Ticari-1 (3.Ağustos.1979)
Konu özeti:
Dünya ukba muvazenesi
Hz. Osman zamanında dünyaya refaha yöneliş
Ebu Zerrin tepkisi yalnız ölmesi
Bizdeki değişimler refaha gömülmeler
Muhterem Müslümanlar..
Dini, dinin bize tarif ettiği ölçüler içinde ele alma ve dinin bizden istediği hayatı, yine o ölçüler üzerine, yine dinin getirdiği prensipler üzerine ikame etme, dinin bizden istediği vazifelerin başında gelir.
Hayatımızın dini olması, dini prensiplere bağlı olmamıza bağlıdır. Dinin bizden ikame etmemizi istediği şeyleri ikame etmemiz, o hususun ikame edilmesi için vazedilen prensipleri yerine getirmeye bağlıdır. Bu prensipler yerine getirilmeden bu dini hayat ikame edilemez. Ve bizim de Allahın istediği manada mümin olmamız mümkün değildir.
Bu prensiplerden bir tanesi dünya ve ukba muvazenesidir. Bu muvazeneye riayet edilmediği zaman, insan Müslümanlık adına çok şey kaybeder. İfratında da kaybeder, tefritinde de kaybeder. Bütünüyle ahireti unutup dünyaya daldığı zaman her şeyi kaybetmiş olur. Dünyaya sırtını çevirip ahiret işleriyle meşgul olurum diye şu meşhergahı alemde teftiş vazifesini, kontrol vazifesini, görme vazifesini ifa etmediği ve vasat-ı ümmet olduğunu unuttuğu zaman yine her şeyi kaybetmiş olur.
Her şeyi kazanma, her şeyi kazandırcı prensiplere riayet etmekle olur. Her devirde prensiplere riayet edilmek süretiyle kurulması gereken şey kurulmuş ve sonra hadisin ifadesiyle şerrul-halef bir cemaat zuhur etmek süretiyle aşkı heyecanı vecdi öldürmüş, prensiplerin bir kısmına riayet etmemeye başlamış ve böylece kurulması uğruna kavgaların verildiği o şey daha kurulurken hak ile yeksan olmuştur.
Devr-i Risaletpenahide bin bir emekle İslam kuruluyordu. Müminlerin saf duyguları, saf düşünceleri, gönüllerin dünya ile mevzun, muvazeneli alakası üzerine kuruluyordu. Daha doğrusu dünya ve ukba muvazenesi üzerine kuruluyordu. .
Bu devri Risaletpenahide riayet edilen husus olduğu gibi Hz. Ebu Bekir’in devrinde de sonuna kadar riayet edildi. Ne baş kaldıran vardı ne huzursuzluğu çıkaran vardı ne de dedikodu eden vardı.
Geçmişlerin seyyiat ve günahını kurcalamak, tabiin devrinden bir kısım kötülük sayılabilecek meselelere parmak basmak haddimiz değil ve size anlatılmasında da fayda mülahaza etmiyorum.
Ama bununla beraber bir hususun gösterilmesinde , bilhassa bazı meselelerin arz edilmesi, meseleye ışık tutucu, vuzuh getirici mahiyette bulduğumdan, muvakkaten ve münhasıran o hususu arz etmek istiyorum.
Rasulü Erkemin getirdiği sağlam prensipler, dürüst insanların gönlünde bir sistemi, bir çeşit hayat stilini ikame ediyordu. Bu ta Hz. Ademden o güne kadar o günden de kıyamete kadar beklenecek sistemdi, nizamdı. Kimseden kimsenin şikayet etmeyeceği, herkesin gönlüyle ve cismiyle huzur içinde olacağı bir sistemdi. Emniyetin ve huzurun hükümferma olduğu bir sistemdi.
Allah Rasulü nasıl davrandı, adım be adım sıdıkların sertacı iftihacı Ebu Bekir de aynı şekilde hareket etti ve ilk dostundan sonra az dayanabildi ahirete intikal etti. Arkadan Hz. Ömer geldi, 10 sene gibi uzun bir zaman içinde zerre kadar inhiraf göstermeden meseleyi kemal-i ciddiyetle ele aldı ve idare etti. Eğer Ömer de hakdan islamiyetten Rasulü Erkemin getirdiği prensiplerden arpa boyu inhiraf olsaydı, daha sonraki devirlerde baş kaldıran dedikodu yapan, meselenin tenkidini yapan Ebu Zer gibi kimseler, Selmanı Farisi gibi kimseler, daha o zaman konuşmaya başlayacaklardı. Halbuki hallerinden memnundular ve cihaddan cihada koşuyorlardı.
Sonra Hz. Osman devrinde kenarda köşede yavaş yavaş kıyıda köşede İslam müessesesini yozlaştırma hareketleri başgöstermeye başladı. Dünya vesile iken maksudun bizzat olmaya başladı. Döşekler Allaha imanın yanıbaşında ağırlık kazanmaya başladı, çoluk çocuk ve onlarla alaka ve sevgi yer yer Allahı unutturmaya başladı, yumuşak koltuklar kondu, yüksek sedirler tefriş edildi, onların üzerinde ehli dünya gibi ferih fahur yatmalar kalkmalar baş göstermeye başladı. Artık dünya insanlar için bir mevzu haline geliyordu. Mal menal ve ticaret bir mevzu haline geliyor ve dupduru süt gibi dupduru şeylerin içine zehir nesneleri katıyordu.
Bu meseleyi ilk görenlerin başında Selmani Farisi, Ebu Zeri Gıfari gibi kimseler geliyordu. Yer yer Hz. Osman devrinde baş kaldırmaya başladılar. Ama ne acıdır ki o gün dahi hayatı ictimainin bir kısım kesimlerinde hususi ile Tabiine ait bir kısım bozulmalar yani bu küçük dünyaya meyiller size hitap ederken, vicdanım rahat olarak hitap ediyorum çünkü bu noktada benim de derdim var onu da arzedeceğim size…
Bir şey tekevvün ederken, senelerden beri meydana gelmesi uğruna canların kanların döküldüğü bir şey üzerinde tekevvün ederken, onu bir masanın başında kumara atmanın, hiçbir vicdan tarafından kabul edilemeyeceği, hiçbir izan ve insafın kabul edemeyeceği ve böyle bir davranışını göklerde menfur bir davranış olduğunu arzetme mevzuu sonunda benim derdim.
Ebu Zer kıyam ediyordu. Yer yer vilayetleri geziyor, dolaşıyor valileri tehdid ediyordu. Şam valisinin karşısına çıkıyor suratına tokadı aşkediyordu. Rasulüllah devrinde mesele böyle miydi diyordu. Vali oldunuz diye kapılarınızın önüne koridorlar yaptınız, adamlar koymaya başladınız, halkla aranıza sürteler çektiniz, insanlara görünmez mahbublar haline geldiniz, böyle miydi mesele diyordu.
Yer yer kenzlere şahid oluyor, mal stoklarına şahit oluyor, çarşıda pazarda stokçular boy göstermeye başlıyor ve yer yer refah hayatı hükümferma olmaya başlıyor. Yumuşak döşekler üzerinde yatıp kalkan, cıvıl cıvıl çocuklarla huzur ve saadet süren insanın büyük fedakarlıklar yapacağı beklenemez.
Ebu Zer endişe ediyordu. Bir gün cihanın öbür başına cihad götürelim dendiği zaman, bu çoluk çocuğa tapanlar, koltuklara tapanlar, altına gümüşe tapanlar, hanımın kolundaki bileziklere tapanlar, ölüme gidemeyeceklerdir ve işi içinde yozlaştıracaklar, onun için kıyam ediyordu.
Hulefayı Raşidin, Hz. Osman, ayağını başıma tac yapacağım insan, Ebu Zerrin ölçüleri içinde, devrinde bu türlü suistimaller baş gösterdiği için Ebu Zer, onun yanına da kalbi kırık olarak gidiyor, sopasını yere vuruyor ve bunlara sen meydan veriyorsun diyor adeta.
Ebu Zeri cemaatin cemiyetin taşıyamayacağını Hz. Osman anlayınca: Ebu Zer gözümün nuru! Sen Rabazada yaşa, zira devir Rasulüllahın devri değil. Artık kalkma devri bitti, biz şimdi baş aşağı gidiyoruz. Şimdi refah devri şimdi huzur devri, ancak hayatımızın 24 saatinden bir ikisini İslama veriyorsak, büyük müctehidler edasında görünme devri, gurur devri, kibir devri, ihtişam ve celadet devri, senin gibi vahiy ve Nübüvvet kokan, Rasulüllahın esip gelen şeyleri taşıyan insan, tefessüh etmeye yüz tutmuş bu bünye taşımayacak… Rabazada yaşa.
Senelerce evvel Rasulü Ekrem Tebüke giderken demişti. Tembel atul bir ata binmiş, Rasulü Erkeme arkadan yetişeceğim diye zorlamış durmuş, atın ne kendisini ne de yükü götüremediğini görünce, geri kaldım endişesiyle eğeri eşyaları sırtlamış, toz toprak içinde, toz toprak demiş sayebanı tepmiş ve sonra toprak içinde: Sen Ebu Zersin! Taltifi edilmiş, huzuru Risaletpenahiye gelince de: Az kalsın helak olacaktım ya Rasulallah! Senden geriye kalacaktım.! Ve iltifatı Nebevi: Yalnız gezecek yalnız yaşayacak yalnız öleceksin ve yalnız haşrolacaksın!…
İnsanlığa ve hayata muvazene getireceğin zaman, koltuklarını refahlarını rahatlarını yaşayanlar seni anlayamayacaklar.Sofraların günde 3 defa önlerine gelip gittiği insanlar seni anlayamayacaklar. Hayatın rehavet ve rahatını aşıp da cihad etmesini bilemeyenler seni anlayamayacaklar, evlerinin etrafında mekik dokuyanlar seni anlayamayacaklar. Onun için sen, topluluk içinde sessizlikten sarhoş ve yalnız yaşayacaksın…. Rabazada yaşıyor.
Allah Rasulünün dediği tahakkuk ediyor. Yalnız Rabazada vefat ediyor, yanıbaşında yalnız hanımı vardır, intizar ve ihtizar haline gelince hanımı ağlamaya başlıyor:
- A be hanım! Diyor, ölüme de ağlanır mi ben Rasulü Erkeme gidiyorum, ağlanacak şey midir bu? Diyor
- Ona ağlamıyorum diyor, şarki Anadolu tabiriyle ben bir kanayak, seni nasıl techiz-ü tekfin eder nasıl gömerim?
- Ben Rasulü Erkemden iştim, sen tenha bir yerde öleceğin zaman, Salih bir cemaat gelecek seni techiz-ü tekfin edecektir. Vefat ettiğim zaman çık onları intizar et!
Hanımı anlatıyor ötesini: Ebu Zer vefat etti uzattım, damın üzerinde melur mahzun bekliyordum, uzaktan bir toz belirdi gele gele kim gelsin? Ebu Zerrin yakın arkadaşı Abdullah ibn-i Mesudu bu. Atından indi, yerde yatan kapalı simaya doğru yaklaştı. Ebu Zer olduğunu görünce üzerine abandı hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı: Yalnız yaşayacak, yalnız gezecek ve yalnız öleceksin!……. Techiz-ü tekfin yaptılar ve gömdüler.
Buraya kadar Rasulü Erkemin dediği her şey olmuştu. Bozulan ictimai düzen ve ictimai hayatın anlayamadığı o insan, meleklere yakışır bir eda ile ahirette de, tek başına haşrolacaktır bir ümmet gibi, ilk çığlığı koparan lükse karşı ilk çığlığı koparan, refah hayatına karşı ilk çığlığı koparan, olmaz bu böyle, olmaz böyle İslamiyet diye bağıran ve haykıran, kenz yapıyorsunuz, rahatı ve dünyayı ahırete tercih ettiniz diye ilk çığlığı koparan insan, ahirette de tek başına haşrolacak…
Her devir o türlü hasbilerin omuzları üzerinde bayraklaştı, bir Asr-ı Saadet, Rasulüllahın Ebu Bekirin Ömerin omuzlarında bayraklaştı. Allahın salat ve selamı Rasulüllahın üzerine rıda ve rıdvanı şerefli iki halife üzerine, Osman ve Ali üzerine olsun
Onlar olmasaydı, o istikamette İslamda gelişme olmazdı, yozlaştırmaya gelince, onu da dünyanın refah ve saadetini, lüks ve debdebesini ahirete tercih edenler tarafından oldu
Kella bel tühıbbünel-acilete… Hayır hayır siz, ücreti peşin olan şeyi ahirete tercih ettiniz, ahiret size bakıp duruyorken gözünüzü kapadınız, dünyayı ahirete tercih ettiniz.Ahıret size bakıp duruyorken gözünüzü kapadınız, dünyayı ahirete tercih ettiniz.
Biz, devrimize gelelim,
iki üç asırlık harap olmadan sonra, bir asra yakın zamandan beri dirilmek için çırpınışlara şahit olduğumuz dünyamıza gelelim. 3 asır Eshabı Kehf gibi mağarada bekledikten sonra, mağaradan Yemlihasıyla dışarıya çıkan cemaatimizin, delikanlılarımızın fütüvvet çağımızın nasıl bir devre bir işi ikame etmek için emek ve semek verildi, ıstırap çekildi, zindanlara girenler oldu, 3 asırdan beri muttasıl kavga verildi, dahili ve harici mihraklara karşı mücadele verildi, yerinde politika ve yerinde siyasetle bir şeyin tekevvünü için, ırz namus bu reh-i sevdaya girmişlerin gözünde her şey feda edildi, aile yurt ve yuvayı unuttular, kendilerine evlenmeyi düşünmüyor musun? Yatağa girdiğim zaman, cemiyetimin dertleri böyle bir şeyi düşünmeme mani oluyor, düşünmüyorum dediler ve bunların emeği semeği,, kanı teri üzerinde bir şey tekevvün etti, bu iş bize, cemaatimize böyle devredilirken ben emsalimle beraber yer yer sevindik, gözyaşları döktük, çok şükür Eshabı Kehf mağaradan dışarıya çıktı dedik, artık devrin hadislerine karşı, 3 asırlık gafletten sonra başkaldırma durumuna geçti dedik, dünya ve ukba muvazenesini kavradı dedik, tam tekevvün döneminde zevkimizi gırtlağımızda düğümleyebilecek hadiseler boy göstermeye başladı. Bu şehbali omzunda taşıyanlar omzunda Rasulü Erkemin mübarek bayrağını taşıyanlar, lüks hayata, refah hayatına inhimak ettiler yani mescidimize kilise kurmaya başladılar. Mihraba hübel putunu getirip koydular, değer hükümlerini paranın etrafında kesip biçmeye başladılar, ellerine milyonlar geçti ise çok iyi iş yaptıkları zannına vardılar ama beri tarafta insanlığın rüşdü ve hidayeti, dalalete gidenlerin içlerde bir esinti halinde bıraktığı ıstırap veya hidayete gidenlerin sevinci. Paranın yanında gayet sönük kalıyordu.
Devr-i Risaletpenahiden sonra bizde de bir yozlaşma baş göstermeye başladı. Rehavet devri. Artık biz çoktan içine katacağımız yağı bulamadığımızdan ötürü, yağsız çorbalar içtiğimiz o günleri tarihe gömdük, hasır üzerinde yatıp kalktığımız Ogünleri tarihe gömdük, üçümüz dördümüz bir yerde yatıp kalktığımız o günleri tarihe gömdük. Bu silsile ve bu zincirden bu haneden kopan niceleri var ki bu deryada, gafilane dünyaya daldı baş aşağı, o güne kadar omzunda taşıdığı büyük davaya ihanet etti, mescid içinde Rasulü Erkemi yine onun ifadesiyle: Camileri lebalep dolduracaklar fakat içlerinde bir mümin olmayacak, kapı ve menfezlerini açma yoluna girdi.
Sizi tenzih-ü takdis ediyorum ama ben bir Ebu zer gibi bir çığlık kopararak, günümüzde bazı dertleri arzetmek istiyorum, paranın putlaşmasına karşı müsadenizle isyanımı arzetmek istiyorum. Maddenin Allah yerine konmasına karşı isyan etmek istiyorum…
İstiyor ve düşünüyordum ki, neslim benimle beraber teneşire konduğu zaman kefen parası olmasın, çalıştığımız her şeyi, 3 asırdan beri yıkılan şu milletin yarım asrına verelim, istiyordum ki biz sabah akşam yiyecek şey bulamayalım, istiyordum ki eskiden olduğu gibi yine hasında yatalım, istiyordum ki başımıza taş gibi sert bir şey koyalım, istiyordum ki hayatı bütün meşakkatiyle tekeffül edelim omzumuza koyalım
Ebu Zerrin isyanına badi olan amil gibi heyhat ki benim de bütün ümitlerimi alt üst edecek hadiseler zuhur etmeye başladı, dün altın halkanın içindekiler dünyaya inhimak ettiler, çoluk çocuk içine giren herkes unuttu her şeyi ve etrafını da öyle görmek istedi, ayak uyduramadığından dolayı büyük davaya büyük anlayışa belki bir bakıma meseleye davaya ihanet haline girdi ve bu bir çığlık koparmaya vesiledir.
Kimbilir belki bir kader birliği içinde bana da sonunda yalnız yaşama yalnız dolaşma ve yalnız ölme düşecektir. Eğer ben benimle beraber yürüyen arkadaşlarımın, bozulması karşısında onlardın bozulacağını göreceksem, tek başıma kefensiz bir yerde ölmeyi tercih ederim.
Öyle derbeder bir cemaat görmektense, yapayalnız bir çölde bir sahrada tek başıma ölmeyi tercih ederim.
Ben zannediyordum ki arkadaşlarımız evlerini satıp getirecekler, ben zannediyordum ki hanımları kilime sarılacak varlıklarıyla dökülecekler, ben zannediyordum ki paradan bahsetmeyecekler, ben zannediyordum ki bir gün canlarını da cüzdana koyup getirecekler.
Ben yine öyle zannedeyim. Öyle zannedeyim rabbim. Beni de onları da öyle eyle. Eyle öyle zannedeyim Rabbim!.
Sen cemaatimizi bozma Rabbim! Rabbim! 3 asrın beklediği bir cemaattir, 3 asrın uyanmasını istediği bir cemaattir,
Rasulü Ekremin dediği şeylerle hatmi kelam eyleyeyim:
Eğer 3 asırdan beri beklenen bu cemaati de bozguna uğratırsan, içten onu yıkarsan, mescidi içinde kilise ve havra yapmaya sevkedersen, yeryüzünde mukaddes ve muazzez adın anılmayacak.
Müslüman! Şuurlu Müslüman! Olursa hepten Müslüman. Olmazsa yarım yamalak müslümanın yapacağı hiçbir şey yoktur. Günün birinde bir şeyi yapan Sahabidir, Sahabi olamayan bir topluluğun yapacağı hiçbir şey yoktur.
Veyl olsun düşünmeyen İslam cemaatine! Veyl olsun anlamayan İslama hadim cemate! Veyl olsun okumayan İslama hadim cemaate Veyl olsun kalbi hayatı olmayan İslama hadim cemaate Ve gecenin siyah zülüfleri üzerinde kalbini ağzına getirecek, ahi feryadı olmayan Müslümana da veyl olsun!
Veya döndürelim! Döndürüp de daha tatlı bir tonla şöyle diyelim: Bir noktaya kadar istikametle gelen, bir noktaya kadar bir tekevvün ve varoluşun altında bulunan şu cemaati Rabbi Rahimim sen derbeder eyleme! Gönüllerini dışları kadar mamur eyle! Tapmağa yüz tuttukları dünyayı, istihkar etme şuuruyla gönüllerini mamur eyle!…
————————————–
Ticari-2 (10.Ağustos.1979)
Konu özeti:
Cennet dünyadaki çalışma ve meşakkatlere göre verilir
Nebiler ve Sahabe çalışmadan bir şeye sahip olmamıştı
Hz.Ömerin Peygambeirimzin zevceelrine fazla vermesi
Hz. Zeynebin Ömerin hediyesini görmeyeyim diye dua etmesi
Hz. Ebu Bekirin halife olunca geçim için koyunları sağması
Muhterem Müslümanlar!..
Allahın kanunları içinde maddi manevi her huzur ve saadet, her ekniyet verici şey, karşısında bir meşakkatin bir ıstırabın, bir emeğin, bir sancının neticesinde elde edilmiştir.
Bu ilahi prensip ve kanunlar, dünya hayatına hükmettikleri gibi, ukba hayatına da hükmederler.
Cennet bütün revnekdarlığı ile, güzelliği ile, dünyada senin maruz kalacağın bir kısım meşakkatlerin , ıstırapların, acıların sancıların, sayin ve gayretin neticesi ve semeresi olduğu gibi, dünyadaki maddi refahın hatta buna bağlı manevi refahın temelinde de yine senin sayin, gayretin ve emeğin vardır.
Ve böyle olması, İslam nazarında gayet mübecceldir. Elde edilen her şeyin karşılığında ter dökülmüşse, sancı çekilmişse, bir ıstırap varsa, eldeedilen şey gayet aziz ve onu elde etme yolunda katlanılan şeyler de gayet şerefli şeylerdir.
Onun içindir ki, Peygamberler silsilesive zinciri içinde, başkasının sayiyle gösterilecek tek bir adam göstermek mümkün değildir. Hz. Ademden intikal edin, Hz. Nuha bir vafupr yapma durumuna gelin Hz. Nuh sanatkarı bulunmadığı bir sahada iş yapmıyordu. Belki Hz. Nuhun işi o idi. O işle meşgul oluyordu. Medarı maişetini onunla temin ediyordu. Hz. İbrahimin koyunları vardı ve bunları güdüyordu.
İş Rasulü Erkeme intikal edince, onu yine bir gün, Sahabi ile muhaveresi içindekonuşmaları içinde görüyoruz. Sağda solda vadilerde koyun güderken görüyoruz.
- Her Nebi koyun gütmüş, her nebi sığır arkasından gitmiştir.
- Sen de mi ya Raesulallah?
- Evet ben de şu vadilerde çok kureyşin koyunlarını güttüm buyurdular.
Kursağına girecek şey elinin emeği, alnının terinin neticesi olsun diye her Nebi bu mevzuda hassasiyet gösterdiği gibi, bu muazzez ve mübeccel iş, daha sonraki şerefli kimseler tarafından dahi aynı çap ve aynı anlayışta ele alınmıştır.
Hiçbir Sahabi –size çok misalini arzettim- say ve gayrette bulunmadan bir şeyde bulunmamıştır. Hele bu ihlası silip süpürüp götürücü mahiyette olursa, ondan yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmıştır.
Bir evvelki derste arzettiğim kanaatındayım. Kendisine gaanimetverilen bir Sahabi:
- Ya Rasulallah! Ben bunun için Müslüman olmadım, Müslüman oldum ki şuradan vurulayım! Buradan bir ok yeyip Allaha intikal edeyim.
Amr ibnül-As da öyle demişti. Hepsi de öyle diyordu. Her elde ettikleri şeyin bir sayin karşılığı olması hususunda dikkat ve hassasiyet gösteriyorlardı. Ve sayin karşılığı olmayarak ele geçen şeye karşı nasıl bir nefret hissi duyduğunu görmek için bakın!..
Hz. Ebu Bekir devrinde elde edilen ganimetler, bir seviyede herkese takdim ediliyordu. İlk Müslüman olanlardan Bilali Habeşi ne alıyorsa, son Müslüman olanlardan Vahşi de onu alıyordu. Üsame bin Zeyd ne alıyorsa, Hz. Hüseyin de onu alıyordu. Ezvacı tahirat ne alıyorsa, bir başka kadın da onu alıyordu.
Hz. Ömere gelince bu böyle olmaz dedi. Ben Rasulü Erkemin zevcelerini başkasıyla bir tutamam. Bu benim oğlum dahi olsa oğlum Abdullahı, Rasulü Ekremin torunları ile bir tutamam. . Ve nitekim bu mevzuda bir hadise cereyan ediyor. Oğluna beş veriyorsa Üsameye on veriyor. Oğlu o şerefli Abdullah yanına geliyor:
- Babacığım dünyayı arzu etmiyorum ama Üzame bin Zeydi bana tercih ettirecek faktör nedir? Diyor. O bir azaldı kölenin oğlu, ben o noktada çok iyi bir insan olmasam bile çok kötü bir insanın oğlu da değilm yani! Üsameyi bana tercih ettiren faktör nedir? diyor. Hz. Ömer aynen şöyle diyor: evladım benim o hususa aklım ermez. Bildiğim bir şey vardır. Allah Rasulü Üsamenin babasını senin babandan çok seviyordu. Üsameyi de senden çok seviyordu. Ben bu mevzuda sana onun kadar veremem diyordu.
Onun için en başta Efendimizin zevceleri , muazzez analarımız geliyordu, ehli beyti Rasulillah geliyor ve taksim yapılıyordu. Her ganimet taksim edilince, ezvacı tahirat evlerine bir şey girerdi ama o infak edilirdi, başka değil infak edilirdi.
İlk bu şekilde bir taksimi prensibe bağlayıp bütün muazzez zevcelere ganimetten hisselerini paylarını gönderdiği gibi, Validemiz Zeyneb binti Cahşa da göndermişti. Hz. Zeyneb Ömerden kendisine gelen bu hediyeden irkilmişti. Efendimiz ahirete gittikten sonra, elinin emeğiyle geçimini temin ediyor, fazla gelenleri de fakir kızlara örgüler örmek süretiyle onları hoşnut etmeye çalışıyor, örgü tasaddukunda bulunuyordu. Önüne konan altın yığını gümüş yığını neyse üzerine bir örtü attı sonra ellerini yüceler yücesi Hz. Allaha kaldırdı ve şöyle dedi:
Allahım bundan sonra Ömerin hediyesi bana gelmesin, ruhumu kabzet beni bir daha da bu duruma düşürme diye dua etmişti. Ve o sene geleni de dağıtmış infak etmişti. Ertesi seneye ulaşmadan da ruhunu Allaha teslim etmişti. Dua ettiği gibi olmuş Allahın rasulünevasıl olmuştu.
Elinin emeği olmayan şeyden her mümin nefret ediyordu. Alın teriyle elde edilen şeyler ancat muazzez ve mübecceldir.
Ve yine onun içindir ki o Sıdıklar Sıddıkı Seyidine Hz. Ebu Bekir, halife olduğu halde çarşıda pazarda ticaretle iştigal ediyordu ve o güne kadar da sunh mahallesinde, bir ailenin koyunlarını sağıyor ve geçimini onunla temin ediyordu. Allah Rasulünün huzuruna koşma her gün sohbet dinleme, namazlara iştirak etme ve ondan sonra sunh mahallesine koşma. Koyunlarını sağdığı kimsenin yanına gidip onların bakım görümünü yapma. Ebu Bekir bu müselles arasında mekik dokuyordu. Ve nihayet Efendimiz irtihal-i dar-ı beka buyurunca, kendisi yeni halife seçilince, bütün etrafta mahallelerde avalide en uzak yerlerde Hz. Ebu Bekirin devlet reisi olduğu şayi oldu. Herkes duydu bildi ki Hz. Ebu Bekir halife oldu. Ve en ciddi bir hassasiyet içinde intizar ediyordu, acaba yine gelecek devlet reisi bizim koyunlarımızı sağacak mı?
Onun elini sıkmış kendisine biat etmişlerdi. Ömer o ellere kapanmış, bütün ensar kalkıp o ellere sarılmış ve ondan sonra Mekkenin muhaciri kalkmış o ellere kapanmış, sen bizim devlet reisimiz Allah Rasulünün halifesisin demişlerdi.
Ama o, bir şey düşünüyordu. Ben halife dahi olsam, çoluk çocuğumun medarı maişetini tedarik etmekle mükellef değil miyim? Ne yapabilirim başka? Devlet hazinesinden alıp yiyemem ya vazifem karşılığında, bu bana haram olur. Zira Rasulü Ekrem yemedi yapmadı bunu. Öyleyse yine terimle kazanacağım.
Halife seçildiği gün, güneş ikindi sonrası devresini yaşarken, sunhlu kadınlar kızlar, Hz. Ebu Bekiri intizar ederken, bir gölge gibi bahçelerinin duvarı dibinde beliriverdi. Halife yine eteklerini sıyırıverdi, kollarını çemreleyiverdi, koyunların atlana oturdu onları sağmaya durdu.
Ancak çok sonraları Sahabenin müdahalesiyle, sadece karnını doyuracak bir şeye ikna edildi devlet işlerini görmek üzere Bir devlet memuru halinegetirildi ama, vefat ettiği zaman, devletten aldığı şeyden değil simokinler, bilmem neler almak, parmağına bir yüzük takacak kadar bir parça dahi bırakmamak üzere gidiyordu.
Alın teri islamda muazzez şeydir. Alın teriyle kazanılan şey de muazzez şeydir.
Çapa yapmak süretiyle kazancını temin eden bir zatı görünce Allah Rasulü, çatlamış ve patlamış ellerine yüzünü gözünü sürüyor ve Allahın sevdigi eller bu ellerdir buyuruyordu. Bu kadar muazzez bu kadar mübecceldir.
İnsanımıza bu ahlakı vermek istiyoruz. İnasınımız sayiyle yaşar hale getirmek istiyoruz. Bu toplulukta bütün tufeyliler yok olmalıdır. Bedava beslenenler uzaklaştırılmalıdır cemiyet içinden. Hazırcılar çeşitli reaksiyonlara vesile olanlar, ictimai hayatta depresyonlara vesile olanlar bertaraf edilmelidir.
Parazitmler yok olmadıktan sonra, bu topluluk için ictimai salah bahis emvzuu değildir. Alın teriyle kazanılacak. Ölüm karşısında kazanılacak, emek verilerek kazanılacak ve giderken de geride rahmet okumaya vesile bir şey bırakacaksın.
Allahü teala ve tekaddes hazretleri, milletimizin bu güne kadarolduğu şeyleri bugün durup bir noktada intizar ederken, bizi haib ve hasir geriye çevirmesin, olduğu şeyleri yeniden diliyor ve dileniyoruz. Onlarla onu mamur kılsın. Bizleri de onu görmekle mesud eylesin
———————————————-
Ticari-3 (31.Ağustos.1979)
Konu özeti:
Huzur iman ve ibadetle elde edilebilir
Her meselenin altında iman hakikatı olmalıdır
Peygamberimizin Muaza: Nasıl sabahladın diye sorması
Hz. Ebu Bekirin ağzına koyduğu lokmayı sorması
Muhterem Müslümanlar !..
Dünyevi ve uhrevi huzur ve saadetin kaynağı Cenabı Hakkın o huzur ve kaynağı temin etmek için şarta koştuğu istikamette, şarta olarak öne sürdüğü istikamette elde edilebilir. Cenbaı hakkın emirleri dairesinde, rızasını tahsit etme istikametinde huzur ve saadet elde edilir.
İnsan Allaha imanla işe başlar, salih amelle kendisine istikamet kazandırır. Salihatın ihsan seviyesine,
Rabbisini görüyor gibi ona kulluk yapma seviyesine yükselmesiyle tam vicdani huzuru eldeetmiş olur.
Bu yol ve bu istikametin dışında, bütün huzur ve saadetlere suni huzur ve saadet nazarıyla
bakıyoruz. Gelip geçici aldatıcı huzur ve saadet nazarıyla bakıyoruz.
Zail olmayan huzur ve saadet zail olmayan bir Zat tarafından gelen esintiye bağlıdır. Zeval bulan varlıklardan size gelen ve gönderilen huzur ve saadet huzur değildir. Belki geyip gitmesiyle iyice huzurunuzu karıştıracak, hayatınıza zehir ilave edecek, dünyayageldiğinize sizi bin pişman edecektir.
Huzuru gönlümüzde yaratan, onu imana bağlayan hakikata bağlayan Hz. Allaha imanla elde edilir. O imanın muktezası olan salihatı yerine getirmek süretiyle kemal eldeedilir. İmanı ve ameli ihsan seviyesinde yaşamak süretiyle zevk-i ruhani elde edilir ki dünyada iken cennete benzeyen bir hayat yaşamaya muvaffak olur. Hizir ve saadeti şu veya bu vadide adım adım izleyen ve takip eden günümüzün müslümanlarına Allah o yola giden yolu hidayet eylesin.
Muhterem Müslümanlar!..
Her meselenin kendine göre bir hakikatı vardır. Mesele kendi hakikatını bulamazsa, vahi bir hüviyet alır, hayalden ibaret kalır. Behemehal o meselenin altında o büyük hakikat olmalıdır. Huzur gibi büyük bir meselenin altında Allaha iman gibi bir hakikat olmalıdır. Allaha iman gibi mühim bir meselenin altında da sizin davranışlarınız, iç aleminiz ve iç aleminizden dışa sızan keyfiyet olmalıdır.
Siz ve biz yeryüzünde huzuru Allaha imanda arayan insanlar, imanı hakikatına erdiler mi acaba?
Davranışlarıyla ona gösterebiliyorlar mı acaba? İman hakikatınını yaşanmasının gerektirdiği şeyi acaba gösterebiliyorlar mı? Bu, size ait bir keyfiyettir ve ben huzurun ikinci derecede şart-ı adisi, şart-ı alisi olan bilhassa bu hususa dikkatinizi çekeceğim.
Huzurun hakikatı ALlaha imandır. İsterseniz siz onu kafi vafi sebep, kafi vafi isbat edici illet kabul edin. İsterseniz istemeyin. Allaha imanın hakikatı ise sizin davranışlarınızla isbatlanan bir husus ve bir keyfiyettir. Yaşayışınızı fersudelikten kurtaramadıktan sonra, davranışlarınızda putperestliğe ait şeylere yer verdikten sonra, gönül istikametini bulamadıktan sonra, iman sağlam hakikatını bulamamış, üzerine oturmamış demektir. O oturmayınca da sizde kaynaşma durmayacak, huzursuzluk müstemir devam edip duracaktır.
Ona istikrar kazandırma, iman hakikatının kaidesini bulmaya bağlıdır. Bizler ALlaha binlerce hamd olsun hak ile müminiz. Pekçoklarımız da belki öyle zannediyor, kendimizi pekçoklarımız nefsim dahil hakkıyla mümin zannediyoruz. Ve bu arada ümitsizlik huzursuzluk furyalarına şahit oluyoruz.
Çepeçevre hayatımızı saran ve huzurumuzu tehdid eden şeylerle karşı karşıya kalıyoruz. Niçin ve nedenini araştırmadn, huzurun kaidesine bakma ve sonra imanın oturduğu kaideye bakma veya onu gösteren sebep ve faktörlere bakma mecburiyetindeyiz.
Rasulü Ekrem genz Muaz bin Cebel ile karşılaştı ve ona Allah rasulü şöyle buyurdu:
- Keyfe esbahte ya muaz, nasıl sabahladın? Bugün nasıl gece ettin veya sabaha nail oldun?
- Esbahtü müminen hakkan dedi. Allaha hamd olsun hakiki bir mümin olarak sabahladım.
Rasulü Ekrem muazın boyunu bosunu biliyordu ama soruyor:
- Her hakkın bir hakikatı, dayandığı bir mesnedi vardır. Ben hakkıyla iman ettim diyorsun onnu mesnedi nedir? diyor Muaza. Muaz çoktan rüşdünü isbat etmişti. Mekke ve Medinenin müşriklerini nazarı itibara almayarak Rasulü Ekremin elini sıkarken bütün cihana karşı ilanı harp ediyordu. Buaz biliyordu ne yaptığını.
Ve bütün bir hayat boyunca faziletli yaşayacak, Rasulü Ekreme itaatten bir lahza ayrılmayacaktır.
İşte bu muaza Rasulü Ekrem soruyor Her meseyenin bir mesnedi vardır. Senin imanının mesnedi nedir hakikatı nedir? Cevap veriyor:
- Ne zaman sabahlasan akşama çıkma ümidinden yoksun sabahlarım. Bu benim son sabahımdır,
bugün iyi bir kulluk yapayım derim. Ve ne zaman akşama girdimse kendi kendime gderim ki: MUaz bu senin son akşamındır, son akşamını güzel değerlendir. Ben bir adım atmadım ki, ikinci bir adım atamam. kendime: Muaz bu adımı iyi at dedim son adım olabilir. Rasulü Ekreme verdiği cevap devam ediyor:
Gözümün önünde ümmet dize gelmiş, hesabın ağırılğı altında, kitabına davet edilme manzarasıyla karşıma çıktı, sanki ben de dize gelmişim bana Muaz hesabını ver diyor Allah… Böyle sabahladım.
Gözümün önünde ehli cennet cennet nimetleri içinde ilahi nimetlerle perverde ve yine gözümün önünde ilahi azab içinde kıvrım kıvrım azabı cehennemle muazzeb gördüm, öyle sabahladım. Allah Rasulü:
Çok iyi bildin ve yolundasın yolundan ayrılma buyuracaktır. Muaz bunu söylerken bir gençti… Rasulü Ekrem büyük bir hakikata mesned arıyordu.
Ben burada rahatlıkla size sorabilir miyim müsade ederseniz? Siz neredesiniz? Siz Muazın
muhasebesi ve muhakemesi karşısında neredesiniz? Aranızdaki güftü güyleri gözünüzün önüne getirerek nerede olduğunuzu araştırır mısınız lütfen? Müslümanlar arasındaki güftü güyden, Rabbinizle münasebetin zayıf olmasından, ibadetü taattaki kusurdan mühasebenin içimize yer etmeyişine kadar bütün bunları nazarı itibara alarak, benim neredesiniz süalime cevap vermeye çalışın. Neredesiniz?
Sorayım size. Her hakın bir hakikatı vardır, bir mesnedi vardır. Sizin imanınızın hakikatı nerderir?
Sizi tenkid levm ve kınamadan ALlaha sığınırım. Rasulü Ekerm Muaza sormuş, cevabını almıştı. Teaada tecavüz saymayın size soruyorum. Ben ALlah rasulünün ümmetinden eminim fakat inanın benim emniyyetim sizi kurtarmak, siz vicdanlarınızla ortaya koyduğunuz iman ve salihatınızla, ona bağlı ihsan şuuruyla Rabbiniz arasındaki münasebeti değerlendirmeye çalışın.
Ben geleceğe ümid gamzedici destanlar tutayım, sizin Sahabenin yanına elinizden tutup götüreyim.
Allahın nazarında ne selahiyetim ne değer ve kıymetim var ki bunları size vadedince verince Allah onu size versin.
Bütün bunlarla aldanmayın bu benim görüşüm ve hakkınızdaki hüsnü zannımdır fakat sizin hakkınızda hükmü siz vereceksiniz. Siz imanınızın hakikatını araştıracaksınız, ağzınıza arpa kadar haram ve şüpheli şey girdiği zaman, kendi kendinize düşüneceksiniz, acaba hangi arızadan girdi. Ben ki müminim, ben ki başım yerde ve secdedeyim, ben ki günde 40 rekatımla ahdü beymanımı Allaha yeniliyorum. nasıl oluyor da bu haram ağzımdan içeriye giriyor.
Bir şüpheli lokma karşısında Sıddıkı Ekber parmağını girtlağına kadar sokmuş onu kay edivermişti.
Onun destanını size bir kaç defa intikal ettirdim. Zamanında kahinlik yapmış ve her gün Hz. Ebu
Bekirin yiyeceği yemeği ve sofrayı huzuruna getiren eski bir arraf, eski bir kahin, o güne de yine sofrayı Sıddıkı Ekberin önüne getiriyor. her gün Sıddıkı Ekber soruyor ağzından içeriye girecek şeyleri… Nerden getirdin, haram var mı içinde, şüpheli şey var mı?…
Sen bir üzüm getirdin. Kime ait suyla suladın o üzümü? Sen değirmenden bir un getirdin, bana ekmek yaptın, değirmenciye tam hakkını verdin mi? Hammalın sırtına yükledin getirdin bunu, değirmenciye tam hakkını verdin mi? Sen ektirdin biçtirdin, ücreti teri kurumadan ödedin mi?
Bunları sorduktan sonra helal diyor lokmayı ağzına koyuyor. O gün ise belki bir iftardı, bütün bu tahkikatı bu tamikatı yapmaya sabrı kalmamıştı, lokmayı ağzına götürdükten sonra ancak idrak etti hatırladı, lokmayı ağzından çıkardı arrafa sordu:
- Sen bunu nerden getirdin?
- Ey Allahın Peygamberinin Halifesi! Ben cahiliye devrinde milletin başına gelecek gaybi şeyleri haber verirdim, bakar haber verirdim, simalara bakar haber verirdim, gaybdan haber verirdim, o günden kalma bir alacağım vardı, bugün onu verdiler bu sofrayı kurdum…
Elini gırtlağına soktu, midesine ne kadar inmişse zerresine kadar her şeyi dışarıya dökmeye zorladı.
- Bu kadarcık lokma için bu kadar tehalük fazla değil mi?
- Ben Rasulü Ekremden işittim: Haram gelişmiş bir tek hücre vücutta, bir tek parça, bir lokma kadar bir parça onu cehennem temizleyecektir. Başka temizleme yolu yok.
Bu bizim yapımızda mühim bir esas, mühim bir rükün deşkil etmektedir. Ve insanımız buna sımsıkı bağlıdır.
Binaenaleyh biz imanımız açısından neredeyiz? İşte bir lokmanın dahi, kavgasını verecek kadar hassasiyet göstererek tehalük göstererek, istikametimizi izhar etme mecburiyetindeyiz.
İmanınızın dayandığı kaide nedir söyleyin bana? Bunları söyleyebilirseniz ben de size çok iyi bildiniz, tuttuğunuz yol da devam edebilirsiniz, gidebilirsiniz diyeyim.
Hala hüsnü zannım bu merkezdedir. Cenabı Hak beni hüsnü zannımda sizi de İslamı yaşayışınızda yanıltmasın, sürçtürmesin, istikamette kaim ve daim eylesin…
Ticari-4 (07.Eylül.1979)
Konu özeti:
Arkada hayırlı eserler bırakmalı
Muhterem Müslümanlar!..
İnsan arkada bıraktığı asarıyla insandır.
Tarihimizde eser bırakanlar mabedler
Arkadan gelenler, insanın insanlığa bıraktığı eserlerle hükmedecekler. Burada varlık gösterenler bulunmuş diyeceler veya müteharrik mezarlar buradan gelmiş geçmiş hükmüne varacaklar. Varlık
gösteren kimseler, geride asar bırakanlar, insanlığın ittifakla kabul ettiği şeyleri arkasında bırakanlar hayırla yadedilecek, senaya mazhar edilecekler, cismaniyetleri itibariyle aramızda bulunmasalar bile, bir mana ve dillerde vird-i zeban olarak daima aramızda yaşıyacak ve anılacaklardır.
Belki çok iyi bildiğimiz, kendimize çok yakın zannettiğimiz kimselerden onları kendimize daha yakın, her meclisimizde hazır, her sohbetimizde nazır görecek ve bilecek, huzurlarıyla mahzuz olacağız.
Nice kimseler gelip gitmişlerdir ki, dünyada debdebe ve saltanat adına büyük ihtişama sahip olmuşlardır.
Fakat öyleleri de vardır ki, onların saltanat ve debdebesinin aşri mişarına sahip değildir ama, insanlığın sinesinde ve kablinde mualla bir taht kurmuş, kıyamete kadar hayırla yadedilmişlerdir. Siz peşi peşine tarihçe-i hayatıyla, serencamesiyle bir kaç firavunu sayamazsınız, bir kaç nemrut için kendinizi zorlarsanız, destan yazamazsınız.
Fakat Hz. Ademden kainatın fahrına kadar, insanlığın medarı iftiharı olan Nebiler hakkında hiç bir şey bilmeyen bile çok şey yazabilir, çok şey söyleyebilir, çok malumat intikal ettirebilir.
Bunlar yaşamış insanlar, yaşadıkları için daima sinelerimizde kalplerimizde yaşamaya devam etmektedirler. Eserleriyle hayatında yaşama yoluna girmiş bir kimse ölüm yoktur, sadece menzil değiştirme vardır, can tenceresinden ten diyarından cismaniyetten kalbi hayata ve ruhi hayata irtika ve yükselme vardır.
İşte Hz. Muhammed Aleyhissalatü veseslamın yeri… İşte Hz. Ebu Bekirin, Hz. Ömerin yeri, Hz. Alinin,
Hz. Osmanın yeri ve binlerce büyüğün müceddidin müctehidin yeri… Bunlar tarihimizde öyle silinmez izler bırakmışlardır ki, ne tarihin haşin toslamaları onları aşındırabilmiş, ne de nisyan denen şey onların üzerinden geçebilmiştir. Onlar hala taravetleriyle içlerinde dipdiridir.
Biz camide Mefhari mevcudat Efendimizden bahsederken, onu dile getirirken cemaatimiz çok defa hayalen onu hala kendi mihraplarında kendilerine namaz kıldırıyor gibi duyar ve hisseder, gözlerini kapasa şemaili seniyyeyi tahayyül etmeye çalışsa belki Rasulü Ekrem onun karşısında temessül eder de dipdiri kendisini de gösterebilir.
Bu onların bizim içimize çok derinlemesine girmelerinebağlıdır. Ve nice büyük ve muhteşem şeyler vardır ki çok sathi yaşamış, iz bırakmış, bırakmışsa lanete vesile olacak izler bırakmış, sonra kendisiyle beraber her şey yıkılmış gitmiştir. Hayırla yadeden yoktur, bir ceberut idaredir, bir zulüm ve istibdad idaresidir. Bir ezme ve tahakküm ve bir despotluk idaresidir, kendileriyle beraber her şey yıkılmış ev arkada zerre kadar iz kalmamıştır.
İnsan varolduğunu ve yaşadığını arkada bıraktığı izleriyle isbat edecektir. Müezzinlerimiz sahıbül-hayrat diye seslenmeye başlarlardı isterse bidat olsun fakat bu başlayış içinde Fatih Sultan
Mehmedi hayırla yadetme vardır. Fatih sultan camiini gördükçe Fatih sultan Mehmedi hayırla hatırlamamak mümkün mü?
İslamın ve İstanbulun fethedilmesinin remzi olan Ayasofyayı görüp de o genç serdarı düşünmemek mümkün mü?
Kanuni Sultan Süleymanı görüp de ayağınızın dibinde İngiltere eyalet, Fransanın vilayet, Hindistanın bir köy olduğunu düşünmemek mümkün mü? Ve sonra muhteşem Kanuniyi anmamak, büyüklüğü
karşısında iki büklüm olmamak mümkün mü?
Malazgirte uğramamak, Hani kalesine selam çakmamak ve sonra Alpaslanı hatırlamamak mümkün mü?
Anadoluyu size kesesiniden çıkarıp hediye ediyor gibi hediye eden, kökleşmesine yol açan, batıya kapılar açan mücahidleriniz, misyönerlerinizi batıya gönderen, Alpaslanı hatırlamamak mümkün mü?
Kılıç Aslanın kılıcını hatırlamamak mümkün mü?
Zira manevi yapımızda harsımızda ve kültürümüzde, kurduğumuz medeniyetimizde öyle derin izler bırakmışlardır ki, bütün bu camiler silinmedikten sonra, Allaha işaret eden minareler yıkılmadıktan sonra, maarif yuvaları olarak ika inşa ve ihdas ettikleri şeyler hak ile yeksan olmadıktan sonra, onları unutmak mümkün olmayacaktır?
Ecdadına saygılı neslimiz ecdadını unutmadı, arkada bıraktıkları eserleriyle daima onları hayırla yadetmekte ve her yadedişte bir fatiha göndermektedir. Her yadedişte ellerini açıp Allahın onları da mesur et demektir.
Bu insanca yaşamış olmaya bir mükafattır. Yaşadığımız yolda yaşayanları hayırla yadediyor ve fakat
giderken geride bir istibdad ve zulüm çizgisi bırakan bir dinsizlik curcunası ve furyası bırakan kimseler ancak içimizde bir burkuntu halinde alırlarsa bizden lanet alırlar.
Rasulü Ekrem giderken, arkada Muaz ibni Cebeli bıraktı, yemeyip de yediren giymeyip de giydiren ve bir sineği öldürdüğü için 24 saat gözyaşlarını ceyhun edip ağlayan insanı bıraktı.
Rasulü Ekrem Aleyhissalatü vesselam, giderken geride Ebu Bekiri bıraktı. En küçük bir canlının canına kıymamış, milletin hukukuna tecavüz etmemiş, aldığı maaştan arttırdıklarını da tekrar devlet
hazinesine iaed etmiş, iki buçuk üç senelik hayatı içinde, gökten inmiş Cibril gibi yeryüzünde iş yapmış, bir Cibril gibi görünmüş Ebu Bekiri bıraktı…Seyyidine Hz. Ömeri bıraktı… Ağlayan ve bir
iniltisinde binlerce ummanın mevcelerini taşıyan Seyyidine Osmanı bıraktı ve cihanın en büyük devletinin mevcelerini taşıyan Hz. Osmanı bıraktı ve cihanın en büyük devletine sahip olduğu zaman,
bugünkü Amerikanın iki katı devlete hükmettiği zaman, yazın kışlık elbisesi kışın da yazlık elbisesi olmayacak kadar, hasbilik feragat ve fedakarlık içinde olan Hz. Aliyi bıraktı. İki şehidi Hz. Hasan ve
Hz. Hüseyini bıraktı. Gözü yaşlı Hz. Aişeyi bıraktı. Hz. Hafsayı bıraktı, gözü yaşlı Hz. Fatmayı bıraktı.
Hz. Safiyyeyi bıraktı. Her biri bir fazilet abidesi insanları bıraktı gitti.
Hem kendi şahsıyla hem arkada bıraktığı asarıyla beşer kendisini hayırla yadediyor. Vema erselnake
illa rahmeten lil-alemin derken onu hatırlatıyor. Vema erselnake illa rahmeten lilalemin derken onu hatırlatıyor. Rasulü Ekrem bıraktığı asarıyla hayırla yadediliyor.
Sokakları kana boyayacak semereyi bırakanlar ne ile yadedilecekler. Birbirlerini öldüren nesli arkada bırakanlar ne ile yadedilecekler? Camiye küfreden. dinamit koyan, devlete karşı çıkan, askeri
tanımayan, polise kurşun sıkan, bunları geride bırakan memleketleri İSlam alemini bu iracife terkedenler ne ile yadedilecekler? Yaşamış diyeblir misiniz bu ölü ruhlara? Bu enkaz yığınının varlığı
hakkında bir hümküm verebelir misiniz? Dense dense bunlara mezarı müteharrikler denebilir, dense dense bunlara hortlaklar denebilir, dense dense bunlara mezar taşları denebilir.
İnsan asarıyla yadedilecek ve kafir geriye bıraktığı melun asarıyla lanete mazhar olacaktır. Biz dilimizi lanete alıştıramadığımız için kimse hakkında bir şey demiyoruz. Fakat sokaklarda eyyamın elinde
melabe neslin acınacak durumuna melei ala lanet etmektedir, melekler lanet etmektedir.Nediyyi ala lanet etmektedir ve bu bozuk zemini hazırlayanlar, kemiklerine kadar inim inim inlemekted
Mümin bsen de ahiretegideceksin. Bir mezarı müteharrik olarak, gitmeden çok kork ve titre. Arkada iyi bir iz bırakmaya çalış. Bıraktığın iz vesile olsun da seni hayırla yadetsinler.
Sadakai cariye bırak, salih evlat bırak, müessese bırak, içinde din terdad edilsin, vatan yapısının
altına sağlam kaideler bırak, vatan ve vatandaki huzuru ihlal edecek, anarşist bir nesle meydanı bırakma, lanetle yadedilirsin…
Hayırla hadedilmemyi düşünüyorsan, yaşayacaksın. Yaşayacak ve iz bırakacaksın. Umranların banisi olacaksın. Kuraenı gönüllere hakim kılacaksın. Ta arkandan demesinler:
Ne kendi eyledi rahat ne halka verdi huzur, yıkıldı gitti cihandan biniyle beraber yıkılsın gitsinler…
Dayansın ehli kubur… Cehenneme de mahluk lazım…
Zaman ve hadiseler göstermiştir ki, cennet ucuz olmadığı gibi cehennem de lüzumsuz değildir. O, sekene beklediği gbii cehennem veyli de kendine sekene beklemekte. Ama sen birinci menzilin yolcusu olmaya çalış.
Rasulü Ekrem seni intizar etmekte, onun semeratı seni intizar etmekte, sen geride bırakacağın eserlerinle o mükemmel kafileye iltihak edecek saadet saraylarına gideceksin.
Allah bu uzun ve çetrefilli yolda, senin yardımcın ve muinin olsun. Allah belini doğrultsun, hayatında
sana istikamet versin. Allah sana teklif ettiği yüklediği bütün mükellefiyetleri ikame etmefırsatı ve imkanıyla seni serfiraz kılsın…
———————————————-
Ticari-5
Konu özeti:
Her devrin kendine göre önemli yönü ve şartları vardır
Devrimiz Fatih Yavuz devri değildir
Bu devirde neslimize sahip çıkmak, okullar açmak
Muhterem Müslümanlar!..
Her devrin kendine göre şartları vardır ve o şartlara göre o devrin insanı yükselme imkanını bulur.
Bir devirde yaşayan insan, kendi devrinin şartlarını bilmez ve yükselme yolunu bulamazsa, başka devirlere ait hesap ve planlarla yükselmeye kalkışırsa yükselmesi mümkün değildir.
Hz. Ademden günümüze kadar birbirine bağlı binlerce devir geçmiştir. Binlerce devir diyorum. Bu devirlerden hiç birisi diğerine benzemez. Temelde bir kısım prensiplere bağlı olmada benzese
bile, gelişen insan ruhu ve insan fikrine göre mümaşat yapabilecek, o anlayışa inebilecek hava içinde daima Nebiler, mürşitler, mübelliğler gelmiş, devirlerinin şartalrının talimi ile gelmiş ve o
devrin insanına yükselme yolunu göstermişlerdir.
Bu noktaya dikkati çeken Peygamberimiz Sallallahü aleyhi ve Sellem, : Eğer musa dahi gelseydi bu devirde labüd bana inkıyad ederdi. Halbuki Hz. Musa bir Peygamberdi. Bir Peyamber
olmasına rağmen, Peygamberimiz, muhalfarz beyanı içinde, Musa da olsa bu devirde bana inkıyad edecekti buyurmaktadır. Zira devir Hz. muhammed aleyhissalatü veseslam devridir.
Hz. Muhammed devrinin şartları bilinecek ve o şartlarla yükselme yolu araştırılacaktır. Eğer Rasulü Ekrem devrinde bir fert, Hz. Musa devrine ait prensiplerle meşgul olacak olursa, o hiç bir
zaman yükselemez, prensipleriyle meşgul olduğu ülül-azm Peygamberlerden bir tanesi bile olsa…
Zira Hz. Ömerin Tevrat öğrenmesine karşı yine burada kainatın Efendisinin ikazına şahit oluyoruz. Hz. Ömer dillerine irfan kazanmak için, yahudilerin yanlarına gidiyor ve ibraniceyi
öğreniyordu. Aleyhissalatü veseslam darılıyor, kaşlarını çatıyor, ben ve bana münzel olan vahiy size yetmez mi buyuruyor. Sira devir Hz. Muhammed devridir, Muhammedi devirdir, prensipleri
o getirmiş, şartları o bilmiş, insanımıza yükselme yolunu o göstermiştir.
Onun içindir ki beşer bir dönemde Hz. Adem ile kurtuldu. Belli bir dönemde sefine kurtulmaya remiz oldu. Hz. Nuh ile kurtuldu. Başka bir dönemde vadi vadi dolaşan, envar ve esrar-ı ilahiyi
neşreden Halilurrahman ile kurtuldu. Başka bir devirde Hz. İsla ile kurtuldu.
Ama bir devir geldi ki onda mutlak planda kurtuluş, Rasulüllaha bağlandı. Devirler temadi edip gitmekte, temel prensiplere müracaat keyfiyeti değişmemiştir. İslam terü taze huviyetiyle
devam etmektedir fakat burada ben yine devir meselesiyle burada temas edeceğim.
Siz Fatih devrinde yaşamıyorsunuz. Siz Yavuz devrinde yaşamıyorsunuz. Siz Malazgirt ovasının aslanı Alpaslan devrinde yaşamıyorsunuz. Siz 20 inci asırda yaşıyorsunuz. Siz at üzerinde ve
tank üzerinde cihadın maddi yapıldığı dönemi yaşamıyorsunuz. Siz ruhlara inme, yıkılmış gönülleri tamir etme, harap olmuş kafalara vahiy eda şeyleri nefesleme, üfürme döneminde
yaşıyorsunuz.
Siz öyle bir devirde yaşıyorsunuz ki, yaşadığınız devrin şartlarını bilmeseniz, bin kere dahi ölseniz, içine düştüğünüz çukurdan dışarıya çıkamayacaksınız. 20 inci asırda yaşıyorsunuz. Taklid
bağlarının çözüldüğü, tahkikin silinip süpürülüp gittiği, küfür adına taklide saplanmaların olduğu ve taklidi küfrün ictimai hayata hükmettiği, imana karşı ilanı harp edildiği, açıktan açığa Allahın
inkar, Peygamberin tezyif edildiği, Kuranın eyyamın elinde melabe haline getirildiği, manasının anlaşılmaz hale geldiği, gerçekten ve bilerek küfrün, imana karşı mücadele etme vaziyetini aldığı
bir asırda yaşıyorsunuz.
Silahla siz hasmınızı yenemezsiniz, top patlatsanız dahi bu korkunç ateşi söndüremezsiniz. bu fitnenin önüne geçemezseniz ordular dahi olsanız… Zira asır başkadır, aslında sizin cihadınız
kavganız başkadır, hasımlarınıza karşı kavganın da başka olacaktır.
Rasulü EKrem devrini bilmeden, devrinin derdine mualecede bulunsaydı haşa o tarla bir neticeyi ona isnad etmeden fersah fersah uzağım, onu da tenzih ediyorum ama muhalfarz şayet öyle
bir şey olsaydı her şey fiyasko ile neticelenecekti.
Ama o adım adım ilerledi, tepeye doğru ilerlerken, aşağıya doğru iniyor gibi süratleilerlerken, şartlarını bilmişliğin havası içinde ilerliyordu.
20 inci asrın insanıhususiyle camiye geleni, Allahı seveni, Peygambere muhtaç olanı müminler, 20 inci asrın şartlarını biliyor musunz? Vereceğiniz kavgayı asrınızın şartlarına göre vermeye
hazır mısınız? Hangi şartlarla içine düştüğünüz zukurdan çıkmanın olacağını tayin ve tesbit ettiniz mi? Bu hususta yapılmış hiç bir hesap yoksa, bir muhasebe yoksa, kuyunun dibinden çıkma
adına, daha derinlere gideceğiniz hususunda ümit kırıcı beyanımı ben size arz edeyim ama yine de ümidiniz kırılmasın.
Zira biliyorum ki, insanımız inşallah içinde yaşadığı şartları bilecektir. yayılmayı gereken sahayı hesap etmiş ve ona yayılmayı hesap etmiştir. Hayatın hangi kesimlerinde mesaisini teksif
etmesi gerekiyor onu dahi önceden hesap etmiştir, inşallah etmiştir.
Hangi aktif müesseseleriniçine girme, nelere vaziyet etme, kimleri çalıştırma ve kullanma, azami tasarruf prensibi içinde, Cenabı Hakkın kendisine verdiği bütün imkanları değerlendirme
yoluna girmiştir ümid ediyoruz.
Ricamdır bu, Cenabı Hak beni recamda haybete hüsrana uğratmasın. Sizi de cehd ve sayinizde haybet ve hüsrana uğratmaz.
Aziz Müslüman! İçine düştüğün kuyunun nasıl bir kuyu olduğunu bileceksin. İçinde yaşadığın şartları da bileceksin. Bileceksin ki inkarcı fiziği, kimyayı, astronomiyi senin mabudu mutlak
bildiğin, maksudu bil-istihkak tanıdığın Allahı inkarda kullanıyor. Vyleyse onu isbatta kullanma yolunu bulacaksın. Bileceksin ki Rasulü Ekrem namına şahıslar çıkarıyor o ezeli ve ebedi güneşi
söndürmeye, sönük göstermeye çalışıyor, kameti kıymetine uygun Rasulü Ekremi takdim etmesini bileceksin, onun gökten yere inmiş semavi hüviyette bir zat olduğunu, oturduğun her
mahfilde, karşılaştığın her toplulukta anlatacak ve iktida edeceksin. İslamiyetin hakkaniyetine toz konduruluyor. Kuranın hakkaniyetini riyazi katiyyet içinde anlatacak, hasımlarını ve
karşındakileri ikna ve ilzam edeceksin.
Keza irşad ve teblig yolunu intihab ederken, kendi nesline zahip çıkma yolunu araştırırken, o mevzuda da şartalra riayet edeceksin. Ortaokul talebesi, lise talebesi baştan çıkarılıyor, sokağa
salınıyorsa, kanserin ve kangrenin nerede olduğunu göreceksin. Kendi mektebine sahip çıkacaksın zira belli ki terkedilmiş nesilcanavarlaşıyor ve vahşileşiyor. Mescidde şeytandan
bahsediyor. Fatihlerin Yavuzların diyarında maodan leninden bahsediyor. Belli ki çıldırmış, belli ki söylediği şeyler hezeyandan ibaret, kalbinin kafasının tamire ihtiyacı var.
İçinegireceksin, misyonlerini kuracaksın, kanınla terinle yaptığın mektebine sahip çıkacaksın. Yurtlar mı tessi edersin? Kurslar mı yaparsın? Değişik müesseseler mi kurarsın? Ne yaparsan yap,
kendi mektebine gireceksin, aile topluluklarına gireceksin, vatanına sahip olacaksın, batacaksın ve fakat batmasını önleyeceksin. Bir gün vatanın batarsa, canlı bir insan bulamadığından
dolayı batmış olarak gidecektir. Sen bu hava içinde duracak, kollarını gerecek, bütün hadiseleri karşılayacaksın.
Günün şartaları bunu iktiza etmektedir. Topla tüfekle halledilmez bu mesele, maddi güçle halledilmez bu mesele, diplomatlığın ve siyasetin ruhlara girmenin insanları baştan çıkardığı veya
nizama ve intizama soktuğu bir dönemde, kaba kuvvetin mesele halledeceğine ihtimal verme, neslinin içine girmeye çalış, insan yetiştirmeye çalış.
Ve bi rfezleke olarak arz edeyim: Kinin nefretin ve öfkenin, dünyada hiç bir meseleyi halletmediğine inan. On senin neslinden seni koparacağına bir faktör, bir sebep say, şeytandan kaçar
gibi kinden nefretten, öfkeden kaç, en katı yüreklerin dahi senin karşında yumuşadığına şahit olacaksın.
Binlerce misali vardır. Günümüzün insanının irşada ihtiyacı vardır, imdadına koşmaya ihtiyacı vardır, o da tabakat-ı beşer çapında kavga vereceğin sahada senin yayılmana, misyonerlerini
sağa sola göndermene en büyük politika ve siyaseti, nesline sahip çıkma istikametinde kullanmana bağlıdır.
Rahmanürrahim olan Hz. Allah, sana merhamet buyurup bu mevzuda seni doğruya hidayet eylesin, rüşdü göstersin, nesle inme istikametinde elinden tutsun, sana rehber olsun…
———————————————-
Ticari-6 (21.Eylül.1979)
Konu özeti:
Büyük dava Sahabe gibi güçlü omuzlar ister
Günümüzün Müslümanı nasıl olmalıdır?
Haydarı kerrarlar Fatihi hayberler gerekir
Milletçe seferberlik gerekir
Her büyük dava, her büyük mesele, o davaya layık, o meseleye layık kuvvetler ve omuzlar ister ki o kuvvetli omuzlar üzerinde bir
bayrak gibi dalgalansın, yükselsin ve afakı alemde görülsün.
Cılız omuzlar zayıf ruhlar, ince kalpler büyük işleri götüremez ve büyük meselelerin altından kalkamazlar.
Tarihin belli bir döneminde belli bir cemaat halinde adeta nevzuhur olarak ortaya çıkan Eshabı Kirama terettüp eden vazifeler çok güçlü ve kuvvetli omuzlar buldukları için yükselebilmiş ve devrimize kadar gelebilme imkanını bulmuşlardır.
Ashabı rasulüllah kendi vazifesini idrak ve şuuru içinde o meselenin altına girmeseydi, kendisiyle beraber belki her şey yıkılıp gidecek ve biz bugün müslümanlık adına, zuhur ettiği andan itibaren tahriflerin, tebdillerin ve değişmiş hıristiyanların gördüğü gibi şeyler görecektik.
Müslümanlık karşımıza bir hıristiyanlık halinde çıkacaktı. Hakikatlarından uzaklaştırılmış, aslından uzaklaştırılmış, vahy-i münzel kaidelerinden uzaklaştırılmış bir ucube halinde karşımıza çıkacaktı.
Büyük dava büyük mesele sahibini bulmuş, haydarı kerrarını fatihi hayberini bulmuş ve omuzunda bayraklaşabilmişti. Kördüğüme bir kılıç indirir gibi Sahabi bu muammaya kılıcını indirince her mesele hallediliyor ve iş aydınlığıyla bize intikal ediyordu.
Bugünün Müslümanının üzerine yüklenmiş ağır bir mükellefiyet ve mesuliyet vardır. Mümin güçlü ve kuvvetli olursa ve mükellefiyeti
yerine getirebilecek, bu ağır yükün altından hacalete maruz kalmadan kurtulabilecektir. O meselenin üstesinden gelen kalbi kuvvetli
insanlar olacaktır. Ruhu zinde insanlar olacaktır.
Asrın akliyatına saplanmış, meseleleri yarım kafayla halletmek isteyenler, hiç bir zaman bu meselenin üstesinden gelemeyecek bu işin
hakkını veremeyeceklerdir.
Bu iş Sahabi ruhunda, o kadar hüşyar insanlar ister ki mukadderolan o zirvelere yükselebilsin. Bu işin aynı zamanda onlar kadar hayatı istihkar eden, hayata bakışı sağlam olan bir cemaat ister ki mukadder olan o yüce hakikata yükselebilsin.
Sizin çok kuvvetli olmanız lazım. Dağları yerinden yerinden sökecek güçte ve cesarette olmanız lazım. Ta 20′inci asrı, Müslümanlık
adına size teklif edilen tekliflerinin altından kalkabilesiniz. 3 asır evveline ait olan cılız omuzlarla, bağışlayın, çiroz bacaklarla, zayıf kalplerle, işlemeyen kafalarla Müslümanlığın getirdiği tekliflerinin altından kalkması mümkün değildir.
Günümüzün Müslümanı Şah-ı Geylani kadar gönül aydınlığına sahip olacaktır ve yine günümüzün Müslümanı bir frenkin adıyla söyliyeyim, Dekart kafasında rasyonalizmi kavramış, eşya ve hadiselere nafiz devrimize kadar getirdiği prensipler, canlılığını ve
taravetini korumuş olan Aynştayn kafasında olacaktır.
Günümüzün Müslümanı Ebu Hanifeyi kavrayacak, yolunda ve arkasında Ebu Hanife gibi olacaktır.
Günümüzün insanı fikri ve ruhi zindeliğe sahip, bedeninden daha ileri diriliğe sahip olacaktır. Zira günümüzde insana düşen vazife aynen
Sahabenin gününde, Sahabeye düşen vazife gibi çok ağır, çok çetin, çok ciddi mücadele isteyen, canlılık isteyen, hayatı istihkar
isteyen, fedakarlık isteyen bir vazife ve mükellefiyettir.
Aynı güçteolmayan insanların, Müslümanlık adına günümüzün meselelerini halletmesi asla düşünülemez. Ben düşünmüyorum. Ben
Müslümanlığın yeryüzünde muvazene unsuru olarak hükmünü, cemaatin bu manadaki zindeliği ile mebsuten mütenasip görüyorum.
Kafası o nisbette çalışacak, kalbi o nisbette çalışacak, derevişliğinin yanında, fünunu müsbete ve mevzu ilimlerin altından vurup
üstünden çıkacak, muhteşem dimağların halledebileceği bir mesele nazarıyla bakıyorum.
Binaenaleyh 150-200 sene evvelki tekke ve zaviyelerinizle, medrese ve zaviyelerinizle, kuran kurslarınızla yola çıktığınız zaman, bu sert yokuşu çıkarken, yolun yarısında çeyreğinde kalacaksınız, sökmeyecek.
Devrimizde dönen çemberlere göre , ictimainin tuzaklarına göre, ilmin karşınıza çıkardığı şeylere göre, fennin ve tekniğin teknoloji
sahasında baş döndürücü süratine göre, cevval, oynak derin, alabildiğine sarp zekalarla, sarp idraklarla birdenbire derinleşen, vadileşen kavrayışlarla, işin içine girmedikten sonra, hep muttasıl kapının önünde dilenciliğiniz edvam edecektir. Her şeyin sadece taklitçisi,
montajcısı ve uyducusu olacaksınız, peyk olmadan kurtulamayacaksınız. sahabi, muhteşem Nebisinin arkasında, kendisine terettüp eden vazifeyi bildiği ve bulduğu an, ona liyakat kazanabilmesi için, maddi manevi her türlü fedakarlığa katlanmasını bilmişti. Hayber binlerce insanın kaldıramayacağı kapısıyla ve surlarıyla, Şahı Merdan, Haydarı
Kerrar tarafından söklüyordu ise şayet, yıkılıyordu ise şayet, gökler onun kükreyişi ile ihtizaza geliyor, arş Ali’nin üzerinde titriyordu.
Allah Rasulü Ali’leriyle, fatihi hayberleriyle yanında kamberiyle cihana bir fetih getiriyordu. Yeni bir açılış meydana getiriyordu, yeni bir doğuş meydanagetiriyordu. O cemaat de buna layık olmak için lazım gelen her şeyi yapıyordu.
Ben devrin, günümüzün ve meselenin realitesi içinde size tevcih ediyorum. Siz Siz Sahabenin üzerine yüklenen bir vazifeyi götürebilme liyakatında kendinizi görüyor musunuz? bu ağır vazifenin altından kalkabileceğinize inanabiliyor musunuz?
Bir Sahabi anlayışı içinde gereken fedakarlığı yapmaya hazır mısınız? Terinizi dökmeye mesainizi bu işe vermeye hazır mısınız? Maddi manevi füyuzat hislerinden fedakarlığa hazır mısınız?
Keşifsiz kerametsiz harikulade haliolmadan bir Sahabi gibi, maddi manevi füyuzat hislerinden fedakarlığa hazır mısınız?
Yani size bir yönüyle krallık verilirken, onu terk etmeye hazır mısınız? Bir diğer yönüyle seni Şahı Geylani yaptık demelerine karşı onu da istemiyorum demeye hazır mısın?
Bu iş bu gücü istiyor, bu iş bu iktidarı istiyor. Cennetin kapısına kadar götürüldüğü an, yeniden bir seyir minallah’a girerek; Hayır! içeriye girmiyorum, halkımı istiyorum diyen geriye dönen Hz. Muhammed ruhunu istiyor.
Bütün bunlara hazırsanız, ben burada kuyunun dibinden çıkacağınıza dair beşaretimi söyleyebilirim. Ve unutmayın bunlara hazır olmak demek yeryüzünde Peygamberin dışında şerefli iki cemaat yaşamışsa sizi ikincisi kılacaktır. Peygamberlerin dışında şerefli iki cemaat yaşamışsa sizi ikincisi kılacaktır. bu ikinci cemaat olmaya hazır mısınız?
Hazır iseniz ben size beşaret veriyorum…
Gece muhasebenidze hazırlandı iseniz, önümüzde ölümler kıvılcımlar siçratsa hazırız diyor iseniz, beşaretimi vereceğim:
Allah Nebisini koşturarak sizi, sahabinin arkasında bir yere yerleştiriyor, cennete emniyet ve selamlagirin diyor. bu beşareti almak sitiyorsanız, arzettiğim şeylere hazır hale geleceksiniz ve onun başı, her şeyi istihkar etmeden, hayatı ve hayata ait her şeyi hor ve hakir görmeden başlar, devrini kavramadan başlar, maddi ve manevi füyuzat hislerini çiğnemeden başlar, Şahı
Geylaniliği de devlet reisliğini de terk etmeden başlar. Allah karşısında er oğlu erler olarak, cephede bulunma ve seferber olmakla başlar.
Sizi seferberliğe davet ediyorum. Bu seferberlik, nefse karşı seferberlik. Bu seferberlik Kuranı anlama seferberliği… Bu seferberlik, 3 asırdan beri yarım yamalak anlaşılan Hz. Muhammedi tam anlama seferberliği. bu seferberlik papazlıkta, kilise teşkilatında olduğu gibi, dini hayata sahip çıkmayı, belli bir zümreye bırakmaya karşı seferberlik, teker teker her ferdin dinime sahibim seferberliği…
Müslümanlık Hıristiyanlık olmadığı gibi, dine hizmet eden cemaat de bir papaz teşkilatı değildir. Her mümin dinine hizmet etmekle
mükelleftir, sizi bu ruh ve şuurla bir seferberliğe davet ediyorum ve Rabbimin huzurunda şurada çıktığı gibi boğuk sesimle bir kere daha seslenip diyeceğim Allahım…
Bir mevize silsilesini bitirirken vazifemi bir kere daha yaptım, yüksek evlerde oturanları, koltuklara yan gelip yatanları yumuşak döşeklerde döne döne uyku çıkaranları, üç defa her gün sofranın başına oturanları, senin dinin yerde sefil iken, hayata hayat kılmak üzere bir kere daha çağırdım, dininize karınıza sahip çıkın dedim, Rasulüllaha sahip çıkın dedim, caminize sahip çıkın dedim, direklerden farklı olmaya çalışın, mezartaşlarından farklı olmaya çalışın, yerin altındakilerden farklı olmaya çalışın, ta alttakiler üste üsttekiler alta demiyeyim, Allah öyle eylemesin…
Yerin üstünde bulunmanın hakkını verin… Yerin üzeri canlıların diyarı, canlıların yeri ve dinamik insanların ülkesidir, yaşadığı yerdir, canlı kalın ve kanlı olun, alabildiğine dinamik olun, varınızı Allaha verin, Allahın varlığına sahip olun.
Allah yar ve yardımcınız olsun. Bu çetin mücadelede dizinize fer versin, kalbinize fermanla gelsin, size kut ve kuvvetiyle imdada koşsun, can ve cesaret getirsin, sizi aziz yaşayabileceğiniz iklimlere açılmaya muvaffak eylesin…