Tarafından kurannuru r r

HUTBE ZEKAT-1, 01 Aralık 1978

YAPILAN İŞLER, EMEKLER BOŞA GİTMEYECEK ORADA KARŞILIĞI VERİLECEKTİR…
NESLİMİZİN VE İNSANLIĞIN HİSS-İ SEMAHATENİZE İHTİYACI VARDIR…

TEBÜK HAZIRLIĞI İÇİN SAHABENİN HİSS-İ SEMAHAT İLE COŞMASI…
HZ.EBUBEKİR, HZ.ÖMER, HZ.OSMAN VE HZ.ALİ’NİN MALLARINI GETİRMELERİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Meselüllezîne yünfikûne emvâlehüm…” (Bakar, 2/261)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Allah maddi manevi birinizi bin edecektir, birinizi bin etsin Ektiğiniz her şey, her tohum, birkaç tane sümbül ve başak verecek, uhrevi aleminizin saadetinizin beşaretiyle gelecek, Allah lutfeylesin.

Hiç bir sa’yiniz, hiç bir gayretiniz bu dünyada boşa gitmeyecektir. İster dimağınızdan, ister bedeninizden isterse servetinizden, Allah yolunda sarfettiğiniz her şeyin kat kat mükafatını göreceksiniz.

Benim tarafımdan size, hislerinizde bir şey meydana getirmek için ifade edilmek isitenen bir husus ve arzettiğim şey sadece sizin hoşunuza gitmesi için değildir.

Kur’an’ın ayatü beyyinatıyla müeyyed olan bu mevzu, bizzat kuranda kemali ciddiyet ve hassasiyetle ele alınmaktadır.

Sa’yiniz boşuna değildir. “Veileyhil-masîr” olan Allah’a gideceksiniz, burada attığınız bütün tohumları, sümbül saçak orada bulacaksınız. Diktiğiniz ağaçların semaya doğru ser çektiğini göreceksiniz, olgunlaşmış meyvalarını göreceksiniz yiyeceksiniz.

Hususiyle bu mevyveler arasında Rü’yet-i Cemal dediğimiz Allah’ı görme mevwysvesiyle şerefyâb ve serfiraz olacaksınız. Bütün sa’yiniz semeresini verecek ve onunla sizi mesut edecektir.

Öyleyse muvakkaten bulunduğumuz şu dünyada bir bahar mevsimi gibi tohum atmakla mükellef bulunduğumuzs şu dünyada, vakit fevtetmeden Allah’ın verdiği bütün tohumları bütün istidadları, öbür alemde baki sümbüller vermek için şimdiden ekmek, dikmek, tımar etmek gerekmektedir.

Zira “Rabbirciûnî….” (Müminün, 23/99) Kur’an’ın ifadesiyle oraya gittikten sonra geri dönmeyi çok arzu edip Rabbimizden recada bulunacağız ama, bir kere buraya geldi mi artık geriye dönüş yoktur hükmü ile Allah sesimizi kesecek, soluklarımızı gırtlağımıza tıkayacaktır.

Gittikten sonra dönme yoktur. Fevtettikten sonra bir daha elde etmekyoktur.

Öyleyse fevt etmeden, en iyi şekilde değerlendirme, en iyi şekilde onu semereli kılma, basiretli insanın şe’ni ve kâr’ıdır.

Allah en iyi şekilde değerlendirmeye, hususiyle derbederliğin perişaniyetlerin birbirini takip ettiği 20′inci asırda, Ümmet-i Muhammed’e basiret ihsan eylesin.

Siz zannediyor musunuz ki Cenab-ı Hak lutfettiği cemaatlere lutfettti de bize zulmediyor ve kahrediyor; katiyyen ve katıbeten!..

Cenab-ı Hak herkese kendi sa’yi nisbetinde, ciddiyet ve hassasiyeti nisbetinde inayet elini uzatmış, elinden tutmuş aziz ve payidar kılmıştır. Hakkınızda ilm-i ezelîsinde verdiği o hükmü, lâyezelde tahakkuk ettirecek, size lutfedecektir. Fakat sizin sa’y ve cehdinizin olacağı an, tarafımızdan veya mele-i âlâ’nın sakinleri tarafından intizar edilecektir.

Allah intizardan münezzehtir. Sözü kaydırarak, onun içinde iki şekilde eda etmek istedim.

Millet halinde biz intizar ediyoruz. Mele-i ala’nın sakinleri intizar ediyor…

Verdiğiniz bin olacak milyonlar olacak…

Okuduğum ayet-i celile üzerinde duruyorum. Binlerce başakla karşı karşıya geleceksiniz…Hepsi bu kadar…

Allahü teala kaldırdığı bir cemaati kaldırırken şöyle kaldırmış ve yatırdığı cemaatleri yatırırken, vazife yapmayışları, miskinlikleri ve zilletleri üzerine onları yatırmış…

Üç asır evvel yatmaya niyet ederken biz, aynı yolla yatmaya girdik. Aynı yolla uyumaya daldık ev Eshab-ı Kehf gibi inşallah 3 asır mağaranın içinde kaldıktan sonra, 20′inci asırda Yemliha’mızı çarşıya gönderip ve sonra gerçek uyanmayı intizar eden bizler, 3 asır sonda tam ve doğru kalkacak Allah’ın bizden istedği şeyleri harfiyyen yerine getirmeye çalışacağız.

Derbederliklerin ve perişaniyetlerin takip ettiği 20′inci asırda, talihli olma ve ya talihsiz olma ile karşı karşıya kalan Cemaat-i Müslimin, hususiyle mal yönüyle yapacağı semahat, bu millete çok şey kazandıracaktır. Elinizin açık olması bu millete çok şey kazandıracaktır. Zira işlemeyen ve durmuş bulunan ve çarkları şu anda paslanmış gibi görünen düzen ve çark, kendi kendine o zaman işleyecek ve yürüyecektir.

Nesilde mevcelenme, halkta mevcelenme, millette mevcelenme bütün bir insanlıkta mevcelenme birbirini takip edecek, insanılığın huzur ve saadet devri başlayacaktır.

Ama bunlar kuruş kuruş, sizin inayetlerinizi, gerçek hizmet ve hakiki Allah yolundaki işlere uzatmanıza bağlıdır. Alah hiss-i semahatinizi tahrik buyursun…

Bir nokta ile buraya girdik.

Hiç bir millete Allah farklı muamele yapmamıştır. Allah Adil-i Mutlak’dır.

Siz size düşeni yaptığınız zaman göreceksiniz ki Sahabe-i Kiram arkasında size yer verecektir. Onların vazifeye koştukları gibi koştuğunuz zaman lutfedecek size yer verecektir. Onlar gibi sizi de aziz kılacaktır.

Şafak atmış, horozu ötmüş, beklenen bir şey vardır. Allah onu lutfedecektir, fakat çağrıldığınız davete çağrılırken tam gidecek, dolu gidecek, Allah’a teslimiyet ve tevekkül hissi içinde gidecek ve Allah yolunda vermeniz gereken her şeyi vereceksiniz.

Kimse nefsi adına istemiyor. Memleketinizi vatanınızı bütün İslam alemini, inanan insanlarla dolduracak ve donatacak bir yolda yürüyecek ve bir an bu gayretten dûr olmayacaksınız. Sonra inayet eli Allah’ın tevfikiyle size uzanacaktır.

Asım mevzumuza size tahliline çalıştığımız hususa gelince, siz malınızla da yardımda bulunacak talebeye elinizi uzatacak, ileriyi omuzunda bayraklaştıracak genç nesli, orduyu yetiştirmek için gayret sarfedeceksiniz.

Gençliği olmayan millet mahvdır.

Zinde ve dinamik kuvvetleri olmayan millet mahvdır. Binaenaleyh bu güç ve kuvvetleri elinizde tutkacaksınız ta kökü dışarda kuvvetler, dış mihrakların içinizde oynattığı oyunlar, içinizde makes bulmasın, bunlarla Allah sizi derbeder etmesin…

Fahr-ı Kaniat Efendimiz, devrimizin ve ilcaatlarının, derimizin ve devrimiz nesillerinin, sizi bu yolda semahate çağırdığı gibi, kendi cemaatini semahate çağırmıştı…

Tebük hadisesinin hazırlanması esnasında Rasulü Ekrem istediği şeyin üstünde onlardan semahat istiyordu ve herkes hiss-i semahat ile alabildiğine cömertlikle civanmertlikle, Fahr-ı Kaniat Efendimizin mescidine koşuvermişti.

Hz. Osman o gün, o kadar altın getirmişti ki Fahr-ı Kainat Efendimiz eteğine dökülen altınları karıştırırken aynen şöyle diyordu.

“Bundan sonra Osman’a, Osman’ın işlediği şeyler zarar vermeyecektir, ne yaparsan yapsın!”. Zira ona “Ceyşül-Usre” deniyordu. Sıkıntı içinde düşmanakarşı hazırlanan ordu.

Vatanı tehlikeyle burun buruna kaldığı bir dönemde teşkil edilen ordu, bizansa karşı gönderilecek ordu; bu ordu gönderilmezse, savrulan ve etrafa yayılan endişe şuydu:

Ya Medine’de taş taş üstüne kalmayacak veya bu ordu son ferdine kadar savaşacak!..İslamın aziz adını bayraklaştıracak.

Usre ordusu için Hz. Osman Fahr-ı Kainat Efendimizin eteklerini altınla doldurdu, yüzünü güldürdü. Allah Rasulü minbere doğru tırmanırken: “Gayrı Osman’ın işlediği şeyler ona zarar veremeyecektir” diyordu.

Hz. Ali gizli getiriyor, açık getriyordu. Açık getirirken şu duygularla meşbu bulunuyordu: ” Açık götüreyim de görsün getirsinler!” diyordu. Gizli getirirken de: “Onu gizli yaptım, bu Allah’ın rızası için olsun!” diyordu.

Hz.Ömer o gün coşmuş bütün varmlığının yarısını Tebük hazırlığı için Ceyşül-Usre’ye hediye etmek üzere Rasulü Ekrem’in huzuruna gelmiş, içi sevinç ve huzur içinde bir tarafta oturuyordu.İnşallah diyordu bi defasında ben Ebu Bekir’den daha çok ikramda bulunmuş olurum, yani hak’da yarışma yapıyordu.

Kur’an-ı Kerim’in: “Felyetenâfesil-mütenâfisûn” (Mutaffifin, 83/26) ferman-ı sübhanisine uyuyordu, hak yolunda öne geçme gapreti gösteriyordu.

Ona ferih ve fahur denmez mesut ve içi içinde bir tarafta oturuyordu.

Ve nihayet Fahrı kaniat Efendimiz teker teker sordu. Bu soruşta herkes cevap verirken aynı zamanda boyunu da öğreniyordu.

Vakıa Eshab-ı Kiram’da en düşüğünün boyu dahi Everest tepesini çok geçiyor, çeşitli devirlerdeki en cömert kimseleri dahi çok geride bırakıyordu.

Hz. Osman’ın verdiği belli idi. Ali’nin verdiği az çok biliniyordu. Hz. Ömer’e gelince, sevinçli Ömer ifade eder:

“Ya Rasulallah! Bütün varlığımın yarısını aile efradına bıraktım. gideriz de dönmeyiz diye… El aleme el açmasın tekeffüfte tese’ülde bulunmasınlar diye aile efradıma bıraktım bütün yarısını aldım, Ceyşul-usreye getirdim, Allah rızası için sana getirdim.

Sessiz bir insan beri tarafta oturuyordu, daha önde gelen her zaman yarışta geçen sessiz bir insan oturuyordu. Hz.Ebu Bekir…

Nasıl hicrette bleraber, vermede öyle beraber, nasıl dünyada beraber, ukbada da öyle beraber…sessiz oturuyordu. O çok büyüt atâyâ ve behâyâda bulunuyordu, tamamen coşmuş ve dökülmüştü. Ama Allah için bir şey verdim mi vermedim mi bunun muhasebesiyle meşgul ve meşbu bulunuyordu.

– “Yâ Ebâ Bekir!..

Başını kaldırdı edeple…Edebi çok iyi bilen, Fahr-ı Kainat Efendimizin huzurunda takınılacak tavra nigehban olan Ebu Bekir’e:

– “Sen ne getirdi, ne var evinde?”

– “Ne var ki getireyim?” Zira onun durumu çok iyi biliniyordu. Mekke’den ayrılırken babasının paralarının yerine çakıl taşları koymuş ve öyle ayrılmıştı. Altın diye avutmuş öyle almıştı. Evet oğlum gitti ama bizi aç susuz bırakmadı demişti zavallı Ebu Kuuhafe…

Ebu Bekir çok iyi biliniyordu…

– “Ne var ki ne getireyim ya Rasulallah?..Evimde ne varsa, gözüme ne çarptıysa cüzdanda ne varsa hepsini bir kilim içine koydum, Allah’ın Rasulüne getirdim…”

Allah Rasulü ikinci soruyu soruyor:

– “Çoluk çocuuna döneceğin ana kadar bir şey bırakmadın mı?..

Edeple cevap veriyor:

“Bırakmadım ya Rasulallah!..Çoluk çocuğumu Allah’a bıraktım ya Rasulallah!..”

Allah Rasulü iki parmağını yan yana kaldırıyor, şu iki parmağı gösteriyor ve:

– “Ya Ömer seninle Beu Bekir arasındaki mesafe ve durum, bu iki parmak arasındaki mesafe ve durum gibidir.

Onun içinden geçeni, hislerininm eşbu bulunduğu şeyi keşfetmiş, gayb-bîn gözüyle Hz. Ömer’i tenbih ediyor…

“Ya Ömer Ebu Bekir ile aranızdaki mesafe iki parmak arasındaki mesafe gimbidir; O senden evvel girecek, senden ğevvel yürüyecek, senden evvel bu işlere mübaşeret edecek, senden evvel halie olacak…Önde..Bir adım önde, senden evvel vefat edecek ve sen arkasından geleceksin…”

O yarışmayı da o kazanıyordu.

Bu hiss-i simahati geliştirdi Fahrı Kainat Efendimiz…

Ceyşül-Usre böyle yürüdü. Bizans önünde bu tatbikat böyle yapıldı, Hirakliyüs orduları böyle püskürtüldü, âfâki alemde islamın adı böyle şehbal açtı. 3 asır öncesine kadar izzetle böyle yürüdü ve nihayet bütün ağırlığıyla 20′inci asrın talihli veya talihsiz cemaati olan bizlerin omuzuna böyle yüklendi. Allah’a binlerce hamd ve sena olsun…

Liyakatımızın üstünde, Asrımızın nesil ve cemaatini böyle büyük vazifelerle tavzif kıldı. 3 asırdan beri yerde ölü yatan, mağarada uykuda bulunan bir cemaatin mürde gönüllerine hayat nefhetme vazifesini asrımızda yetişen nesle Allah tevdi buyurudu.

Bir ölüyü ihya edecek mürde gönüllere hayat nefhedeceksiniz.

20′inci asırda İslam aleminin maküs kaderinde bir değişme, bir dönüş noktası olacak ise şayet, bu noktada ve bu girizgahta sizler, bir trafik memuru gibi akışı bundan öteye siz çevireceksiniz Allahın tevfik ve inayetiyle.

Üzerinize tevdi edilen vazifenin azametini müdrik olunuz, can ve mal pazarında her ikisinden semahatın yapıldığı bu pazarda, Allah’ın size verdiği her şeyi, bütün bir nesli ihya etme istikametinde tereddüt etmeden sarfediniz, gözünüzü kırpmadan alabildiğine cömert ve fevkalade civanmertlik içinde hareket ediniz. Allah burada ve orada birinizi bin edecek, sizi binler mesut ve bahtiyar kılacaktır.

Şu dakikada İslama düşman vaziyetini almış, Kur’an’ın karşısında tam cephe yek cephe haline gelmiş ne kadar inkarcı ve mülhid varsa onlar da geç dahi olsa hakikatı anlayacak, hissi semahatiniz karşısında bükülecek rukuya gidecekler.

Kollarından tutacak kaldıracak geç kaldıkları için tebessüm edecek kelime-i tevhidi söyledikten sonra alınlarından öpecek, sarmaş dolaş kucak kucağa aynı istikamette yürüyeceksiniz.

Saadet bahşolan bir gündür, o günü 3 asırdan beri bütün bir nesil olarak intizar ettik eve bu 20′inci asırda bu iş, son kerteye dayandı, bu asırda da bu asrın insanına Allah bu işi yaptırmazsa, mukavemetin kalmadığını, şu hutbenin sonunda sözlerimi bitirirken, Nezd-i Uluhiyetine Kemal-i hakaretle arz ediyorum…

Bu sözler Nezd-i Uluhiyetinde hakaret, hürmetsizlik, Zat-ı Uluhiyetine ait tazim ve tebcile karşı terbiyesizlik sayılıyorsa, neslimin dertlerinin beni deli deli konuşturması karşısında, Rabbi ecell-i A’lâ beni muaheze etmezin…

Mukavemetimiz tükenmek üzeredir, sermaye epeydir, bahşettiği bir nesil vardır, ortalık çemenzâre dönmüştür, bülbüller ötmeye haszır hale gelmiştir…

Allah şu fitne vü fesadı, ufkumuzdan alem-i islamın ufkundan bertaraf eylesin, kasvetli bulutları silsin, güneşin berrak simasını göstersin, geçmiş ecdad ve büyüklüerimizle aramızda meydana gelen bu dere ve bu badireleri doldursun Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam ile hayt-ı vuslat yapıp bir araya gelmeye müyesser ve mukadder kılsın…

Elâ inne ahsenel-kelâmi ve eblagan-nizâm…Kelâmüllâhil-Melikil-Azîzil-Allâm…
Kemâ kâlellâhü tebârake ve teâlâ fil-kelâm…
Ve izâ kuriel-Kur’ânü festemiû leh… Ve ensıtû lealleküm türhamûn…
Eûzü billhi miheşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…
İnnallâhe maallezînet-tekav vellezîne hüm muhsinûn…Sadekallâhül-Azîm… Bârekallâhü ve velicemîıl-mü’minin…
………
Elhamdülillâh, Elhamdülillâh, Elhamdülillâhi hamdel-kâmilîne kemâ emarr
Eşhedü ellâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlühün-Nebiyyül-Mu’tebarr…
Ta’zîmel-linebiyyihî ve tekrîmen lifehâmeti şâni safiyyih…
Fekâlellâhü Azze ve Celle min kâilin muhbiran ve âmirâ…
İnnallâhe ve melâiketehû yüsallûne alen-Nebiyy Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ…Lebbeyk!..
Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin Kemâ salleyte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbrâhîme fil-âlemîne Rabbenâ inneke Hamîdün Mecîd.
Ve bârik alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin kemâ bârakte alâ Seyyidinâ İbrâhîme ve alâ âli Seyyidinâ İbráhîme fil-âlemîne Rabbená inneke Hamîdün Mecîd.
Verdallâhümme anissıddîkı Ebî Bekrin vel-Fârûka Omara ve Osmâne ve Aliyyin Radyallâhü anhüm ve anissitteti bakıyetil-aşeratil-mübeşşirati ve anissahâbeti vettâbiîne el-Ahyâru minhüm vel-Ebrâr.
Ve Selleme teslîmen kesîran ilâ yevmil-haşri vel-karâr vahşürnâ meahüm bilutfike âmîn…
Allâhümmensur men nasaraddîn…

İnnallâhe ye’müru bil-adli vel-ihsâni ve îtâi zil-kurbâ ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy… yeızuküm lealleküm tezekkerûn. (16/90)

Ibâdallâh!.. Allah’ın kulları!..Bu şeref bu paye bu ünvan size yeter; Allah’ın kulları!.. Allah’a kul olma âlî payesiyle şerefyâb ve serfirâz olan, Allah’a kul olma şerefini ihraz eden, bütün şerefi Allah’a kulluğuna bağlı olan, şerefi O’na kullukla bulan Allah’ın şerefli kulları!..
İttekullâhe ve atîû. Allah’a karşı gelmekten, isyandan çok korkun; Azameti kadar, acziniz ve fakrınız kadar, büyüklüğü kadar küçüklüğünüz kadar korkun!.. İsyandan sakının ve saygı içinde ona itaat edin.Takva dairesi içine girin! Ayatı tekviniyenin esrarını kavrayın İlahi kelamla ve kendinizle tevfikini yapın!
İnnallâhe ye’müru bil-adli. Allah en geniş manasıyla adaletle; dosdoğru yolda sıratı müstakimde dürüst bir hayat yaşamakla emrediyor.
vel-ihsâni. En geniş manasıyla ihsanla; Mevlayı müteali görüyor gibi O’na kulluk yapmakla; her ne kadar siz O’nu görmeseniz de O sizi görüyor ve her halinize nigehban bulunuyor ya!..
Ve îtâi zil-kurbâ. Yakın daireden başlamak süretiyle yakınlara bir şeyler vermekle, yüce ve yüksek olan İslamiyetin ufkunuzda şehbal açması yücelmesi ve bayraklaşması uğrunda servetinizi sarfetmekle emrediyor.
Ve yenhâ anil-fahşâi vel-münkeri vel-bağy. Ahlaksızlığın her çeşidinden; büyüğünden küçüğünden gizlisinden açığından, Dinin kerih gördüğü, Rasulü Ekremin çirkin dediği şeylerden sizi menediyor. Dinin emirlerini dinlemeyip serkeşlik yapmanın, hakka baş kaldırmanın, huzursuzluk çıkarmanın her çeşidinden de men ediyor.
Yeızuküm lealleküm tezekkerûn. Size böyle vâz-u nasihatta bulunuyor, irşad ediyor ta düşüne, kendinize gelesiniz, istikamet bula, inhiraflardan uzak kala, rızasını kazanarak emnü eman içinde doğruların varacağı cennete dahil olasınız…

Ekımıssalâh innassalâte tenhâ anil-fahşâi vel-münkar…vele-zikrullâhil-ekbar…vallâhü ya’lemü mâ-tasnaûn… (Ankebut, 29/45)

HUTBE ZEKAT-2 (08 Aralık 1978)

ALLAH YOLUNDA VERİLEN BİRLER BİN DANE VERİR…
AHİRETTE ALACAKLILAR, ALLAHIN LUTFUYLA FAZLADAN VERDİĞİ SEVAPLARA DOKUNAMAZ…

EBU TALHA’NIN TEK GÜZEL BAHÇESİNİ ALLAH YOLUNDA İNFAK ETMESİ…
İBN-İ ÖMER’İN ÇOK SEVDİĞİ CARİYESİNİ ALLAH YOLUNDA HÜRRİYETE KAVUŞTURMASI…
ŞEMS’İN, YALAN OLDUĞUNU BİLDİĞİ HALDE, MEVLANA HABERİ GETİREN YAHUDİYE MALINI VERMESİ…
GÜNÜMÜZDE SAHABİ GİBİ VARINI YOĞUNU HİZMETE VAKFEDENLER VAR…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Len tenâlül-birra hatta tünfikû mimmâ tühıbbûn” (Ali İmran, 3/92)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Can ve mal sermayesini değerlendirmek, muvakkaten bulunduğunuz şu mezraada ziraat yapacağımız yerde Allahın bize verdiği bütün tohumları zahiren çürümek üzere yerin alkına atacak, hakikatta onların sümbüllenmesini temin edecek bir yola, bir duruma Cenab-ı Hak bizi lutfetmiş, hidayet etmiş çıkarmış. Burada iyi ve kötü, az çok büyük küçük, kıymetli kıymeztsiz Allah’ın yolunda vereceğimiz ve kullanacağımız her şey, bir bakıma toprağa gömülmüş bir çekirdek. bir habbe bir tane gibi, bağrında yüzlerce binlerce sümbül ve başağı yetiştirmeye müheyya bir ilk sebep, bir şart-ı adidir.

Allah yapılan bütün bu hasenatı, minimum olarak bire on lutfeder. Onun inayetidir. Bir iyilik yapar on mukabele görürsün. Ama malıyla Allah yolnuda cihadın minimumu bire yedi yüzdür… Ayet bunu sarih olarak ifade ediyor:

“Meselüllezîne yünfikûne emvâlehüm” (2/261)

Yedi tane başak çıkaracak ama her başakta yüz dane olacak, senin tek danenden. Tek tohum atacaksın, en az yedi yüz semere alacaksın. İnayetiyle Allah büyüttükçe büyütecek. Rahmetiyle derinleştirip derinleştirecek ve öbür alemde seni mesut ve bahtiyar kılacak.

İstidradi bir noktaya dikkatinizi istirham edeceğim. Başkalarının sizin zimmetinizde hukuk olabilir, başkalarına cevir ve zulüm yapmış olabilirsinz ve öbür alemde sizin hasenatınız alınır alacaklıya verilir. Verecek bir şeyiniz yoksa siz hasenatsız olarak kalırsınız. Daha doğrusu hasenattan mahrum kalırsınız. Ama bu ahz-ü ita, hasenat arasındaki sizin amelinize bire bir terettüp edenler arasında cereyan eder.

Allah’ın fazlının geliştirdiği ve yetiştirdiği şeylere başkalarının hakkı olarak, hak olarmak üzere elleri uzanamaz ve alamazlar.

Binaenaleyh Allah yolnuda şayet, senin birin yedi yüz olmuşsa, bu yedi yüze başkalarının eli uzanamayacak, hakkı dahi olsa sizde onuları alamayacaktır. Alacağı şey sadece senin birine karşı bir olanıdır.

Cenab-ı Nakkın sonsuz rahmeti, geniş merhameti, biri yedi yüz yapar, bazen yedi bin yapar bazen yedi milyon yapar. İbn-i Ömer’in ifadesiyle bu ayeti kerime nazil olnuca, birin yedi yüz olması, Allah Rasulü o denli duygulandı, öylezine incelmişkalbiyle Allah’a dönmüş teveccüh etmişti ki, bnun daha çok olmasını istiyordu.

“Allâhümme zidnî fî ümmetî”

Allahım! Ümmetim hakkında arttır, bunu da arttır diyordu.Yedi yüz, yedi bin, yledi milyon arttır Allahım! Senin rahmetin geniştir.

Ve ibn-i Ömer diyor ki: “Arkadan şu ayet nazil oldu”

“Vallâhü yadâ’afü limen yeşâü..” (Bakar, 2/261)

“İnnemâ yüveffes-sâbirûne…” (Zümer, 39/10)

Hak yolunda dişini sıkan, sabrı iktiham eden, bunlara haddi hesaba gelmez şekilde mükafat ve ihsan verilecektir diyordu.

Öyleyse ey kalbi hüşyar, kafası islami meseleleri anlar hale gelen müminler!

Vaziyetinizin nasıl kritik oduğunu düşüneceksiniz. Şu mezraayı alemde, bu vakkaten durduğunuz bu alemde, Allahın ihsan ettiği şeyleri olduğu gibi bırakmayacaksınız. Neşv-ü nema yollarını araştıracaksınız. Bir tohumu bir olarak bırakmayacaksınız. Bin ve binler yapmaya çalışacaksınız. Çünkü burası onun yeridir.

En sevdiğiniz şeyleri tereddüt etmeden Allah yolnuda vereceksiniz. Zira Allah en sevdiğiniz şeyleri orada size verecektir. Gönül bağladığınız kalbinizi kaptırdığınız, meftun olduğunuz, sizi çepeçevre saran dünyanızdan verdikçe Allah ukbanızı verecektir, ahiretinizi ve dünyanızı mamur kılacaktır.

Mevzumuza esas teşkil eden:

“Len tenâlül-birra hatta tünfikû mimmâ tühıbbûn” (Ali İmran, 3/92)

ayeti kerimesi nazil olmuştu.

Sahabe-i kiram dinlediğimiz gibi dinlemiyordu. Sahabi ayat-ı Kuraniyeyi dinlerken semanın dudakları yere inmiş gibi, yerin kulağı semaya yükselmiş gibi, bu iki alem yanyana gelmiş gibi Allah’ın huzurunda melek ve Peygamber arasında vahyin ahz-ü itası havası içinde meselelere kulak veriyor, uyanık bir gönülle onun gönlüne yerleşmesini düşünüyor, temine çalışıyordu.

Ayet nazil olmuştu herkes bayram ve seyran içindeydi. Allah bu ayetinde ferman ediyordu:

“Birr-ü takvayı elde etmek için iyi insan olmak için ve Allah karşısında korunur hale gelmek için, en sevdiğiniz şeyleri Allah yolunda tohum olarak toprağa atacaksınız, ta öbür alemde hem Hakkın sevdiği, hem de sizin sevdiğiniz şeyleri elde edesiniz.

Herkes öyle bir yarışa girmişti ki Ebu Talha gibi birisi, Fureyha nâm bahçesi vardı ki, Rasulü Ekrem içinde oturuyor, soğuk sularından içiyor meyvesini yiyordu. Sabah akşam Fahrı kainat Efendimiz o bahçeye teşrif etmezse, Ebu Talha kendini mağmûm ve mükedder sayıyordu.

Ayeti duyar duymaz anamız Ümmü Süleym’in yanına gitti:

“Hanım!” dedi, “Bir ayet nazil oldu, bahçende nen var nen yok çıkar onların hepsini dışarıya, ben bu bahçeyi ikimiz namıza Allah’a vereceğim!”

İbn-i Ömer’in harplerden elde ettiği esirleri vardı, kimi seviyor hangisine daha fazla gönül veriyorsa onları Allah yolunda dağıtıyor, infak ediyordu. Hürriyete kavuşturuyordu. İslama bağışlıyordu.

Onun için Hz. İmamın göznüe girmek için namaz kılıyordu esirler, esireler, oruç tutuyorlardı muttasıl, geceleri ihya ediyorlardı. O da kim geceyi ihya eder, kimin gecenin zülüfleri üzerinde iki damla gözyaşı bulunursa, ertesi sabah kalkıyordu, hadi seni Allah için hürriyete kavuşturdum diyordu.

Onu bu mevzuda böyle safiyane gören bazı kimsler:

“Ya Abderrahman! Vallahi bunlar sadece seni aldatıyorlar, hiç biri gönülden namaz kılmıyor, gönülden oruç tutmuyor!”

İbni Ömer tebessüm eder: Şems’in Mevlanadan haber getirdiğini söyleyen Yahudiyı tebessüm ettiği gibi, tebessüm etti ve :

“Vallahi Allah için bizi kim aldatırsa biz aldanırız, sne tatlı aldanmadır ki ben Allah yolunda aldanıyorum!” diyordu…

Hani Yahudi etekleri cevherlerle dolacak diye Şems’in huzuruna çıkmış, Mevlanadan haber getirdiğini söylemişti. Sonra da cüppeyi, ridayı, daha dice paraları eteklerinde buluvermiş ve ordan uzaklaşırken de:

“Şems! Ben seni aldattım yalan söymledim” demişti. Şems tebessüm etmiş:

“Yalan söylediğini siliyorum, ben bu meselenin Mevlanadan gelen haberin yalanına verdim bunları. Sen doğru söyleseydin canımı verirdim ben bu işe!…”

İşte ibn-i Ömer”, Kim bizi Allah için aldatırsa aldanırız biz burda; değil mi ki namaz kılıyorlur, değil mi ki oruç tutuyorlar, değil mi ki geceleri ihya ediyorlar ben hürriyete kavuşturuyorum onları…Zira Allah ferman ediyor:

“Len tenâlül-birra hatta tünfikû mimmâ tühabbûn”

“Sevdiğniizi vermedikten sonra birrü takvaya ulaşamazsınız…

Muhterem Müslümanlar!..

Bu hissin içinizde, cemaatin içinde, ictimaimiz içinde belirdiği bir dönemde yaşıyoruz. Ben artık semada bulutun bulunmadığı o devrin çok geride bırakıldığı kanaaatındayım. Yerin ot bitirmediği o devrin çok geride bırakıldığı kanaatındayım. Ferhat dağı delmiş ortalığı su almıştır artık. Ortalık çemenzâra dönmütştür artık. Hiss-i semahat gelişebildiği kadar gelişmiştir artık. Düşmanlarımızı hasımlarımızı. dahilî ve haricî kafirleri dehşete, endişeye tedirginliğe sev etmektedir.

Zira müminlerin hiss-i semahati üzerinde kurulan şeyleri görüyorlar. Her sene yüzlerce yurtlar, yüzlerce kurslar ve binlerce talebe himaye edilmektedir. Dün şafağımızde bir yalancı parlaklığın bulunmamasına, ufkumuzda bir yalancı şimşeğin çıkmamış olmasına rağmen, Mevlanın sonsuz nimetlerine binlerce hamdü senalar olsun…

Milletin kalbini şumuşattı, evvela kasvetli kalplerimiz eridi, ondan sonra semamızdan kasvetli bulutlar silindi, yağmur yağmaya başladı, ortalığı sel aldı, etraf çemenzâra döndü, bülbüller şakımaya başladı, vapurlar hareket etmeye başladı, az bir şey kaldı, sizin ortaya dökeceğiniz semahat hissinizla, sizin cömertliğinzle, sevdiğiniz şeyleri Allah yolunda vermenizle halledeceğiniz az şey kalmıştır Alalhın lutfu keremiyle yapacağımız şeylerle makberinde Aleyhissalatü veseslam’ı mesrur, ruhu pür-fütûhunu memnun edeceksiniz. Allah’ı hoşnud edeceksiniz, ervah-ı şühedayı mesud edeceksiniz.

Hiss-i semahate hız verinizç Allah için sevdiğiniz şeyleri Allah yoluna dökünüz Allah için. Yapılması gerekn şeylerin bir kısmı yapılmış, yapılması gerekn çok şeyler vardır badema yapılacaktır.Bir an evvel tez elden bunları yapmak süretiyle çatımızı çatalım, huzursuzluğa son verelim, anarşiyi bitirip tüketelim Allah’ın lutfu keremiyle.

Bu memlekette kem sözler, bozuk laflar kötü bakışlar, kin ve nefret dolu kalpler kalmasın, silinip gitsin inşallah.

Bu iş bir parça yapılmıştır, pek azı kalmıştır, yapılma istidadındadır. Cenab-ı Hak bu yolda olanları kaim ve daim eylesin…

Ben bir Sahabiye adım adım yaklaşmış, hissi semahati içinde üç beş seneden beri tanıdığım ve bulduğum kimseler var ki bana Sahabi tablosunu hatırmlatmaktadır.

İnanır mısınız? bütün varını yokunu hizmete vakfeden yüzlerce insan vardır. Çocuklarına bir şey bırakmadan, Ebu Bekir gibi “Onları Allah’a bıraktım!” diyecek kadar bu mevzuda cömert ve civanmert kimseler vardır.

Haddim nedir? Benim boyumu aşkın bu mevzuda, her şeyimi vermek istiyorum diyen niceleri vardır ki, buna mevlam şahittir, onların da kalbine Allah şahittir, içten mi söylüyorlar? Karışmam!..İçi Allah’a havale ediyorum…Ben here şeyimi vermek isityorum diyorlar. Senelerden beri oyaladığım arkadaşlar vardır. Ve bunları gördükçe içim ferih ve fehur sevinçle doluyor, huzurla doluyor, layık ve seni memnun edecek bir cemaat yetiştirmeye başladı.

“Sayende ya Rasulallah!” diyorum. Sayende ya Rasulallah…

Yapılan iyilikler çürümedi, yok olmadı, millet hatırlıyor, her şeyi biliyor. Mevla her şeye nigehbandır. Yapılan iyiklikler denize atılsa bile Halık bildi. Nemalandırdı ve geliştirdi. Bir nesil yetişti. Ebu Talha’nın arkasında Ebu Dahdah’ın arkasında, Muaz ibn-i Cebel’in arkasında, Hüzeyfetül-Yemaninin arkasında bir nesil yetişti…

kollarımızı geriyor, önüne karşısına dikiliyor ve ona diyoruz ki: Hayır! Servetinin bir kısmını çoluk çocuğuna bırakman lazımdır, onlara zulüm olur, onları halk arasında tekeffüf eder duruma getirmektense, bir şey bırakman daha hayırlı olacaktır. Mevlaya binlerce hamd ve sena olsun bunları gösterdi. Bataklık içinde iremin bağlarını yarattı Mevlam bizlere.

Semamızda şimşek yokken binlerce müterakim bulut gönderdi rahmet elinden. Bu, samimi gönüllere, samimi düşüncelere bir lutuftu.

Artık çok şey olmuştur. İşin azı kalmıştır. İşin, düzen işinin, nizam işinin azı kalmıştır. Gönüllerin huzura kavuşma işinin azı kalmıştır. İtminanı elde etmenin azı kalmıştır.

Kafir küfrüyle çığırtkanlık içindedir. Bağışlayın gebermek üzere heyecan ve helecanla tepinirken, tabi ki bomba patlatacaktır. tabi ki devlete gaile olacaktır. Tabi ki polisi vuracaktır, tabi ki askere karşı gelecektir.

Zira 3 asırdan beri gelişen küfür, şahs-ı manevisiyle bağışlayın, geberme heyecan ve helecanlarnı içindedir. Silinip gitme heyecan ve helecanları içindedir. Alnımıza gelen, kasığımızdan yediğimiz., yerde mezbuh bir behimenin ayaklarının bize isabet etmesinden vetekmesinden ibarettir.

Öyle ise ümitvar olunuz!..İçinizde inşirahla dolunuz.

Aleyhissalatü vesselam yolunda varınızla yokunuzla cihada koyulunuz. Cenab-ı Hak lutfedip başlattığı şeyi lutfedip bitirecektir. Başlattığı şeyi hitama erdirecektir.

Allah hitama erdirsin. Bizde de sevnici doruğa ulaştırsın. Devletin beklediği, hükümetin beklediği, askeriyenin beklediği zabıtanın beklediği huzur dönemi, saadet dönemi, insanların birbirini öldürmediği dönem, kana girilmediği dönem, gözü dönmüş vahşilerin silindiği dönem…baştaki ve ayaktaki bunu idrak edecek, herkes gönüllerin fethi gibi büyük bir mesele karşısında rukuya ve dize gelecek, hakmış ama aldanmışısz diyeceklerAllahü teala ite ite bizi ona doğru götürüyor.

Binlerce gailenin altından kalkılmazlığı karşısında, artık her kademede ve herkes, her seviyede ve herkes mesuliyet duygusunun insanlara telkinin büyük bir rükün ve büyük bir mesele halinde ele alınmasında itttifak halinde ve isrardadırlar.

Allah semeresini ihsan eylesin….

Ve Selleme teslîmen kesîran ilâ yevmil-haşri vel-karâr vahşürnâ meahüm bilutfike âmîn…
Allâhümmensur men nasaraddîn…

HUTBE ZEKAT- 3 (15 Aralık 1978)

CEMAAT VE MİLLET BİR VÜCUDUN AZALARI GİBİ OLMALI, HİSS-İ SEMAHATLE BİRBİRİNE KOŞMALI…
SAHABENİN KISA ZAMANDA İMPARATORLARI DİZE GETİRMESİNİN SEBEBİ, YEK-VÜCUT OLMALARI…

HARBE GİDECEK BİR ŞEYLERİ OLMAYAN BİR CEMAATİN AĞLAMASI ÜZERİNE AYET GELMESİ…
EBU TALHA’NIN, EBÜ HÜREYRE DOYSUN DİYE ÇORBA TASINA KAŞIĞINI BOŞ GÖTÜRMESİ…AYET GELMESİ…
SİMALARINDAN TANINAN YETİŞEN NESLE SAHİP ÇIKILMALI…
YAVUZ SULTAN SELİM’İN, İDEAL VE ÜMNİYYESİNİ İFADE ETTİĞİ ŞİİRİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“…lâ yes’elûnennâse ilhâfâ…yasebühümül-câhilü agniyâe mineta’affüf…” (Bakara, 2/23)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Mahlukat arasında birbirinden ayrı iken, bir vücudun uzuvları halinde olma durumuyla serfiraz kılınan sadece insandır.

İnsandır ki aldığı şey, verdiği şey, ayrı ayrı olmasına rağmen adeta bir vücudu besliyor gibidir aldığı ile verdiği ile.

İnsandır ki bütün kainatla insanlık adına bir münasebet tesis der. Elde ettiği şerefler kendi nev’ine ait olur.

İnsandır ki yine nev’i adına bir felaket kendine raci olursa onu başaşağı getirir.

İnsandır ki herkesin ayrı ayrı kaderi olduğu halde, bir kader birliği havası içinde, bütün başaşağı gidişler beraber olur, yukarıya doğru çıkışlar da beraber olur.

Topyekün insanlık mesut olur veya topyekün insanlık talihsiz ve bedbaht olur. İnsan iradesiyle bu bezmi hazırlar. Bu işi becerir. İnsanın iradesine yüklenen ve iradesiyle mükellef kılan ahkâm-ı İlahî sayesinde Kur’an’ın emirleri sayesinde insan, bu matlub olan vahdeti tesis eder.

Ve hakiki sağlım, Allah indinde memnuniyet verici, hadisin ifadesiyle: “Bünyan-ı mersûs” cemaat o zaman teessüs eder

Diğergam olma havası içinde, bedbinliği bırakma havası içinde, nefsi ve kendi hazları endişesi içinde yaşamayı bırakma havası içinde, biraz agyâr-endîş olma havası içinde, gayrın ocağı ve ateşi içinde yanma havası içinde cemiyyet ve cemaat teessüs eder.

Başkaları bunu ütobik bulsa bile tessesüs eder.

Bu noktaya işareten Fahrı Kainat Efendimiz buyururlar ki:

“İnsanlar birbirlerine karşı, bir vücutta, o vücudun azaları gibidir, bunlardan herhangi birisindeki arıza, kendisini diğerlerinde de hissettirir, onu rahatsız ve uykusuz bırakır”.

Bir fert diğer ferdin kolu kanadı…

Bir fert diğer ferdin başı bacağı…

Bir fert diğer ferdin gözü dimağı…

Bir fert diğer ferdin uzuvlarından herhangi birisi…

Sıhhatli icitimaîyi, biz işte bu hava içinde görüyoruz.

Onun için Fahrı kaniat Efendimize minnet sadedinde, nimetlerini anlatma sadedinde ferman ediyor:

“Vezkürû nı’metellâhi aleyküm” (3/103)

“Rabbinizin o nimetini hatırlayın. Bölük pörçük parça parça yaşıyordunuz, hatırlayın! Uçurumun kenarında bulunduğunuz dönemi hatırlayın. İnsanî şeref ve haysiyeti yitirdiğiniz dönemi devreyi hatırlayın, diğer mahlukat ve cemadat gibi tek başınıza kendi kaderinizin kavgasını verdiğiniz dönemi hatırlayın!

Eşya ve hadiseler size düşman, devrinizde cereyan eden hadiseler size düşman ve bu feleğin çarkları altında kıvrım kıvrım payimal olduğunuz dönemi hatırlayın!..

Kalplerinizi te’lif etti sizi birbirinize sevdirdi, bir vücudun uzuvları haline getirdi, diğergam kıldı, dertlerinize karşı müteessir, lezzetlerinize karşı mütelezziz olan gönüller size ihsan eyledi.. Sizleri “Bünyan-ı Marsûs” haline getirdi.

Bu devr-i Risaletpenahî’de değişen bir cemaatin halini ifadeden ibarettir. Hiçken varlık cilvesi gösteren bir cemaatin halini ifadeden ibarettir.

Öyleyse bu Cemaat-i İslamiyenin Allah nazarında kıymet kazanması, kalplerin te’lifine bağlıdır. Bir vücut haline gelmeye bağlı.

Bunu da bugün için halledecek mesele ancak hiss-i semahatimiz, civanmertliğimiz olacaktır.

Varı kullanma, var olacak şeyi bekleyip kullanma anını intizar etme…

Var olanı kullanacak, var olacak diye bekleyen, var olduğu zaman kullanmaya niyet edecek, o da kullanmış gibi olacak ve böylece Allah’ın bize olan nâmütenâhî ihsanları, ahiret hesabına değerlendirilmiş ve nemalandırılmış bulunacaktır.

Rasulü Ekrem Sallallahü aleyhi ve sellem, her tarafı saadet gamzeden bu dönemin ortasında, hâlenin içinde ay gibi; Nabi’nin ifadesiyle onu ne güzel dile getirir:

“Değildir hâle çıkmış cami içre kürsiyyi vâzâ Gürûhu encümen nûr ayetin okur tefsir eder mehtâb!”

Etrafında yıldızlar, onların ortasında ay gibi, nur ayetini nur topluluğa tefsir eden Nur İnsan!..

” Fahrunnûr, Zâtünnûr, Mebdeünnûr, Menşeünnûr olan Hz. Rasulü Ekrem Sallallahü aleyhi ve Sellem…

Bu topluluğu temin ve tesis buyurmuş. Artık her şeyden emin, hayata gözlerini kapayıp gidebilir…

Devir öyle bir devirdir ki, bu neşv-ü nemanın gelişmesine mani engel, dahilî haricî bir sürü mania var.

Yahudi Müslüman için pazarını bırakıp gitme niyetinde değil, Medine’den ayrılma riyetinde değil…

Roma’nın İmparatoru Hirakliyüs, İran mparatorları sasaniler, Arabistan’daki bu gelişmeyi kendi başına bırakma niyetinde değiller.

Mekke’rnin müşriki değil, Kureyza’nın Yahudisi, Kaynuka’nın, Nadır’ın Yahudisi değil…

Çepeçevre düşmanlık çemberleri içinde bir cemaat, var olma mücadelesi verirken nasıl oldu bütün bu maniaları aştı? Nasıl oldu; biz bir ambargo karşısında akla karayı seçiyoruz. Dudaklarımızdan canlılığın alameti silinip gidiyor, kalplerimizde hayat adına gamzeden bir şey kalmıyor…

Nasıl oluyor ki çemberin bin tanesi revnektarlığını muhafazanın yanıbaşında, adım adım kitleleşiyor gelişiyor, büyük bir vakûm haline getiriyor, iki üç sene sonra İmparatorları yıkacak hale geliyor?

Cemaatin yekdiğerinin uzvu haline gelmesiyle;

Sadi’nin ifadesiyle; Cemaatin yekdiğerinin uzvu haline gelmesinde bu…

Cemaat muhakkak ki çok şeye sahip değildi. Ellerinde büyük servetleri yoktu. Fakr-u zaruret içindeydiler. Kur’an okuduğum ayetiyle bir yönüyle bunu anlatıyor: Allah yolunda Cihaddan dahi geri kalıyorlardı. Zira ne sırtında taşıyacağı bir heybesi vardı, ne beline bağlayacağı bir kılıcı vardı ne de binip cihad edeceği bir atı vardı.

Bir savaşa hazırlanılırken, Tebük olsun, başkası olsun, herkes elindeki imkanlarıyla oraya geliyordu.

Yemenli Eş’arilerin cemaatinin olduğunu söylüyor tefsirciler. Başkalarının olma ihtimali de var.

“Ya Rasulallah! Harbe gitme imkanlarını bize verir misin? Fahrı kainat Efendimiz bir şey yapacak imkana sahip değildi.

“Lâ ecida mâ ahmilüküm aleyhi” buyurdu.

Sizin yükünüzü üzerine koyacağım bir merkûbum yok, size yapacağım herhangi bir yardım yok…Kenara çekildiler. Geleni bekliyorlardı. İştirak edenlerin durumunu tetkik ediyorlardı. Ve için için ağlıyor, gözyaşlarıyla gözlerini ıslatıyorlardı.Tescil-i Sema ulaştı:

“Tevellev a’yünühüm tefîdu mineddem’ı hazenen ellâ yecidû…” (Tevbe, 9/92)

“Habîb-i zî-Şân’ım! Sen farkında değilsin! Senin yanından ayrıldılar ya! İnfak edecek şey bulamadıklarından ötürü, şakır şakır gözyaşı dökerek ayrıldılar” diyor.

Sema konuşuyor, Rab konuşuyor, tebcil geliyor ve elden tutuluyor. Burdaki anlayış bu…Okuduğum ayette de:

“…lâ yes’elûnennâse ilhâfâ…yasebühümül-câhilü agniyâe mineta’affüf…” (Bakara, 2/23)

“Siz onları bilemezsiniz agniya zannedersiniz, cahiller onları zengin zanneder…

Sinelerine taş bağlamışlardır…..

…demin şu minbere çıkarken….belimin ağrısından ötürü belime sıkıca bağladığım kuşağım, hendekte çalışırken kasıkları üzerine taş bağlayan Sahabenin tedaîsini yaptırdı bana…..hislendim kendi kendime…….

Fahrı kainat Efendimiz, o gün iki kasığı üzerine sıkıca iki taş yerleştirmişti, açlığından şikayet eden bir Sahabi, fırsat bulup da taşın birini gösterince, Allah Rasulü eteğini yukarı doğru kaldırmış, mübarek göbeği üzerinde iki taşı göstermişti….karın yukarıya doğru çıksın, açlık hissedilmesin, mide çok şey yeme lüzumunu duymasın; bu bir yoldu başvurmuştu…

“Ta’rifühüm bisîmâhüm”

“Sen onları semalarından bilirsin!”

Ebu Hüreyre der ki: Rasulü Ekrem biz açları simalarından tanırdı…Bu işin bir yönüdür…Vaktinizi alacağım..Ayetten anladığım iki manadan bir yönü budur,

Siz onları simalarından tanırsınız…Baksanız hakikaten başkaları için koşan, yemeyip yediren, aç durup yediren, giymeyip giydiren o insanları zengein zannedersiniz, haddı zatında ne evlerinde ne de eteklerinde ne de ellerinde bir şey yoktur.

İşte çok duyduğunuz ve haklarında bir ayetin başlarına sorguç gibi takıldığı iki büyük Sahabenin, künyesiyle kendilerini tanıdığımız iki büyük Sahabenin hakkında nazil olan ayetin ışığı altı vakaya:

Ebu Hüreyre açlığı ile kendini tanıyan Fahr-ı kainat Efendimize sık sık müracaat eder. Buhari Müslim’de kaç defa o evdeki çanağa dudağını götürmek süretiyle süt içtiğini bahseder bize.

“Çocuklar başıma basar geçerlerdi sar’alı Ebû Hüreyre diye. Allah Rasulü yanımdan geçerken elimden tutar:

“Gel!” derdi “Yâ Ebâ Hüreyre!”

Eve götürür ikramda bulunurdu…

Ramazandı…

Açtım!…

Halimi geldim Rasulü Ekrem’e açtım!..

– “Ya Rsûlallâh! Dermanım yok!” dedim

– “Bunu götürecek kimse yok mu?” dedi.

Az bir topluluk vardı, kimseden ses çıkmayınca, Ümmü Süleym’in o merdane kocası:

– “Ben!” dedi “Yâ Rasûlallâh!”…”Ben götüreyim misafir edeyim!”

Vakıa Ebû Talha’nın bağ bahçesi vardı ama, İslam için her şeyin sarfedildiği devirde, elde avuçta bir şey kalmamıştı. Hususiyle ambarda erzok depolarında yiyecek bir şeyler kalmamıştı.

İftar vaktiydi, eve geldi, ev sahibi ve misafir..Hanımının yanına sokuldu Ebu Talha…Allah Rasulünün uzaktan akrabası Ümmü Süleym, büyük kadın! Şerefli Sahabi Enes’in anası…

– “Hanım! Ben misafir getirdim Rasulü Ekrem’in iş’ârıyla işaretiyle…İkram edeceğimiz bir şey var mı?..Gönül hoş edeceğiz!…”

– “Efendi! Bir çorbacık var ki, çocuklar için hazırlamıştım iftara!..Arzu edersen misafire koyalım, çocukları da yatırıveririz, misafirin karnını doyuruveririz; değil mi ki sen erkeksin! Rasul-i Ekrem’in teklifini kabul ettin, bu aziz misafiri bin yümün ve bereketle evimize getirdin!..Devs’in Aslanına bir çorba içirelim, Ebu Hüreyre’ye bir çorba içirelim..”

Çorba iki kişiyi bile doyuracak kadar değildir. Onun çaresini de bulacaktır hüşyâr dimağ…

– “Işığı parlatma bahanesiyle lambayı söndürürüm, ev sahibi olarak Ramazan iftarında kaşığı boş getirir götürürüm. Misafirim ben yiyorum zanneder, o da yer içer gönül rahatlığı içinde karnını doyurur…”

Planlana şey iftar sofrasında sahneye konur….

Melek seyretmekte…

Semek seyretmekte…

Ötesinde Melik seyretmekte…

Mâlik seyretmekte…

Bütün kevn-ü mekan bu tatlı tablınonu seyrine dalmakta…

Işık parlatalım diye söndürülür…

Ebu Talha’nın kaşığının tabağın kenarına deyip kalktığının sesi duyulur…

Ebu Hüreyre yer karnunu doyurur…

İki ferih fahûr gönül, sabah namazında ilk saflarda yerlerini alırlar.

Fahr-ı kainat Efendimiz döner, tebessüm içindedir. Dudağında bin tane gül gamzetmeye başlamıştır. Yüzünde arz-ı beşâşet vardır:

– “Ne ettiniz ki bugün gökleri memnun ettiniz?..

Ne ettiniz ki meleklerin eteklerini mücevherlerle doldurdunuz?..

Ne ettiniz ki sema dile geldi…

Allah bana ferman etti”:

“Ve yü’sirûne alâ enfüsihim velev kânû bihim hasâsah!” (59/9)

“Kendileri aç susuz aç, bî-ilaç oldukları zaman bile başkalarını nefislerine tercih ederler fermaı Sübhanîsi nazil oldu…

– “Ya Rasulallah! Ser-encâm budur. Sofraya böyle oturduk, çorbayı böyle içtik böyle bitirdik, her şey sessiz samit infiali içinde gece karanlığı samit infiali içinde… Ve her şeyin zimamı elinde olan Allah konuştu Celle Celâlühû…

Simadan ihtiyacı arz etme, aç bî-ilaç oluşu arz etme, derman olarak koşma…Bu, meselenin bir yönüdür.

Bir diger yönü var ki ayet ona parmak basıyor:

Allah yolunca mücadele ve mücahede edecek topluluk var…

Allah yolnuda bu büyük davayı tekeffül eden gençlik var…

Allah yolunda istikbali bayraklaştıracak bir nesil yetişmekte…

Siz onları simalarından tanırsınız…

Onlar iki tehlike ile karşı karışyadır: Ya dünyaya inhimak edecek kendi dünyalarını tamir etmeye çalışacaklar veya dış mihrakların elinde payimal olacaklar.

Simalarına baktığınız zaman tanırsınız,,,

Üniversite koridorlarında liselerin sınıflarında, sokaklarda ve kaldıkları evlerde, barındıkları yurtlarda yuvalarda ve kurslarda…

Simalarına baktığınız zaman tanırsınız…

Himmet isteyenleri tanırsınız…

İnayet elinin kendilerine uzanmasını bekleyenleri tanırsınız…

İmkansızlıktan, yürüyelim derken yolda kalanları, ifsâra uğrayanları tanırsınız., hedefe giderken yolda kalmışları tanırsınız…

Yapacağınız semahati bunlar için yapacaksınız…

Bu büyük potansiyeli harekete geçireceksiniz…

Bu büyük bayrağı omuzlarında taşıyacak nesilleri yetiştireceksiniz…

Sohra Ruh-ı revan-ı Muhammedî şehbâl açınca, göklerin nura garkolduğunu göreceksiniz…Bin minareden bir sesin, melekler tarafından görüldüğünü, Allah tarafınhdan işitildiğini müşahede edeceksiniz…

Sözler ilham ettiği şeylerle, ben hiç yokken girizgah buluyorum:

Gök nûra gark olurnice yüz bin minareden,

Beklediğimiz gün şehbal açınca Ruh-ı revân-ı Munammedî,

Ervah cümleten görür Allahü Ekberi,

Akseyleyince arşa Lisan-ı Muhammedî,

Sultan Selim-i evveli râm etmeyip ecem,

Fethetmeliydi Şân-ı Muhammedî.. .

Sallallahü aleyhi ve Sellem…

Hz. Muhammed Dünyası…

Varlık O’na feda olsun!..

Ruh O’na feda olsun!..

Kevn-ü mekan O’na feda olsun!..

O’nu hoşnud edecek bir düzeni kurmak istiyoruz…

Ruh-ı pâk-i Nebevî’yi mesrur edebilecek bir havanın gönüllere oturmasını arzu ediyoruz…

Bu arzu ve isteğimizde, Mevla bizi haybet ve hüsrandan muhafaza buyursun!…

HUTBE ZEKAT-4 (22 Aralık 1978)

HER DERDE YOLUNDA ÇARE ARAMALI…
ALLAH YOLUNDA İNFAK ETMELİ, KENDİMİZİ KENDİ ELİMİZLE TEHLİKEYE ATMAMALI…
KOLTUKLARA SOFRALARA GÖMÜLMEK, ELİMİZLE KENDİMİZİ TEHLİKEYE ATMAKTIR…

TARİHTE, İSTANBUL’U FETHETMEK İÇİN TEŞEBBÜSLERİN OLMASI…
HZ.EBU EYYÜB EL-ENSARİ’NİN “ELİNİZLE KENDİNİZİ TEHLİKEYE ATMAYIN!” AYETİNİ YORUMLAMASI…
HZ.EBU EYYÜB’UN: “BENİ İLERİLERE GÖMÜN!” DEMESİ…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“Ve enfikû fî sebîlillâhi velâ tülkû bieydîküm ilettehlükeh…” (Bakara, 2/195)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Her maddi ve manevi yümün ve bereket, onu getirecek bir kısım adi şartlara bağlıdır.

İnsanları bekleyen maddi manevi her tehlike, yine onu bertaraf edecek bir kısım adi şartalara bağlıdır.

Aşağıdan yukarıdan, sağdan soldan önden arkadan, tehacüm vaziyetinde mütedahil daireler gibi bin bir belanın içinde bocalayan bir millet, bu bela ve musibetlere karşı herhalde bir korunma yolu bulacaktır ve bilecektir.

Bir şart-ı adi olarak buna başvuracak, bunu kullanmak süretiyle Allah’dan istimdad edecektir.

Ve Allahü teala bizi çepeçevre saran, alem-i İslamiyeti saran, insanlık alemini saran bu bela ve musibetleri bertaraf edecektir.

Ama her dert, her musibet ne ile bertaraf edilir?

Evvela illeti bilmek gerekmez mi?

Tedavi yollarına tasaddî etmek ikinci iş değil midir?

Kendi edası ve havası içinde:

“Bil illeti kıl sonra müdâvâta tasaddî,

Her merhemi her yârene derman mı sanursun?”…

diyen şair bunu anlatmamakta mıdır?

Tabi ki evvela hastalığı keşfedeceksin ve sonra bu maraza ne ile muâlyecede bulunur ona bakacak, o mualece ile mualecede bulunacaksın.

Sizin allerjiniz var elli defa yüz elli defa sizi teste tabi tutarlar, sağınızdan solunuzdan yüzlerce iğneyi vucudunuza zerk ederler. Niçin?..

Dıştaki polenlerin hangisine karşı allerjinizin olduğunu tesbit etmek için…Ve bu, yolnuda bir mualecedir. Hakiki mikrobu tayin ve tesbit edip, onun başını ezebilecek çareyi buluncaya kadar araştırır ve onunla mualecede bulunur.

Çepeçevre felaket, bela ve devahi ile sarılı, kurtulma azmini kazanmış, insanlığı kurtarma gücünü kazanmış bir millet, çepeçevre bu musibet ve belalara karşı, çare olarak elbette başvuracağı bir şey vardır.

Allah’ın yaratacağı şeyleri yaratması için şart-ı adi olarak kabul edeceği bir şey vardır. Mühim olan ayat-ı tekviniyede ona dokunmak, onu kurcalamak, onu harekete getirmek ve onunla yürümektir.

“Ve enfikû fî sebîlillâhi…”

“Allah yolnuda infakta bulunun”.

Dimağınızın zekatını verin, ilminizin zekatını verin, gençliğinizin zekatını verin, zindeliğinizin zekatını verin, servetinizin zekatını verin, hür olmanızın zekatını verin, devlete sahip olmanın zekatını verin, Allah’ın size verdiği her şeyin zekatını verin…Verin de:

“Velâ tülkû bieydîküm ilet-tehlükeh” (2/195) Elinizle kendi kendinizi tehlikeye atmayın!…

Zira bugün vermeme, yarının tehlikelerini doğuracak bir davranıştır.

Bugün müesseseleri boş bırakma, yarın sizi zehirleyecek yılanların çıyanların yetişmesine neşv-ü nema bulmasına zemin hazırlama demektir.

Ayeti ben kendim izah etmeyeyim. Nüzûlüne sebep nedir, şerefli Sahabi nasıl anlamıştır, fem-i güher-i Nebevîden nasıl şeref-sudûr olmuştur, onun içinde anlamaya çalışalım…

İslam orduları daha birinci asırda, Bizansın şarka doğru ilk kapısı sayılan İstanbul önünde; Antakya, Gaziantep, Erzurum çoktan sükut etmiş Bizansın elinden çıkmış, Emevîlerin bidayetinde İslam ordusu içinde taşıdığı Sahabi ile, İstanbul önlerine kadar gelmiş, Sahabi bütün coşkunluğu ve civanmertliği ile orada sağa sola koşuyor:

“Letüaftehunnel-kostantîniyyetü felenı’mel-emîru emîruhâ velen’mel-ceyşü zâlikel-ceyş”

Nübüvvet semasından cevher dökülmüş; hükümdara ayrı, askere ayrı cevher dökülmüş. Arap arap yarımadasından, eteklerini açmış sema-ı Nübüvvetten dökülen bu şeylerden istifade için aylarca belki yıllarca yol meşakkatine katlanmış yıkılmaya müheyya bizansın köhne surları üzerinde dikilmiş, eteklerini mücevherlerle doldurmak istiyor. Nebiler Nebisi:

“İstanbul’a sevkül-ceyş yapan, fetheden emir ne güzel, fetheden asker ne güzel demişti”

Fethedileceği ana kadar bu aşk ve şevk içinde koşmayan kalmamıştı.

Yıldırım yanıp tutuşmuştu ama Allah nasip etmemişti… Kendinden tam yüz sene sonra, adı Allah Rasulünün adı, devrine göre Mihdiyyeti temsil eden büyük hünkar, sultan ibn-i sultan, Hz. Muhammed Fatih Han, rahmetumllahi aleyhi ve l-gufran hazretleri fethedecektir.

İlk asırda Sahabi, İstanbul’un surları önünde ve coşmuş…Surlara kendini çarpıyor yıkmak için…Eteklerini cevherlerle doldurmak için…

Arada konuşmalar oluyor…Konuşmalar arasında çok yaşlı Sahabi, Ebâ Eyyüb el-Ensari Hazretlerinin, İstanbul Müslüman memleketi olacak diye ilk nişan taşının, saadet asrından kopup oraya gelen, mezarlaşan, abideleşen, duaları için bir manyetik alan meydana getiren, bura da Rasulüllah’ındır diye bir çizgi taşıyan Ebâ Eyyüb el-Ensa Hazretlerinin:

“Velâ tülkû bieydîküm ilettehlükeh…

Yanan ziftler bezirler dökülüyor, yağlar kızdırılıp yukarıdan aşağıya dökülüyor…

Sen seyret ki Sahabi bunlara karşı gülüyor!..

Başının yüzünden etleri dökülürken “Oh!” diyor…

“Füztü vallâhi ve Rabbil-ka’beti…

“Kurtuldum diyordu…”Nı’mel-ceyş sırrına erdim!” diyordu…

Ve bir söz, bozgun yapan bir söz yayılıyordu kulaktan kulağa…

“Velâ tülkû bieydîküm ilettehlükeh…

“Kendinizi elinizle tehlikeye atmayın!”

Bu söz Ebâ Eyyûb el-Ensarî Hazretlerinin kulağına kadar gitti ,sesini çıkarabildiği yükseltebildiği kadar haykırdı:

“Cemaat!..Yanılıyorsunuz!..Bu, elinizle kendinizi tehlikeye atma demek değildir!..Yeri gelince biz elimizle kendimizi tehlikeye atarız. Hayber’in içine atılacak bir gerekiyorsa, Haydar-ı Kerrar gibi mancınığa oturur da, düşmanın içine atılıveririz, yine de tehlike demeyiz! Siz yanlış anlıyorsunuz!…”

“Biz cihad ettik, site İslam devleti kurduk, her tarafta İslam’ın hükmü geçiyor, İslam’ın sikkesi geçer hale geliyordu. Kendi kendimize şöyle düşündük: Ensarn ve Muhacirin gençleri kendi kendimize şöyle düşündük: Hicret ettik cihad ettik, hicret edenleri barındırdık, gayrı bundan öte ev ve yurt sahibi olalım, hanımlarımızla oturup kalklalım, evmize çeki düzen verelim, biraz da kendi kendimizle meşgul olalım dedik. Bu ayet-i kerime o zaman nazil oldu, yapmayı düşündüğümüz dünyanın altını üstüne getirdi, harap etti, bize dedi ki:

“Eski saffetinizi bozmayın! Buraya geleni burdan dağıtıverin, dünyaya meyletmeyin, imar edeceğiniz ictimai hayatınız ve devletiniz olsun. Allah yolunda dağıtın infak edin de, nefsinizi tehlikeye atmayın diyordu.

Ebû Eyyüb el-Ensari her şeyini vere vere oraya kadar gitmişti. Canının sadakası ve zekatı kalmıştı, Huzur-u Risaletpenahide ve devr-i Saadette bunu verecek masrif bulamamıştı. Bu zekatı alacak sahip çıkmamıştı. Bu, İstanbul surlarının önünde olacaktı. Oraya kadar katlanmış, atına bağlanıp da gitmiş, yememiş içmemiş, şerefli bir asker olmak için çırpınıp durmuş, fethedileceği günü beklemiş, haftalar aylar geçmiş, fetihten haber gelmemiş…

Bu rakik bu ince gönül, bu yaşlı adam kalbi, ne zaman “Nı’mel-ceyş” sırrına ereceğim diye düşünürken, orada çok ciddi bir rahatsızlığa maruz kalmış.. Ordunun kumandanı,, Allah Rasulünü aylarca evinde misafir eden, “Mihmandar-ı Nebevi” diye serfiraz olan, bugün de karşısına gittiğimiz zaman, küçük bir Ravza’nın karşısında duruyor gibi. bizi Huzur-ı Risaletpenahi’ye götüren, mübarek merkadindeki Hz. Eyyüb, Mevlana Halid Radyallahü anh…

Kumandana şunları söylüyor:

“İzhebû bicismi hâzihî baîden baîden baîdâ”

Ben vefat edersem şu mücrim cismimi alın, içeriye kadar götürebildiğiniz kadar götürün, götürebildiğiniz kadar götürün!..Beni bir yere gömün!..

Arkadan gelecek fetih ordularının, atlarının kişnemelerini duymak istiyorum.Kılıçlarının şakırtısını duymak istiyorum.

Büyük zat. büyük Sahabi anlamıştı ki o iş, arabın yağız delikanlısı ve yağız atlısına nasip olacak değildi…

O, Orta Asya steplerinden kopacak,

Anadolu içlerine kadar gelecek,

Başında Nebiler Nebisinin sarığını,

Çenesinde O’nun sakalını,

Ünvan olarak adını taşıyacak,

Peygamberlerine olan Muhabbetini, İstanbulun kalelerinden surlarından birini inşa ederken, sur şeklinde de İstanbul’un bir köşesine bina edecek,

Bıyıkları henüz terlememiş,

21 yaşındaki büyük serdar,

Hz. Fatih Han Hazretlerine nesip olacaktı…

Bir kılıç sesi duymak istiyordu…

Bu kılıç Orta Asya’dan kopup gelen kılıçtı…

Hz. Fatih’in kılıcıydı…

Ebâ Eyyûb el-Ensarî bunu hissetmişti…

Yedi asır evvel hissetmişti…

İstanbul’un sükût edeceğini, kilise çanları yerlerini minarelere bırakacağını, papazlar yerlerini imamlara terkedeceklerini, Bizansın zalim ve cebbar hükümdarları, yerde melek-nümûn keyfiyete sahip, Osmanlı hükümdarlarına terk-i mevki edeceklerini keşfetmiş de beni uzağa, alabildiğine uzağa götürün, İstanbul’un içlerine kadar götürebilirseniz götürün, atın kişnemelerini duymak istiyorm…diyordu…

Canının zekatını veriyordu…

Rabbin verdiği her şeyi Rabbin yolunda vermek istiyordu…

“Velâ tülkû bieydîküm ilettehlükeh…

Ayetinin manasını doğru anlayan Sahabi etrafındakilere böyle anlatıyordu…

Biz bunu böyle anladık böyle anlamaya devam edeceğiz…

Hizmet edip hayatın rehavetine gömülenler!..

Sıcak döşeklerde hizmeti unutanlar…

Şakayı ciddiye tercih edenler…

Karşısında bulunduğumuz korkunç tehlike karşısında meselenin ciddiyetine karşı teâ’mî yapan göz yumanlar…

Günde üç defa önlerine sofra koyup kaldıranlar…

Gençliğin derdine karşı göz kapayanlar…

Rahatını terk edemeyenler…

Gecesini oturarak geçiremeyenler…

Hanımları ve çocukları içinde zevke gömülenler…

“Velâ tülkû bieydîküm ilettehlükeh…

Elinizle kendinizi tehlikeye atmayın!..

Gömüldüğünüz koltuklar sizi boğacak pisine gideceksiniz…

O sıcak döşeklerde burnunuzun üzerine öleceksiniz…

O sofralarda lokmalar gırıtlaklarınızda kalacak sizi mahvedecek…

Azaltacaksınız…

Keseceksiniz…

Mideye giden şeyleri daraltacaksınız…

Rahat ve şahsî huzurunuza bakan şeyleri inkıta’a uğratacaksınız…

“Velâ tülkû bieydîküm ilettehlükeh…

Verdiğiniz her şeyi infak edecek de, elinizle kendinizi tehlikeye atmayacaksınız…

Zannediyor musunuz, Sahabenin maruz kaldığı rehavete maruz kalmadan masun kalacaksınız…

Ben söylerken evlerinize giriveriniz…

Oturma odalarında dolaşıveriniz…

Fuzuli eşyayı seyrediveriniz…

Mutfağa giriveriniz…

Hanımınızın boynuna ve gerdanlığına, kollarına bakıveriniz…

Ve sonra dışarıya çıkıveriniz…

Kendini itfaiye memuru gören delikanlı dışarıya çıkıver!..

Zinde dışarıya çıkıver…

Dinime sahibim diyen dışarıya çıkıver…

Yangının saçağı sarışını seyrediver…

Ananın entarisinin eteğine gelişini seryrediver…

Kendi kendine lanet etmiyorsan, dirayetini kaybetmişin demektir, mahvolmaya razı olmuşun demektir, kendini tehlikeye atıyorsun demektir…

“Velâ tülkû bieydîküm ilettehlükeh…

Elinizle kendinizi tehlikeye atmayın…

Zindeliğinizi devam ettirin…

Saffetinizi devam ettirin…

Evinizin havanızın düzeninin bozmayın…

Sahabi gibi dupduru olun…

Dupdurulara layık makama çıkmaya hak kazanasınız…

Bu çetin bu büyük davada, ancak güçlü ve iradeliler kazanacaktır…

Milletini, şahsî huzûzâtına tercih edenler…

Mevlasının rızasını önde tutanlar..

Bu çetin çok çetin davada ancak onlar kazanacaklardır…

Bu büyük davayı kazanma işi başınıza gelmiştir…

Talih kuşu, tayr-ı hümâyûn gibi başınızda uçup durmaktadır…

Başına konan insanlardan olnu da, Rasulüllah alnınızdan öpsün sizi tebrik etsin…

Alahın rıda ve rıdvanı, dine omuz verenlerin üzerine olsun…

Allahın inayet ve ihsanı, Din-i Mübin-i İslam’a saffeti üzerine sahip çıkanlar üzerine olsun…

HUTBE ZEKAT-5 (29 Aralık 1978)

ALLAH’IN BİZE VERDİKLERİNİ YİNE O’NUN YOLUNDA SARFETMEK GEREKİR…
MAL VE CANLA ALLAH YOLUNDA OLMAK…”Fİ-SEBİLLAH” MEFHUMU…
ESAS HAYAT GAYESİ: ALLAH’IN BÜTÜN GÖNÜLLERE YERLEŞMESİNİ SAĞLAMA YOLUNDA ÇALIŞMAK…
BUGÜN ALLAH YOLUNDA CİHAD: SİLAH DEĞİL MİSYONLAR AÇMA ŞEKLİNDE…

HZ.ÖMER’İN, MANASTIRDAKİ RAHİBİ GÖRÜNCE, “BUNA DUYURAMAMIŞIZ!” DİYEREK AĞLAMASI…
HZ.ÖMER’İN SAHABEYE, HAKKI ANLATMAK İÇİN DIŞA GİTME EMRİ ÇIKARMASI…

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm…Bismillâhirrahmânirrahîm…

“İnnemessadakâtü….ve fi sebilillah…” (Tevbe, 9/60)

MUHTEREM MÜSLÜMANLAR!..

Hayatı, hayatı bize bahşedenin istediği istikamette tanzim etme, hayatı verimli ve semeredar kılar.

Yaşadığınız bütün hayatı, bu dünyayı bahşeden, dünya ile münasebetimizi kuran, Cenab- Hakk’ın emirleri istikametinde olursa, huzurlu olur saadetli olur.

Alacağımızı, vereceğimizi, yapacağımızı ve çatacağımızı, bütünüyle Yaratanın emirlerine müracaat ederer yapar, çatar, tanzim edersek mesut ve bahtiyar oluruz.

Ferdî, ailevî ve ictimaî hayatımızdaki bütün gediklerin, bütün arızaların arkasında, tabiatı ve fıtratı bilmeyen bizlerin, tabiat ve fıtrat içinde yaşamamızı emreden Allah’ın emirlerine bir muhalefetimiz gizlidir.

Şu kitab- kebir-i kainat içinde insan, bu kainat kitabının satırlarına ayak uyduracak, ona uyacak, bu kainatta cereyan eden hadiselerin dolaplarına ayağını kaptırmamaya bakacak.

Bu mevzudaki talimatı da sadece ve sadece bir elçi, şerefli bir elçi vasıtasıyla Allah’dan alacaktır.

Mümin malını infak ederken, işte buna uyuyor, canını infak ederken de buna uyuyor, mehalike katlanırken bunun için katlanıyor, sırtlandığı meşakkatleri işte bundan ötürü sırtlanıyor…

Hayatını Allah’ın emirlerine uydurma, Rabbin emirleri içinde ifadesini bulan bir hayat tarzını yaşama, onu hoşnut etme…

Onun için meseleyi bu zaviyeden ele alınca biz, Cenab-ı Hakkın bize lutfettiği her şeyi, onun yine emrettiği istikamette sarfedeceğiz. Maldan cana kadar bizden istediği her şeyi, istediği istikamette sarfetmeye hazır ve amade bulunacağız.

İnşallah hazır ve amadeyiz…Bu aşk ve şevk içinde Allah devam ettirsin…

Malını fakire miskine vereceksin…

Malını vermen gereken âmile (Zekat toplayıcı) vereceksin…

Malını kalbini te’lif edeceğin kimseye (Müellefe-i kulûb) verecek İslama ısındıracaksın, Kur’an’ı sevdireceksin…

Malını borç altında inim inim inleyen insana vereceksin…

Ve malını cannınla beraber sarfedeceksin…

Ahiretin mezraası olan dünyada sarfettiğin mala mal karşılığı belki bin kat, orada lâyezel nimetlere sahip olacaksın…

Canını şu mezraaya bir tohum gibi atacaksın fakat öbür alemde ebedi bir hayata bulacaksın…

Malın ve canın adına Allah yolunda sarfettiğin hiç bir şeyin heder olmadığını göreceksin…

Senden evvel oraya zâdı âhiret halinde oraya gittiğine şahit ve nigehbân olacaksın…

Fîsebîlillâh yaşayacak, fîsebîlillâh sarfedecek, fîsebîlillâh düşünecek, fîsebîlillâh bütün mücahidhaneleri faaliyete geçirecek, hayat-ı ictimaiyedeki ölü uzuvlara canlılık getirecek, hayat-ı ictimaiyeyi canlandıracaksın… Allah yolunda yaşama, solukları Allah için alıp verme…

Solukların içinde Allah yok ise, o soluk alıp vermeyi nefse haram sayma…

Allah için bu cihadda bulunma, Allah için dünyada şu beden yükünü sırtında taşıma, gecenin karanlığına Allah için katlanma, gündüzün meşakkatli işlerinin altına Allah için girme…

Bütün bu işler içinde Allah yok ise yok olsun öyle hayat…

Allah için yaşama…Allah için düşünme…Hayatın her lahzasında O’na doğru helezonik hatlar çizip de yükseliyor gibi yükselme, Rahmetin dudaklarına götürüp de, Rahmetin perdesine abanıp kapanacağı ana kadar yükselme…

Rahmeten lil-alemin olan Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’ın sancağı altında toplanacağın ana kadar, sadakat içinde bulunma…

Binaenaley meseleyi bu duruma kaydırdıktan sonra ben mevizede ve hutbede mevizeye mukaddime yaptığım ayetin diğer bir iki nüktesi üzerindede durmak istiyorum

“İnnemessadakâtü….ve fi sebilillah…” (Tevbe, 9/60) Malınızla canınızla Allah yolunda cihad edecek, malınızı fisebilillah sarfedeceksiniz

Mezheplerin farklı mülahazaları; Fakir olursa sarfedebilir, Zengin olursa da sarfedebilir, Mutlak sarfedebilir kayıtlarına girmek istemiyorum…

Rabbimizin yüce adının ufukumuzda şehbal açması ısdıraplı gönüllerin itminana kavuşup huzura ermesi, neslin buhrandan kurtulması, devlet ve milletimizin bir buhrandan çıkarken bir başkasına paçayı kaptırması…

Bütün bunlardan kurtulmanın tek yolu: Allah yoluna sarfetmek, Allah yolunda olmak, Allah yolunda yaşamak ve Vacibül Vücud ve Tekaddes Hazretlerinin bir iman ve iz’an halinde kalplere oturmasını ve bu süretli gönüllerin oturaklaşmış olmasını temin etme, müminin hedefi ve galesi olmalıdır.

Allah yolunda cihad edecek gaziler ordusu teşkil edeceksin. Allah yolunda cihada sarfetmeyi bir zamanlar at binme kılıç kuşanma şeklinde anlıyorduk.

Zira o gün için maddi cihad vardı.

Gerekirse tahakuk ederse yine öyle olur.

At alma araba alma şeklinde anlıyorduk.

Kalkan alma kılıç alma şeklinde anlıyorduk ve Allah yolunda zekat olarak sadaka olarak verdiğimiz şeyleri de öyle veriyorduk.

Ama Mekke devrine durum gidip icra edilince, meseleyi başka şekilde anlamak gerekiyor.

Yine malımızı ve canımızı sarfedeceğiz, sarfedeceğiz ama Kur’an’ın elmas sütunları gibi bürhanlarıyla hak ve hakikatı anlatma istikametinde sarfedecek misyonlar açacak, dahilde ve hariçte Rabbin adının yüceliğine göre görünmesi için her şeyi yapmaya çalışacağız…Bu bizin derdimiz…Bu inanan insanların derdi…

Derdi bu olmayan insanın inanacağı kanaatında değilim. Yaşadığı hayatta Rabbisinin mübarek adının duyurulmasını hayatına dert edinmemiş insanın bir hayat yaşadığı knaaatındada değilim. Derbederliktir o sergerdanlıktır o, perişaniyettir o…Semeresiz bir yolda yürümektir o…

Allahın rızasını hedef ve gaye edinme onun için ısdırapla dolup taşma ve yüce adının bütün gönüllerde makes bulmasını temin etme…

Bir gün Hz. Ömer bir karar ifsar ediyor. Bütün Medinede ileri gelen sahabei kiramın eşrafı Hüzeyfe gibi kimseler Muaz ibn-i Cebel gibi kimseler Eba Eyyüb el -Ensari gibi kimseler Übade bin Sabit gibi kimseler Medineden ayrılacaklar etrafa gidecekler orlarada mücahidhaneler irşadhaneler, tebliğhaneler açacaklar, halkı irşad edecekler, Bu hadiseye saikin ne olduğunu bilmiyoruz

Ama Hz. Ömer’in, hayatında kendisini hıçkıra hıçkıra ağlattıran bir hadise var muhtemel ki bu hadise buna sebebiyet verdi…

Bir manastırın önünden geçerken seyahatlerinden birisinde saçı sakalı bembeyaz göğsünün üzerinde haçı stavrızı bir papazın da halife-i ruyi zemini istikbale çıktığı görülür.

Halifenin yanına gelince halife, hıçkırıklarını tutamaz ağlamaya başlar, dearler ki:

“Ey Allahın Peygamberinin halifesi niçin ağlıyorsun bu adamı görünce?”…Der ki:

“80 yaşına gelmiş haktan hakikatten habersiz yaşıyor. Hakkı duyuramamışız bu zavallıya. İbadet ediyorum diye bir heder sırtında taşıdığı, giderse mevlanın huzuruna hacir veve rüsvay olacak..”

Allah’ı duyuramamışız buna…Bunun için ağlıyor Hz. Ömer

Onun için isfar edilen ferman arasında Medine’den ayrılacak her kesi ağlattıracak şeyler vardır

Gideceksiniz dışa yayılacaksınız, hak ve hakikatı analatacaksınız..

Mümkün mü Muaz bin Cebel için Medineden ayrılmak Sabah Ravdayı Tahira’ya girip de akşam çıkan, akşam girip de sabah çıkan Rasulüllah’ın hatıralarıyla dolup taşan Muaz ibni cebel “Allah’ı ve Raüsulüllahı anlatacaksın” halifenin fermanı karşısında inkıyad etmiş ağlaya ağlaya Medine’den ayrılmıştı.

Huzeyfe ağlaya ağlaya Medineden ayrılmıştı.

Übade ibni sabit ağlaya ağlaya Medineden ayrılmıştı.

Ve bu büyük mürşidler büyük mürşidi görmüşler büyük gün görmüşlerdi faakı aleme yayılıyor hak ve hakikatı anlatıyorlardı.

23-24 sene gibi kısa bir zaman içinde dünyanın beş altı kıtasınını üçünde dördünde islam mücahidlerinin atlarınını ayaklarınını sesleri naralarının sesi duyulmaya başlıyordu çok köhneleşmiş gönlüler islamın nuru sayesinde berhayat oluyor mürde gönüllere islam hayat getiriyor, Ömeri ağlattıracak manzara daralmış oluyordu.

İş bize gelip dayanıyor.

Bütün kapıları kapalı Avrupa’nın kapılarını açmak, cihanın kapılarını açmak, güzel numune verenler olarak Hak ve hakikatı cihana anlatma işi bize düşüyor.

Dahilde ve hariçte Allah imana muhtaç gönüllerin imdadına koşma işi bize düşüyor.

Kaç defa anlattım bir defa daha anlatacağım…

Sadık bir arkadaşın anlattığı bir hakikat…Avrupada geçen bir vaka bir hadise..

Biz Avrupa’ya işçi gönderiyoruz döviz getirmesi için.

Berlin’in sokaklarında Münih’in batakhanelerinde, Köln’ün tımarhanelerinde akıldan ve kalpten olan vatan evladı döviz getirsin diye, şurada kendizine bir yurtcuk yuvacık yapsın diye diyar-ı küfür içinde minare müezzin sesi duymadan kalbi ve kafası çan sesiyle dejenere zavallı. Manevi hayattan mahrum, Allah’ı duymaktan mahrum, kalbpte imanı duymaktan mahrum…Zavallı vatan evladı derbederlik içinde orada.

Gidin görün…Ben ancak 200 de bir mümin gördüm onlar arasında…200 de bir camiye gelen namaz kılan gördüm… Diğerleri hepsi batakhanelerde kadın peşinde kız arkasında, bilmem neyin düşünde…

Tabi ki bunların içinde, orada durumunu muhafaza eden insanlar da vardır. sayılarını Allah çoğaltsın ve payidar etsin…

Bir alman ailesine rastlıyor. Hz. Muhammed aleyhissalatü veselamı bilen takdir eden aşkıyla gönlü meşbu Türkiye’den gitmiş bir işçimiz, bir alman ailesine rastlıyor.

Alman ailesi evinin kapısını penceresini açıyor. Bu, bunu suistimal etmiyor. kötüye kullanmıyor. Belki onlar faydalı oldukları kadar bu da onlara faydalı olmaya çalışıyor. Teker teker aile fertlerini tutuyor. Aradan üç beş ay geçince aile, cennet köşelerinden bir köşe haline geliyor.

Zira ilk defa sarışın alman delikanlı, bizim delikanlının dizinin dibine oturuyor, içzinden gele gele lailahe ilallah Muhammedürrasullülah diyor..

“Aman ne tatlı şeydi!…”

Hanımı arkadan koşuyor, Amir ibn-i Tufeylinin ailesi gibi…Derken cıvıl cıvıl çocuklar…

Artık evde bir huzur bir neşe dolaşmakta saadet hükümferma olmaktadır İnsanı bezdiren bezginlik tedirginlik veren hayat unutulmuştur. Cennet-nümûn bir hayat hanenin içinde hüküm sürmektedir…

Alman delikanlı mürşidi saydığı türke çok saygılıdır. En büyük şeyhin karşısında en küçük bir müridin tavrından daha edepli daha nazikane davranmakta, o gelince kıyam etmekte, gidince kıyam etmekte, ara sıra bağrına basmakta alnında nöpmekte, “Evimi cennet köşesi yaptın idama giderken beni kurtardın, Rasulü Ekrem’in beraatine erdirdin, İsa’yı gözümde büyüttün Musa’ya inandırdın Davud’u halife yaptın Süleyman’ı sultan kıldın Nebiler getirdiğin şey sayesinde bir kafile bir kervan oldu hakka giden bir kariban oldu…”

Ve işte bu meclislerden bir tanesinde: – “Dostum biliyor musun seni ne kadar sevilorum, sana eğer kapı açılsa seve seve ruhumu feda ederim!.. Çünkü feda edeceğim ruhun ebediyeti kazanması yolunu bana sen gösterdin. hakkın nikabını sen kaldırdın. Vech-i pâkinden nikabı- Rasulüllahı sen kaldırdın Kuran’a nüfuz etme imkanını, sen hazırların ve şimdi benim evim bir cennet köşesi haline geldi ne kadar seviyormu seni!…”

Avrupa sinesinde duyulan bir feryat bu…

Ve bir az sonra değişimiş gibi düal bir düşünce sanki:

“Dostum! Sana bazen o kadar kızıyorum ki, karşıma alıp suatına tokat aşketmek geliyor içimden, yakandan tutup seni örselemek geliyor içimden…

Bana de ki:

“Niçin o sevginin yanında bu nefret de diye! Bülbülün şakıdığı yerde bu saksağan sesi de neden? Şu güllerin içinde sineye saplanan bu diken de ne?”

Bana böyle de

Zira sana diyeceğim ki: ” 6 ay evvel sen gelmeden benim iki büklüm bir babam vardı, sadıktı, kiliseye gelir giderdi, Hz. muhammed’i tanımamıştı, Hz. İsa’ya Allah’ın oğlu derdi. Hz. Musa’ya da söverdi. Sapık bir anlayış içindeydi. Niçin daha evvel de gelip ona da anlatmadın diye tartaklamak geliyor içimden!”

Alem-i islam sizden ne bekleniyor? Kapısı kapalı ve sürmeli alem sizden ne bekliyor? Hz. Muhammed cemaatinden cihan ne bekliyor? Kur’an aslanlarından cihan ne bekliyor? Sahabiden sonra Kur’an’a sahip çıkanlardan ne bekleniyor?

Cihan sizden mürşidhaneler bekliyor…Cihan sizden sinesinde kurulacak misyonlar belkliyor ve servetinizin fiisebilillah sarfedilmesini bekliyor.

Bir gün yundunuzu yuvanızı döviz getirmek için değil, Allah’ı anlatmak, Rasulünün adının şehbal açmasını temin etmek için, tıpkı Muaz bin Cebel gibi: “Aziz toprağım! Sen benim için misksin, tatlı sularım benim için zemzemdi, ama seni terk ediyorum, sıcak yuvam senden ayrılıyorum, babam, babamın mezarı seni terk ediyorum. Diyarı küfre gidiyorum. Gidiyorum öbür alem hesabına güzel bir adım attığım kanaatındayım. Diyar-ı küfür de Allah’a anlatmaya gidiyorum..Rasultüllah’ı anlatmaya gidiyorum.”

Ya bu dert içte olursa, ya mualece yapılması gereken kalp ve kalb-i umumi bulunursa, ya kanayan yara kanadığı yerden damla damla içimize kan akıtırsa ya kuracağımız misyonlar kendi memleketimiz içinde kurulması gerekiyorse!…

Muhterem Müslümanlar!…

İki üç asırdan beri öldürülen Fi sebilillah anlayışı, mücahede anlayışı, 3 asırdan beri Allah’ı anlatma aşkı ve şevki yeniden ihya edilmeye yüz tuttuğu şu dönemde Hz. Muhammed Aleyhissalatü vesselam’a ait mananın temiz simalarda gamzetmeye başladığı şu dönemde Cenabı hak sizden cesaret ve ikdam istemekte Kur’an’a sahabet istemekte Rasulüllah’a sahip çıkma istemektedir. Bu Din-i Mübin-i İslama sahip çıkacak, neşredecek, duymayan gönüllere duyuracak…

Ve katiyyen bileceksiniz ki, Allah küfür içinde ölen herkesten dolayı sizden hesap soracaktır. Şu sokak başında serseri bir kurşunla Mao Mao diye ölüp gidenin hesabını size soracaktır.

Niçin anlatmadınız?

Muallime soracaktır niçin anlatmadın?

Profesöre soracaktır niçcin nlatmadın

İmamın yakasından tutacaktır niçin anlatmadın

Vaizi tartaklayacaktır niçin anlatmadın

Müftüyü ve diyaneti örseleyecektir niçin yolunda ve yönteminde bu işe sahip çıkmadınız?

3 asırdan beri köhneleşmiş, iş yapmaz muattal hale gelmiş bir müessese yeniden canlanmaya başlamıştır, filiz vermeye başlamıştır, mürşitler çoğalmaya başlamıştır.

Medinesini terk eden Muaz bin Cebel’ler Übade ibn-i Samitler çocukluk halleriyle aramızda dolaşmaya başlamıştır. Dudaklarımı yapıştırıp doya doya alnından öpeceğim delikanlılar çoğalmaya başlamıştır. Yağmurla yağar gibi yemyeşil yerden biter gibi çoğalmaya başlamıştır.

Ravzai tahiradan ayrı bir hava esmekte, gönüller o tatlı melteme makes olmakta, gelen her şey gönüllerde makes bulmaktadır.

Dişinizi bir az daha sıkıveriniz fisebilillaha giriveriniz, mücahidhanelerinizi açıveriniz, elde olan bütün barutunuzu kullanıveriniz. Mevla göreceksiniz hâristanınızı gülistan yapacaktır. Ağlayan gözlerinizi dindirecek musdarip sinelerinize huzur getirecek, ve memleketin içinde kardeşlik ve huzuru tesis buyuracaktır.

Matieryalist düşünceler inmaddeye bağlı duyguların maddeye bağlı sistemlerin şu ana kadar beşere getirdiği huzur-bahş hiç bir şey yoktur. Bundan sonra da olmayacaktır.

Getirdiği şey kendi başını yesin!.. Allah bizi eman ve emniyette kılsın…


0 Yanıt, “zekat”



  1. Henüz Yorum Yok

Yorum Yapın

Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekli.