylüyordu.
Hz. Ömer bu haberi dinlerken tebessüm ediyor, fesadaka Rasulüllah diyordu. Bana senelerce evvel dedin ki: Onun dişlerini kırma o dişler işe yarayacak, ilerde seni memnun edecek bir meviye yükselecek.
Aşık adam zahid adam, her cephede bulunmam gerek benim, nasıl küfrün her cephesinde bulundum Rasulüllahın karşısına çıktım şimdi de imanın her cephesinde küfrün senadidine karşı çıkmam lazım diyor. Her yerde ölüm kovalıyor.
Ah ölüm! Seni bir tutsam veya beni yakalasan! kanat çırpsam Rabbime yükselsem! diye bekliyordu.
Yermükü idrak edince çok sevinmişti, bu çetin mücadeleve muharebede herhalde umduğuma vasıl olacağım! İbni Hişamın bayrağının altında toplananlardan, yemin edenlerden, geriye dönmemek üzere söz verenlerden veorada doğranan cesetlerden ve düşman ilerleyecekse, cesetlerine basa basa ilerlediği kaldırım taşı haline gelmiş kimselerden olarak ruhunu Allaha teslim etti. Özlediğine vasıl oldu, matlubuna mahbubuna vasıl oldu.
Mümin gönülleri yumuşatma istikametinde hareket edecektir. Zira nice taş gibi kalpliler vardır ki işte Süheyl ibni Amr gibi, Saffan gibi, Ebu Süfyan gibi, İkrime gibi kimseler, Rasulü Ekremin yumuşatması karşısında bunların her birisi kendi vadisinde bir bayrak kaldırmış, Rasulü Ekrem hakikatına, Hakikatı Ahmediyeye tercümanlık yapıyordu. Abid zahid insanlar haline gelmişlerdi.
Rasulü Ekrem onlara kin ve nefretle mukabele etseydi, değil onları kaçırmak, etrafındakileri bile kaçıracak, müslümanlık adına da yanlız kalacaktı.
Kuran diyor: velev künte fazzan galizal-kalbi… (3/159) Eğer sen katı kalpli, haşin bir kimseolsaydın etrafından dağılacak seni yapayanlız bırakacaklardı ama bu söz senin için şöyle olsaydın! dense bile, sen öyle değilsin! demekti bu. Rasulü Ekrem katiyyen hiç öyle olmadı. Hiç bir zaman katı kalpli olmadı. Kendisine kötülükler yapanlar karşısında bile sadece: Allahım! Sana havale ediyorum! demekle iktifa etti ve o yumuşaklıkla gönülleri fethedeceğine inandı. Kendi eshabına sadık yaranına da bunu öğretti.
Cihanı fetheden insanlar, bu yolla fethettiler, mürşid ve mübelliglerimize son bir defa daha sesleniyoruz: Yumuşak kalpli olun! Dava ve hedefiniz Allahı anlatmak olsun. Sizin hakimiyet ve üstünlüğünüz değil! Rabbin hakimiyeti bahis mevzuu, onun gönüllere taht kurması bahis mevzuu. mahbubul-kalp mukallibül-kulub olan Hz. Allahın, gönüllere taht kurması bahis mevzuu. bu büyük ve mükemmel vazifeyi mükemmel şekilde başardığınız zaman, size düşen vazifeyi en güzel şekilde eda etmiş olacaksınız.
Ama bunda muvaffak olmadıktan sonra size cihanın sultanlığı dahi verilse bazılarına verildiği gibi, Allah nazarında hiç bir kıymeti olmayacaktır. Sizi Rasulü Ekremin yoluna davet ederek, muhabbet fedaileri olarak husumete imkan vermeden etrafınızda nura ve huzura muhtaç gönüllere hak ve hakikatı duyurmınızı istiyorum.
kuranı mucizül-beyan adına sizi bir kere daha davet ediyorum. Allah bu mevzuda yar ve yardımcınız olsun. Evvela benim gibi haşinv e liyakatsızı bu kötü durumdan haals eylesin, insan eylesin ve sonra size insanlığı anlatacak insanları lutfeylesin. Canavarlaşıp sokaklara düşen ve ağzında mukaddes kelimeleri sloganlaştırıp, müslümana ve gayrı müslime tecavüz eden bir kısım şerirlerin şeraresinden 20 inci asrın insanını Allah muhafaza buyursun mahfuz buyursun masun buyursun.
———————————————-
Tebliğ-10 (11.Ocak.1979)
Konu özeti:
Bir milleti ihya etme duygusunu uyarmalı
Asımın şehit olurken duası
Hubeybin şehit olurken tebligi düşünmesi
Muhterem Müslümanlar!..
Bir kısım kıymetli şeylere karşı, hayati ağırlığı ve ehemmiyeti olan şeyyere karşı arzu ve istek uyarma oldukça zor, çetin ve fakat o kadar da ehemmiyetlidir.
Sıhhati, sıhhatinin devamı yemesine içmesine bağlı bir hastaya, yeme içme zevkini yeniden kazandırma, perhiz nevinden dahi olsa bir şeyler yemesi istikametinde onu ikna edebilme, çok ehemmiyetli, ehemmiyetli olduğu kadar da çok çetindir.
Çocuğun büyümesi gelişmesi için, ona vereceğiniz şeyleri hüsnü kabulle alması karşılaması istikametinde içte arzu uyarma, o içteonu, onu kabullenir hale getirme, teşne hale getirme oldukça çetin ve çetin olduğu kadar da ehemmiyetlidir.
Bir millet için hususiyle günümüzde, İslam milleti için, İslam milletleri için, insanımız için, sudan havadan hatta bunun ötesinde başka zaruri gıdalardan daha ehemmiyetli daha ağır olan bir mevzu vardır. Bu mevzu Bu mevzu istikametinde halkın arzu ve isteğini uyarma çok ehemmiyetlidir, çok hayatidir ve fakat o kadar da çetin ve zordur.
İnsanımızı Nebilerin arkasında bir yeri ihraz etmek için hazırlama, Aleyhissalatü vesselamın arkasında ilk safta yerini alanlar arasında yerini almaya hazırlama, meleklerin arzuladığı bir husus.
Hz. Cebrailin anlatması içinde: Ya Rasulallah! Nasıl siz Bedir Ashabına kendi aranızda ehemmiyet verirsiniz, öyle de o gün o vakaya iştirak eden melekler vardır ki semada onlar bizim aramızda ayrı kıymet ifade ederler. Bedridir onlar demektir.
Mesele vardır ki insanı alır bir hamlede bir nefhada Alayhissalatü vesselamın arkasına götürür, oraya varma şerefiyle şerefyab ve serfiraz kılar. İnsanımız için en ehemmiyetli husus, işte bu duygunun onun içinde uyandırılması hususudur.
Bir milleti ihya etme husus, din ve diyanete sahip çıkma hususu, duyudğu ve doyduğu şeyleri başkalarına intikal ettirme hususu ferden ferda aileten aile ve toplu olarak organizeli bu hususu yapma hususu ve bu mevzuda aşk vecd ve heyecan içinde bulunma…
Eğer Efendimiz Aleyhissalatü vesselam, kendi cemaati içinde evvelen ve bizzat bu duyguyu uyarmasaydı, hak ve hakikata tercümanlık aşkını onların içinde uyarmasaydı, lev ile
konuşmayalım, meseleyi bir şart havası içinde ele almayalım fakat esbab açısından kendi cemaat ve ümmetinden beklenen semereyi beşerin alması mümkün değildi.
Cemaatinde öyle bir aşk ve heyecan uyardı ki, kılıcını almış, dalkılıç Halidin karşısına çıkan bizanslı kumanadana Halid, evvela kılıcını tesirsiz hale getirdikten sonra, son bir kere lailahe
illallah diyor musun diyordu.
- Dersem neolacak?
- Aynen benim gibi olacaksın! İstifade ettiğim haklardan istifade edeceksin. Bununla ebedi saadetini kazanmış, ebedi beraatini eline almış olacaksın diyor.
Vuruşurken dahi bunu deme imkanını araştırıyordu. Ve çeşitli yerlerde cereyan eden binlerce hadiseden iki misalle bu mevzuyu kapatırken, hitam-ı misk olsun diye tekrar etmek istiyorum.
Efendimiz Aleyhissalatü vesselam, bu büyük vazifeye en kıymetli en seçkin adamlarını gönderiyor, onları Kurana tercüman kılıyordu. Bedir harbinden sonra da Asım kumandası altında bir seriyyeyi yine irşad için gönderiyordu. 6-7 kişiden ibaret olan bu seriyye, Üzeyl oymağı tarafından etrafları sarıldığı an, her şeyin bittiğini anladılar. Asım kafirlere teslim olmadı. Bedirde kılıç kullanmış ve bir kaçını yıkmıştı, ona diş biliyorlardı, elde ettikleri zaman onu çiğneyeceklerdi ve diri diri yiyeceklerdi. Onun için teslim olmadı ve ellerini açtı:
Rabbim! Ben sonuna kadar mücadele edeceğim, ben hayatta iken onların menhus ellerini cesedime dokundurmayacağım. Sen vefat ettikten sonra da benim cesedimi koru, kirli ellerini vurmasınlar cesedime diyordu ve ellerini vuramayacaklardı. Arılar saracaktı, gece de ber yağmur bir selle meçhule doğru sürükleyip gidecekti.
Diğer arkadaşları da şehit olacak, bir arkadaşıyla beraber meşhur Hubeyb müşriklerin eline geçecek, Mekkede bir evde zindana konacaktı. Veli hayatını kerametvari kerametvari hayatını gaybi alemden üzüm salkımıyla beslendiği hayatını bir müddet devam ettirdikten sonra, gözü dönmüş kafirler tarafından şehit edilecekti. Arkadaşlarıyla beraber kararmaya maruz bırakılmış
Mekkenin bir sokağından o, bir sokağından öbürü, şehit namzetleri yüz yüze gelidler bakıştılar, birer tebessüm atfettiler ve sonra mesbahaya doğru gitmeye başladılr.
Ölüme doğru gitmek günümüzde büyük bir davaya inanmış insanın inşallah rahatlıkla göğüsleyebileceği bir husustur fakat benim arzetmek istediğim, esas bunun ötesinde bir şey; geliştirilmiş bir irşat ve tebliğ şuuru…
Ölürken dahi onu düşünme, hakikata aşina bir sima arama ve benim söyleyeceğim sözler hüsnü kabul görür mü diyeonun sancısını çekme…
Hubeybi götürdüler darağacına, bir sandalyenin tzerine çıkardılar, o katiyyen biliyordu kibir kaç dakika sonra mızraklar vücuduna saplanacak ve o yıkılıp kalacak orda, katiyyen biliyordu ki başına kalkıp inen kılıç darbeleri kolunu kanadını doğrayacaklar.
İki rekat namaz kıldı, namazı kısa kesti, ölümden korkuyor dersiniz diye kısa kestim yoksa çok uzatacaktım. Aşina bir çehrearadı aralarında, ölürken dahi vazifemi yapayım. Zira O, bizi vazifeye gönderdi. Vazife yapamadan derdest yakalandık, buraya getirildik diyoıdu çok müteessirdi. Hakkı anlatamamış, halbuki gönüllere girebilecek bir tipti, irşad kabiliyeti vardı, kendi kabiliyeti vardı ama bir şey yapamadan eliyle koluyla berabmer dilini bağlamışlardı. Çok aradı bir çehre belki kendisini ayrıca kıracak bir söz söylendi. o bulamamıştı onu ama ileriyegelen bir tanesi atını söyleyip de sonraki müslümanlığına toz kondurmuş olmayalım, yanına sokuldu dedi ki:
- Peygamberin senin yerinde olmasını arzu eder miydin burda?
İşte o zaman sarsıldı ve şöyle dedi:
- Benim ona ve onun davasına ihaneti işmam edern neyimi gördünüz ki bana böyle diyorsunuz? Onun ayağına batacak bir diken yerine benim gibi binlercesi feda olmalı. Eğer badı seba O nun kakülünü bozacaksa bizim kelleler gitmeli.
Dalalet ehli tugyan ehli gözü dönmüştü zaten mızraklarla vücuduna hücum edip saplarken, o hala bakışıyla aşina bir çehre arıyordu. Bir insan bulsam da kul lailahe illallah desem!
Bulamayınca başını kaldırdı: Rabbim! dedi, aşina çehre bulamadım! Habibine selam söyle! Sonuna kadar sadakat içindeyim! ve yıkılıvermişti. Küfrün tuğyanı alıp götürmüştü onu.
Beş yüz kilometre beride Ravzayı tahirada Efendimiz Medine-i Münevverede Mescidi Nebevisinde ayın etrafında hale gibi, halenin içinde oturan kamer, birdenbire dizleri üzerinde doğrulmuş
- ve aleykesselam ya Hubeyb! demişti
- Ya rasulallah! Hubeybe bir şey mi oldu?
- Şehit ettiler buyurdu.
Gönüllerde hak ve hakikatı anlatma aşkı ve vecdi, Rasulü Ekrem bu duyguyu uyardı. Tabuta koydukları zaman iki kelime söyleme imkanına sahip olursam, soluğumu o istikamette değerlendireyim, boşa gitmesin zira bu benim için ne bir dünya kurulması ne dünya verilmesi bu bir insanın ebedi saadeti kazanması, bir insan gönlünün, sudan havadan, yemeden içmeden daha çok muhtaç olduğu Allah duygusuyla doyması, Allah duygusuyla meşbu olmasıdır.
Bir başka tablo…
Ashabta bir kişi değil hepsi öyle düşünüyor. Hz. Ebu Bekir ölümü göze almadan halka bir şeyi anlatmayı düşünemezdi. Demek ki her gün ölümü göz önüne alıyor ve anlatıyordu.
Abdullah ibni Hüzeyfetüssehmi bizansa karşı savaşlarda esir edildi. Kiliselerde kendisine eziyet ediliyor, hıristiyanlık teklif ediliyordu, döndüremedikleri bu mağlub oldukları büyük insan karşısında idam kararı verme gibi bir tek insana karşı idam kararı verme gibi bir yola tevessül ettiler. Ölüme götürürken ağladı. Bir rivayette öyle megazide öyle görüyoruz. Dediler ki:
- Niye ağlıyorsun? Ölümden mi korkuyorsun?
- Hayır dedi, Allah için bir şey yapamadım üzüntüsünü çekiyorum, ne kadar arzu ederdim, başımdaki saçlarım kadar başım olsaydı ve bütün bunları Allah yolunda kullansaydım, her gün birini kesseydiniz, o kadar hizmet edebilseydim, hayatıma hatime eçekeceksiniz ben bu şereften mahrum kalacağım.
Batılılar meseleyi anlatırken, Hüzafetüssehmi vakası olması kuvvetle muhtemel. Derler ki: O, idama götürülrken, mazgal deliklerinden veya manastırın deliklerinden kendisini seyreden bir ruhani reis, öyüle böyle gülerek giden bu delikanlının karaşısında hayran kalamış, şuna ben hıristiyanlığı bir kere daha teklif edeyim, kafasına esmişti.
Arkadan yetişiyor delikanlının yanına sokuluyor:
- Evladım diyor, seni çok cesur ve mesut gördüm
- İnşallah öyledir aziz peder!
- Bir kaç dakika sonra ne olacağını biliyor musun?
Bir sahabi için gayet basittir bu, ne olacağı belli. Hz. Ömer devri…
- Ben birkaç dakika sonra Pegyamberime kavuşacağım öbür alemde ve beni şehit diye karşılayacaklar ve ben öbür alemde diri gibi ölmemiş gibi muamele göreceğim.
- Evladım! Ölümüne beş dakika var, üç dakika sana mehil vereceğim, bu üç dakika içinde hak din olan Hıristiyanlığı sana kabul ettirirsem, ölsen bile kurtulacaksın, çünkü cennete gireceksin. Bir de kalırsan kralın yanında mevkiin mualla olacaktır.
Birdenbire tebessüm ediyor:
- Aziz Peter! Eğer dinim müsade etseydi, senin elini öperdim. Bu üç dakikayı bana verdiğinden ötürü, biliyor musun mana karyı ne kadar minnettarım çünkü bu üç dakika içinde hak din olan
Müslümanlığı sana öğretebilirim, ben gitsem bile gam yemem sen kurtulursun diyordu.
Vakayı analtan diyor ki: Batılının çenesi bir karış aşağıya düşer bu manzara karşısında.
Kral benim saçlarımı öpersen seni bırakırıml der ve sonra da bir şartla, bütün esir arkadaşlarımla bırakırsan tamam der. Kralın saçlarını öper, esir arkadaşlarını alır gelir.
O, Medineye doğru geledursun, Hz. Ömer Medinenin dışına çıkar, kendisine bildirilmiştir, yolun sağını solunu tutacaksınız, Abdullah ibni Hüzametüssehminin önüne gelirse onun saçlarını öpecektir buyuracaktır.
Rasulü Ekrem müminde irşat ve tebliğ aşk ve şuurunu uyardı, hak ve hakikata tercüman olma müminin en büyük derdi ve davası haline geldi. Çoluğundan çocuğundan, kadınından
erkeğinden bütün bir cemaat, irşadın ve tebliğin cemaati haline geldi.
Neslimizi ve insanıımzı bu duygu ile mamur kıldığımız zaman, mürde gönüller ihya olacak, yeniden kaybettiğimiz hayatı elde eedecek ve duyuracaksınız. sira ondan daha güzel bir söz
yoktur.
Kuran diyor: Ondan daha tatlı bir şey yoktur, ondan daha ciddi ve ağır bir davet, güzel bir şey yoktur. Çok muhtaç olunduğu bir devirde bu ciddi ve büyük davaya sahip çıkanları Allah payidar eylesin.
Ve şurasını müminler unutmasınlar: Herkes bunu anlatamayacaktır. Belki herkes kendine düşen vazifeyi yapacaktır. Finansman imkanları olan onunla serferber olacaktır, büyük mürşidler arasında yerini alacaktır. Bu işin hammallığını yapan, bu müesselerin binalarında çalışan, tuğla çeken, kiremit çeken ve çimento karan kimseler büyük mücahidler arasında yerelrini alacaklar. Bu iş için meşveret edenler, mücahede eden kimseler arasında yerlerini alaacklar. Bu istikamette kitap yazanlar, bu kitapları tedris edenler ve okuyanlar bir arayagelip müzakere edenler mücahidler arasında yerlerin alacaklar.
Bütün bir icitmai hayat için gerekl iolan müesesseleri, gerekli istidad ve kabiliyetelir omuzlayacaklar alıp götürecekler ve herkes mücahidini kiram arasında yerini alacaktır.
Binaenaleyh herkes nasiptardır. Hissedardır. Elindeki kaşığıyla örfaneye iştirak edecek ve ummanalra sahip olacaktır. Allah aziz milletimizi bu istikamette hizmetlerle aziz eylesin.Mürde gönüllerimizi ihya buyursun. Bize eski alemden hayat nefheylesin, eskimeyen alemin hayatını nefheylesin.